ahmet ümit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet ümit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2015 Salı

Sakallarını Değirmende Ağartmayan Yazarlar...


 

 
 

1- Şehy Galip  (1757-1789)
2- Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945)

3-Cahit Zarifoğlu (1940-1987)

4-Murat Belge (1943- )
5-İsmet Özel (1944- ) 

6-Enis Batur (1952- )
7-İlhami Algör (1955-)

8-Haydar Ergülen (1956- )
9-Ercan Kesal (1959- ) 

10-İhsan Oktay Anar (1960- )
 11-Ahmet Ümit (1960-)

12- Metin Üstündağ (1961- ) 
13-Atilla Atalay (1963- ) 

14-Aşkın Güngör (1972-)
15-Ege Görgün (1972-)

16-Murat Menteş (1974- )
17-Hakan Bıçakçı (1974- ) 



15 Mayıs 2011 Pazar

Ahmet Ümit Söyleşisine Giderken Kendimi AYLAK KADIN Olmaya Akortladım.

  
Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerlerine göre değişebilir. Bugün, şimdilik "kitap fuarına ilk gittiğim gün"dü, sonra "başka bir şey yaptığım gün" olacak. Saatime baktım. İkiye geliyordu. "Eyvallah!" dedim. Çıktım. Merdivenleri hızla indim.  Sokağa varınca baktım geç kaldığım bir şey yok.  Her şey her zamanki gibiydi: Motor gürültüsü; kalkık yakalı, hızlı yürüyen, kayıtsız insanlar... Karşıda konuşan iki adamı tam ayrılmak üzereyken gördüm. İnsanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünürüm. El sıkışacaklar diye aklımdan geçiridim. Beni şaşırtmadılar. El sıkıştılar.  Kaç kere tecrübe ettim: Her zaman, önümde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlarım. Güzelse, onu geçtikten sonra dönüp bir daha bakarlar. İnsanlardan yenilik beklemek çok saçma.  Otoparktaki arabama doğru yürüdüm. Arabama binerken kaval kemiğimi basamağa çarptım. Canım yandı ama aldırmadım. 3.Kocaeli Kitap Fuarı alanına vardığımda karnım acıkmıştı. Önce yemek yedim. Lokantadan çıkınca gökyüzüne baktım: Bulutlu. Yağmur mu, dolu mu bir şeyler yağdı yağacaktı. Salona doğru seğirttim. Çevreme ilgiyle baktım. Salon tıklım tıklım doludu. Sanki onları tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Gelenlerin çoğu kadındı. Bir de belki iki saatlik aylaklar, dershane kaçakları... Bugün bencildim. Gene de "Şunların arasında sevilmeye değer bir kaç kişi niye olmasın?" diye düşündüm. Tok karın iyimserliği mi yoksa? Bilemedim. Ahmet Ümit'in söyleşisinin başlama saati yaklaştıkça boş yerler doluyordu. Yanıma kimse oturmasın diye ceketimi yan koltuğa koyduğum anda bir kadın yanımdaki koltuğa doğru geldi. Kadının yüzünde sanki koyu vişne bir ağızla Romalı heykel burnundan başka bir şey yoktu. Koyu vişne kıpırdadı: "Sahibi var mı buranın?" dedi. Orada duran ceketimi kucağıma aldım. Kadın oturdu. Hiç şaşırtmadı beni. En tahammül etmediğim insan hâli... Hemen konuşmaya yeltendi. Eğilip kulağıma doğru: "Kitap fuarındaki konferanslarda bazen elimde bir kitapla bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok delikanlı vardır burada bilseniz. Laf atarlar. O zaman dünyada en kötü şey kadın yaratılmakmış gibi gelir." dedi. Bir an cebimden para çıkarıp "Konferans bitene kadar konuşmazsan bu para senin olur; konuşursan geri alırım," demek aklımdan geçti. Bu kadını tanımıyordum. Tanımak istemiyordum. Bana neden bahsediyordu? Ne demeliydim şimdi? Ben bunları düşünürken kadın tekrar eğilip "Adınız?" dedi. Gözlerimden şeytani bir ışık geçtiğini hissettim. Tebbessüm ederek "Öğreneceksiniz." dedim. "Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor." Sustum. Elimdeki Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı kitabını gösterdim. "Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz. Ahmet Ümit'in kitaplarını okuyan biriyim. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelir bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin?" dedim. Şaşkınlıkla korku arası gidip gelen mavi gözlerini kocaman açarak bana baktı.  Aldırmadan devam ettim. "Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş. "Sen" sevilir, değil mi?" dedim. Kadın ne söyleyeceğini bilemedi. İçimde dayanılmaz, korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendimi güç tuttum. Kadın ne olduğunu anlayamadı. Bir meczuptan kaçar gibi yanımdan apartopar kalktı, arkasına bakmadan hızla uzaklaştı. Kadının çıkmasıyla Ahmet Ümit salona girdi.  İnsanların ezberlenmiş hareketler yaptığını düşünürüm demiştim. Şaşırtmadılar beni... Bir alkış... Bir tufan... Kalabalıkla ilgim kesiliverdi. Yüzümü Ahmet Ümit'e çevirdim. Şimdi yine aylaktım.

 
NOT: Yusuf Atılgan'ın muhteşem kitabı Aylak Adam'ın bazı cümlelerini kullanarak bir yazı yazmayı denedim. Yazarın yattığı yer nurla dolsun.  Bugün  Aylak Kadın olmak istedim.

Cennetteki Yabancılar çizgi roman karesini kullandım.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Ben Şehrimi Çok Seviyorum.



Genelde canıtez, aceleci ve sabırsız  biriyim. Ayrıca hevesler konusunda fazlaca iştahlı ve meraklı bir bünyem olduğu söyleyebilirim. Duygularımı ve akabinde tabiyatıyla davranışlarımı abarttığım konusunda şöhret sahibi olduğumu da açıkca itiraf edebilirim. Ama sana bir şey söyleyeyim mi ölümlü olduğumuz bilincine vardığımdan beri hüzün içsesim olmuştur benim.  Hayat bana  karamizah gibi gelir. Doğru.  Her işimi aceleye getirebilirim. Sabırsız hâllerim çoktur. Ama şu ölümlü dünyada bana mutluluk verecek hiçbir şeyi geçiştirmek istemem. Asla aceleye getirmem. Sevdiğim hiç bir şeyi hızla tüketmeyi sevmem. Niye yazıyorum bunları biliyor musun? Bugün 3. Kocaeli Kitap Fuarı başladı. Cumartesi etkinlikleri işte burada yazıyor. Onlarca konferanslar, paneller, söyleşiler, imza programları var. Şimdi sen benim o konferans senin bu panel benim, o söyleşi senin  bu imza programı benim aceleyle koşuşturacağımı sanıyorsun  öyle değil mi? Yanılıyorsun. Bugün önce Ahmet Ümit'in söyleşisine gireceğim. Sonrasında  saati denk gelirse İsmet Özel'i dinleyeceğim. O kadar.  Kitap satın almam bugün. Sadece kitapların arasında usul usul dolanmak istiyorum. Önümde daha yedi gün var. Hiç acele etmeye niyetim yok.  Ben şehrimi çok seviyorum. Kitap okumayı da kitabı bir nesne olarak seyretmeyi de çok seviyorum. Keyif benim değil mi? Şehrimde yılda bir kez olan kitap fuarının keyfini hiç aceleye getirmeden, bıkmadan usanmadan sonuna kadar süreceğim. Şimdi hazırlanmalıyım. Az sonra buram buram kitap kokusunu içime doya doya çekeceğim. Bana bu mutluluğu yaşatan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yetkililerine çok teşekkür ederim.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Kitapçıda Gizli Kitap Okuma Oyunu - Çin İşkencesi

Öykü sever biri olarak memleketim yazarlarından Ahmet Ümit’in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı polisiye öyküler içeren  kitabını okumadan elbet duramazdım. Kitapçıda elime almıştım. Öncelikle kitabın kabına bayılmıştım. Doğruya doğru. Ne yapabilirim? Kabı  özenle hazırlanmış kitapları seviyorum. İnsan suretleri gibi cezbediyorlar beni. Hele bazı kitap kaplarını seyretmeye doyamam. Gerçekten. Neyse. Ben Ahmet Ümit’in ilk kez  Beyoğlu Rapsodisi adlı kitabını okumuştum. Çok beğenmiştim. Şimdi düşündüm. Neden diğer kitaplarını okumadım acaba? Üstelik bir kaç kitabını almışım. Baktım. Duruyorlar kitaplığın yanındaki masada. İnan cevabını bulamadım. Bu kitabını ise… Şeyy… Bu kitabını o vakitler satın almamıştım. Tamam. İtiraf ediyorum. Bu kitabındaki öyküleri hep kitapçıda okudum. Biliyorsun, var işte benim böyle kendi kendime oynadığım oyunlarım. Bir kitap belliyorum. Seçtiğim kitap illa ki öykü ya da deneme kitabı oluyor. Böylelikle kitapçıya her gittiğimde bir-iki öykü ya da bölüm okuyabiliyorum. Ne yapabilirim?  “Kitapçıda gizli kitap okuma oyunu” oynamak ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gidiyor. Her seferinde aynı kitapçı olmuyor tabii. Hangi kitapçıya denk gelirsem orada okumaya devam ediyorum. Bak şimdi. Kitapçıya giriyorum. Misal Ahmet Ümit’in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabına mı başlamıştım. Hemen ilgili reyondan bu kitabı buluyorum. Elime alıyorum. İlla kaldığım bölümden başlamam da şart değil. Öykü kitabı ya. Mesela Şeytan Ayrıntıda Gizlidir’de on sekiz öykü var. Gözüme kestirdiğim bir öyküsünü ayaküstü okuyorum. Bu durum beni bir  süre koparıyor ortamdan. Usulca kitabın derinliklerine dalıyorum.Yazarlar affetsin beni. Ben bunu hep yapıyorum. Kimden öğrendiğimi yazmayayım burada. Kendisi de bir yazardır zira.


Geçenlerde gene kitapçıda bu öykü kitabını buldum. Yerinden aldım. Şööylee kitabın sayfalarını dalgalandırdım. Ayaktaydım. Gizlice  etrafıma bakındım. Omzumu yanlamasına duvara dayadım. Hımm. Şu öykünün adı ilgimi çekti. “Çin İşkencesi” Okumaya başladım. Anlatacağım. Bak şimdi… Öykü bu ya… Robert Kolej’den sonra Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirmiş sonra da Yale’de üçer yıl master yapmış üç eski arkadaştan ikisi öldürülmüş ve biri komadadır. Komiser Nevzat yardımcısı Ali’yle birlikte  iz üstünde katili bulmaya çalışmaktadır. Yaptıkları araştırmada eğitimleri bittikten sonra, üç gencin bir yere girip çalışmadıklarını, kendilerine bir  sosyal laboratuar kurduklarını öğreniyorlar. Bu sosyal laboratuarda Sezar’dan Hitler’e, Lenin’den Churchill’e, Greta Garbo’dan Madonna’ya dünyanın gelmiş geçmiş liderlerinin, başarılı insanlarının yaşam öykülerini okuyup, ülkemizin kötü talihini nasıl değiştirebilecekleri konusunda araştırma yapmışlar. Öyküdeki iyi eğitimli bu üç genç, yaptıkları araştırma sonucunda artık kitleleri büyük liderlerin değil, ünlü şarkıcıların, futbolcuların, yardımsever iş adamlarının daha fazla etkilediğini anlamışlar. Öyleyse böyle  bazı şöhretli kişiler eğitimden geçirilirse, hem ülkemizin  kalkınması hem de dünyada toplumsal ilerleme için kaldıraç görevi görebilir diye düşünüyorlar. Tabii seçilen deneklere bunu kabul ettirmek mümkün olabilir mi? Kim kabul eder öyle değil mi? İlk deneği kaçırıyorlar. Sonra ailesine haber verip merak etmemelerini, bir aya kadar geri döneceğini söylüyorlar. Peki bil bakalım ilk denekleri kim? Şeco. Kim mi Şeco?  Öykü bu. Kurgu tabii. Eski türkücü, yeni arabeskçi, milyonların sevgilisi Şeco…  Konu şu… Bizim üstün eğitimli üç genç anlayacağın kaçırdıkları Şeco’yu eğiterek  üstinsan tiplerinden birini yaratmayı hedefliyorlar.Sonra onunla kitleleri etkileyecekler.


Gerçekten yazarların engin hayallerinin sınırı yok. Çok eğlenceli bir polisiye öykü bu.  Kaçırdıkları Şeco’ya üstinsan olsun diye neler yapıyorlar biliyor musun? Gözleri bağlı klasik müzik dinletiyor eski türkücü yeni arabeskçi Şeco’ya. Liderlik duygusunun pekişmesi için Wagner dinletiyorlar. Tarkovski’nin Ayna adlı filmini, Bergman’ın Yaban Çilekleri’ni izletiyorlar. Kant’ın Mutlak Aklın Eleştirisi’ni okutuyorlar. Mozart dinletiyorlar. Pasolini izletiyorlar. Kafka okutuyorlar. Artık Şeco Machiavelli’nin Prens’ini okumaya başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Yok artık. Kusura bakma ama söyleyemem öykünün sonunu. Öykünün adı Çin İşkencesi diyeyim. Artık sonunu sen anla. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir’i var ya…  Bence okumalısın mutlaka.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Edebi Bilmeceler

 
1- Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı.Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi! Bu nedir?


2-"Acı güçlendiği vakit, göğsümle midem arasındaki boşluğa hemen yayılırdı. O zaman gövdenin yalnız sol alt kısmında kalmaz, sağa da geçerdi. Sanki içime bir tornavida ya da kızgın bir demir sokulmuş içeriden kanırtılıyormuş hissine kapılırdım. Sanki midemden başlatayarak bütün karnımda keskin asitli sıvılar birikiyordu, sanki yakıcı ve yapışkan küçük deniz yıldızları iç organıma yapışıyordu. Şiddetlendikçe hacmi genişleyerek artan acı, alnıma, enseme, sırtıma, hayallerime,her yerime vurur, beni boğar gibi sıkıştırırdı... Acı bazen boğazıma kadar çıkar, yutkunmamı zorlaştırır, bazan sırtıma, omuzlarıma, kollarıma yayılırdı. Ama her zaman asıl midemdeydi, merkezi orasıydı." Bu ne acısıdır?

3- "Tarifi mümkün olmayan bir güzellik. Ne rengi bellidir, ne tadı, ne kokusu, ne de biçimi. Onu değerli kılan da tarif edilmez oluşudur zaten. " Bu nedir?


4-"Onda Halit Ziya'nın Nihal'inden, Vecihi Bey'in Mehcure'sinden, Şövalye Büridan'ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra'dan,hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Peygamber Muhammed'in annesi Amine hatun'dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir mizacıydı." Bu kimdir?

5-"Taş binalar,cüsselerine göre küçücük kalan pencerelerin önünde çiçekler. Temiz bir cadde, dükkanlar, insanlar, başınızı yukarıya kaldırdığınızda fark etmediğiniz şey. Çatılar, teraslar, balkonlar,binaların yan yüzlerindeki dev reklam panoları. Bir yerlerden, bir köşeden baktığınızda hep o huzur veren boşluk." Bu nedir?

6- "Ne kadar mustarip olursanız olun, O bu ıstırabın arasında er geç çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi iç mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor. "sanki, bana inan, ben her mucizenin kaynağıyım, her şey elimden gelir, toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silkeler, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir,kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olmaz. Ben şarabın neşesi, balın tadıyım" diyordu." Bu nedir?
 
1- Cevap: Sabah ezanı- Elif Şafak - Aşk-408.sayfa
2- Cevap:Aşk acısı-Orhan Pamuk- Masumiyet Müzesi- 167.sayfa
3-Cevap: Cennet meyvesi-Ahmet Ümit-Bab-ı Esrar- 71.sayfa
4-Cevap:Kürk Mantolu Madonna Maria Puder- Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna-55.sayfa
5-Cevap: Gökyüzü-Şebnem İşigüzel-Öykümü Kim Anlatacak?-67.sayfa
6- Cevap: Güneş- Ahmet Hamdi Tanpınar- Huzur-30.sayfa

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir Hayalin İzini Sürmek



Ne anlatacağım... Şimdi gazetede okudum. Nasıl bayıldım bu habere anlatamam.. Bak şimdi.. Son haftalarda.. Gittiğim kitapçıda kaç defa Ahmet Ümit'in son kitabına denk geldim.. Hani İstanbul Hatırası adlı kitabı var ya.. Tamam, o işte.. Elim gitti gitmesine her defasında... Evet.. Evet... Kitapçıda gördüm kaç sefer.. Gözgöze geldik üstelik.. Elime alıp bakmak istemedim, inanabiliyor musun? İstemedim, çünkü elime alsaydım mutlaka okumak isterdim. Bir kere kapak var ya kitabın kapağı.. Oy, oy.. Kapak vururdu beni yüreğimden.. Önde kocaman bir martı ve Kız kulesi, arkasında şahane İstanbul silüeti... Daha ne olsun? Tuhaf olduğumu hep söylerim ya.. İşte bak, gene bir tuhaflığımı itiraf edeceğim. Bazan böyle yeni çıkan kitapları koklamak ve okumak istemem biliyor musun? Oysa dumanı tüten, taze matbaa mürekkebi kokan kitaplar başımı döndürür çoğunlukla.. Ahmet Ümit'in son kitabını tazeyken almak istemedim. Biraz yerinde demlensin istedim. Aynı bazı yemekler gibi. Yemeklerin de kimi, tenceresinde pişerken bana daha lezzetli gelirler. Gizlice bir çatal atarım ağzıma misal... Kimi ise iyice pişer vee.. Şöyle bir tencereden dökerim cam tabağa.. Ellemem.. İsterim ki soğusun.. Lezzeti soğudukça çıksın açığa.. İyi ama.. Şimdi gazetedeki haberi okudum ya.. Nasıl pişman oldum anlatamam sana.. Dünyada benzerlerinin çok yapıldığı bir "edebiyat turu" düzenlenmiş ve Ahmet Ümit'in son romanı İstanbul Hatırası'nın izi adım adım İstanbul'da sürülmüş.. Ne hoş? Bayıldım bu fikre.. Vatan Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Buket Aşçı'nın proje danışmanlığında ve Antonina Turizm ve Everest yayınları işbirliği ile düzenlenmiş bu geziye Ahmet Ümit'in 43 okuru katılmış. Basınla birlikte 80 kişi olmuşlar. Kitaptaki cinayet mahallerini gezmişler. Bu kadar kalabalık bir grupla, basın mensuplarıyla gezmek nasıl olmuştur bilmiyorum ama bir kitabın izini hele yazarıyla sürmek müthiş bir proje bence.. Hele bu tur edebiyat adına yapılıyorsa.. Bu projeler desteklemeli kesinlikle.. Düşünsene.. Edebiyatı hayata katan bir proje bu... Şahane... İmza günlerinde ya da söyleşilerde nasıl keyif duyuyor insan, öyle değil mi? Bir de sevdiğiniz bir kitap.. Hem de yazarı ile birlikte... Vee.. Sevdiğiniz şehirde.. Off! Cihana değer valla hayali bile... Ben bu hayalle yaşarım şimdi bir süre... Hımm.. Dur bi... Kahve yapmalıyım... Tamam.. Hayale dalmalıyım.. İşte... İşte.. İstanbul'dayım... Bir hayalin peşinde..... Belki de Orhan Pamuk ve Kara Kitap... Ne dersin? Rüya'nın peşine düşeceğiz belki kimbilir? Offf! Şahane bir fikir bu şahane!