23 Kasım 2010 Salı

Şu Ahir Ömrümde Kaç Kuş İsmi Öğrenebildim Ki?



Şu ahir ömrümde eğer balık ve kuş isimlerini öğrenmişsem, sebebi Sait Faik öyküleridir. Ünlü bilgenin “Bir Sonbahar Akşamı” adlı öyküsünün içinde o kadar çok kuş ismi geçer ki! Yazısının başında İstanbul’da bir sonbahar akşamını tasvir ederken mesela, minareden minareye asılı kırmızılıklar, portakala, Trabzon hurmasına benzer yemişler sarkıtan sonbahar akşamlarında bir kuşu hatırlar sevgili yazar. Hangi kuşu peki? Bıldırcın! Bıldırcını hatırlar! Hani şimdi sonbahar mevsiminindeyiz, Kasım ayındayız ya… Hiç bıldırcın kuşu gelmiş miydi aklına? Bakıyor muyuz ki hiç kuşlara? Her geçen gün çevremizde azalarak uçuşan bu kuşlardan hangisi bıldırcındır ki? Şu ahir ömrümde kaç kuş ismi öğrenebildim? Kaç kuşun hangi kuş olduğunu bilebilirim ki acaba?

(baykuş) (tavuskuşu)
(florya)(iskete)


Yazara göre sonbaharda bulutlar turunç renklidir. Sonbaharda yapraklar konuşur. Lodoslu İstanbul denizi ne baş döndürücü şeydir! Bir lodoslu günde vapura atlayıp Adalara gidip gelir Sait Faik. Akşamüstü bazen Köprü´nün ortasında durup Sultan Selim´in arkasındaki bulutlarda kırmızı rengin oyunlarını seyreder.

(atmaca)(saka)


Sait Faik serçeleri, atmacaları, saka, florya, isketeleri de sever, hattâ uzak memleket kuşlarını rûyalarında görür, bazan şiir yazacak gibi olduğu zamanlarında, papağan, tavuslar, cennet kuşları da görür gibi olur. Bütün bunları okuyunca insan düşünür bu durumda: Bu kuşları en son ne zaman gördük , bildik de fark ettik ki biz?

cennet kuşu kırlangıç

Ama bıldırcın! Bıldırcın, bizim göklerimizin muhacir kuşudur der Sait Faik. Bıldırcını sevdiği, bıldırcına yakın olduğu kadar, ne baharın müjdecisi, dostumuz, âdeta köylümüz gibi olan kırlangıçları; ne de o kızıl gagası, muhteşem kanatları, ince uzun, sırım gibi bacaklarıyla leyleği, bıldırcına tercih eder.

(leylek)
(serçe)


Bıldırcını, bir şiiri sever gibi sever ünlü yazar. Neden olduğunu bilmeden, yahut hafif hafif, içinde bir şeyler belirerek. Sanki bir gün, sihirli bir ağız: "Kuş ol, güzel insan!.... Senin bu topraktan yapılmış çirkinler kafilesinde yerin yok! Kuş ol!" demiştir. Bıldırcın, böylece insanken kuş olmuştur. Onu rüzgârlar getirir; yağmurlar atar, memleketimize. Etlerin en güzeliyle, kokuların en bayıltıcısıyla gelir, ışıklarımıza dökülüverir Sait Faik'e göre.
Ne diyorsun? Fark ediyor muyuz dünyayı? Kuşları? Kaç kuş ismi biliyoruz ki? Kaç kuşu bilip tanıyoruz peki? Bıldırcın! Bizim göklerimizin muhacir kuşu! Neredesin?

22 Kasım 2010 Pazartesi

Sen Hiç Kırlangıç Yuvasındaki Kadını Gördün Mü?


Bak şimdi... Çoğunlukla Hayal Kahvem'e  pek çok kişiye hayali gelen yazılar yazıyorum diye, herkes şaşıyor vaziyetime. Ayrıca hemen hemen hergün, neredeyse aralıksız, biteviye yazılar yazıyorum bir de... Bazan birden fazla yazı yazdığım bile oluyor aynı günde; diyorlar ki "nasıl yapıyorsun?" "madem yazabiliyordun böyle, neden başlamadın daha önce?" Ne desem ki böylelerine? "Nehir akar ya denize boşalır yada kendi denizini yaratır." demişti sevdiğim bir yazar. Ee, demek ki, herşeyin bir yeri ve zamanı var.

Ben komik, küçük, beni  sevindirecek mucizeler yaratmayı deniyorum. Yemek tarifleri verirken, film senaryosu gibi anlatıyorum, yiyeceklere insan isimleri takıyorum, eşyalara canlı muamelesi yapıyorum, eşyalara birer isim verdiğim gibi, bana emekleri geçtiği için eşya isimlerinin sonuna hanım yada bey gibi saygı kelimeleri ekliyorum. Kimi zaman deyimlerle deneme yazısı yazmaya çalışıyorum. Kimi zaman sevdiğim yazarların cümlelerinden bilmeceler kuruyorum.Ya da beğendiğim şarkı sözlerinden metinler oluşturmaya çabalıyorum. Sevdiğim yazarın öyküsüyle, sevdiğim şairin naikusunu birleştiriyor kendime göre yeni bir öykü oluşturuyorum sözgelimi. Veya hayali yazılar yazıyorum sanki başımdan gerçekten geçmiş gibi... Bu yazılarımla arkadaşlarımı ve ailemi şaşırtıyorum. Ben acaba neden böyle yazıyorum?




Bu akşam Sait Faik'in Son Kuşlar adlı kitabı geldi elime. Gözümü kapadım. Bir sayfa açtım. Eğer bir kitap elime değerse, çok vaktim yoksa hepsini okumaya, kıyamam kitaba, gözümü kapar açarım bir sayfa, okurum bahtıma ne çıkarsa... Gene yaptım böyle... Şansıma çıkan öykünün adı "Kırlangıç Yuvasındaki Kadın." Haydi bakalım, burdan buyrun! Yazar, deniz kenarındaki, pis bir hamal kahvesinin içindeki kırlangıç yuvasını anlatır önce. Soba borularının çıktığı delik kapatılmamıştır. Her yıl bir kırlangıç buraya yuva yapmaktadır. Kahveci kadın kapamaz bu deliği bu nedenle... "Eli kulağında, neredeyse gelir benim kiracı" der. Öykünün devamında Sait Faik kırlangıç yuvasındaki bir kadından bahseder, "Kırlangıç yuvasındaki kadın sabahları gözükürdü. Islak saman rengi saçları vardı." diye anlatmaya devam eder. Okuyucu şaşırır tabi. Şaşırdığını anlar yazar, sorar öyküde: "Kırlangıç yuvasına kadın sığar mı? demeyin. İnsan aklına sığan şeyleri bir yol hayal buyurun. Kırlangıç yuvasına bir kadın sokmuşuz, saçlarını, ıslak saman rengi saçlarını tarar dururmuş. Ne zararı var size? Varsın, bir de böylesi bulunsun, hiç değilse Abasıyanık'ın yazısında. Bıktım doğrusu artık, oturup insanoğlunun çektiğini, çekmediğini anlatmaktan. Bıkmaktan geçtim, anlatamadım. Yazdım, beceremedim. Kendi kendimi ne aynada, ne düşte, ne hayalde, ne fotoğrafta göremedim de sarı saçları var dedim." diye anlatmaya devam eder.



Sonra kırlangıç yuvasındaki kadın ile kırlangıcın ilişkisinden bahseder uzun uzun. Bu anlattığı kadın, kırlangıcın karısı değildir, kuş değildir, in cin değildir yani, basbayağı beniademdir. Olur mu böyle bir şey diye düşünür tabi öyküyü okuyanlar... Yazar anlar okuyucunun hissiyatını ve yazısına şöyle devam eder: "Olur mu öyle şey? Olsun olmasın. Oturup dedikodular, olamamış şeyler, olup da kimsenin takmadığı hikayeler, düzeltemeyeceğim işler, daha doğrusu, ne aynada, ne fotoğrafta kendi kendimi göremediğim halde, başkalarını değil anlamak, görürmüşüm gibi onlara dair sözler söylemek, içim çekmiyor bugün." Sait Faik zanaatının yazı yazmak olduğunu söyler. İsterse kırlangıç yuvasına bir kadın oturtur saçını taratır, isterse yuvaya ateşböceğinden bir avize yapar, isterse kadına sanki günahmış gibi bir günah işletebilir, isterse der ki bir kırlangıç bütün bir yaz boyu iki milyara yakın sinek avlayabilir... Canı ne istiyorsa onu diyebilir, onu yazabilir. Kim karışabilir? Hatta insanoğlunun insanoğluna yaptıklarını yazmadığı için, birçokları da sevinebilir. 

Yazı yazmayı sevdiğim yazarlardan öğrendiğime göre, işte en sevdiğim yazarlardan biridir Sait Faik... Ne diyorsa doğrudur... Yazan biri ne istiyorsa hayal edebilir... İsterse "Makas keseceğine diker, isterse geceyi iki güneş aydınlatabilir. İsterse ölüme kravat takar, isterse hayat çırılçıplak dolaşabilir." Canı ne istiyorsa onu yazabilir.. Ben inanıyorum Sait Faik'e! Kırlangıç yuvasında bir kadın olabilir. Ben kaç kere gördüm, pis hamal kahvesinin bir köşesindeki soba borusu deliğinde! Of, hem de kaç kere? Neden böyle yazıyorum diye sordum ya kendime... Anladım şimdi niye... Ben kırlangıç yuvasındaki kadını görebiliyorum... Sen de görsene... Haydi dene!...

Harbiden Sudan Gelmişiz Kardeşim Biz...


Söyler misin, ben şimdi bu yaştan sonra nasıl başlarım dalgıçlığa.. Yok artık.! Dinletemedim ki. Masamın üzerine kitabı ve cd'yi bıraktı gitti. Kim mi? Ofis sahibim.. Hani sigortacıyım diyorum ya... Ofisim var bizim köyde... Kiracısıyım yani... Dedim ki: "Bakın kira az geliyor da beni çıkarmak için bir numaraysa bu, gerek yok ki böyle bir şeye... Ben taşınırım gerekirse..." Ofis sahibim Değirmendere'de Dalgıçlık Kursu yönetiminde. Uzun zamandır benim bu kurslara katılmamı istiyor. Doğrusu suç bende. Çünkü bir gün muhabbet ederken, "Of! Denize dalmak ve deniz altını seyretmek ne zevklidir kimbilir?" diye bir söz sarfetmiştim. Tamam. O gün bugün ne zaman beni görse "Haydi, ne zaman başlayacaksınız?" diyor. İyi ama ben herşeye heves ederim. Hayal eder havasına girerim. O kadar. Hayali cihan değer değil belki ama hayali bana yeter! 


Ama var ya bir bilsen  ben nasıl deniz delisi biriyim. Denizin altında  katıla katıla gülerim. Of, denize dalmak öyle mi? Dalgıç olacağım yani. Heyy! Bu şahane bir şey değil mi? Tamam çok genç değilim. Ama sürekli spor yaparım. Spora alışık bir bünye dalgıçlığı kolaylıkla yapabilir öyle değil mi? Of! Düşünsene... Dalgıçlık kursuna gitmişim. Ve artık denize dalabiliyorum sözgelimi... Of! Karşımda masmavi güpgüzel deniz. Anladın değil mi? Hani Atilla Atalay der ya, “Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki? Yine deniz… Nasıl dingin ... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa, razıyım ben, öyle güzel ki.” Heyy! Bak şimdi yüreğimi dinledim. "Git!" dedi. Of! Sanırım ben bu dalgıçlık kursuna gideceğim.

21 Kasım 2010 Pazar

Ağlayan Futbolcu Görünce Dayanamam Ki! Şaka Değil İnan Ki!


Nick Hornby'ın “Futbol Ateşi” adındaki kitabını bilir misin? Tuttuğu takımın maçlarını kaçırmamak için hayatındaki her şeyden vazgeçebilen bir adamı anlatır. Şahane bir kitaptır. Sonra kitabın filmi de çevrildi. Tekrar tekrar keyifle seyrettiğim fimlerden biridir. Aslında Nick Hornby kendisi de tam bir taraftar. Resmen Arsenal delisi. Kitabında aynen şöyle diyor “Sonraları kadınlara nasıl âşık olduysam, futbola da öyle âşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.” İnsan nasıl kendini bu denli futbola kaptırabilir? Anlamaya çalışıyorum inan ki... Kitapta okuyorsun. Filmde seyrediyorsun. Duruma şahit oluyorsun. Şaşırıyorsun. Hayrete düşüyorsun. Futbol tutkusu, futbol sevgisi bu denli iyi anlatan başka yazar var mı ben bilmiyorum. Bu kitabı okuyunca, ardından filmini seyredince şunu çok iyi anlıyorsun. Futbol gerçekten kimileri için aşk gibi. Bu aşkın içinde fazlasıyla hüzün de var biliyor musun? Ah! İki ellerini yanaklarına dayayıp diyorlar ya: “Ne olacak bu takımın hali?”  Of! Dayanamıyorum inan ki...  Bazı futbolcuların maçta ağlayan hallerini görmüş müydün peki? Bakar mısın şu fotoğraflara... Böyle ağladıklarını görünce... Of! Ne yalan söyleyeyim o kadar üzülüyorum ki! Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi.. Aaa! Şaka yapmıyorum! Aslaaa... Doğru söylüyorum...  Sahiii...





Döne Döne Caro Emerald'dan A Night Like This'i Dinliyorum...

 
 

"Tabiattan Uzaklaştıkça Kalp Kararır."



“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenilemeyen bir şey olduğunu anlayacak!”  Kanat Atkaya'nın  9 Kasım tarihli köşe yazısındaki bu cümle beni yüreğimden vurdu. Kimin sözüymüş peki? 1980'lerde çevrecilik dalgası büyürken efsane Kızılderili şeflerinden biri söylemiş.  Memleketimize gelen Kızılderililer sebebiyle, son günlerde Kızılderili konuları gündeme girdi. Hatırlar mısın? Bizim küçüklüğümüzdeki kovboy filmlerinde Kızılderililer hep kötüydü. Öyle filmlerdi ki Kızlderililer beyazları öldürür ve kafaderilerini yüzerledi. Kovboylar ise nedense  hep iyi adamlardı. İnsanları sözümona Kızılderili saldırılarından kurtarırlardı. Hollwood'un beyin yıkama vaziyetleri..



"Mohikanların Sonuncusu" filmini hatırlar mısın peki?  Filmin başında bir geyiği vuran Kızılderili, ölmekte olan geyiğin yanına çöker ve "Seni öldürdüğümüz için üzgünüz kardeş. Cesaretinden, hızından ve gücünden şeref duyuyoruz." der. Sunay Akın'ın "Onlarda Hep Oradaydı" adlı kitabında yazdığı gibi, Kızılderililer aslında Amerikalıların önceleri bize filmlerde gösterdikleri gibi vahşi değillerdi. Bilakis ihtiyaçlarını karşılayacak kadar avlanan, bunu bırakalım doğaya saygı olarak görmeyi, yaşadığı ortamı insandan ayıran doğa diye bir kavramları bile olmayan insanlardı. Resmen yanlış tanımıştık Kızılderilileri. Bizim için varsa yoksa kovboylar vardı. John Wayne filmlerini hatırlar mısın? Hep kovboylar  kahraman, Kızılderililer ise düşmandı. Of, ne fena! Sonra öğrendik ki aslında  beyazlar gelip Kızılderililer'i yurdundan etmişti. Soylarını tükenme noktasına getirmişti. İşte Mohikanların Sonuncusu gibi filmlerle,  Kızılderililer'e itibarını iade etmeye çalışıyordu  Amerikan film sektörü sanki...



Kanat Atkaya, yazısında "Neyse canımızın içleri Mohikanlar, Siular, Karaayaklar, Hopiler, Dakotalar, Mohawklar, Çerokiler, Yukiler... İyi ki geldiniz, sizden öğreneceğimiz çok şey var." demiş ve ibret alınası Kızlderili sözlerinden bazılarını alt alta dizmiş. Birlikte teker teker okumalı ve demeli ki "Ulu Manitu sizi korusun Kızılderililer, iyi ki varsınız."


“Dur, dinle. Hep konuşursan hiçbir şey duyamazsın.”
“İnsan iki ruhludur; içinde bir iyi köpek bir de kötü köpek kavga eder. Hangisini daha çok beslersen o kazanır.”
“Tabiattan uzaklaştıkça kalp kararır.”
“Her birimizin farklı bir rüya gördüğünü hatırlamakta fayda var.”
“Doğum yapan her şey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kainatın dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman dünya daha iyi bir yer olmak üzere değişmeye başlayacaktır.”
“Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi çarığının içine bak.”
“Arkamdan yürüme, öncün olmayabilirim; önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Sana uymayabilirim. Yanımda yürü ki böylece seni görebileyim; böylece ikimiz eşit oluruz.”
“İnsanlar yaşadığı için değil, yaşamadığı için yaşlanırlar.”
“İlkbaharda usul usul yürü; toprak ona hamiledir.”

20 Kasım 2010 Cumartesi

Farklı Bir Körlük Vaziyeti...

Bugün gene İstanbul'dayım. Kitapçıda dolanıyorum. Kitapların kimini elime alıyorum. Kimine dokunmadan sadece bakıyorum. Bir ara Erkekler Cennetinde Son Tango adlı kitabı gördüm. Elime aldım. Yazarının adına baktım. Sanki adını kapağın altına gizlenmiş gibi. Hoşuma gitti. Demek ki yazar, kendi adından önce kitabının adını öne çıkarmak isteyen biri. Daha da ilgimi çekti.. Yazarın adı Halil Gökhan. Bu isim hem çok tanıdık hem değil gibi. Kitabın kapağında bir kadın yüzü. Bir eliyle yüzündeki maskeyi çıkarıyor. Gerçek yüzü gözünden belli, oldukça hüzünlü görünüyor. Kitap Dharma yayınlarından 2009 Temmuz'da satışa çıkarılmış.


Yazarın özgeçmişi yazan sayfasını okuyorum. 1967 doğumlu yazarın bu kitaptan önce Yedinci, Konuşan Kadın ve Yeni Sevgili diye romanları yayımlanmış. Aaaa.. Halil Gökhan Barbuni.com sitesinin kurucusuymuş. Tersninja'dan öğrenip beğendiğim sitelerden biriydi barbuni.com. Demek ki Halil Gökhan adı, o nedenle bana tanıdık geliyor. Daha merak ettim tabii bu durumda. Ayağımla köşedeki pufu yanıma çektim. Oturdum kitapçıda. Romanın satırları arasında hızlı hızlı dolaşmaya başladım. Hey, bu körlükle ilgili bir kitap galiba. Dur bir dakika. Körlükle ilgili her şey merak uyandırır bende. Ama bildiğimiz körlük gibi değil de, farklı bir körlük vaziyeti bu sanki. İsmi belli olmayan romanın kahramanı sadece kadınları göremiyor. Kadınlara karşı bir körlük durumu var bu kitapta öyle mi? O zaman bu kitabı alıp okumaya devam etmeli dedim ve kitabı satın aldım tabii.

Hayat sürprizlerle doludur ve her an hayrete ya da dehşete düşürebilir insanı. Halil Gökhan da bu kitabında, hayatın bir adama oynadığı böyle bir şok durumunun nasıl düş gibi bir deneyime dönüştüğünü anlatıyor. Kitapta yazarın nedense isimlendirmediği adam bir sabah uyanıyor ki, karısı yatakta yok. Evde de yok. Anlıyor ki çok sevdiği karısı, eşyalarını toplamış, not da bırakmadan terk edip gitmiş. Adam bir süre şaşkınlıkla kendini eve hapsediyor. Sonra çevresindeki hiçbir kadını göremediğini farkediyor. Şaşırtıcı ve korkutucu bir durum tabii. Kadınların varlığını sadece ayna ve camekanlarda görebildiğini anlayan ama onlara dokunamayan yalnız kahramanımız nihayet bir göz doktoruna görünüyor. Ve 112 sayfalık roman 47 küçük bölümüyle, akıcı, sürükleyici, merak uyandırıcı diliyle fantastik bir serüvene doğru akıp gidiyor.
Romanı okurken adamın daha sonra kör bir kadına dokunabildiğini ve özel bir gözlükle kadınları bir siluet olarak görebileceğini öğreneceğiz..... Sonra.......Aslında kitabı anlatmak ve sonunu nasıl bağladığını açıklamak isterdim. Ama Halil Gökhan’a kitabı okumaya başladığım ilk satırlarda bir söz verdim. Kitabın başında yazar şöyle diyor:
"Bu kitabın sonunu sakın kimseye söyleme! Eğer söylemezsen kitap sana büyük iyilikler yapacak... Öncelikle başkalarının bilmemesi gereken, sadece senin bilebileceğin şeyleri söylemediğin için seni koruyacak." Kitabın beni korumasını isterim. Üzgünüm. Heyecanla okuyacağın kitabın sonunu asla sana söyleyemem. Bir dakika! Yoksa... Acaba ben körlüğümün farkında değil miyim? Ya da bu kitabı okuduğumda tangonun her kıvrak adımında bir körlüğe mi mahkum oldum? Aynalar... Aynalarda mı farkediliyoruz yoksa? Aman Tanrım! Olabilir mi? Kitabı okuyunca... Kafam karıştı vallaha! Emin değilim... Bilmiyorum ki! Aynaya bakacağım az sonra..

Edebi Bilmeceler - Halil Gökhan Ve Konuşan Kadın


Bu kez Edebi Bilmeceler'imi, Halil Gökhan'ın, Konuşan Kadın adlı romanınından çıkardım. Kitaptaki cümlelerden oluşturduğum soruları okuma zahmetine girenler, bakalım cevapları tahmin edebilecekler mi?

1- Ağaçlar rüzgarı öpebilir, etrafa koku yayabilir ve çiçeklerine arıları çekebilirler ama ne yapamazlar?

2- Bir hekim, açılan yaraları kapatmak için "dikerken" moda terzileri dünyaya bir yara olarak geldiğine inanan insanın küçük varlık yaralarını ne yapmak için "dikerler"?

3- "Acele işe şeytan karışır, derler. Ama şeytanın aceleci bir varlık olduğunu sanmıyorum;"O ancak nasıl bir yaratık olabilir?

4- Giyinen kişi için, karşısında mücadele etmesi gereken dört unsur vardır: Bunlar nedir?

5- "Hiç geri geri giden bir dalga gördünüz mü? Dalın içine batan bir çiçek? Ya mideye inen bir dil? Ben gördüm. Ucuna küçük ama çok ağır bir taş bağlanmıştı. "Bu ceza neden verilmişti ?
6- "Çünkü kaderin ve kısmetin saati dünya vaktine göre işlemezmiş; insan, dünyaya bu saati bozmak için getirilmiş; ama uğraşması boşunaymış; çünkü herşey alnımızda yazılıymış." Peki bu alnımızda yazılanlar, ne zaman bir anda sahiplerine okunacakmış?

7- "Nereye giderseniz arkanızdan gelir. Sizi hiç bırakmaz. Yakalamaya da çalışmaz. Sanki aranızda garip bir eşitlik var gibidir. Sizden bir şey istemez. Ona bir şey de veremezsiniz. Ne eksiltilebilir, ne de çoğaltılabilir. Onun hızı sizin ayaklarınızdır. Yürüme iradeniz. Hareket etme isteğiniz. Yanılıp da bir ırmağa ya da kireç kuyusuna düşseniz hiç çekinmeden peşinizden gelir. Sizi sevdiğinden değil, size mecbur olduğundan." Bu nedir?

8- "Sükutun madeni bellidir:" Nedir? Peki, ya, sessizce söylemenin madeni nedir?

9- Avrupa'da Otuz Yıl Savaşları döneminde adını paralı Hırvat askerlerinin rütbe göstergesi olarak taşıdıkları kaba kumaşlardan alan, boyunla göğsün arasındaki o yumuşak bölgede dalgalanması, erkekliğin de övgüsü yapan şey nedir?

10- "Anlamamakta ısrar ediyordum ve beliren ölüm işaretlerinin ne olduklarından çok, bana ne verdikleriyle ilgileniyorum. İşaretler ne olursa olsun sonuç değişmiyordu." Mutluluk değildi bu. Peki neydi?

1. Cevap- Bir başkasını kucaklayamazlar. (Sayfa 12)
2. Cevap- Süslemek (Sayfa 14)
3.Cevap- Acil bir yaratık (Sayfa 17)
4.Cevap- Dekor, aksesuvar, süs ve soyunma süresi (Sayfa 31)
5.Cevap- Çok konuştuğu için (Sayfa 33)
6.Cevap- Kıyamet gününde (Sayfa 99)
7.Cevap- Gölgenizin gölgesi (Sayfa 102)
8.Cevap- Altın - Gümüş (Sayfa 135)
9.Cevap- Kravat ( Sayfa 152)
10.Cevap-Huzur ( Sayfa 183)

Bütün Kızlar Toplansın... Haydi, Zagor Baltası Yapmaya Başlıyoruz!


Yoo.. Olmaz ama bu kadar da... Hayal Kahvem'e  "Kız Zagor Baltası"  hakkında yazı yazdım ya... İşte burada... Ogün bugün arayan arayana... Of! Tamam... Şimdiye kadar bilmiyordunuz, Zagor baltasını taşıdığımı çantamda... Şimdi öğrendiniz. Anlıyorum. Haklısınız. Sizler de istiyorsunuz. Ama arkadaşlar işim var gücüm var benim. Her birinize Zagor baltası yapmam mümkün mü hele şu işlerimin en debdebeli zamanında... Of, yapmayın ama! Bakın ne geldi aklıma... Şöyle yapalım mı? Ben size Zagor baltası yapmak için malzemeleri tek tek vereyim. Siz bunları bir an önce edinin. Sonra aynı yemek yapar gibi Zagor baltası tarifini vereceğim. Hep birlikte yapacağız. Tamam mı? Hem ne derler? Hani bir şey derlerdi bu durumlarda... Hahh buldum... "Balık verme, balık tutmayı öğret" derler değil mi? Tabii yaa... Zaten düşünsenize, zorda kaldınız, hemen bir Zagor baltası yapmanız gerekiyor. Ne yani yanınıza ışınlanacağımı mı sanıyorsunuz? Nerdeee? Kendiniz yapmalısınız bu nedenle. Tamam, anlaştık öyleyse..  İşte buyrun Zagor baltası için gereken malzeme:
 

1- Bir adet taş. (Heryerimiz taş dolu. Elips formunda, çok ağır olmayan, zarif bir taşı sahilde kolaylıkla bulabilirsiniz. Yok, uğraşmayayım diyorsanız  bahçe malzemeleri satan bir alışveriş merkezinden tanesi 1liradan alabilirsiniz.Ama maksat para harcamak değil. Bakarsanız çevrenize böyle bir taşı kolaylıkla farkedeceksiniz.)

2- 1 adet sopa/değnek/çomak/çubuk. En kolay bulacağınız malzeme. Ben bizim sitenin bahçesindeki bitkileri buduyorlardı. Bir kaç dal onlardan aldım. Çok ince olmamasına dikkat ediyoruz.)

3- Yeteri kadar ip. (Aslında sarmaşık olmalı tabii. Ama burası Darkwood Ormanı değil ki. Olsaydı  off...  Sarmaşıkla işten eve, evden işe ağaçtan ağaca atlaya atlaya gidip gelmek en büyük hayalimdi. Ne şahane olurdu değil mi? Neyse.. Konuyu dağıtmayayım. Sağlam bir ip işimizi görecektir. Heyy.. Renkli kurdele ya da lastikle var ya, off.. şahane olur... şahane...  İstediğiniz renkte hemde)

3- Maket bıçağı ya da keskin bir bıçak.

Tamam... Bu kadar işte.. Siz hazırlayın bu malzemeyi... Bir kaç güne kadar vereceğim Zagor Baltası tarifi... Çok kolay.. İnanın çok kolay...  Aynen yemek yapar gibi...

NOT:  Zagor'un Sözü Bu Bloğundaki bilgilerden ve resimlerden  faydalanmaktayım.

19 Kasım 2010 Cuma

İçinden İstanbul Geçen Şarkılar


Ne yazık ki sesim pek güzel değildir. Güzel şarkı söyleyen insanlara bir bilsen nasıl imrenirim. Kimi zaman araba kullanırken içimden şarkı söylemek gelir. Söylerim. Özellikle yalnızken tabii. Aslında şöyle billur gibi sesim olsa... Ah! Durur muydum acaba? Mütemadiyen şarkı söylerdim. Hem de nasıl abartırdım kim bilir? Abartma sanatında usta olduğum bilinir. O nedenle demek ki bana güzel ses bahşedilmemiş. Araba kullanmayı da severim. Eğer gidiyorsam uzak bir yere... Önce ususl usul başlarım şarkı söylemeye... Sonra... Sonra... Abartırım dedim ya... Kaptırırım kendimi bildiğim şarkıların ezgilerine ve dizelerin büyüsüne.. Şarkıları bir zincir gibi birbirine ekleyerek söylerim. Pek çok şarkı söylerim söylemesine de en çok sevdiklerim, içinde İstanbul geçen şarkılardır. Ve harikulade İstanbul şarkılarımız vardır. Bak dinle...

Önce Münir Nurettin Selçuk'un bestelediği Yahya Kemal'in o güzelim şiiri "Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." ile başlarım İstanbul şarkılarına. Büyük bir saygıyla... Bu söylediğim işin başında, toptan bir bakıştır İstanbul şarkılarına. Sonra Hicaz makamından Yesari Asım Arsoy'un sözleri ve bestesi olan "Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde, Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde" şakısına geçmek yakışır. Gene bir Münir Nurettin Selçuk şarkısıyla devam ederim ağırdan ağırdan... "Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan, Ah Kalamıştan , Istanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar, Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar, Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar, Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan Ah kalamıştan " Bu şarkıyı söyledikten sonra da "Ah! Münir Nurettin Selçuk'dan dinlemek vardı"diye rahmetle anarım ünlü sanatçıyı arkasından.


Artık günümüze gelinmelidir. Cilveli cilveli "Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısı söylemelidir. "Duruşun andırır asil soyunu, Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu? Arnavutköylü mü Ortaköylü mü? Kız sen İstanbul'un neresindensin? Bilmem sözlü müsün, ya nişanlı mı? Sevgilin yaşlı mı, delikanlı mı?Emirgan, Bebekli, Aşiyanlı mı?Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısıyla tüm İstanbul semtlerini dolaşırım bir bir.. Hey! Haydi Ajda Pekkan 45 liklerine geçeyim!... Fecri Ebcioğlu'nun sözleriyle Türk pop müziğinin resmi açılış şarkısı olarak kabul edilen şarkıyı söyleyemeliyim... "Bak bir varmış bir yokmuş, eski günlerde, Tatlı bir kız yaşarmış, Boğaziçi'nde. İşte bir sabah erken, masal böyle başlamış Delikanlı genç kıza, iskelede rastlamış Bakışmışlar göz göze, gören kimse olmamış Fakat denizde dalga, oynamaya başlamış!" Ne şahane şarkılardır! Bu şarkıları söylüyorken, unutulur günlük dertler kasavetler birer birer... Peki şu şarkıya ne diyeceksiniz? "Ay beyaz deniz mavi eylenin kızlar Yarinden ayrılanın yüreği sızlar Sandalimiz sanki ucan bir kuştur Hayat dalgalar gibi bazen yokuştur Emirgan'dan Marmara'ya Kınalı Büyükada'ya, Aşkımızı mavi suya gizleyelim yah yah!"

Şimdi sıra artık köprülü şarkılara gelir. "Boğaz köprüsü, İnci gerdanlık, Altından geçtik, Kahkaha attık. Çek kayıkçı kürekleri Gezdir seven şu kalpleri Mavi deniz martılardan Ayırma sevenleri" diye bağıra bağıra söylerim bu şarkıyı şimdi de. Peki içinde ada geçen İstanbul şarkılarımız yok mu? Olmaz mı? Tabi ki var. Melih Cevdet Anday'ın o şahane şiiri, Sezen Aksu'nun Şinanay adlı şarkısının sözleridir. "Ada vapuru yandan çarklı Bayraklar donanmış cafcaflı Simitçi, kahveci, gazozcu Şinanay da şinanay. Müslümanı, yahudisi, urumu İsporcusu, ihtiyarı, veremi, Kiminin saçı uçar, kiminin eteği, Şinanay da şinanay. Estirir de ada yeli estirir Seni sevindirir beni küstürür Lüküs kamarada kimler oturur Şinanay da şinanay."

Ahh! Ya Mazhar Fuat Özkan'ın o en güzel İstanbul'lu şarkısı.. Ah! Hem de şarkının sözleri içinde yağmur varsa... Ağlatmaz mı bu şarkı insanı... "Bu sabah yağmur var İstanbul’da, Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe, Anne sözü dinler gibi masum, Ağladım bu sabah" Peki gene bir hüzünlü şarkı ile devam etmelidir. Demelidir ki: "Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa, Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru, Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti, Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti, Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık, Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı, Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp, Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı, Ah İstanbul İstanbul olalı, Hiç görmedi böyle keder, Geberiyorum aşkından, Kalmadı bende gururdan eser"

Şimdi bir Edip Akbayram şarkısına geçmek "Salkım salkım tan yelleri estiğinde, Mavi patiskaları yırtan gemilerinle uzaktan seni düşünür düşünürüm İstanbul "demek lazım... Bir Levet Yüksel şarkısıyla sonuna gelmeliyiz artık İstanbul seyahatimizin... Demeliyim ki : "Saçlarını dağıtır rüzgar, Yeditepe üzerinden, Hatıralar tarihin küllerini savurur, Kadın gibi, kısrak gibi sarılayım gel ince beline, Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından" Heyy! Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından!" Yollar biter, içinde İstanbul olan şarkılar bitmez! Hele bir de Türkülerimiz vardır İstanbul'a ilişkin. Başlamayayım... Bu yazı uzar da uzar.. Bitmek bilmez! Böyle işte. Bugün de durumlar bu merkezde! Aaa! Ben mehtaba çıkmaz mıydım Heybeli'de?! Yok yok, Heybelide değil! Bizim köyde... Değirmendere'de... Ama... Bekle beni İstanbul!.. Sana geleyim hele!