23 Ocak 2012 Pazartesi

Kahve Molası - İş Hayatının Tekdüze Giyim Kalıpları


Bugünlerde yıl sonu işleri, yıl başı yenilemeleri, şirketlerle görüşmeler, toplantılar, poliçe kloz incelemeleri derken  o kadar yoğunum ki anlatamam. İş olsun, ama önce illa sağlık olsun, koşturayım öyle değil mi? Bak ne anlatacağım? Bankacılar ve sigortacılar genelde siyah veya koyu renk takım elbise ya da tayyör giyerler ya... Topuklu ayakkabılar falan... 

İmaj erkekler için de mühimdir ancak kadınlar için başlıbaşına bir meseledir. Sanırım ciddi bir görünüm vermek lâzım diye düşünülür. Saçlar  mümkünse kısa ya da toplu olmalı... Kıyafette göz alıcı renkler kullanılmamalı. Öyle yazılı bir kural olmamasına rağmen, yerleşmiş kültürel kalıplarımız yok mu? Elbette var. İş hayatında saygı görmek, ciddiye alınmak isteniyorsa durum böyleyken böyle olmalıdır. 

Niye herkes aynı olmalı ki? Çok sıkıcı. Ben yapamıyorum ne yalan söyleyeyim. İşimde ciddi olayım, kıyafetimden kime ne?  Son iki aydır iş gereği ofisten zamanında çıkmayıp, her zamanki gibi haftada üç gün  spor salonuna gidemeyince eve bir yürüme bandı aldım. Her sabah bir saat yürüyorum. Yürürken ya bir film ya da bir video seyrediyorum. Bugün aklıma Ayhan Sicimoğlu'nun Renkler adlı programı geldi. Uzun zamandır izlememiştim. Buldum. "Hastasıyııımmm!" diyerek program yapan Ayhan Sicimoğlu bugün şahane bir kırmızı pantolon giyiyordu. Nasıl gözüm kaldı anlatamam. 

Hemen kırmızı kadife pantolunumu buldum. Giydim. Üstüne siyah bir gömlek. Altına kış sebebiyle içine keçe geçirdiğim siyah bez ayakkabılarım. Saçlarımı  kestirmek mi? Bilakis kararlıyım, uzatıyorum. Bugün ciddi işinsanlarının katıldığı iki ciddi toplantım vardı. Bu giysilerimle katıldım. Temiz, sade ama renkli. Tam kendim gibi. Niye gizleyeyim o kara, koyu renk elbiselerin altına kendimi? Niye? Ben buyum...  Zaten bilenler bilir beni... Kıyafetimin reklerini niye geleneksel iş giysilerden ve renklerinden seçeceğim ki? 

Zaten kırmızı enerji rengidir demezler mi? Vallahi tavsiye ederim. Bugün laf aramızda canavar gibiydim. Bence yazılı bir kararla, iş hayatında kırmızı kıyafet illa şart olmalı. Ve renkli giyinmeliyiz. İçimizden geldiği gibi. Bakar mısın Ayhan Sicimoğlu'nun kıyafetlerine... Örnek almalı...  Buyrun, bu da kırmızı eteğim:) Kırmızıdan vaz geçemem! Asla... Asla!


 
 

22 Ocak 2012 Pazar

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 15 - Engin


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


O gün Beyoğlu'nda  Emek Sineması'ndaydım. Filmin başlamasına yarım saat kadar vardı. Hava oldukça soğuktu. Park yerinden sinemaya gelene kadar üşümüştüm. Dışarıda oyalanmak istemedim. Hemen salona geçtim. Emek Sineması'nın o tarihi sıcaklığıyla koltuğuma gömüldüm. Uyuyup kalmışım. "23  numara bu koltuk mu?" diye soran  sesle kendime geldim. Doğruldum. Gülümsedim. "Benim koltuğum 22 olduğuna göre 23 burası olmalı." dedim. Kederli gözlerle bakan bir kadındı. Yuvalarının içine gömük, donuk bakışlı gözler... Hani feri kaçış mı derler yoksa feri gitmiş mi? Moru çoktan geride bırakmış, karaya doğru yol alan gözaltı torbaları... çökmüş, kara-sarı bir surat... ip gibi dudaklar.... Boyayla, allıkla, rujla üstü örtülemeyecek bir harabeye dönmüş yüz. Ve şahane KIZIL saçlar... Oturdu. Sürekli şu cümleleri fısıldıyordu: "Bitsin hayırlısıyla bu beyhude sonbahar... Bitsin hayırlısıyla bu beyhude sonbahar..."  Neydi bu? Belki bir şiir dizesiydi. Bu cümleleri duyunca, kadının Pınar Kür'ün Edebiyat Neye Yarar? (Kına) adlı öyküsündeki Engin olduğunu farzettim. Kucağında çocuğu, yanında iki bavuluyla, başı önünde, boynu bükük baba evine dönüşünü hayal ettim. Babasının yüzünden düşen bin parçaydı. Annesi sevinçliydi.  İki yıl önce, daha fakülteyi bitirmeden hamile kalıp, ana babasına bile haber vermeden evlenmesine çok kızmışlar, çok sarsılmışlardı. Babası damadı asla tasvip etmemişti. Gene de kızının doğumu köşte yapmasını istemişti. Kocası, Engin'in babasının bu teklifini, aristokrat esnekliği diye düşünmüş, kendilerini asimile etmek için yaptıklarını söyleyerek kabul etmemişti. Doğumu beklerken, Laleli'de, iki odalı, kalorifersiz, suyu bazen akan, çoğu kez akmayan, karanlık bir bodrum katına yerleşmişlerdi. Engin'in hiç bilmediği, tanımadığı bu yaşam koşullarına alışması kolay değildi. Ama en zoru, bir günden bir güne "yoldaş"lık statüsünü yitirip "ev kadınlığı"na indirgenmesi olmuştu. Sırf hamile olduğu için değil de, evlendiği için! Artık yürüyüşlere katılmak, geceleri "afişe çıkmak" yok. Ama onlar herhangi bir eylemden döndüklerinde, bodrum katının küçücük oturma odasına en az on kişi dolduklarında çay demleyip hizmet etmek var.  Daha bir kaç hafta önce sokaklarda birlikte koştukları, forumlarda birlikte coştukları eylem arkadaşlarının hizmetçi muamelesi etmesine nasıl sinirlenmesin? Kocası eylemlerine Paris'ten devam etmeye karar verince, kucağında oğluyla baba evine döndüğünde her şeyin daha kolay olacağını ummuş muydu? Öyle olmamıştı. Köşk basılmıştı. Sorguya götürülüp aylarca içeride tutulmuştu. Dışarıya çıktığında bu kez anne babası  göz hapsine almışlardı kızlarını. Olur olmaz dışarıya çıkmak yok... Nereye gittiğini söyleyeceksin, şu saatte döneceksin baskıları... Bu kez onların kurallarına uymak durumda kalmak. İkibuçuk yıl süren bu esaret hayatında, sadece akşamları kocasına mektup yazarken huzur buluyordu. Oğlunu alıp onun yanına gideceği günü iple çekiyordu. Kocası Fransa'da işleri bir yoluna koysa... İmkanları bir ayarlasa... Derken kocası imkanları ayarlamış, hayatını bir yola koymuştu. Kendisinden on yaş büyük bir Fransız kadınıyla. Ve boşanmak istiyordu. O sırada duyduğu nefret de, hınç da, bir damlacık bile azalmamıştı. Ama umudunu kestikten sonra, durup durup ağlamalar, sinir krizleri devam ederken bile, yaşamını yeniden düzene koyma cesaretini bulmuş, aftan yararlanıp yarım bıraktığı fakülteyi bitirmişti. Edebiyat öğretmeniydi şimdi. Bu kez Edebiyattan nefret eden, kalın kafalı öğrencileriyle cebelleşiyordu. Çok yalnız olmalı diye hayal ettim. Oğlu liseyi bitrene kadar yanındaydı. Babasının oğluydu ne de olsa... Ömründe bir kere bile görmediği babaya kızmak şöyle dursun, bir davette, üniversiteyi okumaya babasının yanına Fransa'ya gitmişti. Kadına göz ucuyla baktım. Üstü başı dağınıktı. Yorgun bir okul dönüşü olmalı diye düşündüm. Oysa bir zamanlar şu kızıl saçları var ya... Of, örgütün en güzel kızı olmalıydı diye aklımdan geçirdim. Kızıl saçlı, edebiyatsever, kırılgan kız... Hepsini Nâzım yakmıştı aslında. Bir zamanlar Nâzım Hikmet'in hem aşk hem devrim  şiirlerini ezberleyen örgütteki erkeklerin, böyle güzel, kızıl saçlı kıza aşık olmamaları mümkün müydü? Kızlar ise en güzel Nâzım Hikmet şiiri okuyan erkeğe aşık oluyorlardı belli. Edebiyat kimi kez hayata yol gösterirdi. Hayata hazırlardı insanı. Yıllar yılı hayatın dışında kalan Engin gibi bir kadın, yeniden hayata dalabilir miydi? Öyküdeki eski örgütünden arkadaşı Metin'le tesadüfen karşılaşmaları aklıma geldi. Kafede oturup karşılıklı eski günlere değin yaptıkları muhabbetleri... Heyecan içinde peçetelere yazılan telefon numaraları... O günden sonra Engin'in yüreğinin her an pır pır etmesi... Yalnız onu düşündüğünde değil, aynaya baktığında kendini güzel görmesi, saçlarını havalı havalı silkelemesi... Öğrencilerine kızmaması, hatta onların saçma sapan esprilerine gülmesi, en önemlisi gece yatağa korkuyla değil de keyifle girmesi... Metin ile karşılaştığından beri hep gülüyor, hatta gülmemek için kendini tutmak zorunda kalıyorken, şimdi neden bu kadar kederli görünüyordu peki?

  
Kadın oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Uzun saçlarını arkaya doğru attı. Burnuma kına kokusu geldi. Belki kızıl saçlarına kına sürerken Milan Kundera'nın bir öyküsü aklına takılmıştı. Hani yıllar sonra gençlik aşkıyla karşılaşan, yeniden birlikte olmalarına ramak kalmışken donup kalan kadının hikayesi... Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Engin" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazımın bazı cümlelerini Pınar Kür'ün   Hayalet Hikâyeleri adlı  kitabındaki Edebiyat Neye Yarar? adlı öyküsünden  alıntıladım. 

 

21 Ocak 2012 Cumartesi

İskandinavyalılaştırdıklarımızdan Mısınız?

 

Son zamanlarda seyrettiğim filmler sayesinde bir kez daha anlamış bulunmaktayım ki ülkeler,  isterse Dünya Barış Endeksi'ne göre en  barışçıl ülkeler  seçilsinler, ister mutluluk, refah ve konfor ölçümleri  tavan yapsın, isterse dünyanın en saygın  koca koca  üniversiteleri bu ülkelerdeki hayatın huzur içinde olduğunu, en demokratik sistemlerin bu ülkelerde  olduğunu ispatlayacak tezler ortaya atsınlar, makaleler, kitaplar yazılsın... İstediği kadar bu ülkelerdeki  insanlarının birbirlerine saygılı ve nazik davrandığı anlatılsın... Meğer  biz kadınlar için değişen hiç bir şey yokmuş... Meğer pek çok  erkeğin kafalarının içindeki  kadınlara uygulanan o kadim şiddet hisleri, ülkelerin mutluluk, huzur, konfor, barışçıl ortam,  en demokratik sistem modelleri içinde bile  değişmiyormuş...  Bilakis sanki bileyleniyormuş bile diyebilirim. Ne fena! Of, şimdi bunları yazdıkça yüreğim sıkıştı vallahi. Nedir bu? Nedir bazı erkeklerin asırlardır kadınlara karşı bu dipten giden çekememezliği? İlk şokumu geçen yıl Ejder Dövmeli Kız adlı filmi seyrederken yaşamıştım.  Söylesene, İskandinav ülkeleri hayatlarından en memnun, en huzurlu, devletleriyle en barışık ülkeler değil miydi?  Ne bileyim, hatırlasana... Kaliteli eğitim, sağlık sigortaları, iş imkanları ya da işsizlik yardımları filan... Breh breh! Evet, öyle...  Ejder Dövmeli Kız bir İsveç, Danimarka ortak yapımıydı. Film İsveç'te geçiyordu. Bu filmde seyrettiğim kadınlara  yapılanlar şiddet ve eziyetin dehşeti karşısında donakaldığımı bugün gibi hatırlıyorum.


Bir kadın olarak bu film o kadar canımı acıtmış o kadar üzmüştü ki beni, kendime gelip erkeklere inancımı tekrar diriltmek için Filmekimi'nde seyrettiğim bir Kazakistan filmi olan Tulpan'ı aklıma getirmiştim. Tulpan, harbiden elektriksiz, susuz, telefonsuz, her türlü imkandan uzak, çadırda yaşanılan Kazakistan'ın steplerinde geçiyordu. Ve o konforsuz, sistemsiz çöl ortamında erkeklerin kadınlara gösterdiği hürmet insanı hayrete düşürüyordu. Bu ne demek oluyordu şimdi? Kafam karışmıştı.  Eğitimin, görgünün, refahın, her türlü niğmetin, hakkın, özgürlüğün olduğu ülkelerde kadına saygının zirve yapması gerekmiyor muydu?

 

Son Filmekimi'nde seyrettiğim Melancholia adlı film, büyülemişti beni. Bir Danimarka filmiydi. Yönetmeni Lars Von Trier'di. İsminden kim olduğunu bilemedim. Filmden çıkarken "Helal olsun, ne hoş bir film çevirmiş" dedim. Dedim demesine ama yüreğimde... nasıl anlatacağımı bilemediğim... filmden kalan... böyle... incecik...  kadınlarla ilgili... nebileyim... çok hafif ama... hangi kelimeyle izah edeceğimi çıkaramadığım... minik bi fena koku... azıcık... buna benzer bir his bırakmıştı. Önemsemedim. Öyle feminist düşünceleri olan, erkek düşmanı biri asla değilim. Bilakis insanları kadın erkek diye ayırmam. İnsanlıkları ölçüsünde  severim. Sanıyorum memleketimde son zamanlarda kadınların yaşadığı şiddet vaziyetleri, bu konudaki duyargalarımı açtı. Daha önce üstünde durmadığım ya da fark etmediğim durumlara karşı beni hassaslaştırdı.


Bugün  Lars Von Trier'in Antichrist adlı filmini seyrettim. Filmden sonra "Bu yönetmen kimdir?" diye iyice merak ettim. Filmdeki  pornografik görüntüleri ve şiddet içeren sahneleri bir kenara bırakıp söylemeliyim ki,  gene bir  İskandinav filminde  bir Danimarka'lı yönetmen, yüzyıllardır bazı  erkeklerin bilinçaltında kadına duyduğu öfkenin boyutlarını ortaya koyan bir film yapmış. Böyle gerilim, dehşet, şiddet içeren filmlerin huzur simgesi İskandinav memleketlerinden çıkması enteresan geliyor bana...  Tabii  hayatlarını son derece konforlu, huzurlu, sakin, sorunsuz yaşayan, dünyanın niğmetlerinden en fazla faydalanan, doğuştan temel hak ve özgürlüklere sahip olan insanların yaşadığını düşündüğüm bu memleketlerde kadınla ilgili fena vaziyetlerin değişmemesi düşündürücü. Sonra yönetmenin hayatını okudum. Film gibiydi ne yalan söyleyeyim. Üzüldüm. Du bi... İyisi mi ben gene bir Kazak filmi seyredeyim. Allahın steplerindeki çadırlarda bile olsa, dünyanın bir yerlerinde kadınlara verilen hakları ve  kadınlara gösterilen hürmeti gözümün önüne getireyim ki kederimi dindirebileyim.



Altın Madalyon E- Dergi Üzerine Muhabbet




Altın Madalyon Çizgi Roman Sevdalıları'nın bir e-dergi çıkaracaklarını duyunca ne sevinmiştim anlatamam. Doğrusu e-kitap ya da e-dergi, benim gibi kitaba dokunmak, kitabı ele alıp okumaktan haz alan bünyelere pek uygun olmayabilir. Ama dergiyi çıkaranlar çok sevip, çizgilerini beğendiğim çizgi roman sevdalıları bir gruptu. Altın Madalyon edebiyat ve çizgi roman muhabbetleri yaptığım nezih bir forum ortamıydı. Elime alamadan bilgisayardan okuyacağım bir dergi olsa da mümkün değil merak etmeden duramazdım. İlla okumalıydım. Dergi e-tezgaha sürürlür sürülmez, dumanı tüte tüte, indirdim okudum.  Derginin editörü Engin Gül, derginin girizgahında yazdığı ön sözde "Merhaba" diyor ve Metin Üstündağ'dan alıntıladığı cümlelerle yazısına başlıyordu. "Merhaba.. "Ben bu gece dünyanın, hayatın ve her şeyin sırrına ersem ve yazmasam kimsenin haberi olmaz. Benim bile.. Ama anımsadığım her şeyi yazıyorum. Dünyanın, hayatın, insanların, her şeyin ve herkesin bendeki izlerini. Hiçbir karşılık beklemeden, sadece ve sadece, tek yapabildiğim bu olduğu için. Sadece ve sadece en çok yazarken kendimi çok iyi, çok güzel, çok yakışıklı ve çok insan hissettiğim için" Sevgili Metin Üstündağ’ın değerli sözleriyle başlamak istedim yazıma.Yazmak, duygularımızı, düşüncelerimizi kayda almak, başkalarıyla paylaşmak insanoğlunun en  değerli erdemlerinden birisi değil mi? 2009 yılında internet üzerinden yayına başlayan forumumuz Altın Madalyon biz çizgi roman severlerin değerli, samimi, keyifli paylaşımlarıyla 3 yıl gibi bir sürede özgün ve seviyeli bir sosyal paylaşım platformu haline gelmiştir. Şimdi de bu platformun üyesi değerli dostlarımızın yazılı-çizili katkılarıyla oluşturduğumuz e-dergi projemizle huzurlarınızdayız. Bu ilk sayımıza emeği geçen tüm dostlara buradan teşekkür etmek istiyorum. Birlikte nice sayıları çıkartmak dileğiyle, keyifli okumalar.. ENGİN GÜL"



İlk derginin kapak tasarımını ve çizimini, beğenerek takip ettiğim Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları adlı 1920'lerin Türkiye'sinde geçen fantastik-bilimkurgu öğelerini barındıran çizgi roman serisinin memleketimin yetenekli çizeri Devrim Kunter yapmış. Editör Engin Gül ile birlikte  Alper Kaya'dan Peyami'ye, Rıza Umar'dan Emre Özdamar'a, Kedidiro'dan Mustafa Men'e, Hasan Anaç'tan Doğa Demiray'a, Ekrem Gür'den Serdar Gerlikhan'a, Yunusmeyra'dan Efe Topçuoğlu'na, Umut Çalışan'dan Eren Koyunoğlu'na birbirinden değerli yazarlar ve çizerlerin kısa bir sürede hazırladıkları yüz sayfalık e dergiyi okumaya doyamadım. Peyami "Köşekonduran" Kurtaran adlı köşesinde " Türkiye’de ve pek çok ülkede çizgiromanın genelde hayatın dışına itilmiş olmasının ve suni bir içeriğe mahkum edilmesinin bizzat çizgiromanın kendisine bir ihanet olduğunu düşünüyorum." demiş.  Ve  çizgiromanı kullanarak  hayatı konuşmanın daha çekici olduğunu, hem memlekette karşılaşılan olaylardan hem de genel olarak insanlığın açmazlarından, çizgi roman  aracılığıyla bahsetmenin, hayatı konuşurken çizgiromanlara yaslanarak ve çizgiromanı konuşurken de hayata yaslanarak farklı bakış açıları yakalanabileceğini söylemiş. Çizgi Roman Sevdalıları'nın dediği gibi  “Hayatın ne kadarı balon, ne kadarı çizgi” ve “Çizgilerin ne kadarı hayat, ne kadarı bayat”  şeklinde değerlendirmeyi becerebilmek ne kadar hoş! Dergideki öykülere, çizimlere, renklere hayran kalmamak mümkün değil. Çizgi romanla  ya da  fantastik edebiyatla yolu kesişmemişler için Altın Madalyon e Dergi güzel bir başlangıç olabilir. Ayrıca hem çizgi roman sevmem, fantastik- bilim kurgu öykü okumam diyelerin de bu dergiye göz atmalarını öneriyorum. Hem de hayalleri bileylemenin, canlandırmanın en güzel yönteminin  bu güzel dergiyi takip etmek olduğunu düşünüyorum. Ayrıca üç yıllık bir forum ortamında yeni arkadaşlıklar kurup, eski arkadaşlıklarını pekiştiren bu çizgi roman sevdalılarının elele verip dergi çıkartmasının, insanlık değerleri ve memleketin geleceği açısından  yüreğime  umut tohumları serptiğini itiraf etmem lazım. Altın Madalyon e- Dergi 2. sayısını tüm merakımla bekliyorum.



Dergiyi buradan indirebilirsiniz:  http://www.mediafire.com/?d2rkx47yi8a4vtl
Mail Adresi:
e-dergi@altinmadalyon.com
Forum Adresi: www.altinmadalyon.com
Blog Adresi: http://altinmadalyonedergi.blogspot.com
Facebook:  http://www.facebook.com/groups/274847089233019/


20 Ocak 2012 Cuma

Hayatın Bedava Hazları - Kar'ın Yürüme Teklifini Nasıl Red Edebilirdim?

 
 
Bakınız… İşte tam buraya yazıyorum.. Ben şaşkının biriyim…

Hani geçen hafta  ilk kar yağmaya başlamıştı  ya... Hah!..  Ertesi gün... İşe gitmek için evden çok erken çıktım. Sokak kapısının camından dışarıyı görünce, olduğum yerde ööylece kalakaldım. Allahım!.. Bizim sokak bembeyaz olmamış mı?  Nasıl güzel!.. Tertemiz...  Of! Nasıl şahaneydi anlatamam. Tazecik. Misss! Miss!.. Sokağa ayak atıp, kara basınca... Ayağımın altından "kaaartt"diye bir ses çıktı tabii... Ayağımın altından çıkan kara basma sesi, yuvarlandı yuvarlandı... Kocaman sevinç olup yüreğime çarptı iyi mi?  Kollarımı iki yana açtım. “Ne hoşsun!” diye kara seslendim. Sonra kara eziyet etmemek maksadıyla parmaklarımın ucuna basa basa arabama yürüdüm. Daha fazla dayanamadım. Altında ne vardır acaba diye düşünmeden dizlerimin üzerinde çöktüm. Bu karı bir daha nerde bulacaktım?  Yuvarlandım. İyice kara bulandım. Sonraa... Tam arabama binecektim ki iri  bir kar tanesi burnuma "pıt!" diye değmedi mi? Hoppala! Yapılır mı bu bana? Ben iflah olmaz  kar sever biri  değil miyim? Yooo.. Yapamam… Asla kıyamam..  Arabaya binemem ki bu durumda… Kar'ın yürüme teklifini nasıl red edebilirim?  Bunu bir işaret farzederim. Eğer binersem arabaya, kar'a  saygısızlık ederim. Böyleyim işte, ne yapabilirim? Tamam.. Binmedim… İnan, arabama binmedim… Ofise kadar yürüdüm… Zaten köyde oturuyorum. Evle ofis arası  ne kadar ki? Ayak mesafesiyle on- onbeş dakika… Kar altında yürüdüm. O sabah bir süslenmiştim ki iki dirhem bir çekirdek... Biliyorum, yürüyeceğim ya... Çok üşüyeceğim...Ne gam!. Donsam bile bir dakika duramam. Siyah mantomun yakalarını kaldırdım. Bilgisayar çantamı ve el çantamı omzuma astım. Kırmızı beremin altındaki saçlarımı attıra attıra yürümeye başladım. Evet,tamam... Ofise girerken resmen donmak üzereydim. Çenemin titremesini zor dindirdim.  Yok! Yok! Hasta olmadım. İyiyim. Ama burnuma fıske atan kar'ın  yürüme davetini nasıl reddedebilirdim?
 

19 Ocak 2012 Perşembe

Şiir Yazamamayı Takınca Kafama, Bak Neler Gördüm Rüyamda!


Son zamanlarda kafama fena  takmıştım. Çok fena! Bak şimdi. Ben şiir seven biriyim. Şiirden büyük haz aldığım için Rabbime daima şükrederim.  İnan ki böyle... Düşünsene, kaç kişi şiir seviyor, şiir okuyor, şairlerin menzilinde dolanmaktan hoşlanıyor ki benim gibi? Çoğu elinin tersiyle itiyor. Hatta tersiyle itmek için ellemek gerekiyor. Bazıları ne yazık ki  bırak şiiri itmeyi, şiir kitaplarına dokunmak bile istemiyor. Neler kaçırdıklarını  bilmiyorlar ne yazık ki. Mesafeli duruyorlar. Eğer ben şiirden hoşlanıyorsam bu bana verilen  ayrıcalıktır diye düşünüyorum. Çok özel ve mühim bir durum bence. İyi ama şimdiye kadar  hiç şiir yazmadığımı yeni fark ettim. Ve ahir ömrümde bir dize bile yazmadığımı farkedince, çarpıldım kaldım inan ki. O gün bugündür ne yeme ne içme vardı bende. Niye böyleyim, niye hiç şiir yazmadım, niye bu yetenek verilmemiş bana diye düşünüp duruyordum sadece. Yoo.. Hani şimdi böyle yazıyorum ya masum masum... Hani düşüncelerimi samimiyetle itiraf ediyorum. Bakma böyle masum yazdığıma. İçim içimi yiyordu.  Çok fena şeyler düşünüyordum. Hatta resmen yaradılışıma isyan ediyordum.  Kendimi kim gibi hissediyorum biliyor musun? Patrick Süskind'in Koku adlı romanını ya da filmini bilirsin herhalde. Romanın kahramanı Jean Baptiste Grenouille'i hatırladın mı? Hani kokulara karşı son derece duyarlı olan kahraman. Her türlü kokuyu kilometrelerce uzaktan alabilen ve ayrıca her kokuyu ayrı ayrı hissedebilen biridir. Kendisine müthiş bir yetenek bahşedilmiş. Jean Baptiste'e yapılan müthiş bir kıyak vaziyetiydi bu yani. İyi ama...  Her şeyin kokusunu almakta ve hatta bu kokuları üretmekte son derece yetenekli olan biri kendi kokusunun olmadığını farkedince ne oluyordu peki?  Hatırlasana... Nasıl zıvanadan çıkıyor  hatta deliriyordu değil mi? İşte romanda ve filmde bütün kokuları çok iyi hissederken, kendi kokusu olmadığını farkeden Jean Baptiste'in  durumunda gibi hissetmeye başlamıştım  kendimi. Aman Allah saklasın! Sonra kendine koku yapmak için neler yaptığını anlatmak istemiyorum şimdi. Feci. Hatta acı verici.


Bir gece bu konuyu kendime  o kadar vesvese yapmıştım ki anlatamam. Bu fena hislerle yatakta sağa sola dönerken uyumuşum. Hayırdır insallah der misin? Çünkü tuhaf bir rüya gördüm. Bak şimdi. Rüyamda çalışma masamda birşeyler karalama çalışıyorum. Aklımsıra minik minik şiir dizeleri yazıyorum. Olmuyor. Tekrar yazıyorum. Beğenmiyorum. Yazdığımı çiziyorum. Tekrar tekrar deniyorum. Mümkün değil. Beceremiyorum. Ansızın gözlerimde kırmızı şeytani bir şimşek çakıyor sanki.. Ardından  resmen kan bürüyor gözlerimi... Kalkıyorum ayağa. Rüya bu ya, masamın üzerinde bir alet beliriyor. Bu hafızadan ilhamları çeken bir makinaymış güya. Şimdi iki sevdiğim şairi düşünmeliymişim ve bu makineyle onların hafızalarından ilhamlarını çekip kendi hafızama yerleştirmeliymişim. Bu olacak iş mi  kuzum? Biliyorum olacak bir şey değil. Ama ne yapabilirim? Elimde değil ki... Rüya! Tuhaf  bir rüya gördüm demiştim ya sana...  Bu rüya bir nevi  Sil Baştan ve  Başlangıç filmlerinin karışımı gibi.. Rüyalar bazan ne enteresan  oluyorlar değil mi? Neyse... Seçeceklerim kısa şiir yazan şairler olmalıymış. Ben şiircik yazmak arzusundayım ya "yalnızlık paylaşılmaz... paylaşılsa yalınızlık olmaz" dizelerinin sahibi Özdemir Asaf veya "gemliğe doğru... denizi göreceksin... sakın şaşırma" dizelerini yazan Orhan Veli .aklıma geliyor bu durumda tabii. İyi ama onlar yaşamıyorlar ki. Ruhlarına rahmet, çoktan  göçtüler öbür dünyaya. Kısa şiir yazan ve yaşayan şairleri   hatırlamaya çalışıyorum bu durumda. Haiku ve naikularını çok sevdiğim Metin Üstündağ ve Numan Serteli geliyor aklıma. Of! İnanmayacaksın ama yüzümde çılgınca bir ifade beliriyor. Gözlerimi kısıyorum. Aynaya bakıyorum. Of! Sanki Batman'ın en büyük düşmanı Joker'in yukarıdaki fotoğrafı gibi bir görüntü veriyorum. Kendi durumumdan kendim ürküyorum. Ama şiir yazmayı çok istiyorum ya bu vaziyetimi hiç umursamıyorum. Of! Rüyamda çok kötüyüm. Çok kötü.
 
 

"Önce Numan Serteli" diyorum.. Niye mi? Bilmiyorum.. Rüya bu... Ne yapacağıma karar vermek benim elimde değil ki. Birden Numan Serteli'nin  evinde beliriyorum. Elimdeki makineyle oda oda dolaşıyorum. Buluyorum. İşte... Şair yatağında  uyuyor. Usulca odaya giriyorum. Makineyi yanındaki boş yastığa  bırakıyorum. Uyanıyor. Şaşırmıyor biliyor musun? Bana gülümseyerek: "Şiir yazmayı öğreneceğim deyu mu?" buradasın" diyor.  Kemiğime kadar işlemiş mahcubiyetim sebebiyle konuşamıyorum. Hatta yanaklarımın fena halde kızardığını hissediyorum. Başımı emme basma tulumba gibi öne arkaya sallıyorum. Önce makinayı sonra onun başını  elimle işaret ediyorum. "Tamam... Peki... Ama hepsini alma, biraz bana da bırak bari." diyor. İşte o anda masum ve şaşkın bir hal beliriyor yüzümde. Vazgeçeceğim galiba. Düşünüyorum o anda. Şimdi ben şairin tüm ilhamını çeker alırsam, o güzelim naikuları nasıl yazacak sonra? Evet.. Ya  Metin Üstündağ?  Yazdığı kitapları bulabilmek için kaç kitapçı ya da sahaf dolaştığım geliyor aklıma. Metin Üstündağ'ın  bayıldığım  o güzelim şiircikleri geliyor hatırıma sonra... Ya benim yüzümden bundan sonra  hiç yazamazsa peki?  "dünyanın en uzun.. en güzel kışına.. rast-la-dık.. ey ömür.. sus lapa lapa" gibi şiircikleri sözgelimi... Of! Yapamam dedim. Yapamam! Haksızlık bu... Ellerimi dua eder  gibi gökyüzüne kaldırdım. "Tanrım, vazgeçtim.  Ben şiir yazmak değil, şiir okumak istiyorum." diye haykırmaya başladım ki... O ne? Birden ortalık bir film sahnesi geçisi gibi kararmadı mı? Evet  ortalık ansızın kararıverdi. "Hoppala" falan deme lütfen... Bu anlattığım bir rüya! Gerçek değil ki!


Rüyam aydınlandığında ben gene çalışma odamdaydım. Nedense hafızadan ilham çekme aleti yoktu ortada. En masum halimle çalışma masamın koltuğuna oturdum. Şöyle bir geriye yaslandım. Derin bir "ohh!"çektim. Bilinçsizce bilgisayarda dolanmaya başladım. Aaa! O ne? İnanamadım gözlerime! Numan Serteli yeni  bir naiku yazmamış mı? Aynen şöyle: "ve bugün sabah.. her şeyden habersiz yanımda yatan.. ölü bedenimle uyandım.." Nasıl yani? Şair acaba benim rüyada başının üzerinde  gezindiğimi hissetmiş miydi? Yoksa ilham böyle bir şey miydi? Eğer makineyi kullansaydım yoksa... yoksa... Allah saklasın... Başına bir şey gelecek miydi? Rüyamda bile olsa, başkasının ilhamını almayı, kendi faydam için başkalarına zarar vermeyi  iyi ki denememiştim. Ellerimi göğsüm üzerine bastırdım. Allah'a şükrettim. Şiir yazamamayı kafama fazla takmıştım ya  yaradılışıma resmen isyan etmiştim. Bu rüya belki bana bir ihtardı.  Bir daha şiir yazmak konusunda ağzıma tek kelime almayacağıma yemin ettim. Benim kendi ilhamım gelirse, şiir nasılsa kendiliğinden dökülecekti. Güneş usul usul görevine doğru ilerliyordu. Hoş bir makamda sabah ezanı okunuyordu. Şükrettim.


Kasım 2010

18 Ocak 2012 Çarşamba

Sıcak Bir Yaz Gecesindeymişik... Yıldızmışık... Aymışık...


Az önce balkona çıktım. Hava nasıl soğuktu anlatamam. Dondum. İliklerime kadar dondum. Ben var ya bir kaç gündür kitap okumuyorum. Kitaplara bakıyorum. Elime alıp dokunuyorum. İcabında sayfalarına burnumu daldırıp  kokluyorum. Okumaya gelince... Yok... İçimden gelmiyor. Okuyamıyorum. İlla okuyayım diye kendimi zorlamıyorum. Demek kitap okuma keyfim bir yerlere kaçtı diye düşünüyorum.  Dönmesini sabırsızlıkla bekliyorum.  Sanırım son günlerde tüm merakımı  kara, kışa, ayaza kilitledim. Az önce balkona niye çıktım biliyor musun?  Ben iyice üşümek, üşümeyi dibine kadar hissetmeyi istedim.  Şimdi üşüme zamanı. Kaçırmamalıyım ömrümün üşüme aralığını.


Eğer hava soğuksa binalarda, arabalarda ısıtıcılar, sıcaksa soğutucular olduğu için, içeride fazla kalınca  mevsimlerin değiştiğini hissetmiyor ki insan!  Oysa kışı, soğuğu, ayazı şimdi iyice  hissetmek vaktidir. En fazla merhamet hislerini kışkırtan mevsim, kış değil midir? Yazda, baharda, sıcakta... Kimin aklına sokaklarda kalan evsizler, sahipsiz kalmış kimsesizler,  iki iri kirli kara gözlü çocukların çıplak ayaklarına geçirdiği patlak papuçlar gelir? Üşümek acıya çok benzer bir his değil midir? Şimdi üşümeyi yüreğimde hissetmeli, merhamet duygularımı derhal harekete geçirmeliyim. Balkonda uzun uzun durdum. Lapa lapa kar yağıyordu. Ağaçların yüksekleriyle, tüm binaların kiremitlerinde  yoğun bir beyazlık görünüyordu. Gökyüzüne baktım. Ne yıldız vardı  ne ay!  Gökkubbe kapkaranlık değildi. Grimtrak bir siyahlığa bürünmüştü, o kadar.  Rüzgâr esmiyordu ama kuru, keskin bir ayaz vardı. Çok üşüdüm. Hatta donmuşum, donuyormuşum gibi hissettiğimi bile söyleyebilirim. 


O anda Kibritçi Kız masalını aklıma getirdim.  Gene böyle buz gibi soğuk bir gecede, herkes paltosunun, mantosunun içinde... Kalın botlarını giymiş, atkılarına berelerine bürünmüş, sıcak evelerine koştururlarken... Kendi meşgalelerinden, gelip geçen kimsenin farkına varmadığı, başı açık, ince yamalı giysili, çıplak ayaklarına geçirdiği  plastik botları yırtık, yoksul, miniminnacık bir kız çocuğu hayal ettim. Bir köşede yerde oturmuş, ayaklarını altına toplamış, soğuktan dudakları, elleri morarmış tit tir titriyordu. İncecik, kısık bir sesle "Kibrit var. Kibrit var." diye sesleniyordu. Önündeki kibritleri sabahtan beri satmaya gayret ediyordu. Yanından gelip geçen hiç kimse kibritçi kızı farketmiyordu. Ayakları iyice donmaya, sızlamaya başlamıştı. Ben de balkondaydım ya... Biliyordum. Üşümek feci  acıtıyordu.  Kış mevsiminin sivri dişli soğuğu, açıkta kalan bedenleri hırlayarak ısırıyordu. Acaba asıl üşümek farkedilmeyince mi gerçekleşiyordu? Sevilmeyince... El uzatılmayınca... Yalnız bırakılınca...  Sanırım üşümenin böylesi yüreği  damardan jiletliyordu. Hemen Kibritçi Kız'ın yanına gittim.  Yancağızına çöktüm. Titreyen elinde tuttuğu kibriti elime aldım. İçinden çıkardığım çöpü duvara hızla sürttüm. Kibrit  küçücük alev aldı. Kız üşüyen ellerini uzattı.  Minik parmaklarını  ısıttı.  İki iri kirli kara gözlerini koca koca açtı. En masum haliyle içime baktı. Eğildim.  Usulca kulağına  "Farzet ki sıcak bir yaz gecesindeymişik. Senle ben yıldızmışık. Aymışık." dedim. Bana incecik dudaklarının kenarlarılarıyla sıcacık gülümsedi. O gülünce birdenbire  altımızdaki toprak ısınıverdi. Dokundum. Yanakları fırın gibi yanıyordu. Derken gökten bir yıldız kaydı. Gözlerimi önce yıldızın peşi sıra çevirdim. Sonra sevinç içinde Kibritçi Kız'a  döndüm.  Çok yorgundu besbelli. Lapa lapa yağan karların altında bir melek gibi uyuyordu. Üşüdüm ben. Titrediğimi hissettim. İçeriye girdim. Balkonun kapısını sıkıca kilitledim. Ev o kadar sıcaktı ki, kaloriferlerin ısıttığını bilmesem yaz mevsiminde olduğumuzu  rahatlıkla söyleyebilirdim. Yıllar vardı ki  Kibritçi Kız masalını aklıma getirmediğimi düşündüm. Salona geçtim. Televizyonun karşısında oturdum. O anda Kibritçi Kız'ı uykusunda   unuttum.


15 Ocak 2012 Pazar

Keşke - 3 - Şenol Bezci Sadece Çizmese, Öykü De Yazsa.


Şenol Bezci'nin sözsüz karikatürlerini çok severim. Özellikle sözsüz karikatürler çizdiğini,  oyun olsun diye sözleri karikatürün içine gizlediğini düşünürüm. Her karikatürü öykü çağrıştırır bana..  Sanki her karikatür karesi kocaman bir hikaye anlatmaktadır. O zaman derim ki kendi kendime.. "Şenol Bezci sadece çizmese, öykü de yazsa keşke!"



iki iri kirli kara göz bana baktı..



hava güseldi.. en azından güneş vardı yani.. ve ben hâlâ hayata şükür ki yaşıyordum.. evde sıkılmıştım.. parka gitmek istedim.. güsel esvaplarımı giydim.. cici papuçlarımı.. indim parka.. park güseldi.. en azından bizim köyün son çimenleri ve son ağaçları vardı hâlâ.. elimi parkın etrafındaki çalılara sürterek yürüdüm.. çalıların karşısındaki boyaları dökülmüş, yaslanacak tahtası sökülmüş banka oturdum.. birden çalılıkların arasından iki iri kirli kara göz bana baktı.. iki iri kirli kara göz ayağa kalktı.. iki iri kirli kara göz'ün güsel esvapları yoktu.. iki iri kirli kara gözün cici papuçları da..  ellerimi çalılara sürterek yürüyünce çalıların altını kendisine mesken edinen çocuğu rahatsız ettiğimi düşündüm.. "özür dilerim oğlum." dedim.. şaşırdım kendi hâlime.. kendi kendime güldüm.. dahası kendimi türkan şoray, hülya koçiğit, filiz akın ya da nebileyim  fatma girik'mişim gibi hayal ettim.. hani o çalıların içinden çıkan çocuğun aslında bilmediği, tanımadığı uzaktan annesi olmalıydım ya.. hani  o çocuk da "ne güsel özür diliyorsunuz, size anne diyebilir miyim teyze" demeli ya, hani biz de duygulanıp duygulanıp ağlardık ya.. hani bir de, bir de.. tekrar özür dileyerek başını okşamak için eğildiğimde gözlerimle-ja garbarek saksafonu eşliğinde- ağır çekimde, iki iri kara göz'ü süzmeye başladım.. dokuz on yaşlarında olmalıydı.. kesin "tiner" ya da "bally" çekmişti.. kesin evi barkı yoktu.. ve kesin fabrikada tütün saran, sanki kendi içer tabii bir annesi vardı.. ve kes kesin annesinin de kes kes kesin her gün içen bir kocası vardı.. hava soğuktu. jilet gibi kesen rüzgâr açık bulduğu bedenleri ısırıyordu.. sonra iki iri kirli kara gözlü çocuğun başını okşadım.. ciğerden gülümsedim.. sonra o iki iri kirli kara göz bana baktı.. 

şimdi sıcak evimdeyim.. yazı yazmaya niyetlendim..  metin üstündağ'ın cümlelerinde gezindim..

"..... hadi bizi mizah kurtardı.... ya o çocuğun suçu ne ki.. sözcüklerim, cümlelerim haydi n'olursunuz, yağlı-reçelli ekmek olun gidin o iki iri kirli  kara göz'ü bulun.. onu doyurun, onu sevin, onun üstünü örtün..  onların daha da çoğalmasını engelleyin.. bizimle bitsin tüm acılar.. haydi latin harflerim.. haydi canlarım, koçlarım benim.. haydi yoksa, yoksa size de inancım kalmayacak artık.. ve hayatın kıyısında yine iki iri kirli kara göz de ben olucam, tekrar.. haydi....  haydi şirin harflerim, haydi aslan cümlelerim.. sizi seviyorum harflerim.. evrende, yeryüzünde, son fakir, son mutsuz ve hayat öksüzü çocuk kalıncaya kadar.. haydi kaptan körk, haydi mr. spak.. lazerleri çalıştırın, haydee!" 

benim sözcüklerim, cümlelerim yetersiz kaldı.. metin üstündağ'ın cümlelerini kullanarak,  bu yazıyı yazdım

14 Ocak 2012 Cumartesi

Büyüleyenlerden Misiniz Yoksa Büyülenenlerden Mi?



Bugün evdeydim. Bir ara camdan dışarıya baktım. İnce ince kar yağıyordu. Kar yağışını seyretmek büyülemez mi insanı? Elbet büyüler. Aklımdan "Kim döküyor bu beyaz şeyleri?" demek geçer. Büyükannem... Ruhuna  rahmet... Ben böyle sorunca... "Melekler silkeliyor. İyice bak bakalım görecek misin melekleri?" derdi. Kar yağışı nasıl mucizevi bir olaydır  öyle değil mi?  Bugün canım film seyretmek ya da kitap okumak istemedi de Zagor maceralarında şöölee bir dolanmak istedi. Geçen sene Kocaeli Kitap Fuarı'nın sahaflarından satın aldığım eski Zagor maceralarından Büyücü Avı ve devamı Kraken elime geldi. Kimbilir kaç kere okumuştum. Zaten ben Zagor'un romantik maceralarına oldum bittim bayılırım. Kraken adlı maceranın ön sözünde Figen Turna'nın bir giriş yazısı vardı. Büyünün yüzyıllardır insanları meşgul ettiğini, büyünün maddi ve manevi olarak ikiye ayrıldığını, gerçekten yapılan-yaptıran-yaptırılanın olduğu gizemli ve bilinmezlerle dolu bir büyü gerçeği olduğunu, elle tutulur bir şey olmadığı için isteyenin  büyüye inanıp isteyenin ise inanmadığını anlatıyordu. Büyünün bu tarafı doğrusu hiç mi hiç ilgi alanıma girmiyor. Amaaa... Bırak anlamını büyülenmek kelimesinin bizatihi kendisi bile beni büyüler. Ben güzellikler karşısında her daim büyülenen bir bünyeye sahibim. Kimi görüntüler... Kokular... Hisler... Sebebiyle... Aklım başımdan gider. Kimse fark etmez. İcabında kılım dahi kıpırdamaz. Ohooo!.. Ruhum çoktan  havalanmıştır... Ruhum resmen büyülenmiş gibi bedenimden firar eder gider. Figen Turna'nın yazıda dediği gibi "bu, yaşamı katlanılır, sevilmeye değer kılan olumlu bir büyüdür. Büyü doğada vardır. Büyü sevgide vardır; aşkta vardır." Zagor'dan bahsedecekken neden büyü muhabbeti yapıyorum değil mi? Çünkü bu iki macera "büyü"nün insan yaşamındaki önemini vurguluyor.  Bilim kurgu bir macera bu... Macerada, Dragon Mührü denilen bir nesne ile genetik değişimlerle hücrelerle oynanmış. Bu genetik müdahale insanların biyolojik saatlerini geriye doğru çalıştırıp onları ilkel bir hale dönüştürüyor. Aslında bu iki macerasında  Zagor çok mühim bir soruna parmak basıyor. İyi niyetli olduğunu düşünmek istediğimiz bu tip genetik oyunlarla insanlar, özlediğimiz, istediğimiz, savaşmayan, barışçıl toplumlar oluşturacağına, günümüzden daha da fazla insanı yiyen, yok eden canavarlara mı  dönüşecek? Acaba bilim adına yapılan genlerin kurcalanması, "savaştan yana" genleri yok edeceğine bilakis bileyliyor mu? Acaba Alfred Nobel'in insanlığa hizmet için bulduğu dinamitin, sonrasında  insanın insanı öldürdüğü savaşlarda kullanıldığı düşünülünce... Keşke dinamit bulmasaydı dediğimiz gibi... Gelecekte ise,  "keşke genlerle oynanmasaydı"mı? diyeceğiz acabayı sorgulatıyor. Bir çizgi romanın bunları düşündürmesi hoş değil mi?


Sonraaa... Birbirinin devamı olan bu iki maceradaki konular kadar, çizimler de büyüleyici. İnsan çizimlerden büyülenir mi? Büyülenir inan ki... En azından beni büyüledi. Aklımı başımdan aldı. Ruhum ince ince yağan karların altında dumanı tüte tüte dolandı geldi. Bu macerada bir büyünün peşinden koşan da Zagor'du. Güzeller güzeli Virginia'yı kurtarmak için Lanetli Yosun Denizi'nde Baron Wolfingham'a karşı azimli bir savaş veriyordu.  Ve şu karelerin güzelliğine, Zagor'un Virginia ile kavuştuğu karelerin çizimlerin olağanüstülüğüne bakar mısın lütfen? Büyüleyici değil de ne:)

 
 

 

Kış Ortasında Sonbahar'ı Hatırlamak...



2009 da seyrettiğim en güzel filmlerden biriydi Sonbahar. Daha Kim Ki Duk'un İlbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar filmini yeni izlemiştim. Ardından memleketim gençlerinden birinin, Özcan Alper'in yazdığı ve yönettiği bir film olan Sonbahar'ı seyrettim. Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmiymiş ve yukarıdaki fotoğraf Adana Altın Koza Festivali'nde ödül aldığında çekilmiş. Özcan Alper Artvin Hopa doğumlu ve film yönetmenin kendi coğrafyasında Çamlıhemşin'de geçiyor. Filmde Hemşince ve Gürcüce konuşuluyor. Film yılın en iyi on filmi arasındaydı. Gerçekten çok güzel bir film... Film “…her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…” ithaf edilmiş. Çünkü ülkemizde 122 kişi ölüm oruçlarında, 32 kişi de hayata dönüş operasyonlarında hayatını kaybetmiş. Filmin kahramanı Yusuf da üniversitede okurken, katıldığı eylemlerden dolayı 22 yaşında mahkum edilmiş ve cezaevine girmiştir. Yani Yusuf'un ömrünün ilkbaharı hapiste geçecektir. 10 yıldır tutukluğu kaldığı hapishanede F tipi cezaevlerini protesto etmek için açlık grevi yapan gruba katılır. Ciğerleri iflas eder. 2 yıl daha cezası varken sağlık nedeniyle tahliye edilir.


Ömrünün ilkbaharını tutuklu geçirmek durumunda kalan Yusuf,  yazı hiç göremeden ömrünün sonbaharına atlayacaktır. Hani vardır ya bir türkümüz "Baharı görmeden yaz geldi geçti "diye, sanki bu türkü Yusuf gibiler için söylenir. Amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenen Yusuf, cezaevinden çıktığında, son günlerini geçirmek üzere, köyde yaşayan yaşlı annesinin yanına gider. İşte Karadeniz'in sonbahar mevsimindeki olağanüstü güzel doğası ile ömrünün sonbaharını yaşayan Yusuf'un hüzünlü hali kesişir. Hazan'a hüzün bir kez daha acıtarak yakışmış, bu filmde yönetmen tabiat ve insan doğasının sonbaharını şahane görüntülerle beyaz perdeden yüreğime geçirmeyi başarmıştır. Bana göre çekimler, mekanlar ve sosyal ortamlar okadar doğal ki, filmde rahatsızlık verici birşey bulmak mümkün degil. Annesiyle karşılaşmasında Hemşince konuşmaları filmi çok daha samimi kılmış. Bildiğim kadarıyla Yusuf'un annesini, bizim köylü teyzelerden birisi oynamış. Yönetmenin buna cesaret etmesi insanı hayrete düşürüyor ama annemiz de rolünü hakkıyla yerine getiriyor. Kırk yıllık sanatçıymışcasına annenin hüznünü tüm doğallığıyla sergilemeyi becerebiliyor.


Filmin seyirciyle paylaştığı bir başka memleket gerçeği de Karadeniz'deki tabir i caiz ise nataşalar meselesi. Rusya'nın parçalanması sonucunda bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki trajediler nedeniyle ülkemize gelen Gürcü kadınları konu etmiş film. Neden böyle durumlarda kadınlar ve çocuklar hep çile çekerler diye düşündürüyor film insana. Zira filmdeki kadın kahraman Elka memleketinde küçük çocuğunu bırakmış ve para kazanmak için Karadeniz'e gelmiş bir Gürcü kadındır. İdeolojik düşünceleri peşinde yılları hapiste geçmiş Yusuf ve ülkesinin ideolojik meseleleri yüzünden çocuğundan ve memleketinden ayrı düşmüş, istemediği yollardan para kazanmaya çalışan Gürcü Elka'nın yolları kesişiyor. Yönetmen büyük bir zerafetle filmin sosyal mesajını izleyiciye geçiriyor ve neler olup bittiğini tekrar tekrar düşündürüyor. 

  

Yusuf hapisteyken babası ölmüştür ve ablası evlenip gitmiştir. Annesi yaşlanmıştır. Köyde daha çok yaşlılar yaşamaktadır. Arkadaşı Mikail köyde yaşamaya devam etmekte ancak ruh sağlığı onun da çok iyi değildir. Yusuf yıllarca hapis yattığı ve birkaç aya kadar öleceğini bildiği için içine kapanık bir hali vardır. Yusuf rolündeki Onur Saylak Yusuf'un hüznünü hissettirmeyi başarmış. Ben Yusuf'da bir pişmalık durumu hiç sezmedim. Bence Yusuf'un hüznü, bukadar genç yaşta öleceğini bilmenin getirdiği doğal bir hissiyat durumu. Hiç kolay değildir ki bu durumun kabullenilmesi... Cemal Süreya'nın dediği gibi "her ölüm erken ölümdür," ama Yusuf için çok erkendir sahiden.

Mevsim sonbahardan kışa dönmüştür. Yusuf elindeki tulumla annesine şahane bir ezgi terennüm ederken, tulumun sesi bir annenin oğula yaktığı bir ağıta eşlik etmeye başlayacaktır. İnanılmaz bir ağıttır bu! Memleketimin o yürek dağlayan ağıtlarından! Sonbahar bitmiş ve bembeyaz örtüsü ve sessizliği ile artık kış gelmiştir. Doğal güzelliklerin değişimi ile yönetmen anlatmak istediği hikayenin çok güzel anlatıcısı olmuş. Film çok ağır akıyor olsa da görüntüsü, oyunculuğu, müziği ve vermek istediği sosyal mesajları ile okadar etkileyici ki, sabırla fimin sonunu bekliyorsunuz. Tavsiye ederim. Acımtrak lezzette  enfes bir film.

2009