29 Temmuz 2018 Pazar
28 Temmuz 2018 Cumartesi
Öykülerin Trenle Başlayan İlk Cümleleri
"Dumanlara, sislere, hortumlara, ıslıklara boğulmuş güvercin grisi bir tren garın ortasında bekliyordu."
Murathan Mungan/ Makas
"Beni Malatya'ya götürecek Van Gölü Ekspresi on dakika geç kalktı."
İsmet Tokgöz/Bir Kadırga İçin Yaz Resmi
"Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeciydik."
Oğuz Atay/Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya
"Vagonun içindeki altı kişiden bir tanesi dayanamadı ve yanındakine: "Gideceğim yol uzak,"dedi."
Sait Faik/Üçüncü Mevki
"Benim çocukluğumu, toza bulanmış, sağanaklarla yıkanmış kurşuni akşamüstü trenleri yarıp geçti."
Hüsnü Arkan/Nisa
Fotoğraflar/ Madam Tutli-Putli
17 Temmuz 2018 Salı
Ve Kitap Ve Fizik Ve Film
Michio Kaku, Geleceğin Fiziği adlı kitabının, Tıbbın Geleceği adlı bölümüne, Yunan ve Roman mitolojilerinde geçen, şafak tanrıçası güzel Eos'un öyküsüyle başlamış. Eos bir tanrıça olduğu için mükemmel bir bedene sahipmiş, elbette ölümsüzmüş. Eos, bir ölümlü olan yakışıklı Tithonus'a sırılsıklam aşık olunca, sevdiğinin yaşlanıp ölmesine razı olamamış. Tanrıların babası Zeus'a yalvarıp, Tithonus'u ölümsüz yapmasını, sonsuza kadar beraber yaşamalarını sağlamasını istemiş. Zeus, Eos'un bu duasını kabul etmiş. Sevgilisi aynı Eos gibi ölümsüz oluvermiş.
Buraya kadar tamam... Tithonus artık ölmeyecek. Şahane... İki sevgili sonsuza kadar mutlu, mesut yaşayacaklar. Ne güzel... İyi ama Tithonus'un bedeni gün be gün yaşlanmaya devam ediyormuş. Ah! İşte Eos birden, Zeus'tan sevgilisi için ölümsüzlük isterken, sonsuz gençlik istemeyi unuttuğunu anlamış. Bu durumda Tithonus ölemiyor, gün geçtikçe bedeni çürüyor, kuvvetten düşüyor veee maalesef ızdırap dolu sonsuzluğu yaşamaya devam ediyormuş.
Michio Kaku kitabında bu hikayeyi 21. yüzyıl biliminin yüz yüze kaldığı sorunlara benzetiyor. Bilim insanları şimdi, uzun yaşama konusunda mucizevi ilerlemeler yapıyorlar, diyor. "Ancak, hayatın sağlık ve kuvvet olmadan uzaması, Tithonus'un trajik bir şekilde öğrendiği gibi, ebedi bir ceza olabilir." diye devam ediyor.
Sonra bu yüzyılın sonuna kadar, hayat ve ölüm üzerine kontrolü ele alan güce sahip olacağımızı, hatta bu gücün sadece hastalıkları iyileştirmeyle sınırlı olmayacağını, insan bedenini daha iyiye götüreceğini ve hatta yeni yaşam formları kurmakta kullanılacağını söylüyor.
Yazının devamında, Robert Lanza adlı hayatın gizemlerinin sırlarını açan bir bilim insanından bahsederken, Good Will Hunting filmindeki Matt Damon'un canlandırdığı karakterden söz ediyor. Aynı o filmdeki karakter gibi, Robert Lanza'nın "bu filmde pejmürde kılıklı, şehir yaşamına uyum sağlamış işçi sınıfından bir delikanlı, matematik dehasıyla MIT'deki profesörleri şaşkına çevirdiğini", DNA lar üzerinde çalıştığını, kim bilir belki bir gün doku mühendisliği üzerinde çalışırken, hastalıklı ya da eskimiş organları değiştirmek üzere, insanların kendi hücrelerinden üretilecek yeni organlar sipariş verebileceği bir insan beden mağazası ortaya çıkarabileceğini anlatıyor.
Bu enteresan anlatılar üzerine zeka parlatacağıma, ne yaptım bilin bakalım? Elbette kitaba mola verdim. Yıllar önce seyrettiğim o güzeller güzeli filmi buldum, yine yeni yeniden seyrettim. Müthişti. Robin Williams'ın intiharından bu yana seyrettiğim ilk filmiydi. Yüreğimin acıdığını hissettim.
14 Temmuz 2018 Cumartesi
13 Temmuz 2018 Cuma
yolüstü eziyetleri
yolda karşılaşılır.. sinema'ya, tiyatro'ya, randevu'ya, bir yerlere gecikilmiştir.. ille de ayaküstü şu diyaloglar yapılır "n'aaber", "iyidir.. senden n'aaber", "nasıl gidiyo.." "sen hâlâ orda mısın" "yo.. artık ben burdayım", "bir ara, beni bir ara ya" "olur.. numaramı vereyim", "yoo, verme.. ben bulurum".. nerden bulucan.. nasıl bulucan.. işte adam karşında ne konuşacaksan, konuşsana ya.. yok olmaz.. ille de yapılacak bu yolüstü eziyetleri
yolda karşılaşılır.. bir türlü mevzu çıkmaz.. tıkanılıp kalınır, yol ortasında.. birinin "haydi eyvallah" diyesi beklenilir.. o biri "haydi eyvallah"ı demez.. "vaay be, demek öyle ha", "ya", "allah, allah", "cık cık", "eee", "hadi ya" gibi manasız, anlamsız, can sıkıntısı, geyik efektler salgılanır, gözler orada burada gezinirken.. biri, "işim var.. eyvallah" dese, ötekinin nazarında k.ç tempra olacak, denmez, denilemez, bu nedenle de bu eziyet hep sürer
yolda karşılaşılır.. birikmiş kesişmeler mevcuttur.. karşılıklı hoşlantılar tedavülde rezerve.. ancak birinin ilk adımı atması olmamıştır.. ve fakat biri o, ilk adımı hiç atmaz.. kaz gibi geçersiniz birbirinizin önünden ve ömründen.. "velhasılı pır pır ederken yüreği, ellerim bak boş kaldı" olur.. bir güzel ukte, bir güzel başka tesadüfe kalır.. hayırlısı..
metin üstündağ/denemeyenler
11 Temmuz 2018 Çarşamba
6 Temmuz 2018 Cuma
Şşşth Kimse Duymasın -33-
Son günlerde neler yaptım?
2005 yapımı, Golden Globe, Emmy ödüllerine aday gösterilen Rome adlı diziyi soluksuz seyredip bitirdim. Bayıldım. Allahım Yarabbim... İyi ki o devirlerde doğmamışım... Şükrettim.
Günümüz Roma'sına gitmeyi hayal ettim:)
2005 yapımı, Golden Globe, Emmy ödüllerine aday gösterilen Rome adlı diziyi soluksuz seyredip bitirdim. Bayıldım. Allahım Yarabbim... İyi ki o devirlerde doğmamışım... Şükrettim.
Günümüz Roma'sına gitmeyi hayal ettim:)
Ocean's Eleven'e tekrar seyrettim. Ocean's Eleven'ın kadın versiyonunu yapmışlar. Nanananoom... Ocean's 8
Sinemada seyrettim. Keşke erkek versiyonunun tekrarı olmayaydı da yeni bir senaryo olaydı.
Kadınlar daha başarılıydı çünkü:)
Evde/Sinemada filmler seyrettim. Hepsini çok beğendim.
Yeniden ukulele çalışmaya başladım.
Daldan dala okumalar yaptım.
Başka ne mi yaptım?
Feci bir vaziyette çalıştım...
Çalıştım... Çalıştım... Çalıştıııım.
Gerçekteeen!..
24 Haziran 2018 Pazar
Ve İş Ve Türkü Ve Üç Ayak...
Haziranın
ilk haftaları, nasıl debdebeli çalışma dönemimdir anlatamam. Eh, işte... Dünkü son toplantımdı. Eğer sonuçlanmazsa... Eğer günlerdir emek sarf ettiğim... Şirketi için her yönüyle
avantaja çevirdiğime inandığım teklifimi onaylamayıp, muhabbeti yokuşa sürseydi var ya... Kararım karardı. En büyük müşterim demeyecek, pılımı pırtımı
toplayacak, "Haydi bana eyvallah" edasıyla, arkama bakmadan
vınlayacaktım.
Tüm hevesimle anlattığım sunumum bittiğinde, müşterim beklemedi, gözlerimin taa içine
bakarak; "Rakiplerinden pahalısın" dedi.
Sesimi çıkarmadım. Masanın üstündeki cihazlarımı çantama koymaya başadım. Yanıma geldi. Elini uzattığını görünce otomatikman uzattığım elimi avuçlarının arasına aldı.. "Lakin hiç akıl etmediğim klozlar eklemişsin, muafiyetleri güzelleştirmişsin, en önemlisi işini aşkla yapan birisin. İş senin." dedi. Heyy! Ağız dolusu gülümsediğimi hissettim... Teşekkür ettim. Gerisin geri döndüm. Asansöre binmedim. Merdivenleri hoplaya zıplaya indim. Göz açıp kapayana kadar, binanın önündeydim.
Sesimi çıkarmadım. Masanın üstündeki cihazlarımı çantama koymaya başadım. Yanıma geldi. Elini uzattığını görünce otomatikman uzattığım elimi avuçlarının arasına aldı.. "Lakin hiç akıl etmediğim klozlar eklemişsin, muafiyetleri güzelleştirmişsin, en önemlisi işini aşkla yapan birisin. İş senin." dedi. Heyy! Ağız dolusu gülümsediğimi hissettim... Teşekkür ettim. Gerisin geri döndüm. Asansöre binmedim. Merdivenleri hoplaya zıplaya indim. Göz açıp kapayana kadar, binanın önündeydim.
Hangi ara arabama bindim, hangi ara kontağı çevirip o ormanlık yola girdim, inanın
hatırlamıyorum. Burası neresiydi? Gelirken de bu yoldan mı geçmiştim? Garip bir
yadırgama hissettim. Camdan yumuşak bir aydınlık giriyordu. Devasa
ağaçlar ortama esrarengiz bir hava veriyordu. Daracık yol,
bir yılan bedeni gibi eğrile kıvrıla önümde akmaya devam ediyordu. Pencerenin
camını açtım. Dirseğimi pervazına dayadım.
Rüzgar tatlı tatlı esiyordu. Saçlarım rüzgarın ritmiyle uçuşuyordu. Ağır ağır, keyfini çıkara çıkara arabamı sürmeye devam ettim.
Ansızın o türküyü işittim. "Denizun dalgasini dereler savuşturur oy, dereler savuşturur... Ayrı düştüm yarumden, kim bizi kavuşturur oy, kim bizi kavuşturur?" Allahım yarabbim! Size bişi söyleyeyim mi, Karadeniz türküsü duydum mu var ya... Hele kemençe sesi duysam mesela... Of... Asla dayanamam... Dünyanın gelmişini geçmişini şıp diye unuturum.
Hemen arabamı kenara çektim, hemennn... Hızla arabamdan indim. Müziğin sesine doğru, ağaçların arasından koşar adım yürümeye başladım. O ne? İncecik suyu akan derenin kenarında, iki köylü kızı oturuyordu. Yanlarına koydukları telefondan, işittiğim türkünün sesi geliyordu. Kızlar kıkırdayarak hem türküye eşlik ediyorlar, hem de oturdukları yerde öne arkaya sallanıyorlardı. "Döndüm dere yukari, Aklum kaldi denizda oy, aklum kaldi denizda. Sevduğum arkamuzdan, neler dediler biza oy, neler dediler biza." Hahha! Bayıldım. Ağzımdan türkü tadında sözler döküldü. "Hey! Olur mu böyle oturmak! Fırlayın kizlar! Oynayalım üç ayak!" Söylediğime kendim güldüm:)
Ansızın o türküyü işittim. "Denizun dalgasini dereler savuşturur oy, dereler savuşturur... Ayrı düştüm yarumden, kim bizi kavuşturur oy, kim bizi kavuşturur?" Allahım yarabbim! Size bişi söyleyeyim mi, Karadeniz türküsü duydum mu var ya... Hele kemençe sesi duysam mesela... Of... Asla dayanamam... Dünyanın gelmişini geçmişini şıp diye unuturum.
Hemen arabamı kenara çektim, hemennn... Hızla arabamdan indim. Müziğin sesine doğru, ağaçların arasından koşar adım yürümeye başladım. O ne? İncecik suyu akan derenin kenarında, iki köylü kızı oturuyordu. Yanlarına koydukları telefondan, işittiğim türkünün sesi geliyordu. Kızlar kıkırdayarak hem türküye eşlik ediyorlar, hem de oturdukları yerde öne arkaya sallanıyorlardı. "Döndüm dere yukari, Aklum kaldi denizda oy, aklum kaldi denizda. Sevduğum arkamuzdan, neler dediler biza oy, neler dediler biza." Hahha! Bayıldım. Ağzımdan türkü tadında sözler döküldü. "Hey! Olur mu böyle oturmak! Fırlayın kizlar! Oynayalım üç ayak!" Söylediğime kendim güldüm:)
Ne
yaptılar dersiniz? Yeminle, fırladılar! Ömrümde görmedim bu kızları. Tanımam etmem. Ne gam! Memleketimin güzellikleri onlar... Keşke sizler de yanımızda olaydınız... Halimizi bi görseydiniz var ya... Yeminle şaşar kalırdınız. Bakın şimdi... Ne yaptık biliyor musunuz? Önce beklemeden elele tutuştuk. Sanki kırk yıldır birlikte oynuyormuşuz da birbirimize alışıkmışız gibi, aynı anda kollarımızı yukarıya kaldırdık. Sert ritmik tempoyla, kimi pat pat pat toprağa ayaklarımızla vura vura, kimi omuzlarımızı titretip sallaya sallaya, bazan kollarımızı aşağıya indirip yukarıya kaldıra kaldıra, türküye eşlik ederken bağıra bağıra... Üç ayak oynamaya bi başladık ki... Ohhooo hooo hooo... Kendimi kaybetmişim.
"Gemim geliyor gemim, duduguni çalmadan oy, dudugunu çalmadan. Azraile can vermem oy, azraile can vermem. Sevdiğimi almadan oy, sevdiğimi almadan... Oy gemim budanasun oy, yaktun beni yanasun. Bu köyün inadina oy, alup beni gidesun oy, alup beni gidesun":)
"Gemim geliyor gemim, duduguni çalmadan oy, dudugunu çalmadan. Azraile can vermem oy, azraile can vermem. Sevdiğimi almadan oy, sevdiğimi almadan... Oy gemim budanasun oy, yaktun beni yanasun. Bu köyün inadina oy, alup beni gidesun oy, alup beni gidesun":)
Fotoğraf- Google'dan
6 Haziran 2018 Çarşamba
Korkma Ben Varım Ve Her
Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat henüz gerçekleşmemiştir.
Bana sorarsanız... tam bilemiyorum, fakat galiba hayatlarımızın biçimlenmesinde formüller kadar sırların da etkisi var. Kader mekanizmasını çözmek imkansız. An geliyor, fanilik fikri, evreni bir karambol kummuması(çanağı), insanı bir fiyasko figüranı, hayatı bir skandal silsilesi gibi algılamamıza neden oluyor. Ya da içimizi derin bir şükran duygusu ve yaşama sevinci kaplıyor... Çok acayip. Siz bana bakmayın. Artık bütün tembihleri unutmuş, kapılarını teselliye kapatmış, basireti kördüğüm olmuş biriyim. Beni uygar kılan koşumlarımı kemiriyorum.
Program, prosedür, protokol umrumda değil.
Fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. Katlanabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır. Aşk dediğin, gafletin renkli köpüğüdür. Asıl dert ile çektiğimiz acılar pek örtüşmez.
Çocukken, iki sakızı birbirine değdirmeden çiğneyebilmek beni gururlandırıdı.
Şimdiyse, ölürsem sempati toplayacağımı umuyorum.
Sesi titreyen Kader, kırık dökük gülümseyerek soruyor:
"Ne içersiniz Hayati Bey? Çay, kahve? Arzu ederseniz yemek hazırlayayım?"
"Kahve" diyorum, "zahmet olmazsa..."
Ölümlü dünya şen şakrak dönüyor.
Oysa insan hayatı tek bir ömre sığmaz.
Ve hiçbir şey güzel bitmez.
Yazılar / Murat Menteş- Korkma Ben Varım'dan
Görseller / Her filminden
4 Haziran 2018 Pazartesi
Ve Kafa Dergisi Ve Ekmek Bahsi Ve Ruh İkizi
Haziran ayı Kafa Dergisi'nde, Mahir Ünsal Eriş'in Ekmek Bahsi başlıklı yazısını okuyunca, bangır bangır Ferdi çalasım, Yıldız Tilbe dinleyesim, içime bir ad koyacak olsam leyla derim, öyle güzelim, diyesim geldi. Bayıldım yazısına... Resmen düşündüklerimin tıpkısını yazıya dökmüş. Acaba Mahir Ünsal Eriş, ruh ikizim mi:)
Kafa Dergisi'ndeki, tamamını okumanızı çok istediğim yazısı şöyle bitiyor:
"Paul Eluard "ekmek, şiirden daha yararlıdır." demiş. Yine de ona aldırmayayım da gidip Orhan Veli'nin "Ekmek" şiirini okuyayım ben. "Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı."
Ne tatlı değil mi? Hey! Saat bir mi oldu? Eyvah! Yarın iş günü... Fırından yeni çıkmış pofuduk bir ekmeği kucağıma basıp uyuyasım geldi.
1 Haziran 2018 Cuma
Nanananooom! Yaşasın! Süha Oğuzertem'in Kitabı Çıkmış:)
Hayal Kahvem'i taradım. Süha Oğuzertem'le ilgili üç yazı kaleme almışım. Oysa Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesi şahidimdir. Onlarca dergi, kitap karıştırıp, Süha Oğuzertem'in sayısız yazılarını okumuşumdur. Kendisinin haberi yok elbette. Gizli bir fanıyım:)
İzini sürünce, Süha Oğuzertem'in Karşılaştırmalı Edebiyat hocası olduğunu öğrenmiştim. Ayrıca o kadar çok kitaplaşmış Edebiyat tezinde Süha hocaya teşekkür edildiğine denk geldim ki, sanki Süha Oğuzertem kendi yazılarını kitaplaştırmak için hiç uğraşmamış, hep öğrencilerine el vermiş, hep öğrencilerine rehber olmuş, hep öğrencilerine yol göstermiş. Sadece bu kadarını görmek bile çok etkilemişti beni. Müthişti!
Doğrusu, o dergi benim bu kitap senin yazılarının peşinde dolanırken oldukça yorgun düştüğümü hatırlıyorum. Keşke Süha Oğuzertem yazılarını bir kitapta toplasa diye hayal etmedim değil, yeminle etmiştim. Hayal et, olur elbet, derim ya. Nanananoom! Felek yüzüme gülmüştü gene... İletişim Yayınları'ndan Eleştirirken adlı Modern Türkçe Edebiyat Üzerine Yazılar'ının kitaplaştırıldığını duymuştum. Durur muyum? Hemen sipariş ettim. İşte kitap bu akşam elime geldi.
Henüz kitabın kapağındayım. Hakkında Hayal Kahvem'e yazı yazarken, Süha Oğuzertem'in fotoğrafını zor bulduğumu hatırlıyorum. Şimdi ara ara kitabın kapağına bakıyorum. Sanki Süha hoca kitabında da, ismiyle-cismiyle görünmek istememiş. Sanki okuruna, "Bodoslama yazılara dal," demiş. Yoo... Yapamam. Kitap bir süre masada duracak. Kendimi hazır hissettiğimde sayfalarınını aralayacağım. Yazılarını tüm merakımla okuyacağım. Biliyorum zenginleşeceğim. Şaşıracağım. Fotoğrafındaki tüm ciddiyetine rağmen bence eğlenceli biri. Kitabın bazı satırlarını okurken gülümseyeceğime eminim. Du bakalım:)
http://hayalkahvem.blogspot.com/2014/12/bir-oykunun-kesfinden-bir-yazarn_11.htmlhttp://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/kayp-yazarn-izi-ve-hayatn-bilinemeyen.html
http://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/tuhaf-bir-kadn.html
31 Mayıs 2018 Perşembe
Ramazan Ayında Yaptığım Muhtelif Zikir Çalışmaları
"Bir de o zamanlar Ramazan'da oruçlu olmak ne bir ayrıcalık ve gurur nedeniydi,
ne de oruçlu olmadığı belli olanlar üzerinde baskı kurma nedeni.
İstanbullu Müslümanlar "Oruçlu musun?" diye sorulduğunda bile
"Allah bilir" diye cevap verirlerdi."
İlhan Eksen/Çoklültürlü İstanbul Mutfağı
Malum Ramazan ayındayız. Yalan söyleyecek değilim, inandığım
Rabbim aklımdan geçeni bilir çünkü... Bu ay yemeklerle ziyadesiyle haşır
neşirim. Acaba yemek videolarına, tariflerine, foroğraflarına
bakarak doyduğumu mu zannediyorum? Yooo... Ramazan ayı dışında, istediğim
zaman, istediğim kadar yemeği yiyebilmenin, ince belli bardakta, kokusu aklımı
alan, mis gibi çay içmenin şahaneliğine şükrediyorum. Bu da bir nevi ibadet
sayılmaz mı? İbadetin bindir çeşidi var denir ya hani... Bu yaptığım, misal bu
ya, göz zikri olamaz mı?
Az önce kitaplarımın önünde dolanıyordum ki, incecik bir
kitabın bir adım öne çıkmış olduğunu gördüm. Usulca çekiverdim. İlhan Eksen'in
Çokkültürlü İstanbul Mutfağı adlı bir kitabı değil miymiş? Sel yayıncılıktan 2001 yılında
basılmış. Ne zaman aldım acaba? İnanın bilemedim. Sonra... İhmal ettiğim bir arkadaşımı selamlamlamış gibi içim pırpırlandı. Yüreğimin şenliğiyle
gözlerimi kapatıp, ya nasip, diyerekten, bir sayfasını araladım. Başlık,
"Kılıç, Kalkan"... Hemen okumaya başladım.
"Profesör İlber Ortaylı Türklerin balıkla geç tanışmış
olmaları nedeniyle hemen hemen bütün balık isimlerinin Rumca ve İtalyanca
olduğunu belirterek "Türklerin isimlerini koydukları iki balık vardır:
kılıç ve kalkan" der.
1950'li yıllarda İstanbulluların evlerindeki tek eğlenceleri
olan radyoda sesle çizgiler üstadı Celal Şahin bütün balıkların hamsi ile olan
yakınlığını bir Lâz'ın ağzından gülmece tarzında anlatırken kılıç balığı için
"hamsinin savunma bakanıdır" derdi. Balık meraklıları, yılların
alışkanlığı ile, palamut ve lüferden sonra yaza doğru kılıç balığını
beklerlerdi."
Okuduklarıma bayıldım. Durur muyum? Kılıç, kalkan balıklarını
gugılladım. Muhtelif fotoğraflarını uzun uzun seyrettim. Hamsiyle olan
akrabalıklarını hayal ederek gülümsedim. Yaradanın sanatına hayret ettim. Bu
aciz kuluna sanatından nasip etmesi için dua ettim.
27 Mayıs 2018 Pazar
Neden Kadının Adı Yok?
"Dünyayı değiştirirken ölmüşlerdi,
Boşa harcanan hayatlar mıydı onlar,
Yoksa
Hayır,
Olamaz.
Hayır hayır
Olamaz hayır,
Olamaz hayır."
Bulutsuzluk Özlemi
Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Charlotte
Bronte'nin Jane Eyre'i, Refik Halid Karay'ın Nilgün'ü, Peyami
Safa'nın Canan'ı, Vladimir Nabokov'un Lolita'sı, Melih Cevdet Anday'ın
Raziye'si, Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'isi... Kitaplarımın arasından bir avazda sayacağım kitap isimleri... Bunların arasında bir tek Madam
Bovary de kadının adı yok. Acaba niye kitabın adı Emma Bovary değil? Romanı okumayı yeni bitirdim. Konu hafızamda henüz tazeyken, aklımda kalanları yazıvereyim.
Flaubert, Madam
Bovery'i 1857 yılında yayımlamış. Roman bizi o yıllara ışınlıyor.
Romanın kahramanı Emma köyde doğup büyüyor. Manastır eğitimi alıyor. Manastırda okuduğu romanlar hayal
dünyasını geliştiriyor. Manastır eğitiminden sonra eve döndüğünde hayal
kırıklığına uğruyor. Baskıcı gelenekler, yeniliğe kapalı, tutucu bir
çevreden kurtulmak niyetiyle genç bir doktorla evleniyor. Yavaş yavaş anlıyor ki, gerçek hayatı okuduklarına, hayal ettiklerine hiç benzemiyor.
Küçük bir taşra kentine
taşınıyorlar. Hem ev hem muayenehane olarak kullandıkları bir evde yaşamaya
başlıyorlar. Yemek kokuları, hasta sesleri, dar mekanlar, eski eşyalar... Emma'nın
sıkışmışlık, yeniyi özlem, yalnızlık duyguları ağır basıyor. Başka bir taşra kasabasına
taşınıyorlar. Kasabada konuşulanlar
hep tarım ve hayvancılık üzerine... Bu durgun kasabada rutini bozan yegane
hareketler, düğünler, ölümler ya da vaftiz törenleri... Emma'nın hayal
ettiği böyle bir dünya değil. Aslında en başında heyecanla başladığı evliliğini, şimdi "Yarabbi, ne yaptım da
evlendim." diye sorgulamaya başlıyor.
Kocasına bakalım... Romanın ilk
bölümünde kocası Charles'in, çocukluğundan itibaren annesinin yönlendirmesi ve zorlamasıyla doktor olduğunu öğreniyoruz. İlk evliğini ailesinin kararıyla yaşlı ve dul
bir kadınla yapıyor. Karısı ölünce, Emma ile evleniyor. Charles,
yaşadığı yerle, toplumsal değerlerle uyum içinde yaşayan bir adam. Güzeller güzeli karısı Emma yanında ya, yeter ona... Mutludur. İstediği gibi
aile düzenini kurmuştur. Karısı düzeninin bir parçasıdır. Emma'yı hangi
saatlerde öpüp kucaklayacağı bile bellidir. Emma'nın
duygularını, arzularını, gelecekle ilgili hayallerini anlamaz. Oysa bir
anlamaya niyetlense, Emma kocasına coşkuyla yaklaşmak istemektedir. Emma,
doğru diye öğretilen kurallar doğrultusunda kocasına aşık olmak için çok
uğraşır. Beklediği heyecanı kocasında bulamaz. Kendisine,
giyimine, konuşmasına özen göstermeyen, karısının arzularından habersiz, akşam
yemeğinden sonra koltuğunda uyuklayan, silik, sıradan bir kocadır Mösyö Bovary.
Emma hamile kaldığında
oğlan çocuğu doğurmak istiyor. Çünkü erkekler, serbestçe dolaşmakta, istediklerini yapabilmektedirler. Hamilelik onu heyecanlandırmıyor. Kızı
doğuyor. Doğum sonrası, gelenekler gereği bebek sütanneye veriliyor. Annelik, Emma'ya özel bir duygu vermiyor.
Emma'nın karşısına
çıkan diğer erkekler nasıldır peki? Mesela, kadınları baştan çıkarma hususunda
usta olan Rodolphe'le tanışır. Genç adam kendi çıkarına dayanana kadar Emma'yı
sömürür. Bırakır. Leon da farklı değildir. Para için insanların
saflığından faydalanıp, hayatları harcamaktan çekinmeyen, diğer kurnaz
adamlar silsilesi de eklenince, Emma'nın kadın kimlik arayışının, cinsel obje'ye
nasıl indirgendiğine şahit oluruz.
Kitabın adı Emma
Bovary niye değildir? Neden Madam Bovary'dir? Çünkü Emma, kızının annesi,
kocasının karısıdır. Toplumsal kurallara, geleneklere göre öyle olmalıdır. Romandaki kadın kahramanın, bunun dışında kendisi için bağımsız bir kimlik
oluşturması mümkün olamıyor. Kitabı okuyunca, pek çok okur için kocasını aldatan bir kadının
romanı gibi anlaşılabilir. Emma'nın kadın kimliği içindeki çaresizliği o kadar bariz ki... O, erkek gibi
olmak istiyor. Erkek gibi özgür yaşamak istiyor. Dünyayı gezmek istiyor. Oysa
kadın ve erkeğin rolleri en baştan belli. Kadın eş ve anne olmalı. Evinde
oturmalı. Olanla yetinmeli. Kocasına ve çocuklarına hizmet etmeli.
Böyle olmak Emma'yı acıtıyor. Yaşadığı gibi eşliği ve anneliği kabullenmek
istemiyor. Yapıyor da... Özgür bir erkek gibi sigara içiyor. Toplumun ahlak kurallarını
çiğniyor. Kendi kurguladığı hayatın gerçek olduğunu kabullendiği yanılsamalara düşüyor ve sonunu hazırlayan çılgınca alışverişler yapıyor. Borçlanıyor. Adamların hiç biri kadına yardımcı olmuyor. Veee... Çaresizlik içinde, hayatının sonlandırmaya karar veriyor.
"Ben yıllardan beri olmayacak düşlerin peşinde miydim?" der ya "Hayır, Hayır" adlı şarkısında Bulutsuzluk Özlemi... Nedense kitap bitince bu şarkıyı dinlemek istedim. 19. yüzyılın Madam Bovary'lerin çoğunun, günümüzde artık Emma olduklarını hayal ettim.
Etiketler:
anna karanina,
bulutsuzluk özlemi,
canan,
charlotte bronte,
gustave flaubert,
hayır,
kadın,
lev tolstoy,
lolita,
madam bovary,
peyami safa,
refik halid karay,
vladimir nabokov
24 Mayıs 2018 Perşembe
Ve Pınar Ve Tango Özlemi
Oy canımın içi Pınarım. Onu
ilk tanıdığımda sahnedeydi. Dans ediyordu. Hem de tango... Yalan söyleyecek değilim... Aklımdan ilk geçen, görmeyen biri tango yapabilir mi, bence biraz görüyordur, olmuştu. Şaşkının tekiyim. Tango gözlerle mi yapılıyor? Niye
görmeyenler dans edemesin ki? Yıllardır harika arkadaşlığımız var
Pınar'la. Sayesinde pek çok arkadaş edindim. Gerçekten görmeyi Pınar'dan ve
diğer dostlarımdan öğrenmeye devam etmekteyim. Sözü uzattım. Aslında başka
bir şeydi muradım. Pınar uzun zamandır tango yapmaya fırsat bulamıyor da...
Nasıl özlemiş dans etmeyi anlatamam. Tango özlemini yazdı. İşte
buyurunuz... Ve Pınar ve tango özlemi...
"Bir…
İki… Bir… İki…
Parmaklarının
ucunda süzülürken, ağırlığını ay yüzeyinde dolaşır gibi altıda birine indirir tango
dansı. Buzdan bir zeminde gibi seni durduğun yerde durdurmayan bu
ritim duygusu, saçının telinden ayak parmağına kadar içinden geçerken, elektrik
topraklaması gibi tüm kötü enerjileri de beraberinde götürür. Önce figürlerle
başlarsın keşfetmeye. Ardından artık hiçbir figürün anlamı kalmaz, doğduğundan
beri dans ediyor zannedersin kendini. Bir parçan olur adımlar, dönüşler,
süzülüşler. Salonun bir ucundan bir ucuna savrulurken katettiğin yolda,
saatteki hızın yüzlerce kilometreye ulaşır. Çünkü fiziksel benliğin değildir
hareket eden, ruhun bedeninden fırlayıp bağımsızca koşar bir uçtan bir uca.
Ritim mi ruhunu takip eder, ruhun mu ritmi, bedenin mi figürleri bilemez
olursun her şey karışır birbirine…
Gözlerini
kapatıp bir uykuya dalarsın adeta. Tüm güzellikleri çeker örtersin üzerine,
geçmişi ve geleceği uyutursun içinde. Gözlerini kapatmasan da kör olursun
kendiliğinden zaten. Uçarcasına katedilen mesafelerde gerçek dünyaya kör
olursun. Göze görünen hiçbir çirkinlik yoktur artık.Bir zaman yolculuğudur bu.
İki kişilik bu yolculukta kimi zincirlerinden kopar, tek başına seyahat eder,
yeni coğrafyalar, ülkeler keşfedersin. Denizler aşar, dağlar tırmanırsın. Kimi
zaman dünyaya meydan okur, kederi, acıyı, kaygıyı iter; doğruyu, güzeli,
sevinci, umudu çekersin. Adımların hayal dünyasına, dönüşlerin kendine,
süzülüşlerin sonsuzluğadır, O sonsuzluk ki, orada herkes aynıdır. Eksik, fazla
az ya da çok hiçbir şeyin olmadığı bu diyarda ne kadar kaldığını
bilemezken, hafızan yitik, tertemiz ve taze arınmışlık duygusuyla titrersin.
Dönüşler sakin, sessiz, dingindir. Bir kabullenmedir, affediştir gerçek
dünyayı."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















































