30 Kasım 2009 Pazartesi

Uyumayı Denerken Neler Geçer Zihnimden?

Bak şimdi... Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ının "Uyuyamıyor musunuz?" başlıklı bölümünü okumuşum. Yazıdan aklımda kalanları varsay ki şimdi seninle paylaşıyorum. Konu uyumakla ilgili ya kitapta yazdığı gibi şöyle bir hayal kuruyorum: Kendi kokum, kendi çarşafım, kendi battaniyem, yani tanıdığım eşyalar arasına yerleşmişim. Başım yastığımın tanıdık yumuşaklığını bulmuş. Her zamanki gibi yana dönmüşüm. Ayaklarımı karnıma çekerken boynumu öne eğmişim. Birazdan uyuyacağım. Karanlığın içinde her şeyi unutacağım. Neleri unutacağım? Benden güçlü olanların acımasız gücünü, pek çok budalalıkları, söylenmiş o düşüncesizce sözleri, haksızlığı, anlayışsızlığı unutacağım mesela. Hızla geçen zamanı, hiç geçmeyen zamanı unutacağım belki hatta... Felaketleri, felaketlerin hepsini unutacağım... Her şeyi unutacağım birazdan. Uyuyacağım için, uyuyup herşeyi unutacağım için memnunum. Bekliyorum. Benimle birlikte çevremdeki o alelade ve tanıdık eşyalar da bekliyor. Beklerken tanıdık sesler duyuyorum. Eski bir buzdolabının motorunu, uzakta havlayan köpekleri, taa deniz kıyısından gelen sis düdüğünü, yakınlarda bir yerde kapanan bir sokak kapısını mesela. Uyku ve rüya çağrışımıyla biraz sonra her şeyi, tüm sesleri unutup başka bir aleme gideceğimi düşünüyorum. Hazırım. Sanki vücudumdan, tüm uzuvlarımdan uzaklaşıyorum. Artık elime, koluma, ayağıma, bacaklarıma ihtiyacım olmayacağını biliyorum. Gözlerim kapanırken onları da unutacağım. Gözlerim kapatınca, gözbebeklerim ışıktan uzaklaşıyor. Sanki gözbebeklerim tanıdık kokular ve seslerin çağrışımıyla her şeyin yolunda gittiğini biliyor ve huzura giden aklımın içindeki bir ışığın havai fişekler gibi açan renklerini görüyorum. Aklımın içindeki renkleri seyrediyorum. Ama uyuyamıyorum. Acaba bu gerçeği itiraf etmek için çok erken mi daha? Bu kez huzurla uyuduğum zamanlarda düşündüğüm şeyleri aklıma getiriyorum. Bugün ne yaptığımı ya da yarın ne yapacağımı düşünmüyorum da beni uykunun unutuşuna kavuşturan tatlı anları düşünüyorum. Yaz geliyor, kış geliyor, bahar geliyor, sabah geliyor, mavi bir sabah, güneşli bir sabah, mutlu bir sabah düşünüyorum mesela... Ama hayır, uyuyamıyorum.

O zaman yazarın önerisini dinliyorum... Yatağımda hafifçe dönüyorum. Başım yastığın öteki ucunu, yastığın serin bir köşesini buluyor mesela. Sonra, 700 yıl önce Bizans'tan Moğal Hakanı Hülagü'ye gelin olarak yollanan prensesi düşünüyorum. Prenses, Konstantinopolis'ten taa İran'a evlenmeye yollamış. Ama daha oraya varamadan damat Hülagü ölmüş. Yerine tahta geçen oğlu Abaka ile evlendirmişler gelini bu durumda. 15 yıl Moğol sarayında yaşamış, kocası öldürülünce baba evine geri yollanmış. Prenses Mariya'yı düşünüyorum şimdi. İçimde iyice hissedene kadar onun ilk yola çıkıştaki hüznünü düşünüyorum. Geri dönüşteki halini düşünüyorum. Dönüşte yaptırıp içine kapandığı Haliç kıyısındaki kilisede geçen günlerini düşünüyorum. Ve böyle hayatlar süren nice prensesleri düşünüyorum tabi. Yok gene uyuyamıyorum.

Bunları düşününmek de beni uyutmuyor. Gene yazarı dinliyorum. 700 yıl önce, İstanbul'u işgal eden Gereklerin şehre girmelerini sağlayacak Sivrikapı'daki geçitte yeraltında çalışanları düşünüyorum bu defa. Hafızasını kaybeden bir adamın mutlu şaşkınlığını düşünüyorum sonra. Hiç tanımadığım bir hayalet şehre bırakıldığımı düşünüyorum ya da; bir zamanlar milyonlarca insanın yaşadığı mahalleler, her yer bomboşmuş da, ben o hayaletimsi boş alanlarda yürüdükçe kendi geçmişimi, kendi şehrimi gözyaşlarıyla yürüyerek hatırlamaya çalışıyorum mesela. Gene uyuyamıyorum. Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ta yazdığı gibi, gene uyuyamıyorsam eğer, anıların izlerini sürerim. Şehrin her kapısını çalabilir, her odada, her mecliste, her evde kendi geçmişimi arayabilirim. Bütün bu uzun yolculuk sırasında hafızam ve hayal gücüm ve oradan oraya sürüklenen hayallerim yorgun düşürüp pes ettirememişse hala, en sonunda uykuyla uyanıklık arasındaki o mutlu belirsizlik anlarının birinde ilk tanıdık mekana girer, bulduğum odaların sonuncusuna girer,mumu söndürür, yatağa yatar, uzak, yabancı ve tuhaf nesneler arasında uyurum.
NOT: Kara Kitap 230 ila 233. sayfalardan alıntılanan cümlelerle, özet bir deneme yazmayı denedim.

29 Kasım 2009 Pazar

Funny Face'i Seyrediyorum, Tam Kitapçıdaki Çekimlerdeler, Empatikalizm'i Öğreniyorum:)

28 Kasım 2009 Cumartesi

Öyle Soğuk Bir "Siz" Değil Ama Gene de "Siz", Siz de Uygun Görürseniz!

Bugün gazetede, "Aynayla Konuşmalar" başlıklı, " Yılmaz Erdoğan kendisi sordu, kendisi cevap verdi" diye bir yazı vardı. Yılmaz Erdoğan kendisiyle röportaj yapmış. Ünlü sanatçının bu hafta Neşeli Hayat adlı yeni filmi vizyona girdi. Tabiyatıyla, hem filmi, hem de kendisi gündemde. Gazetedeki ropörtajın en başında Yılmaz Erdoğan kendisine: "Sizinle ropörtajı direk yapmak daha uygun olur diye düşündüm."diyor. Gene Yılmaz Erdoğan cevap veriyor: "Evet,bence de kendi kendimize konuşup kaydedip sonra onları çözmek falan aptalca olur. Bana siz mi diyeceksin...iz.." Cevap veriyor gene kendisi: "Bence soru sormak için en ideal mesafe bu. Öyle soğuk bir siz değil ama gene de siz. Siz de uygun görürseniz."

İşte ropörtajın, bu "sen" ve "siz"li muhabbetine bayıldım. Bu konuyu çok önemsiyorum. Çünkü daha tanışır tanışmaz, tanıştığı iki üç dakika içinde "sen" diye hitap edenlere gıcık oluyorum. İlk tanıştığı birinden "siz" diye hitap etmesini beklemek, insanın kendisini karşısındakinden üstün görmesi anlamına gelmez ki. Bırakın Yılmaz Erdoğan gibi şöhretli bir sanatçıyı, benim gibi köy insanın da, insani ilişkilerde mesafeyi koruma hakkı vardır. Üstelik bu insanın en doğal hakkıdır. İlk kez karşılaştığı birine, tanışır tanışmaz "sen" diye hitap eden kişiyi samimi yada sıcakkanlı biri olarak kabul etmem de mümkün değil. Üstelik karşımdaki kişi benimle samimi olmak isteyebilir ama bakalım ben onunla samimi olmak isteyecek miyim? Belki konuşmamız ilerledikçe, kendisi de benimle bir daha konuşmak ya da görüşmek istemeyecek. "Sen" diye hitap etmemiz için biraz zaman tanımamız gerekmiyor mu birbirimize? Bu kadar acele niye? İlk kez tanışmalarda "siz" diye hitap edilmeye dikkat edilse keşke... Yılmaz Erdoğan'ın dediği gibi: " Öyle soğuk bir "siz" değil ama gene de "siz.""

Üstelik kimi zaman insan, çok iyi tanıdığı, uzun zamandır tanıdığı, çok sevdiği birine de "siz" demeye devam etmek isteyebilir. Bu samimiyetsizlik değildir ki. Bilakis bazı ilişkilerde, samimiyete verilen değerdendir.
Şimdi bu kadar "sen" "siz" muhabbeti yapmışken, Selahattin Pınar'ın Hicaz bestesinin sözlerini hatırlamadan olur mu? Hani Fuat Edip, 20 li yaşlardayken rüyasında gördüğü bir kıza aşık olur. Yıllarca o kızı bulma hayaliyle yanar tutuşur. Ailesinin baskısıyla evlenir bu arada. Aradan yıllar geçer. Hayalindeki kıza olan aşkı artarak devam eder. Bir bahar akşamı Acıbadem'deki Çamlıca Kız Lisesi'nin önünde bir kız görür. Şair donar kalır olduğu yerde. Adeta çakılır. Çünkü bu kız, yıllar önce rüyasına giren ve şairi aşkından divaneye çeviren kızdır. Kız şairin halini farkeder. Mahçubiyetinden boynunu eğer. Yapacak bir şey yoktur tabi. Adeta kalbinden mıhlanmış olan şair şu mısraları fısıldar: "Bir bahar akşamı rastladım size Sevinçli bir telaş içindeydiniz Derinden bakınca gözlerinize Neden başınızı öne eğdiniz? İçimde uyanan eski bir arzu Dedi ki: yıllardır aradığın bu Şimdi soruyorum büküp boynumu Daha önceleri nerelerdeydiniz? Şimdi yıllardır hayaline aşık olduğu kıza, ilk rastladığında "siz" diye hitap eden şairin, aynı sözleri "sen"li olarak söylediğini düşünsek sözgelimi, aynı zarafeti, aynı inceliği okuyana ya da şarkıyı dinleyene geçirebilmesi mümkün olabilir mi? İlk tanışmada "siz" demek, böyle bir şey işte... Öyle soğuk bir siz değil ama... Gene de SİZ!

27 Kasım 2009 Cuma

Gohor'la Bir Bayram Arefesi

Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim, Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiç bir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda,Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını. Ya sıkılırsam… Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için, önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, bizden biri olması, hatta durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem illa okuyacağım diye. Kitabın “ Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam ya kimselere vermeye. Ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

Dün gece, bayram arefesi.. Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabi.. Yaşlar ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken, baktım Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?


Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken, acı duyduklarını okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü ne kendimde hatırlıyordum böyle bir durumu, ne de çocuklarımda yaşamıştım. Belki acı vardı mutlaka da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti bizimkiler belki, kimbilir? Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da, büyütmez olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Benim yaşımdakiler Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyümüşlerdir. Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikayelerine okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür. Çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir diye?


Şimdi bu yaşımda, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsünü düşünsene sözgelimi… Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi. Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi. Kardeşin yalancılıkla itham edilmesi. Kardeşin ceza alması. Baba tarafından azarlanma ve küçük görülme. Kardeşin hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden kardeşin ölmesi. Gerçeği itiraf edemeyen abinin hissetiği acı ve pişmanlık… İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da çocuğa, ne kadar hain abi gibi görse de, ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder ve ölen kardeş kadar, abiye de acır bu sefer. Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı. Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur.

İşte şimdi Gohor’a dönersem eğer, Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. “Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın” “Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta.” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli.” diye devam ediyordu çünkü kitap sonra. Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söylüyordu Gohor. Baraka bile daha büyük görünmektedir annesi sağken. Yaşadığı şehir bile dünyadan daha büyüktür o zamanlar. Oysa annesi…. Ölmüştür…. Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Baba ve oğlun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için belki baraka küçülmüştür. Ya da baraka hep böyle hep küçüktür de annesinin kocaman sevgisiyle genişliyordu annesi sağken belki, kim bilir?


“Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiklerinde kendilerini, ya da ter içinde kalktıklarında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattıklarında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacakları bir anneleri olmalıydı. – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne.” diye devam edince roman... Üstüne annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, ve kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca romanda, yanağımdaki sıcacık gözyaşlarımı o anda hissettim işte… Evet ağlıyordum, ne var ki? Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi? Kitap tam Gohor'un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum. “ diyor ve roman umut dolu bilim kurgu bir hikayeyle devam ediyor.

Daha çok başındayım kitabın. Ama dün akşam kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan kitaplardan biri. Aşkın Güngör’ün bu romanını yetişkinler dışında, çocuklara da şiddetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

26 Kasım 2009 Perşembe

Hasbihal

Az önce Hayal Kahvem'deki yazılarımı şöyle hızlıca bir okudum. Dedim ki kendi kendime: "Allahım, bu yazıları yazan ben miyim?" Nedir bu? Ağaçlara sarılmalar... Çiçek kokusundan sarhoş olmalar... Her nevi romantik şarkı sözleriyle yazılar yazmalar. Hoppala! Yazı yazmak tuhaf bir durum olmalı arkadaşlar... Bilenler bilir beni. Hayatım numara olduğu gibi... Ne romantikliği, cadının tekiyimdir ayrıca. Yoo... Tamam... Tabiatı severim. Koklamak, görmek, dokunmak, farketmek, kıymet bilmek herşeyden mühimi hayatı ve insanı sevmek en birinci hünerim. Sarılırım ağaca... Çiçek kokusundan sarhoş olabilen biriyimdir hatta... Tamam da... Komik geliyor işte tüm bunları yazınca... Madalyonun öbür tarafı var. Ya yaptığım şakalar. İnsanları hayrete düşürdüğüm durumlar. Keşke anlatabilsem şurda... Mümkünatı yok, anlatamam. Organize, planlı programlı yaptığım numaralar. Bir yerde, bir kişiye değil ki. Kaç koldan yapıyorum hemde? Bende galiba acayip bir rol kabiliyeti var. Şimdi bu numaralarımı yazı hayatıma geçirmiş bulunmaktayım. Gardınızı alınız sevgili dostlar, kaç koldan senaryolarımı yazmaktayım.

Neyse... Allaha bin şükür, eriştik bir bayrama daha işte. Tamam. Annem yok. Gitti cennete. Olsun. Ben anne olurum bu durumda kardeşlerime. Bugün annemin çorbasından pişirdim. Şöyle nefaseti yerinde, dumanı üzerinde...Yanına şahane mi şahane pilav. Şöyle yumruk kadar tereyağ var içinde annemin tabiriyle... Söylemesi ayıp olmasın ama bir de patlıcan musakka...Babam çok sever de, babama götürdüm. Dedim "Fıstık, sakın annem yok diye üzülme, e mi! Bak, ben geldim işte. Hem de annemin yaptığı yemekleri yaptım, getirdim. " Babam baktı yüzüme. Sevindi sevinmesine...Ama... Annemin yerini tutar mı bir şey? Tutmaz tabi. İşte tam bu sırada sabah gördüğüm, yaprakları dökülmüş, bakınca yapayalnızlık hissi veren ağacı düşündüm. Sanki babam o ağaç gibiydi işte. Adeta yaprakları dökülmüş. İki kolumu açtım. Sarıldım babamın zayıf gövdesine. Yanağımı dayadım göğsüne. Derinden gelen hüzünlü iç sesini dinledim. Kalbi küt küt atıyordu ya.. Sanki her atışında annemin adını tekrarlıyordu. Diyordu ki : "Sa - vi - ye" "Sa - vi - ye".

Yaa.. Bu bayramda durumlar, böyleyken böyle işte.

İlkbahar mı? İşte, Eli Kulağında!..

Bu sabah işe gitmek üzere tam arabamı çalıştırmıştım ki... O ne? Bir sarı kuru yaprak, arabamın ön camına düşmesin mi? Mümkün değil, devam edemem ki yola. Bunu bir işaret farzederim. Hemen inerim arabamdan tabi bu durumda. İndim. Baktım arabamın camına düşen, sarı kuru yaprağa. Sarı kuru yaprağın kopup düştüğü, devasa ağaca baktım sonra. Tüm yaprakları yere dökülmüş. Ağaç gözüme o kadar zavallı ve yalnız gözüktü ki. Dayanamadım. Kollarımı doladım, sımsıkı sarıldım yaprakları dökülmüş yapayalnız ağaca. Sert gövdesine kulağımı dayadım. Derinden gelen hüzünlü iç sesini dinledim. Bak ne diyeceğim sana... Hayatında en azından bir defa... Sarıldın mı hiç bir ağaca? Hem de sonbaharda...Ağacın en ihtiyacı olduğu zamanda.. Düşün bir hele.. Düşün... Düşün... Gelir mi hiç aklına? Ağaçtan kopup düşünce yere , yaprağın canı yanar mı? Yaprak dalından kopunca, ağaç acaba ağlar mı? Olur mu böyle şeyler?Ağaca sarılınca, yanağını gövdesine dayasana... Dinle bir hele... Dinle... Dinle... Hani olur ya, ağaç fısıldayıverir belki bir şeyler kulağına... Yok, yok... Merak etme... İçin rahat olsun. Ben burda durup, ağacın başını bekleyeceğim. Her sonbahar gelişinde... Sarı sarı yapraklarla.. Kuru dallar arasında... Ağacın fısır fısır sesini dinleyeceğim. Düşen bir yaprak görünce, iflah olmaz iyi niyetimle, ağacı teselli edeceğim. Diyeceğim ki ona: " Ey ağaç! Dert etme ne olur? Bak,ben burdayım işte. Kış nedir ki? Hemen gelir geçer. İlkbahar mı? İşte, eli kulağında! Yüksek mevkilerle olan sıcak ilişkilerime güveniyorum.. İlkbaharı sana hemen getirteceğim... Lütfen, ağlama!

25 Kasım 2009 Çarşamba

Bazan...

Bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk.

Bazan Füsun üst kata çıkar ve bir süre aşağıya inmez, bu da beni mutsuz ederdi.

Bazan Zaman'ı bütünüyle unutur, "şimdi"nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım.

Bazan orada olduğumu unutur, sanki baş başaymışız gibi kendimden geçer, Füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım.

Bazan sokaktan bir araba o kadar sessiz geçerdi ki, ancak camların titremesinden fark ederdik.

Bazan "Kar yağacak," derdi televizyon, ama yağmazdı.

Bazan Füsun öyle güzel esnerdi ki,bütün dünyayı unuttuğunu ve kendi ruhunun derinliklerinden daha huzurlu bir hayatı, tıpkı sıcak yaz günü soğuk bir kuyudan kovayla su çeker gibi çektiğini düşünürdüm.

Bazan ona "Seni seviyorum!" demek için dayanılmaz bir istek duyar, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim.

Bazan "Resmine bakalım mı Füsün?" derdim ben ve bazan bakardık ve o zaman Füsün'la yaptığı resme bakarken, her zaman mutlu olduğumu anlardım.
NOT : Orhan Pamuk'un - Masumiyet Müzesi romanından "Bazan"la başlayan bazı cümleler.

Şimdi Ağustos'ta Paris'i Seyrediyorum, Döneceğim...

24 Kasım 2009 Salı

Her Öğretmenler Günü Gecesi Nöbetteyim..

Her sene 24 Kasım'da nöbet tutarım. Yok, öyle asker nöbeti değil bu. Ali ile Emir... Biri 4 diğeri 11 yaşında. Benim tatlı yeğenlerimin nöbetini tutacağım. Bugün Öğretmenler Günü. Kardeşim öğretmen. Her Öğretmenler Günü akşamında, kardeşim ve eşi yemeğe giderler. Benim kardeş pimpirik mi pimpiriktir. Çocuklarını bırakamaz kimseye kolay kolay... Hele bana!.. Rahatlığımla şöhret yapmışım ya... Tembih üstüne tembihleyerek, eli mecbur bana bırakmaya!.. Kim bakacak gece gece çocuklara? Tabi ki, abla... Tamam... Severek tutarım nöbetimi.. Tutarım tutmasına ama... Benim şartlarımla! Çocuklar yılda bir kaç gece rahat ediyorlar valla... Ohh! Saldım çayıra... Mevlam kayıra... Evden çıkar çıkmaz benim kardeş ve sevgili eniştem... Derim ki çocuklara: "Haydi fıstıklar! Ne yapalım? Nereleri dağıtalım? Bu evi nasıl tozutalım?" Çok tuhaf... "Yaramazlık yapın!" dediniz mi çocuklara, şaşırırlar. Ben yaramazlık icat etmezsem, ne yapacaklarını bilemezler, uyuyakalırlar televizyon karşısında.

Şimdi... Çok küçükken evden kaçma hikayem geldi aklıma. Sanıyorum 7-8 yaşlarındaydım. O zamanlar Ayşecik ve Ömercik filmleri vardı. Televizyon yoktu benim o yaşlarımda. Sinemaya giderdik. Hele Ayşecik filmlerini hiç kaçırmazdık. Artık Ayşecikle Ömerciğin evden kaçtıkları bir film mi seyretmiştik? Yoksa, kimsesiz çocuklardı da, karışan yok görüşen yok dolaşıyorlardı ya sokaklarda... Böyle bir duruma mı özenmiştik...Bilmiyorum valla... Nasılsa... Bizim mahalledeki çocuklarla evden kaçmaya, başımız boş dolaşmaya karar verdik. Şimdi düşünüyorum da, ne kadar küçüğüm. İlkokul birdeyim. Kesin eminim. Hangi akla hizmet böyle bir şeye cesaret edebildim? Demek ki insan 7 sinde neyse 70 inde odur derler ya... Boşa söylenmemiş valla! Neyse... Gece herkes uyuyunca kaçacağız. Bizim evdekiler uyudular. Sessizce kalktım. Giyindim. Evimiz birinci kat. Balkondan atlayacağım güya. Çıkmadan önce, annemle babamın odalarına gittim. Nasıl melekler gibi uyuyorlar. Ama ben onları çok özleyeceğim. Nasıl ayrı kalacağım? Yanlarına yaklaştım usulca. Annemi öptüm. Öper öpmez kaçmaktan vazgeçtim. Çıktım balkona... Bizim çete gelmiş. Üç Ayşecik, iki Ömercik. Dedim ağlamaklı: "Ben... Ben... Vazgeçtim... Gidersem annemi çok özleyeceğim. Babam çok ağlar arkamdan. Yapamam beeennn!" Onları da ben mi ayartmıştım bilmem ki? Ben böyle söyleyince, öyle sevindiler ki! " Tamam! Biz de istemiyoruz evden kaçmak zaten." dediler. Sevinçle evlerine döndüler. Bu hikayeyi ailem hiç bilmedi. Yıllar yıllar sonra anneme anlattığımda, yüzünün bembeyaz kesildiğini hatırlıyorum. İnanamadı tabi. Şakacıyım ya şaka yapıyorum zannetti. Doğrusu biraz da gücüne gitti. Kötü anne baba mıydılar ki, evden kaçmayı düşünmüştüm? Yoo! Hiç alakası yok. Şahaneydiler. Gene de, resmen evden kaçacaktım 7 yaşımda. Kaçsaydım neler olurdu acaba? İçimde kaldı işte...Hımm... Macera olacaktı ne güzel!.. Macera!

Tiffani'de Kahvaltı'yı Seyrediyorum. Döneceğim...

23 Kasım 2009 Pazartesi

İpliği İğne Deliğine On Metreden Geçirebilir Misin?

Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir eski insanlar anlatırlar ki, bir zamanlar yeryüzünde bir yerlerde, bir hükümdar yaşarmış. Bir gün bu hükümdar, memleketindeki hünerli insanları ortaya çıkarmak istemiş. Bunu halkına duyurmak için tellal çağırtmış tabi. Kim ki saraya gelip, sahip olduğu, çalışıp geliştirdiği hünerini, padişaha ne kadar beğendirirse o oranda ödüllendirilecekmiş. Memleketin her yerinden gelen insanlar, becerilerini padişaya göstermeye başlamışlar. Herbiri diğerinden hünerliymiş. Gelenlerden birinin çok ilginç bir becerisi varmış sözgelimi. On metreden geçirebiliyormuş, iğne deliğinden ipi... İğneyi on metre ötede tutmuşlar. Adam on metre beride, deliği nişanlamış. İpliği atmış. İplik sahiden delikten bir seferde geçmiş. Hükümdar adamın bu yaptığına çok şaşırmış. Nasıl olup da becerebildiğini sormuş. Adam takdir kazanacak ya "çok çalışarak hükümdarım! On metreden iğne deliğinden ipliği geçirebilmek maksadıyla, çocukluktan beri gecemi gündüzüme katarak çok çalıştım." demiş. Padişah emir vermiş adamlarına: "Tez bu yiğide 5 kese altın verile!" demiş. Bizim yiğit çok sevinmiş sevinmesine ama padişahın devam eden sözüyle, sevinci kursağında kalmış: "Sonra da, sırtına 50 kırbaç vurula!" demiş padişah hiddetle... Adamın korkudan dili tutulmuş. Konuşamıyormuş da "neden bu ceza?" diyen gözlerle padişaha bakıyormuş. Padişah demiş ki: "Söz verdiğim için, bu becerin sebebiyle, sana 5 kese altını veriyorum. Bu yaptığın ne sana, ne de insanlığa yarar sağlar. Gereksiz ve faydasız bir beceri geliştirmek için, boşa vaktini tüketmişsin. Sırtına 50 kırbaç cezası da bunun için!" demiş.

Bu hikaye durup dururken aklıma gelmedi tabi.. Hafta sonu MFÖ şarkılarını dinlemeyi heves ettim. Çok seviyorum MFÖ'nün şarkılarının ezgilerini de sözlerini de. O kadar çok arka arkaya dinleyince, MFÖ şarkı sözlerini anlamlı halde yanyana getirerek bir deneme yazısı yazmak aklıma geldi. Arada denemiştim çünkü. Yüksek Sadakat'in şarkı sözleriyle yazmıştım bir yazı sözgelimi. Ya da bir kaç farklı şarkıcının, şarkı sözlerini yanyana getirmeye çalışmıştım. Fena da olmamıştı hani.. Şimdi de tekrar denemek için, MFÖ nün şarkı sözlerini bir word sayfasına kopyalayıp geçirdim. Sonra anlamlı bir yazı çıksın diye, cümleleri taradım. Bunları yapmak için bir süre vakit harcadım tabi... Ortaya çıktı gene şarkı sözlerinden bir deneme yazısı .. İyi de ne kazandırdı ki şimdi bu iş bana? Bunun yerine bir kitaptan bir kaç bölüm okusam daha iyi olmaz mıydı? Zamanımı boşa harcamışım gibi geldi. Nelere heves ediyorum diye, kendimi yadırgadım. Hatta yadırgamayla kalsam iyi, üstüne kendimi ayıpladım. İşte on metreden iğne deliğinden ipliği geçiren adamın hikayesini o anda hatırladım. Deneme yazımı okudum. Önce, ne olursa olsun yazmayı denediğim için, kendimi ödüllendirdim. İki parça çikolatayı ağzıma attım. Sonra kendime ceza diye, boşa vakit harcadığımı alenen cümle aleme ilan etmek niyetiyle, işte bu yazıyı yazdım. Peki MFÖ şarkı sözleriyle denediğim deneme yazım mı ne? İşte:

Arayıp sormasan da… Sakın ha!.. Unuttum seni sanma… Bilirsin, dünya bir yana, sen bir yana.. Aşık ettin beni kendine, sonra da terkettin gizlice… Aradım seni her yerde ama seni hiç kimselere soramadım.. Sadece seninle ilgili hayaller kurdum... Düşündüm... Belki bir şarkının her sesinde, belki bir sahil meyhanesinde, belki de içtiğim sigaranın dumanısın. Bir yıldız gökte kayıp giderken, ıslak bir yolda yalnız yürürken, bambaşka bir şeyi düşünürken, aklımdasın. Hiç umursamıyorum, sevsen de sevmesen de, gene de aklım fikrim hep sende… Aklımdasın!.. İnanamıyorum… Bunca yaşadıklarımdan sonra, nasıl da yeniden aşık oldum ben? Bu sevda, bambaşka avare eden… Nasıl bir şey bu, ne bileyim ben? Ah, ben kendimi nerelere koşsam? Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam. Gözyaşları gizlenir, böylece idare edilir durum… Off! Bir kuş kanatlanır şu gönlümden, çırpınır çırpınırda uçamaz.. Gene bir davet çıkarsa senden… Dönerim bilirsin, aşıklar kaçamaz!

22 Kasım 2009 Pazar

Sabrina'yı Seyrediyorum, Az Sonra Döneceğim..

Alaturkalaştırdıklarımızdan mısınız?

Cumartesi sabahı İstanbul’a gidiyorum. Baktım saat 11 olmuş. Hemen NTV Radyoyu açtım. Çünkü Mehmet Barlas ve Oğuz Haksever’in birlikte hazırlayıp sundukları Makam Farkı programı vardı. Makam Farkı, Mehmet Barlas’ın, Emre Kongar’la birlikte sundukları Yorum Farkı gibi haber program değil. Makam Farkı bir müzik programı. Cuma akşamları NTV Radyo’da 20:00’de yayınlanıyor. Ayrıca programın, Cumartesi sabahı 11:10 veya Pazar sabahı 10:10’da tekrarı var. Bu hafta programın ilk bölümünün konusu Prof. Dr.Alaettin Yavaşça’ydı.

Değerli sanatçının, bestelerini dinlemek, Türk Sanat Müziği ezgileri arasında yoluma devam etmek, o kadar keyifliydi ki, ne yol ne de program bitsin istedim. Program, Alaettin Yavaşça’nın kendi sesinden, kendi bestesini söylemesiyle başladı. ‘Boğaz ki şen gönüller yatağı’.. Bu şahane girişten sonra, bugünden klasik bir yorumcu kabul edilen, İnci Çayırlı o billur sesiyle, gene Alaettin Yavaşça’nın şu nihavend bestesini seslendirdi: ‘Ne bildin kıymetim ne bildim kıymetin, Revâ mı şiddetin revâ mı hiddetin, Zulmeden sen misin bilmem ki ben miyim, Kader mi talih mi ağyar mı acep kim” Olağanüstüydü…

Birkaç şarkıdan sonra, sıra Ahmet Özhan’ın yorumladığı bir şarkıya geldi: ‘Artık bu solan bahçede, bülbüllere yer yok. Bir yer ki sevenler sevilenlerden eser yok’ Beste Prof.Dr. Alaettin Yavaşça'nın. Peki, güfte kime ait? Faruk Nafiz Çamlıbel. Şarkının sözlerinin hangi sebeple yazıldığını öğrenmek o kadar hazin geldi ki anlatamam… Ünlü şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in eşi, jinekolog olan Dr.Alaettin Yavaşça’ya, göğsündeki bir sertlik sebebiyle muayeneye gider. O kadar ileri bir kanser vakasıdır ki, metastas yapmıştır tüm vücuda… Birkaç ay sonra vefat eder. Eşinin ölümünün ardından Faruk Nafiz Çamlıbel bu güfteyi yazar. Dr. Alaettin Yavaşça’da bu güfteye besteler. Hazin değil mi bu anlatılan?Bu şarkı, gerçekten öyküsü olan şarkılardan demek ki!.. Demek ki o nedenle insana daha çok tesir ediyor dinlerken... Sonra ardı ardına muhteşem seslerden, unutmaya yüz tuttuğumuz şarkıları dinlemeye devam ediyoruz... Aklımda kalan Müzeyyen Senar ile Tarkan'ın birlikte söyledikleri 'Benzemez kimse sana, Tavrına hayran olayım' sözlü şarkı var sözgelimi.. Tarkan da aslında ne iyi bir alaturkacı.. Hüner Coşkuner'i özlemişim... Şu şarkıyı söylüyor: "Geçmesin günümüz sevgilim yasla, o güzel başını göğsüme yasla'... Program bitmesin istiyorsunuz... Ne yazık ki bitiyor! Dinleyicilerini farklı bir boyuta taşıyan, çok hoş bir program Makam Farkı... Şiddetle dinlenmesini tavsiye ederim.

Makam Farkı Nasıl dinlenir? Ulusal yayın yapan NTV Radyo, İstanbul’da 102.8, Ankara’da 104.7 ve İzmir’de 95.7 -

Şimdi Roma Tatili'ni Seyrediyorum! Az Sonra Geleceğim...

21 Kasım 2009 Cumartesi

Kıyameti Koparınca...

ÇROP'ta kimi zaman yazılarını, kimi zaman yorumlarını okuduğum Aşkın Güngör'ün, yazdığı kitapları merak ediyor ve okumak istiyordum. İstiyordum istemesine ama İstanbul'da kitap bakınırken, Aşkın Güngör kitaplarına bakmayı her defasında unutuyordum. Geçen hafta tam niyetine girdim. İstanbul'da genelde İkea Meydan'daki C&R'dan kitap alırım. Köyde yaşadığım için, alışığım ya açık havada işlerimi yapmaya, açık hava alışveriş merkezlerini, kapalı alışveriş merkezlerine daima tercih ederim. Ayrıca araba park etmek için kat kat dolanmama gerek olmuyor. Açığa rahatça park edebiliyorum. Gene aynı kitapçıya girdim. Görevlilerden birinin yanına gittim. "Aşkın Güngör'ün kitaplarına bakmak istiyorum," dedim. Çocuk bilgisayardan baktı. "Altı tane var," dedi. "İyi!" dedim ve birlikte bilim kurgu kitaplar bölümüne gittik. Bakındık. Yok! " Bazen karışıyor kitaplar" dedi çocuk. "İyi de altısı da mı karıştı?" diye geçirdim içimden. Ama düşündüğümü seslendirmedim. Sabırla bekledim. Çocuk kitaplar arasında dört döndü. Bulamadı. Üzerine gitmedim. " Haftaya tekrar geleceğim. Umarım o zamana kadar kitaplar yerine gelir," dedim. Soner Yalçın'ın son kitabı'nı satın aldım. Köyüme geri döndüm.

Bugün gene aynı kitapçıya gittim. "Aşkın Güngör kitaplarına bakabilir miyim?" dedim. " Bu kez başka bir görevli vardı. "Bilgisayardan baktı. " Altı tane kitabı var," dedi. Sesimi çıkarmadım. Gene bilim kurgu kitaplar bölümüne gittik. Kitaplar gene yok! Elimi belime koydum: "Ben İzmit'ten geliyorum. Geçen hafta da var dediniz. Bulamadınız. Şimdi gene var diyorsunuz. Bulamıyorsunuz. Bu nasıl iş? Ben altı tane var dediğiniz Aşkın Güngör kitaplarından birini mutlaka istiyorum!" dedim. Baktılar kıyameti koparacağım, beş koldan kitaplar aranmaya ve ilgili ilgisiz her bölüme bakılmaya başlandı. Sonunda bir tane kitap bulundu. Elime verildi... GOHOR Kıyametten Sonra- Aşkın Güngör... Aman Allahım! Koskocaman bir roman bu! Kitap tam 500 sayfa... Ne emek sarfedilmiş! Kitap Astrea yayınlarından çıkmış. Peki, kitap nerede mi bulundu?"En Çok Satan Kitaplar" bölümünde... Acaba beş kitabı satılmış da bir kitabı mı kalmıştı? Bu nasıl bir kitaptı? Peki, kimdi ki Aşkın Güngör? Açtım 'Yazar Hakkında' bölümüne baktım. 1972 doğumlu yazar, Düşler Diyarı adlı fantastik bir çocuk kitabı yazmış önce. Sonra Gohor Cam Kent ile Gohor Kurtlar Yolu, Öykü Bilim Kurgu Öyküleri, Aykolik, Mesih'in Klonu, Geceyle Gelen, Olağan Mucizeler adlarında kitapları olduğu gibi, pek çok öyküsü ödüller kazanmış. İspanyolcaya çevrilen ve İspanya'da satılan romanı var. Ayrıca daha önce okumuştum, kitapları eğitmenler tarafından, yetişkinler kadar, genç okurlara da tavsiye ediliyor. Diğer kitaplarını korkarak sordum. Özellikle Olağan Mucizeler adlı kitabını çok merak ediyordum. Baktılar bilgisayara... "Yok, kalmamış!" dediler. Acaba vardı da, yerinde bulamayacaklarına mı düşündüler, yoksa kitap sahiden yok muydu artık bilmiyorum. Anladığım şudur ki, Aşkın Güngör memleketimin bilim kurgu romanları yazan, ender yazarlarından. Ve biliyorum ki kitapları yok satıyor... Bulunmuyor işte şekilde görüldüğü gibi. Hemen satın aldım kitabı... Bu kadar aramışken... Hazır bulmuşken... Hemen!... Merakla okumaya başladım tabi ki... Şöyle başlıyor :


"Tarihin her döneminde dışarıda bırakılanlar olmuştur. Bu, onlardan bir kaçının öyküsüdür."

" Rüzgara başka ad vermek gerekse 'dost' derdim ben. Koluna girer, dağ doruklarına dek, ormanların karanlık derinliklerine dek, varlıkları çoktan unutulmuş eski kentlerin yıkılmış taş binalarına dek ve bulutlara ve diz boyu uzanmış yemyeşil çimlerin kapladığı yaylalara ve uzaklardaki sıra dağların ardında gururla yükselen Cam Kent'e dek koşturdum onunla beraber. Çiçeklerin narin tenine dokunurduk koşarken; ihtiyar ağaçların devasa gövdelerinde açılan oyuklara girip esrarlı bir türküye dönüşürdük; her yağmurda çatısı akan köhne kulubesinin önüne attığı küçük taburede oturarak milyonlarca yıl kadar geride görünen gençliğini hatırlayan Burş Ana'yı rahatlatacak tatlı bir esinti olurduk; yoksul barakalara umut taşımaya gayret ederdik elimizden geldiğince."

Ben bu romanı seveceğim. Eminim. Hemen okuyacağım! Galiba ben bu romanın cümlelerinin altını çok çizeceğim çook... Cümleler o kadar itinayla kurulmuş ki... Her bir cümlesi şiir dizesi gibi! Şiir gibi bilim kurgu romanı öyle mi? Yeminle, iyice merak ettim şimdi!

Sen Kalem Ol, Ben de Kağıt...

“Sen kalem ol bende kağıt… Yaz beni, yarim yarim… Çiz beni, yarim yarim… Çöz beni yarim… Ahh beni, beni..” ve... “Dağlarda gezen kartalım kırıldı mı kanatları… Can mı çıktı boğazından, niye düştün düz tarlaya… Tut elimden kalk gidelim… Uy gidelim Ziganaya… Na ni na dido… Dido anam dido… Dido babam dido… Dido na ni na…”
Çarşamba gecesi Kocaeli Üniversitesi Kültür Merkezi’nde Volkan Konak konseri vardı. Bu şarkıları hepbirlikte nasıl da söyledik... Bir hafta önce bilet alacağım zaman bizim ofisteki güzellere sordum. Hemen, “Aaaa! Geliriz!..” dediler. Kardeşim telefonda “Gelirim!” diye çığlık attı. Arkadaşım Dilek'i “Gelecek misin Volkan Konak konserine?” diye aradığımda, üç kez: “Evet! Evet! Evet!” dedi... Hayret vallahi... Bu kadar hevesliler madem. Neden bir seferinde bilet onlar da almıyorlar ki? Neyse... Çok iyi vakit geçirdik. Kesintisiz üç saat şarkı söyledi Volkan Konak… Üniversitenin Kültür Merkezi olağanüstü güzellikteydi. İlk kez konser veriliyormuş burada. Sanırım Acun programlarını Kocaeli Üniversitesi’ndeki bu salonda yapıyormuş. Gurur duydum şehrimin muhteşem üniversite kampusüyle…

Hüzünlü bir geceydi tabii… Volkan Konak şarkıları, Karadeniz şarkılarıdır ama genelde acı ve hüzün barındırır hem sözlerinde hem de ezgisinde… Karadeniz şarkıları, türküleri deyince gencecik yaşında yitirdiğimiz Kazım Koyuncu anılmadan olur mu? Andık tabii.. Peki ya Volkan Konak'ın Cerrahpaşa şarkısı… Volkan Konak’ın babasını, tedavi için Cerrahpaşa’ya götürürler. Ne yazık ki, baba hastanede vefat eder. Ardından bu şarkıyı yazar şarkıcı... Biz de bir sevdiğimizi Cerrahpaşa’da yitirdiğimiz için… Bu şarkıyı dinlemek de, söylemek de yüreğimizi oyar geçer… “Vay seni Cerrahpaşa… İçmem suyundan içmem… Bir dahaki seneye… Yolcu da gelip geçmem… Yaş akar gözüm sızlar… Ne kalır gerisine…Herkesin bir derdi var.. Durur içerisinde..” şarkısını gözlerimiz yaşararak söyledik Volkan Konak’la birlikte…

Volkan Konak Gönül Dağı'nı söyleyince, Neşet Ertaş'ı dinlemeyi özlediğimi farkettim. Ertesi gün hemen Neşet Ertaş’ın yorumuyla Gönül Dağı'nı dinlemekle başladım. Hani gönül demez büyük usta da “goonüll” der ya… Oy oy!.. “ Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca, Akar can özümde sel gizlı gizli..Bir tenhada can cananı bulunca… Sinemi yaralar yar oy,……Dil gizli gizli, dil gizli gizli… Gel gizli gizli, gel gizli gizli..” Neşet Ertaş İç Anadolu Bölgelidir... Kırşehir yöreli... Büyük bağlama ve halk müziği sanatçısıdır... Ne güzeldir memleketimin forklorü... Türküleri... Ya türkülerinin öyküleri? Her türkü bir öykü gizlemez mi içinde? Gizler tabii.. Aman ha.. Öykülere girmeyelim şimdi...

Peki Mediha Demirkıran’dan Türk Sanat Müziği şarkıları dinlemeyen biri neler kaçırdığını bilir mi? “Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar… Sevdiğim sen olmazsan, yaşamak neye yarar.. Her gün seni düşünür.. Her gün seni yaşarım.. Seni sevmekten değil.. Kaybetmekten korkarım… “ Radyo çocuğum ya ben… Sanki ... Şimdi... Bir anda radyo çalıyormuş ve sanki bir ses “Mediha Demirkıran’dan şarkılar dinliyorsunuz” dedi gibi geldi…“İçin için yanıyor yanıyor bu gönlüm… Onun için arıyor arıyor bu gönlüm.. “ Uzun bir “Ahhh!” çekişten sonra… O billur sesiyle Mediha Demirkıran söylüyor: Unut onu gönlüm.. Onu onu sende… Unut onu gönlüm... Unut onu sende!..”

Memleketimizin gelmiş geçmiş en önemli iki sanatçısını gençlerin tanımaması ne feci.. Ne acı.. Bilinmemek bu büyük sanatçıların değerlerinden bir şey eksiltmez tabii ki.. Ama bilmeyenler için büyük bir kayıp.. Hatta gençlere bildirmemek büyük ayıp… Günümüzün hemen parlayıp sönen popüler sanat dünyasının, yıllardır sönmeyen yıldızladır bu büyük sanatçılar…
Galiba gene konuyu dağıttım.. Volkan Konak konserinden işte radyo günlerime döndüm... Eğer yazıyı uzatırsam, bu konser hiç bitmez hiçç... Sabaha kadar sürer...

20 Kasım 2009 Cuma

Film Gibi Pasta Tarifi

Ben her zaman mutfağa selam verir girerim. Sonra kollarımı sıvar, yemek yapmaya girişirim. Hayal kurarım ama... Yemek yaparken bile hayal kurmadan duramam asla. İşte şimdi bu pastayı yaparken, Türkan Şoray'ın Güllü adlı filmi gelmesin mi aklıma?

Karadeniz'in Hamsi Köyü'nden Güllü. Filmde Güllü'yü oynayan Türkan Şoray.. Güzeller güzelidir. Delişmendir... Dağların kızıdır.. Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun dili mercan, dizi mercan, dişi mercan, karadutum, çatalkaram dediği cinstendir.. Bizim evdeki Güllü ise "mısır unu"... Ne var? Mısır ununun, Karadenizli olduğunu yoksa unuttun mu? Bak şimdi... Bir gün Karadeniz'in yollarında, Ediz Hun yani filmdeki adıyla Fikret arabasıyla kaza geçirir. Fikret, İstanbullu bir fabrikatörün, zıpır, şımarık, hovarda oğludur. Güllü bu delikanlıyı kaza yerinde baygın olarak bulur ve iyileştirir. Güllü ile Fikret arasında bir yakınlaşma olur ve imam nikahı ile evlenirler. Bir süre sonra Fikret İstanbul'a döner. Eski hayatına geri dönünce, Güllü'yü unutur tabii. Ona bir mektup yazar ve evliliklerinin geçerli olmadığını bildirir.Ama sert kayaya çarpmıştır Fikret seert!.. Güllü bunun altında kalır mı? Güllü Karadenizin en sert fırtınaları ile cebelleşerek büyümüştür. Üstelik sabah akşam da hamsi yemiştir. Kafası atar bu durumda.. Alır bohçasını, namusunu temizlemek için İstanbul'a gider.

Filmi anlatarak yazımı fazlasıyla uzatmak niyetinde değilim. Çünkü bu yazıdaki asıl amacım pasta tarifi vermektir. Bizim Güllü bir şekilde Fikret'in babasıyla tanışır. Baba bayılır Güllü'ye tabii... İstanbul'daki zıpır kızlar gibi değildir ki Güllü. Babası olanları öğrenince, iyice sinirlenir Fikret'e. Güllü'ye hocalar tutar ve kılığını, kıyafetini değiştirmeye girişir. Neler olur? Bizim Güllü iki fincan mısır unudur ya, aksanını düzeltme ve güzel yürüme dersi aldırırlar önce. Bu nedenle iki adet yumurtayla, bir fincan şeker biraz çırpılmalıdır. Kızın Hamsi Köyün deli rüzgarında, kuruyan cildi canlandırılmalıdır. Çırpılan karışıma yarım fincan süt ve yarım fincan zeytinyağı ilave edilir. Biraz da bronzluk yakışmaz mı haspaya? Bir tatlı kaşığı neskafe eklenir. Kız köyden gelmiştir ya şehre... Biraz şaşkın ve ürkektir... Kendine güveni gelsin diye, bir paket kabartma tozu kattık mı içine, şöyle bir havalanır... Kabardıkça kabarır, iyice kendine güveni gelir. Tüm karşım, bizim Güllü'ye, yani 2 fincan mısır ununun içine karıştırılıp, Güllü'nün iyice şehirli olması sağlanır. Sonra bu karışım yağlanmış küçük bir kaba aktarılır. Önceden ısıtılmış, 150 derece fırında, 30 dakika kadar bırakılır. Güllü o halvetten çıktığında, artık tanınmaz haldedir. Mısır unuyla yapıldığına bin şahit gerekebilir. İyice şekil değiştirmiştir. Güllü artık bir şehirlidir.

Ama intikam duygusunu kaybetmemiştir halen Güllü... Halen Fikret'i öldürmek istemektedir. O zaman kızın içini yumuşatmak, yüreğine biraz şefkat katmak, aşkını tekrar canlandırmak gerekir. Bir paket krem şanti, bir çay bardağı sütle çırpılır. Bembeyaz bir karışım elde edilir. Fırından çıkan kek, enlemesine ortadan ikiye kesilmelidir. Güllü kendine gelmeden, bir çay bardağı portakal suyunu ortadan ikiye kesilen bedenin iki parçasına serpilir. Mis gibi portakal çiçeği kokacaktır Güllü böylece... Sonra o bembeyaz krem şantiyi bedenin iki parçasına da usulca sürmek gerekir. Yüreğine yüreğine sürülen krem şanti içindeki aşkın canlanmasına sebebiyet verecektir. Bu beyazlık üzerine, eski anılar canlansın diye, bir avuç ufalanmış badem serpilir. İki parça birleştirilir. İşte böyle! Kızımız şahane oldu... Hatta inanır mısın, Güllü, akşam Fikret'le karşılıklı oturup, yemek yedi. Fikret anlamadı kızın Güllü olduğunu! Fikret öğrenince durumu delirir kıza tabii delirir. Tekrar evlenmek ister. Fikret bir paket çikolatadır bu durumda. 1su bardağı süt ve 1 fincan nisasta, 1/2 fincan un olan kaba Fikret balıklama atlar. Aşkından erir... Erir bu karışımın içinde... Muhallebi haline gelince, kekin üstüne bu çikolatalı karışım sıcak sıcak sürülür. Böylece Güllü ve Fikret ayrılmazlar artık. Çok mutlu olurlar. Ve inanılmaz lezzetli olurlar! Onlar ermiş muratlarına... Biz çıkalım kerevetlerine derim! Ve bu pastayı ben hapur hupur yerim! Bu seferki film gibi pasta tarifimiz de böyle:) Pişen pasta nasıl mı oluyor? Baksana... Resmi iştee!

19 Kasım 2009 Perşembe

Kelimelerle Geyik Çevirme...

Bazan muhabbet ederken, ne diyeceğimi bilemiyorum. Kafam karışıyor ve muhabbetten kopuyorum. Mesela, bak şimdi;

"Moralim bozuldu!" diyen birine ne diyebilirim? Elektrik bozulsa, elektrikçiyi, musluklar bozulsa muslukçuyu, televizyon bozulsa televizyoncuyu, bilgisayar bozulsa bilgisayarcıyı çağırabilirim. Morali bozulan birine kimi çağırabilirim ki, diye derin derin düşünüyorum.


"İyilik iyiliği doğurur!" ya da tam tersi "İyilikten maraz doğar!" derler ya, çok şaşarım. Hemen muhabbetten koparım. İyilik... Doğurabiliyor... Üstelik "iyilik", bazan maraz bazan da iyilik doğurabiliyor. Allah Allah!.. İyilik canlı bir şey mi ?


"Sıkıntıdan patladım!" diyen biri de beni çok şaşırtır sözgelimi... Hemen koparım gene muhabbetten... Bu sözü söyleyen kişinin yüzüne, öylee bakar düşünürüm... Acaba "sıkıntıdan patlamak" nasıl bir şeydir? Sıkıntıdan patlayan kişi, kendini tabanca olarak mı hissetmektedir? Yoksa mısır mı? Yoksa şampanya mı? Belki de balon... Sakız olabilir mi? Belki de tüfektir... Aaa! Lastik de patlamaz mı? Bir dakika apandist de olabilir.. Aman Tanrım! Ya bombaysa? Yazmayayım dedim ama, yazacağım işte... "Sıkıntıdan patladım" diyen kişi, şu anda hayalimde tüpgaz şeklinde canlanmaktadır!..

Şimdi aklıma ne geldi biliyor musun? "Muhabbetten koparım!" diyorum ya hani... Aaaa! Muhabbet lastik mi ki kopabiliyorum? Yoksa muhabbet internet mi? Ya da zincir olabilir mi? Fırtına mı yoksa? Aman Yarabbim muhabbet, kıyamet olabilir mi? Hoppala! Böyleyim işte... "Kafana takma!" mı diyorsun yoksa... Aman sakın ha! Böyle bir şey söyleme bana!.. Aman ha!.. Tamam! Nerden geldi şimdi bunlar aklıma! Yeter!. Yeter! Şaşırdım kaldım valla!

18 Kasım 2009 Çarşamba

Her Gün Yazı Yazmak Kolay Bir Şey Mi?

Hergün Hayal Kahvem’e yazı yazma gayreti içindeyim ya… Her gün yazı yazmak kolay bir şey mi, Allah aşkına? Bu gün gene ne yazsam acaba diye düşünürken, Sevgili Aziz Nesin’in Fantiko adlı öyküsü geliverdi aklıma... Bakın hikaye şöyle:

Bir vakitler, ülkenin birinde, yaşlı bir yazar yaşarmış. Çalıştığı gazetesindeki köşesine, her gün yazılar yazarmış. Son zamanlarda yaşadığı ülkede artık onu önemseyen, yazdıklarına kulak asan pek yokmuş. Nasıl etsem de okuyucuların ilgisini çeksem diye her gün kara kara düşünür dururmuş. Gene bir gün böyle masasına oturmuş. Eline kalem ve kağıt almış. Hani insan ne yapsam, ne yazsam acaba diye düşünürken, önündeki kağıda, anlamsız şekiller çizer ya… Bizim yaşlı yazar da, kafasında yazacak bir konu olmadığından, önündeki kağıda önce bir yelkenli kayık resmi çizmiş. Sonra adını yazmış. Ne yazsam acaba yarın için diye düşünürken, bu kez kendi adını büyük harflerle yazmaya başlamış. Sonra yazdıklarının içini kurşun kalemle karalamış. Önündeki kağıt karalamayla dolunca, halen aklına bir konu gelmediği için olsa gerek, sinirlenmiş, kağıdı fırlatmış atmış. Yeni bir kağıt almış. Önce kareler, üçgenler, yıldızlar filan çizmiş. Sonra bilinçsizce kağıdın üzerine özenle bir F harfi kondurmuş. Sonra içinden geldiği gibi, önce bir A harfi koymuş F harfinin yanına… Sonra bir güneş ve bir yürek resmi yapmış mesela... Kağıdın orasına burasına da gelişigüzel harfler kondurmuş. Bir F, Bir A, bir N… Sonra bir T harfi, bir İ harfi… Bu arada halen, ne yazsam, ne etsem diye düşünmeye devam ediyormuş. Kağıdın üzerine bir K, bir O yazmış… Sonra da at kuyruğuna benzer bir şey çizmiş. Ne yazsam diye düşünmeye devam ederken, birden çiziktirdiği harfleri yan yana getirip okumuş: F – A – N – T – İ – K – O Bir daha okumuş: Fantiko.. Birden büyük bir sevinç duymuş. Gazeteye ne yazacağını sonunda bulmuş.

Ertesi gün, yazarın gazetedeki Fantiko yazısı çok ilgi toplamış. Yazıya göre Fantiko çok kötü bir şeymiş. Herkes Fantiko nedir diye birbirine soruyor, gazeteyi okumayanlar gazeteyi arayıp buluyor ve Fantiko başlıklı yazıyı okuyorlarmış. Kimse Fantiko'nun ne olduğunu bilmiyormuş bilmemesine ama herkesin hemfikir olduğu konu, Fantiko’nun çok ama çok kötü bir şey olduğuymuş. Birkaç gün sonra aynı yazar, gazetesindeki köşesinde “Fantiko nedir?” başlıklı, okuyana korku geçiren bir yazı daha yazmış. Yazıya göre Fantikocular çok tehlikeli insanlarmış. Şeytandan bile beterlermiş. O yazar her gün Fantikocular üstüne yazı yazmaya devam etmiş. Yazılar o kadar ilgi toplamış ki, diğer yazarlar da Fantiko üzerine yazı yazmaya, insanlar sürekli bu konuyu konuşmaya başlamışlar. Gündengüne Fantiko korkusu ülkede yayılmaya başlamış. İlk yazan yaşlı yazarın ünü de artmış tabii bu durumda.. Bu üstün yazar kurtarıcı gibi görülmeye başlamış. Bu tehlikeyi görüp de ilk anlatan olmasaydı, bu korkunç tehlike ile koyun koyuna yaşayacaklardı, öyle değil mi? Fantiko veremden, vebadan, tifüsten bile daha tehlikeliydi çünkü. Bununla kalsa iyi, üstelik Fantiko bulaşıcı bir şeydi. Bir Fantikocu bin kişilik bir yere girse,o bin kişi bir dakika içinde Fantikocu olabilirdi. Bunun için Fantikocunun bir esnemesi, bir soluk alıp vermesi yeterdi. Hele bir hapşırsa değil bin, onbinlerce kişiyi Fantikocu yapması işten bile değildi. O halde tüm Fantikocuların yok edilmesi gerekir tabii ki. Böyle düşünülmeye başlanmış.

Artık her gün insanlar tetikte beklemeye başlamışlar. Üstat yazar, bir gün "Fantikodan nasıl korunulur?" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıya göre, ne kadar çok göz kırpılır, baş titretilirse ve ayaklar yerden kaldırılmazsa o kadar Fantikodan korunulurmuş. O ülkede herkes, kendilerine Fantikocu denmesin korkusuyla ayaklarını sürerek yürümeye, göz kırpmaya ve baş titretmeye başlamışlar. Kimin Fantikocu kimin olmadığı anlaşılmıyormuş tabii bu durumda. Bunun üzerine yazar köşesindeki yazısında, Fantikoculardan farklı olmak için, her ayak sürtmede bir yandan da diz büküp “Huta – Hata- Hap!” diye sesler çıkarması gerektiğini yazmış. Artık ülkede sürekli bu sesler duyulmaya başlamış. Eğer böyle yapmayan ya da yanlışlıkla “Hopa- Hupa- Hop!” diye sesler çıkaran olursa hemen yakalanıyormuş.

Üstat yazar borçlarını ödememek için, borclu olduğu herkesi Fantikocu olmakla suçlamaya başlamış. Çok kişinin çıkarına gelen, işine yarayan bu yöntem hemen o ülkede yayılmış tabii… Kiracılarını evden çıkarıp yeniden kiralamak isteyenler sözgelimi, kiracılarının Fantikocu olduklarını ihbar etmeye başlamışlar. Kira vermek istemeyen, bedava oturmak isteyen kiracılar da ev sahipleri için Fantikocudur demeye başlamışlar. Herkes kendilerine Fantikocu denmesin diye birbirini Fantikocu olarak suçlamak durumunda kalmışlar. Kim atik davranırsa kazanır olmuş. Artık Fantikocuların ne zaman, nasıl ve neyin kılığına girdiği anlaşılmaz olmuş. İşte tam bu sırada , üstat yazarın Fantikocu dediklerinden biri “Fantikocular, Fantikocu oldukları anlaşılmasın diye, Fantikocu düşmanı kılığına girerler. İşte Fantikocu!” diye üstat yazarı göstermemiş mi?

Fantikocu yazar, "Fantiko diye bir şey yok, ben uydurdum," diyememiş. Bu durumda üstatlığı kalmazmış çünkü. "Fantikocuyum" dese, kendisi kalmayacakmış doğal olarak. O sebepten “Ben mi Fantikocuyum? Ben mi?” diye kekelemeye başlamış. “Ben mi Fantikocu olacağım, bakın halime de bir söyleyin, benim kılığımda Fantikocu olur mu hiç?” demiş. Ondan sonra da dizlerini büküp, göz kırparak, başını titreterek, " Huta – Hata – Hup – Huta – Hata – Hup!" diye inlemeye başlamış.

Şimdi bu öykü nereden mi aklıma geldi? Ne bileyim? Geldi işte... Bu anlatılanlar hiç mi yabancı gelmedi size? Yok canım.. Bildiğim kadarıyla Aziz Nesin bu öyküyü 50 sene filan önce yazmış. Düşündüğünüz belki, sadece bir benzetme... Peki... Aziz Nesin'in öyküleri güncelliğini hiç yitirmeyecek mi? Bu gün de böyleyken böyle işte... Bizde işler bu merkezde.

17 Kasım 2009 Salı

Yağmur Yürümeye Davet Etmez mi İnsanı?

Bakınız… İşte tam buraya yazıyorum.. Ben şaşkının biriyim…

Bugün işe gitmek için evden çıktım ki, baktım çisil çisil yağmur yağıyor… “Ne güzel!” dedim. Usul usul arabama doğru yürüdüm. Tamam da… Tam arabama binecektim. İri bir yağmur damlası burnumun üstüne şıp diye düşmesin mi? Hoppala! Yapılır mı bu bana? Ben iflah olmaz bir yağmur sever değil miyim? Yook.. Yapamam… Asla kıyamam.. Arabaya binemem ki bu durumda… Bunu bir işaret farzederim. Eğer binersem arabaya, yağmura saygısızlık ederim. Böyleyim işte, ne yapabilirim? Tamam.. Binmedim… Vallahi binmedim işte… Ofise kadar yürüdüm… Zaten köyde oturuyorum. Evle ofis arası ayak mesafesiyle on- onbeş dakika… Yağmur altında yürüdüm. Ne şemsiyem var ne şapkam. Olsun! Zaten saçımı jölelemiş, arkaya arkaya taramıştım. Küçük bir at kuyruğu yapmıştım. Islanacak ya, hiç mi hiç dert değil… Siyah pardesümün yakalarını kaldırdım. Bilgisayar çantamı ve el çantamı omzuma astım. Atkuyruğumu attıra attıra yürümeye başladım. Evet,tamam... Islanarak işyerime gittim. Yok! Yok! Hasta olmadım. İyiyim. Ama burnuma fıske atan bir yağmurun yürüme davetini nasıl reddedebilirdim?

Hikaye Anlatamayanların Hikayesi

Bugün Kara Kitap'tan bir hikaye anlatsam dedim. Madem bloğumun adı Hayal Kahvem.. Üstelik bünyem de hayal kurmaya meyilli… O halde anlatılanları başlayalım hep birlikte hayal etmeye, ne dersiniz? Aklımızın beyaz perdesinde Doğu Anadolu şehirlerinden birinde bir attar dükkanı canlandırmalıyız şimdi. “Zaten okumak yazarın harflerle anlattığı şeyleri aklın sessiz sinemasında bir bir resimlendirmekten başka nedir ki?” der Orhan Pamuk Kara Kitap’ın 250. sayfasında… Hava erkenden kararmıştır… Soğuk bir kış öğleden sonrasıdır… Çarşıda pek bir hareket yoktur.. Berber, dükkanını çırağına bırakmıştır… Emekli bir ihtiyar, berberin küçük kardeşi, alışverişe değil de ahbaplık için gelen mahalleden bir müşteri, attarın dükkanında, sobanın etrafında oturup gevezelik etmektedirler. Askerlik anılarını anlatıyor kimi… Kimi gazeteleri karıştırıyor… Dedikodu edilip arada bir gülüşülüyor. Keyifli bir ortam belli ki.. Ama aralarında en az anlatan ve kendini en az dinletebilen olduğu için huzursuz olduğunu fark ettiğimiz biri var. Bakın.. Bakın.. İşte orada… Berberin kardeşi… Onun da aklına gelen hikayeleri, şakaları vardır anlatılacak ama hikaye etmeyi, parlak olabilmeyi, anlatabilmeyi beceremiyor belli ki.. Bazan başlıyor bir şeyler anlatmaya… Diğerleri farkına varmadan kesiyorlar berberin kardeşinin sözünü… Anlatacağı dilinin ucunda… Öylece yarım kalıyor. Ne fena bir vaziyet öyle değil mi? Zaten yazar da kitabında, bu haldeki berberin çırağının yüzündeki ifadeyi gözümüzde canlandırmamızı istiyor…

Şimdi, bambaşka bir durum hayal etmeliyiz. İstanbul’lu bir doktor ailesinin evindeyiz. Bir nişan törenindeyiz. Kurgumuz şöyle olmalı… Batılılaşmış ama pek de zenginleşmemiş bir aile düşünmeliyiz… Ev konuklarla dolu. Nişanlanan kızın odasındayız. Hep birlikte üzerine paltolar yığılmış yatağın çevresindeyiz. Güzel ve sevimli bir kız var aramızda… Bir de ona ilgi duyan iki erkek… Hayalimizde bu şekilde canlandırmalıyız. Bu erkeklerden biri öyle pek yakışıklı değil ama girgin ve geveze. Bu nedenle kız ve herkes onun hikayelerini dinliyor. Kızla ilgilenen diğer delikanlı ise hikaye anlatandan daha akıllı ve duyarlı, ama kendisini dinletebilmeyi bilmiyor. Yazar şimdi bu ikinci delikanlının yüzünü düşünmemizi istiyor.

Şimdi ise üç kız kardeş hayal edeceğiz. İkişer yıl arayla evlenmişler. Bu kızlar, en küçüklerinin evliliğinden iki ay sonra, annelerinin evinde bir araya gelmişler. Kocaman bir duvar saatinin tiktaklarını işitiyoruz. Ve bir kanaryanın kafesinde sabırsızca tıkırdadığını hissediyoruz. Orta halli bir tüccarın evi burası. Kış öğleden sonrasının kurşuni ışığında hep birlikte çay içiliyor. Küçük kız kardeş, her zamanki gibi konuşkan ve neşeli.. İki aylık evli olmasına rağmen, küçük kız kardeşin, evlilik deneyimlerini ballandıra ballandıra anlattığını ve kimi durumları gülünç bir şekilde hikaye ettiğini hayal edelim şimdi de… Diğer yandan en büyük ve en güzel abla, bu durumları yıllardır yaşamasına rağmen, kendi hikayelerini anlatamadığı için, hayatında ya da kocasında bir eksiklik olduğunu düşünüyor sanki… Şimdi de ablanın hüzünlü yüzünü gözlerimizin önüne getirebilir miyiz lütfen!

İşte Orhan Pamuk Kara Kitap’ın dördüncü bölümündeki bu yazısında, tüm bu anlatılanları gözümüzde canlandırmamızı istedikten sonra, “Düşündünüz mü? Hepsi tuhaf bir şekilde birbirlerine benzemiyor mu bu yüzlerin? Bu kişileri tıpkı derinden derine bağlayan o görünmez bağ gibi, yüzlerini de birbirine benzeten bir şey yok mu sizce? “ diye sorar. Çevremizde ne çok böyle insanlar vardır aslında… Hikayelerini dinlemediğimiz, anlatmayı bilmeyen, kendilerini dinletemeyen, önemli gözükmeyen, merak etmediğimiz, sessiz insanlar.. Yazar “o kişilerin yüzleri diğerlerinden daha anlamlı, daha dolu değil mi? “diye sorar. “Sanki anlatamadıkları hikayelerin harfleriyle kaynaşıyor bu yüzler, sanki sessizliğin, ezikliğin, hatta yenilginin işaretleri var onlarda.” Der. Peki bu hayal ettiğimiz yüzler içinde kendi yüzümüzü de düşündük mü hiç? Aslında ne kadar kalabalığız. Çoğumuz ne kadar acıklı ve çaresisiz, öyle değil mi? Ama eline kalem alıp döktürebilen ya da haydi ben kendi halimi de katayım, bloğuna yazı yazabilen, iyi kötü okutabilen kişiler biraz olsun kurtulmaz mı bu hüzünlü vaziyetten? Bence yazmak insanı rahatlatır. Hüznünü dağıtır. Orhan Pamuk da yazısının sonunda yazan kişinin biraz olsun bu hastalıklı durumdan kurtulacağını söyler. Artık eline her kalemi alışında yüzlerimizin gizli şiirine, bakışlarımızın korkunç esrarına girmeye çalışacağını söyler Kara Kitap’ta. Zaten bir sonraki bölümün başlığı da: “Yüzdeki Bilmeceler” dir. O ayrı bir yazı konusudur benim için… Vakti gelince belki cümle cümle Hayal Kahvem’e dökülür. Kimbilir? Bugün de böyleyken böyledir işte…. Hikaye anlatamayanların hikayesi böyledir.

15 Kasım 2009 Pazar

Bazı Kitapların İlk İki Cümlesi

"Çoğu kişi İstanbul Boğazı'nı yazın sever, ben kışına vurgunum. Kar yağarken camgöbeğine dönüşen akıntılarını, kıyıya çekilmiş sarı, kırmızı, mavi boyalı sandalların üzerinde biriken beyaz karı, yiyecek arayan martıları sık sık seyrederim." (Zülfü Livaneli - Leyla'nın evi)

"Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordu.Dışarıdan kış sabahının ilk sesleri geliyordu." (Orhan Pamuk - Kara Kitap)

"Kimilerini eksik bir adam gibi görsem de, yüreğim biliyor ki, şu anda dünyada, yaşamının anlamına varmadan kader rüzgerının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım var. Ölümlülerde pek ender rastlanan bir bilgi birikiminden ve önseziden söz ediyorum." (Zülfü Livaneli - Engereğin Gözündeki Kamaşma)

"İnsan soyunun ölüm gerçeğini kabul etmekte zorlanışı değil midir, onu dünyada gerçekten sahip lduğu tek varlık olan bedeninden bir bakıma ayrı düşüren? Bedenle bilinç arasındaki uzaklık beni her zaman düşündürmüştür." (Erendüz Atasü - Bilinçle Beden Arasındaki Uzaklık)

"O" bir gün çıkıp gelene kadar, 'en iyi korunan sır' dediğimiz yeryüzü cennetinde huzur içinde yaşayıp gidiyorduk. Böyle bir cennet nasıl anlatılır, hatta anlatma girişiminde bulunma cesareti gösterilir, bilemiyorum. (Zülfü Livaneli - Son Ada)

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında

Bugün kırdaki eve uğramak istedim. Ağaçlar arsındaki yolda epeyce araç sürdüm. Doğa sonbaharlıklarını giymiş. İlahi bir el en harikulade güz renklerini yeryüzünün üstüne serpmiş... Eve vardım... Kapıyı açtım ve içeriye girdim... Ev sanki buz kesmiş. Hava çok güzel oysa bugün. Ürperdim. Mevsimin soğuğu duvarlara, eşyalara sinmiş. Perdeler yere kadar inik kalınca, odalar hiç gün güneş görmemiş. Kaç haftadır içinde yaşayan kimse olmayınca, sanki ev ruhunu yitirmiş. Soluksuz, nefessiz kalmış. Yabancıladım evi. Bir an durdum salonun girişinde; bir süre sanki yabancı birinin evindeymişim gibi hissettim. Tedirgin oldum, hatta çekindim biraz. Huzursuzluk hissettim. Kapının girişinde öylece kalakaldım. Sonra ansızın kitaplarımı gördüm. Nasıl sevindim! Eski dostlar... Kitaplar... Yapayalnız kalmışlar. Gittim dokundum. Şöyle bir parmaklarımı dolandırdım hepsine birden. Onlar da kendilerine geldiler sanki sahiden. Baktım bir kitap, kitaplığın görünmeyen yan tarafına düşmüş. Eğildim, aldım yerden. Bu yaz sonuna doğru okumaya başladığım, sonra kaybettiğim için bitiremediğim, Murakami Haruki'nin Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında adlı kitabıydı.

Tozunu silkeledim. Şöyle bir içine baktım. Anladım. Sevdiğim cümlelerin altını çizdiğimden, nerde kaldığım belli. İyi ki iz bırakmışım! Kitabın son bölümünde kalmışım. Sonbahar başından beri kapalı duran şezlonglardan birini kaptım hemen... Terasa yayıldım. Kitabın son bölümü hızla okumaya başladım. Orta yaşın sonlarını süren Hajime, sevdiği bir karısı, iki çocuğu ve iyi bir işi olmasına rağmen, son zamanlarda hayatında eksik birşeyler olduğunu hissetmektedir. Acaba halen, küçükken aşık olduğu, sonra izini kaybettiği Şimamoto'nun etkisinde midir? Tesadüf bu ya tam onu düşündüğü günlerde, Şimamoto ile yolları kesişir. Karmakarışık olur birden! Böyle bir öykü işte.Tamamını anlatmak istemem. Yaşam boyunca verilen kararları ve tercihleri sorgulatan bir kitap. Duygusal kararsızlıkların insan bünyesini nasıl zorladığını anlatıyor. Yaşamın akışı içinde, kimi zaman ortaya çıkabilen insan tutkularının, duygusal alışkanlıkları nasıl değiştirdiğini ve dengeleri nasıl bozabildiğini, basit bir anlatım ama etkili bir dille okuyucuya geçiriyor. Sonra da bir şekilde ya tercihler yada tesadüflerin yönlendirmesi ile hayat kendi mecrasında akıp gidiyor. Murakami Haruki, Japonya'nın en ünlü yazarlarından biri. Bu benim okuduğum, ilk Murakami Haruki kitabı. Romanı bitirdim. Kitabı göğsüme bastırdım. Başımı kaldırdım. Bahçedeki yalnız çınar ağacına baktım. Daha yapraklarını tam dökmemiş. Gene de hüzünlü göründü gözüme... Bulutlar beyaz kuğular misali mavilikler arasında süzülüp gidiyorlardı... Üşüdüğümü hissettim. Yerimden kalktım. Şezlongu kapattım. Eve girdim. Teras kapısını kilitledim. Perdeyi indirdim. Kitabı sehpaya koydum. Dışarıya çıktım. Evin kapısını çekmeden önce şöyle bir içeriye baktım. Sanki nefesim ve soluğum duvarlara ve eşyalara sinmiş. Ev ısınmış sanki. Hatta belki Hajime ve Şimamato'nunkiler de... Olabilir mi?!.. Kim bilebilir? Belki de... Kitaplarıma ve eve "Görüşmek üzere!" dedim... Sevgiyle!
NOT: Hayal Kahvem'e yazdığım eski bir yazım.

Domuz Gribinden Nasıl Korunacaksın Bu Durumda?

Eğer Ataol Behramoğlu'nun dediği gibi, yaşadıklarından öğrendiğin bir şey varsa… Eğer yaşadın mı bir şeyi, yoğunluğuna yaşamaya inanıyorsan… Bitkin düşüyorsan koklamaktan bir çiçeği… Uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara… Bırakabilen biriysen kendini tembelliğin kucağına… Bir kum tanesi gibi... Bir yaprak gibi... Bir taş gibi... Bütün müzikleri, tüm benliğin seslerle, ezgilerle dolarcasına alabildiğine dinlemeyi seven biriysen eğer… Bir kayadan zümrüt denize dalarcasına, balıklama dalmayı seviyorsan hayatın kucağına.. Hani bilirsin ya, gözü kara… Uzak ülkeler, tanımadığın insanlar ilgini çekiyorsa hala… Bütün kitapları okumak arzusuyla yanıyorsan… Değiştirmek istemiyorsan hiçbir şeye, bir bardak su içmenin mutluluğunu sağlık ve huzurla… Hayattaki bütün sevinçleri yaşama arzusu ile doluysan eğer… Kimi zaman kederi de yaşadıysan, tüm benliğinle, namusunla… Acıların da sevinçler gibi insanı olgunlaştırdığına inanıyorsan eğer… Ömür denilen şeyin hayata sunulmuş bir armağan olduğuna… Ve hayatın da insana sunulan bir armağan olduğuna inanıyorsan eğer… Hele hele... bir de... Tüm bunların üzerine, gördün mü arkadaşlarını... sevdiklerini... sımsıkı kucaklamadan duramıyorsan eğer… Söyler misin domuz gribinden nasıl korunacaksın bu durumda? Hani seni görünce dayanamayıp sımsıkı kucaklıyorum ya... İşte bu sebeplerden... Kusura bakma!


NOT: Ataol Behramoğlu'nun harika şiiri Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var şiirinden uyarlayarak yazdım.

"İP"li Deyimlerle Bir Deneme

Hani Yüksek Sadakat’in en güzel şarkılarından biri “ Aklımın iplerini saldım, Giderken ardından baktım” der ya, bu sözler tam beni yansıtıyor. Ben nedense aklımın iplerini tutmayı beceremiyorum. İpe sapa gelmez her konuya bodoslama dalıyorum. Sonra ipin ucunu kaçırıp, ipiyle kuyuya inilmeyecek insanlarla arkadaş oluyorum. Herkese güveniyorum, öyle saf bir tarafım var. Ne zaman ki güvendiğim insanın ipliği pazara çıkıyor, ancak o zaman işte ipleri koparıyorum. Oysa bilen biri biraz ip ucu verse, ipten kazıktan kurtulmuş insanlarla arkadaş olur muyum? Aslında tüm bu yaşadığım olumsuz tecrübelerle, akıllanacağım günleri nasıl iple çekiyorum!.. Doğrusu, bilerek yapmıyorum ki... Bilsem böyle ipimi sürer miyim, dert açar mıyım hiç başıma? İster miyim hiç ortada kalmak ipipullah sivri külah! Kim ister ki! Allah Saklaya!

NOT: Türkçe Deyimler Sözlüğünden, bir ara İP'li deyimlerle bir deneme yazayım demiştim. İşte bu hayali bir yazıyı yazmayı denemiştim.

13 Kasım 2009 Cuma

Hasbihal...

Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, ayaklarını sallaya sallaya, anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinlemek için bekliyorsun. Bugün eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Sen neden bu kadar suskunum diye bana bakıyorsun. Usulca başlıyorum konuşmaya.. “Bugün işlerimin arasında iki saat kadar boş vaktim olunca, sinemaya gittim.” diyorum. “ Hani geçtiğimiz haziran ayında, Michael Jackson hayatını kaybemişti ya…” Duruyorum.. Bir nefes alıyorum. Sen ise gözlerini açıyorsun. Söylediklerimle ilgilenmiş görünüyorsun. İlginden aldığım cesaretle sözlerime devam ediyorum. “ Michael Jackson’ın son konser provalarının kayıtlarından oluşan bir film bu,” diyorum. “Hani dünya turnesine çıkacaktı ya.. Ne planlar, ne hazırlıklar yapılmış. Konser deyip geçme” diyorum.. “Nasıl ciddi bir organizasyon ve teknoloji var arkasında anlatamam sana. Mutlaka görmen lazım.

Ah!” diyorum. “Ah, o güzelim şarkılar… Hepsi de nasıl da hafızama kazınmışlar. Şarkılarının her ritmi, adeta Michael Jackson’un vücudunun bir hareketi. Hatırlasana…” diyorum sana… “Ay yürüyüşünü nasıl denerdik ayna karşısında.. Ya da kemiksizmişcesine dalgalandırılan kollar mesela… Sen ne güzel becerirdin!.. Ben yapamazdım ne kadar çabalasam da…” diye sözlerime devam ediyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum. “Neden başını öne eğdin?” diye hiç sormuyorum. Sadece “Biz neden böyleyiz?” diyorum sana… “Neler yazdılar, söylediler Michael Jackson hakkında.. İnanamadık senle ben valla… Radyo çocuğuyduk ya kimseyi görmez, seslerden de şüphelenmezdik. Onun için mi böyle saftorik olduk… Ya da ne bileyim Kemalettin Tuğcu kitaplarıyla büyüdük. Bırak filmleri, okuduğumuz kitaplardaki kahramanlara ağlar, üzülürdük. Şimdi bu şahane şarkıları söyleyen adam için, denilenlere inanmak bir yana, arkasından yas tutuyoruz baksana !” diyorum biraz kıkırdayarak. Kendini toparlamanı istiyorum. Eğer konuşmama devam edersem bu hüzünlü makamda, biliyorum hüngürdeyebiliriz az sonra.. Diyorum ki konuyu renklendirmek için “Biliyor musun, sinemada kimse yoktu. Yalnız ben… Sanki Michael Jackson benim için konser veriyordu… Nasıl kendimden geçmişim… Bir ara dayanamadım.. Baktım sağıma soluma.. Kimse yok ya nasılsa.. Fırladım ayağa.. Michael Jackson Billie Jean’i söylüyordu. En iyi sen bilirsin beni.. Billie Jean’ de oynamadan durabilir miyim Allahaşkına?

12 Kasım 2009 Perşembe

Çiçek Kokusu Sarhoş Eder mi İnsanı?

Sen hiç Şebboy çiçeği ile yolculuk yaptın mı? Bir düşünsene! Şeb arapça gece anlamına gelirken, divan edebiyatında ise sevdiceğin saçları olarak tanımlanırmış biliyor muydun? Vallahi ben daha yeni duydum. Bu yaşıma kadar hiç bilmiyordum. Ne oldu biliyor musun? Arkadaşıma giderken, bir çiçek alayım dedim... Çiçekçiye yeni gelmiş şebboylar dikkatimi çekti. Genelde kır papatyasına giderken elim, bu kez şebboy olsun istedim. Arabada yaklaşık bir saat şebboyla yolculuk ettim. Allahım, o nasıl koku öyle? Anlatabilmem imkansız! Sahi nasıl tarif edilir bir koku, hiç bilmeyene? Denemek istedim tarif etmeyi şimdi... İnan beceremedim. İnsan çiçek kokusundan sarhoş olur mu peki? Evet, olurmuş! Resmen beni şebboy'un kokusu sarhoş etti. Biraz koku dağılsın diye camı açtım. Araba kullanıyorum ya inan ki korktum! Çünkü başım dönüyordu ve direksiyonu sanki idare edemiyordum. Camı açınca ne oldu biliyor musun?Rüzgar sanki dağıtmadı da kokuyu delirtti... Eğer bir polis çevirse beni, inan promilim tavana değerdi. Dedim ki kendi kendime ne çok şey var bilmediğim. İşte şebboy çiçeğinin kokusu insanın başını döndürür, ayağını yerden kesermiş... Vallahi doğru söylüyorum... İnan bana, bu gerçek! Bir çiçek kokusu insanı sahiden sarhoş edermiş!... Hayret!

Şakacı



Şakacı
güler, gülümser bir şakacı,
güldürür, düşündürür,
arada-bir durur, gözleri dolar,
neler söyler, neler susar...
yoksa, çok acı bir şakayı şakadan da olsa,
çok yalın bir karanlığa mı saklar...
oynadıgı oyunsa, yaşamda oynadıgı,
oyununu mu yaşar...
oyunda yaşadıgı, yaşamını mı oynar...
yaşarcasına, oynarcasına,
sonunu mutlu bağlar,
gider evine ağlar.

Özdemir Asaf

10 Kasım 2009 Salı

Ortanca Çocuk Sendromu

Şimdi oturdum bilgisayar başına.. İnan lafa nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Bak şimdi.. Hayal Kahvem'de yazmaya başladığım bir sene ya oldu ya olacak.. Anca o kadar valla.. Nerden bilirim ben blog da yazı yazmayı Allahaşkına? Hiç yazı yazmamıştım ki bu yaşıma kadar; mektuptan, dilekçeden ya da yemek tarifinden başka! Şaşılacak şey! İnanılmaz bir okuyucu kitlesi oluşmuş peşimsıra. Hiç farkında değilim! İnanmayacaksın ama bizim köyde heryerde günün konusu benmişim. Ne yazmışım? Nereye gitmişim? Hangi kitapları okuyormuşum? Hangi filmleri seyrediyormuşum? Hatta ne yiyiyor ne içiyormuşum? Kime uğramışım? Resmen kitleleri peşimden sürüklüyormuşum! Hoppala! Bu insanların yapacak hiç işi yok mu Allahaşkına?.. Bütün bunları nerden mi biliyorum? Anlatacağım..

Dün kızkardeşim aradı. " Abla, söyler misin, sen hep beni mi yazıyorsun bloğuna?" dedi. Gene öyle bir öğretmen tonlamasıyla sordu ki bu soruyu, garip bir duyguya kapıldım o anda.. Ürperdim hatta. Sanki bir kabahat işlemişim gibi, birden kendimi suçlu hissettim. Fısıldayarak "yoooo..." diye cevap verdim. Bu aslında sorusuna cevap verme değildi, resmen miyavlamaydı diyebilirim. Hani kedi içeceği kaptaki sütü yere döker de sahibi kızmasın diye usulca miyavlar ya. İşte aynen öyle. Süt dökmüş kedi gibiydi sesim. Sonra nasılsa kendime geldim. "Nerden çıkardın kardeş?" dedim. "Ne bileyim. Dün bizim kızlarla buluşmuştuk. "Ablan Pazar sabahı haber vermeden size gelmiş. Çok uykum vardı, bu saatte gelinir mi der gibi, geldiğine pişman etmişsin." dediler. Yaptım mı sana böyle bir şey abla? Kapıyı gülerek açmadım mı? Hasretle boynuna atlamadım mı?Yazmadıysan eğer, nedir bu anlatılanlar?" dedi. Demek herkes benim yazılarımı okuyordu! Bir de yazılarım üstüne muhabbet ediliyordu. Vay canına sayın seyirciler!.. Birden afalladım. Ne deseydim ki şimdi? Tamam... Arada kardeşimle ilgili bir şeyler yazıyordum bloğuma.. Tamam.. Yazarken, her zamanki gibi biraz abartıyordum. Ne olacak ki? Orhan Boran'da hep abartarak kayınvaldesini ya da kayınbiraderini anlatmıyor muydu radyo programlarında? Anlatıyordu tabii.. Ben radyo çocuğuydum. Orhan Boran'ı dinleyerek büyüdüm. İşte ben de kardeşimi yazıyordum arada. Ne olacak ki biraz abartarak yazsam? Küçükken kardeşim hep küçük, abim hep büyüktü. Ben... en aradaydım.. Anlarsın ya, ortancaydım yani. Hiç isteklerim yapılmazdı. "Aaa! ama o senin abin.. sen küçüksün, yapma!.. Aaaa! ama o senin kardeşin, sen büyüksün, yapma! "Hep bu muhabbetlerle büyütüldüm. Zaten "ortanca çocuk" ne demek diye, bak bir sözlüğe.. Neler yazıyormuş şimdi gördüm. Abartmıyorum aynen şöyle yazıyor: "Uyum ve davranış bozukluğu gösteren çocuklar ile suçlu çocuklarda “ortanca çocuk olma” önemli bir etmendir, diyor.. İnanmıyorum ya! Ayrıca ortanca için ailesi tarfından en az şımartılan çocuk, diyor. Kim mi? Şekilde görüldüğü gibi.. Ben! Tabi ki ben!

Yüreğim cız ederek farkediyorum ki bende ortanca kompleksi vardı. Bu yaşta mı anlayacaktım? Kardeş sesini azıcık yükseltse, demek bu nedenle hemen siniyordum işte.. Allahım ne kadar ezilmişim! Şimdi farkediyorum. Hımm.. İşte.. Ayaklarımın dibinde kör kuyum canlandı gene... Anladım ki beni kör kuyularda merdivensiz bırakmışlar.. Denizler ortasında beni resmen yelkensiz bırakmışlar! Öylesine yıkmışlar ki ki bütün duygularımı... Beni hiç mi hiç şımartıp pohpohlamamışlar! Bunları düşündüğümde yıkıldım tabii.. Kendimi evrende toplu iğnenin ucu gibi hissettim... Hoppala! Bu yazdığım Ümit Yaşar Oğuzcan'ın şiirine benzemedi mi şimdi? Hani Münir Nurettin Selçuk'un bestelediği o müthiş şarkı sözü. Ben buralara gene nereden geldim? Birden sıyrıldım bu durumdan.. Nasılsa toparladım kendimi.. Sesimi yükselterek "Aaa! Ne olmuş yazdıysam! Ben ablayım kızım, hesap mı vereceğim? Okumasınlar benim bloğumu senin kızlar!" dedim. Heyyy! Oh ya! Ne güzel şey abla olmak! Ayrıca ne güzel şey, reytingi tavana vuran blog yazarı olmak tabii! Tam bu sırada cep telefonumun çaldığını farketim. Açtım. Kardeşim. "Abla ev telefonundan konuşuyorduk. Sonra sesin kesildi. O kadar merak ettim ki seni. Cep telefonundan arıyayım dedim. Telefonu açık bırakıp yemeğin altını kapatmaya falan mı gittin? Niye konuşmadın ki? Korkuttun beni!" dedi. Nasıl yani.. "Arkadaşlarınla konuşuyordunuz ya hani.. Ben bloğuma seninle ilgili abartılı yazılar yazıyorum diye.. Sinirlenmiştin bana hani... Öyle değil mi? " "Amann ablacım!" dedi. "Kim okuyacak Allahaşkına? Bizim kızlar mı? Başka işleri mi yok da senin bloğunu mu okuyacaklar? Nerden çıkardın? Güldürme beni!" dedi. Telefon galiba elimden düştü... Ben.. Evet.. Kabul ediyorum.. Ortancayım.. Ortanca kompleksim var.. Hayal kurup.. Yazıyorum... Abartıyorum... Galiba ilgi çekmek istiyorum.. Ben.. Şeyy! Or-tan-ca-yım... Az şımartıldım! Ben... Benim... Benim... Galiba ortanca çocuk sendromum var! Orta yaş sendromum yok ama.. Asla! Yooo... Derdim yok yaşla başla! Valla!.. Kardeş, harcadım gene seni ya.. Şaka... Vallahi şaka:))

Rocky2 ve Rocky3 ü de İsterim!

"Issız bir adaya düşsen yanında hangi film olsun isterdin?"diye sordu arkadaşım. Cevabımı hiç tereddütsüz ve anında verdim:"Rocky1"


Tam evden çıkıyordum ki bir şey aklıma geldi. İnan ki, kapıdan geri döndüm. Düşündüm de madem ıssız bir adada tek başıma Rocky1 filmiyle kalacağım. Bari bir iyilik yapın da, Rocky2 ve Rocky3 ü de verin yanıma... Sadece Rocky1 yetmez ki bana. Devamını çok ama çok merak ederim sonra. Bana "Issız adada hem sabrını, hem merakını törpülersin nasılsa!" mı diyorsun? Hoppala! Ben Rocky4 ve Rocky5 i istemiyorum ki ama... Sadece ilk üçünü.. O kadar.. Yeminle.. Valla! Neden Rocky'nin ilk üç filmi mi? Dönüşte anlatacağım. İnşallah!.. Gene anlatmazsam mı?

Söz! Anlatacağım bir ara! Fotoğraflara baksana!



Issız Ada ve Rocky 1

"Issız bir adaya düşsen yanında hangi film olsun isterdin?"diye sordu arkadaşım. Cevabımı hiç tereddütsüz ve anında verdim:"Rocky1"

Neden mi? Üzgünüm ama cevabını vermeye şimdi hiç mi hiç vaktim yok. Az sonra evden çıkacağım. Kısmetse,dönüşte yazacağım. Eğer ruh halim uygunsa tabii!... Daha önce bu yazıyı bir kez daha yazmıştım. Gene evden çıkmaktaydım. Dönüşte canım istemedi cevabını yazmadım!
Şimdi yazacak mıyım? Yazıp yazmayacağımı inan ki ben de tuhaf bir şekilde merak ediyorum. Unutma ama... Bazı insanlar merakına yenilir, bazıları ise merakını yener! Bazıları da merak ettirir ya da merakını kışkırtır! Eğer yazmasam cevabımı sen merakına yenilme e mi?
Merakını yen! Lütfen!

09 Kasım 2009 Pazartesi

Panik Yapma!..

Kimi zaman hayat üstüme üstüme geliyor gibi hissettiğimde, beni rahatlatan filmlerim vardır. Mesela, moralim bozuk, kendimi iyi hissetmiyorum ve gereksiz evhamlara kapılıyorum. Ya da yapmam gereken pek çok şey var ama cesaretimi kaybetmişim. Korkuyorum! Ya da yapacaklarımla ilgili endişelerim var mesela.. Olamaz mı? İnsanlık hali!.. Sanki boğazıma bir yumruk oturuyor bu durumda... Çok aşırı kaygı duyuyorum! Ne yapacağını bilmez bir haldeyim.Mesela kalbim üçbuçuk atıyor. Çaresizim! Anlayacağın, "Panik" hissediyorsam eğer, hemen "Tango&Cash" i seyretmeliyim hemen! Bu film panik hislerime sanki merhem sürer.

Filmin konusu kısaca şöyle; Los Angeles Narkotik Polis Departmanı'nda çalışan, birbirinden farklı yapıda iki polistir Tango ve Cash. Bu polislerden rahatsızlık duyan uyuşturucu çeteleri, bir cinayet suçu sebebiyle Tango ve Cash'i tutuklatırlar. Hapse giren iki kafadarın başları dertten kurtulmaz. Diğer tutuklular ve dışardaki uyuşturucu çetelerinin adamları bizimkileri işkenceye tabi tutarlar. İşte bu işkence sahneleri çok ilginçtir. Bir kere bu filmi sevmemin en büyük nedeni bir muhabbet -dialog- filmi olması. Çok severim bol muhabbetli filmleri. Ayrıca 1989 yapımı eski bir film olmasına rağmen, Tango'yu Sylvester Stallone, Cash'i de Kurt Russell oynuyor. Sizden iyi olmasın da ikisini de çok severim vallahi. Bu filmi tekrar tekrar seyretmeye doyamam!..

İşte bu bahsettiğim işkence sahnelerinde Tango ve Cash birbirlerine sürekli "Panik yapma!" derler. Etraflarında ellerinde sopalarla koca koca adamlar, üzerlerine gelmektedirler. "Panik yapma!". Yakalanırlar ve yüzlerine falçata atılacaktır o sırada. Birbirlerine bakıp her seferinde şöyle derler: "Panik yapma!". Vücutlarına bağlanan iplerle tavana asılmışlar. Altta elektrik verilen suya doğru indirilmektedirler. Birbirlerine bakarlar. Komik bir ifade ile "Panik yapma!" derler gene.. Nasıl iyi gelir bana bu sahneler. Beterin beteri var öyle değil mi? Neden bu kadar dert ediyorum ki her şeyi... "Panik yapma!" diye düşünürüm seyredince bu filmi ve kendimi daha iyi hissederim. Kendime telkin ederim: "Her şey yoluna girer!.. Panik yapma!"

08 Kasım 2009 Pazar

Edebi Bilmeceler - Halil Gökhan ve Konuşan Kadın

Bu kez Edebi Bilmeceler'imi, Halil Gökhan'ın, yeni okuduğum, Konuşan Kadın adlı romanınından çıkardım. Kitaptaki cümlelerden oluşturduğum soruları okuma zahmetine girenler, bakalım cevapları tahmin edebilecekler mi?

1- Ağaçlar rüzgarı öpebilir, etrafa koku yayabilir ve çiçeklerine arıları çekebilirler ama ne yapamazlar?

2- Bir hekim, açılan yaraları kapatmak için "dikerken" moda terzileri dünyaya bir yara olarak geldiğine inanan insanın küçük varlık yaralarını ne yapmak için "dikerler"?

3- "Acele işe şeytan karışır, derler. Ama şeytanın aceleci bir varlık olduğunu sanmıyorum;"O ancak nasıl bir yaratık olabilir?

4- Giyinen kişi için, karşısında mücadele etmesi gereken dört unsur vardır: Bunlar nedir?

5- "Hiç geri geri giden bir dalga gördünüz mü? Dalın içine batan bir çiçek? Ya mideye inen bir dil? Ben gördüm. Ucuna küçük ama çok ağır bir taş bağlanmıştı. "Bu ceza neden verilmişti ?

6- "Çünkü kaderin ve kısmetin saati dünya vaktine göre işlemezmiş; insan, dünyaya bu saati bozmak için getirilmiş; ama uğraşması boşunaymış; çünkü herşey alnımızda yazılıymış." Peki bu alnımızda yazılanlar, ne zaman bir anda sahiplerine okunacakmış?

7- "Nereye giderseniz arkanızdan gelir. Sizi hiç bırakmaz. Yakalamaya da çalışmaz. Sanki aranızda garip bir eşitlik var gibidir. Sizden bir şey istemez. Ona bir şey de veremezsiniz. Ne eksiltilebilir, ne de çoğaltılabilir. Onun hızı sizin ayaklarınızdır. Yürüme iradeniz. Hareket etme isteğiniz. Yanılıp da bir ırmağa ya da kireç kuyusuna düşseniz hiç çekinmeden peşinizden gelir. Sizi sevdiğinden değil, size mecbur olduğundan." Bu nedir?

8- "Sükutun madeni bellidir:" Nedir? Peki, ya, sessizce söylemenin madeni nedir?

9- Avrupa'da Otuz Yıl Savaşları döneminde adını paralı Hırvat askerlerinin rütbe göstergesi olarak taşıdıkları kaba kumaşlardan alan, boyunla göğsün arasındaki o yumuşak bölgede dalgalanması, erkekliğin de övgüsü yapan şey nedir?

10- "Anlamamakta ısrar ediyordum ve beliren ölüm işaretlerinin ne olduklarından çok, bana ne verdikleriyle ilgileniyorum. İşaretler ne olursa olsun sonuç değişmiyordu." Mutluluk değildi bu. Peki neydi?

1. Cevap- Bir başkasını kucaklayamazlar. (Sayfa 12)
2. Cevap- Süslemek (Sayfa 14)
3.Cevap- Acil bir yaratık (Sayfa 17)
4.Cevap- Dekor, aksesuvar, süs ve soyunma süresi (Sayfa 31)
5.Cevap- Çok konuştuğu için (Sayfa 33)
6.Cevap- Kıyamet gününde (Sayfa 99)
7.Cevap- Gölgenizin gölgesi (Sayfa 102)
8.Cevap- Altın - Gümüş (Sayfa 135)
9.Cevap- Kravat ( Sayfa 152)
10.Cevap-Huzur ( Sayfa 183)

06 Kasım 2009 Cuma

"İkileme" Kelimelerle Bir Deneme

Bak şimdi olanları bir bir anlatacağım sana. Dün abuk sabuk bir nedenden, derdimi doğru dürüst dinlemeden, ordan burdan, yalan yanlış duyduklarıyla, aşağı yukarı bir yıllık sıkı fıkı tanışıklığımıza rağmen arkadaşım küstü bana; atladı uçağa, beni terk etti gitti! Oysa iyi kötü bilirdi beni. Aşağı yukarı tahmin ederdi ne deyip ne demeyeceğimi. Ivır zıvır lakırdılar etmeyeceğimi düşünmüş olması gerekmez miydi? Böyle mi olacaktı? Düşe kalka, bata çıka sürdürdük bugüne kadar ilişkimizi. Tamam, tek tük tartıştığımız olmuştur. Ama ipe sapa gelmeyen, saçma sapan nedenlerden, anlatmaya bile değmez inan ki!.. Sağ salim gelmiştik işte bu günlere… Hiç sesimiz sedamız çıkmazdı ki… Ben biraz sesimi yükseltirsem, o kem küm eder susar, doğru dürüst karşılık dahi vermezdi. Ben tıkır tıkır söylerdim söyleyeceğimi. Çatır çatır anlatırdım düşündüklerimi. O sus pus olurdu, hiç ses etmezdi. Tamam, bazen yarım yamalak bir şeyler söylerdi. Fazla dinlemezdim ki. Böyle paldır küldür asla çıkıp gitmezdi…Akça pakça, çıtı pıtı, ufak tefek biriydi. Severdim. Güçlü kuvvetli görünen bendim. Eve gelince, ortalığı gümbür gümbür inletirdim. Pata küte girerdim mutfağa, yemekleri yapan, ortalığı temizleyen hep bendim. Kıyamazdım ki ona! Geceleri horul horul uyuduğunda dahi ses etmezdim. Odamı değiştirirdim en fazla. Öteberilerini toplamazdı, dolaşırdı eski püskü esvaplarla… "Yırtık pırtık gezilir mi bu zamanda? Malın mülkün var satsana, dolaşsana pırıl pırıl!" demezdim. Ne isterse yapsın diye düşünürdüm, yanımda ya! Eş dost, konu komşu kızarlardı, yakıştırmazlardı onu bana. Hiç dert etmezdim. Şimdi terk edip gitti ya beni allak bullak oldum valla. Kendime gelemedim. Şimdi bunları yana yakıla anlatıyorum ya sana, kusura bakma, e mi? Akıl fikir kalmadı bende. Beni biraz toparlasana!

05 Kasım 2009 Perşembe

Şu Ahir Ömrümde Kaç Renk İsmi Öğrenebildim ki?

Birkaç gündür evdeki kitaplıkta eski kitaplarıma göz atıyorum. Buna bir nevi eski dostlarla hasret giderme diyebilirim. Hatta bazılarının varlığını bile unuttuğumu şaşkınlıkla farkediyorum. Mahçup mahçup elime alıyorum tabi... Bazı kitaplarımla ne uzun olmuş görüşmeyeli!.. Bazıları o kadar eski kitaplar ki, resmen öpüp başıma koymak istiyorum. Büyükbabamın mübarek eli misali. Her biri tek tek karşıma çıkıyor. Bazılarında bir naz, bir eda, sitem ... Yüzüme bile bakmıyorlar resmen. İşte elimde tuttuğum, Fena halde Leman sözgelimi. Attila İlhan'ın 1960 larda yayımlanmış ve ortalığı toza dumana katmış romanı. Kimbilir ne zaman en son elime aldım? Kitabın ilk sayfasına baktım. 02.12.1991 yazıyor. 18 yıl önce okumuşum. Kitabın ilk iki sayfasına da, dayanamamış, o güzeller güzeli Üçüncü Şahsın Şiiri'ni yazmışım. Şimdi gözgöze geldik Fena Halde Leman'la... Anladım. Kitap resmen bana küs... Sanki başladı şiiri okumaya: "Gözlerin gözlerime deyince / Felaketim olurdu ağlardım" Nasıl mahçup oldum nasıl utandım anlatamam. Devam etti: "Beni sevmiyordun bilirdim / Bir sevdiğin vardı duyardım." Vallahi bunları duyunca neredeyse ağlayacaktım . Dedim ki ünlü romana: "Hayır, inanma! Yok öyle bir şey.. Her kitabın yeri ayrı. Senin yerini başka kitap tutar mı? Olur mu öyle şey!" Kitabın adı Fena Halde Leman ya, kitabı bir an kadın sandım. Kirpiklerini eğdi sanki, inan ki, üşüdüm içim ürperdi. "Yapma Fena Halde Leman! Unutur muyum hiç seni. Baksana içindeki cümlelere ne çok çizmişim. Şu ahir ömrümde kaç renk adı öğrendiysem senden öğrendim. Bak söyleyeyim istersen!"dedim. Dediklerim hoşuna gitti çok şükür!.. Güldü. "Söyle bakalım !" dedi. Attila İlhan'ın Fena Halde Leman romanında, altını çizdiğim renkleri tek tek saymaya başladım... Eğer kitap küsseydi bana... Ama eğer Fena Halde Leman küsseydi bana.. Eğer Attila İlhan küsseydi bana... İşte ozaman... FELAKETİM OLURDU AĞLARDIM!

Çatlkaya, zakkum pembesine çalan havai eflatun.
Deniz, Körfez’in içlerine gelindikçe, erguvan rengi.
Bu hakiki bir elektrik mavisi olup…
Asit yeşili bir masal yaratığı gibi görünüp kayboluyor.
Yangın kızılı bir loşluk..
Soğuk gri gözlerinde örümcek kızılı bir parıltı belirir.
…… durduğu yerde duramayan, çarpıcı renkler: safra yeşili, buz beyazı, deliksiz siyah, ateş kırmızısı, ölü eflatun.
…. vırt zırt yer değiştiren oje kızılı aydınlıkla kör karanlık, oturanı serseme çevriyordu.
…. batan güneşin pembe yaldıza buladığı başıboş martılar…
…. mavi yeşil bir sonsuzluğa ağır ağır demir alan, dalgın gemi…
… güzel atmaca gözleri vahşi yeşil...
delimsirek renkler ortasında yaşayan…
Gözleri porselen akı
su yeşili bir ışığa bulanmış, tavanı alçak bir salon…
Hardal sarısı bir loşluğa boğulmuş salon…
…. Ölgün renklerin doğurduğu külrengi pus, sütlü bir gece izlenimini veriyor…
kederli külrenginden subay hakisine kadar renkler, açıklı koyulu….
... örümcek kızılı ellerini uzatıp…
Şehvet kırmızısı bir aydınlıkta yüzüyorum,…
altın sarısı ve yosun yeşili
..morla eflatun arası gece!
..saçları platin beyazı
Koyu menekşe rengi, minnacık bir ağız.
Aydınlığı kükürt sarısı.
...Pere Duparc'ın masmavi kahvesinde...
Sivas ve Isparta halıları: boru çiçeğine çalan morumsu lacivert, lale ezmesi kırmızı ve ördek başı yeşil, imgelem çiçeklerinden derlenmiş bir masal bahçesi.
...yaldızlı sarı, kızılcık kızılı, yaprak yeşili, kehribar siyahı...
...şu bonbon pembesi dantelli yatak örtüleri..
... cırlak kırmızı ufak bir reno-alpine
... ışıklı reklamın kömür siyahı ve kan kızılı tokatlarını yiye yiye...
... yaldızlı lacivedden sütlü sarıya kadar...
... cesed mavisi bir kız...
... süpürge sarışını...
... ........

Mimikler ve Tikler Sözlüğünüz Var mı?

Bak ne anlatacağım sana...Biliyor musun, bu blog yazıları neler getirdi başıma? Arada Türkçe deyimlerle bir deneme yazısı yazmaya çalışıyorum ya bloğuma... En son "ev"li deyimlerle bir deneme yazısı yazmıştım... Yazımdaki kahraman evde kalmış bir kızdı. Hayalimden böyle bir senaryo kurmuş ve kızın ağzından yazıyı kaleme almıştım. Bana göre çok da şeker bir yazı olmuştu. Her yazımı hazırladıktan sonra, konuyla ilgili fotoğraf ararım sanal dünyada... Bu yazıma da arayıp bulmuştum ve yazımın üstüne koymuştum...Aman Allahım, sonra bir yorumlar geldi ki, gözlerime inanamadım... Yorumları okuyunca... İnan bana... Bakakaldım, şaşakaldım hatta donakaldım. O kadar şaşırdım yani! Bak şimdi, bloğa koyduğum fotoğrafta, yaşı geçkince bir gelin, pencereden başını uzatmış, adeta zaferle gülüyordu. Ama eliyle de şöyle bir hareket yapıyordu; sağ elini yumruk yapmış ve aynı kolu dirsekten 90 derece yukarıya gögüs hizasında kaldırmış, sol eliyle de sag kolunun üst pazısından kavramış. Ben bu fotoğrafı görünce, bayılmıştım. Yaşlıca bir kız evleniyor ya, bu hareketini "evlenmeyi başardım" anlamında yapıyor sanmıştım. Meğer bu hareket argoda pek güzel bir anlama gelmiyormuş. Bana müstehzi gülüp bunu söylediklerinde, aman nasıl kızarmıştım. Ne bileyim, bilerek koymadım ki! Yeminle bilmiyordum, tamamen masumum!

Neyse, okadar mahçup olmuştum ki , hemen yazıyı olduğu gibi blogtan kaldırmıştım. Sonra vücut dilinin keşke bir grameri, sözlüğü olsa diye düşünmüştüm. Hatta abartma sanatında ustayım ya, bu düşüncemin üstüne "kursu açılsa keşke" diye fikrimin ince gülünü eklemiştim. Ne var, olamaz mı yani? Billahi düşündüm bunları ciddi ciddi...Aslında bu konu o kadar önemli ki! Birileri her dilde anlamlarını verse mimiklerin ve tiklerin, sahane olmaz mı sence? Kaş çatmak kızmanın, kaş kaldırmak hayret etmenin, omuza el koymak dostluğun, elini beline koymak bilmişliğin, göz kısmak bazan düşünceli olmak bazan da tehditkarlığın dile gelişi olabilir. O kadar çok var ki buna benzer mimiklerimiz. Benim gelinin hareketini bilemediğim gibi, bazılarını bilemiyebiliriz tabi. Oysa bir mimik sözlüğü olsa, açıp bakardım anlamına, böyle rüsva olmazdım okuyucularıma! Sen gelinin yaptığı hareketi bilmiyorum diye, beni hepten cahil zannetme. Elbet benim de bildiğim birşeyler var vücut dilinde... Bak şimdi, iki hareket biliyorum mesela, biri hani bizde kullanılan nah işareti, Brezilya'da iyi şans dileme anlamına gelirmiş. Bir de hani bizim, elimizi yukarıya çevirip parmak uçlarımızı birleştirerek yaptığımız nefis işareti var ya, bu ise İtalya'da bilakis hakaret olarak anlaşılırmış, iyi mi? Yani anlamını bildiğini zannettiğin bir mimiği, başka bir memlekette yaparken dikkat edeceksin. Bak işte geldin mi benim sözüme? Mimiklerin anlamını gösteren bir sözlük olmalı, hatta farklı coğrafyalara göre!

Tiklere gelirsem, tikler tam manasıyla ibretlik... Göz kırpan, burun çeken, omuz yada baş tıklatan, saçıyla oynayan insanlar vardır ya hani... Tiklerin anlamını yazan bir lügatımız olaydı fena mı olurdu? diye tam düşünüyordum ki... Ay, inanmıyorum! Vücut diliyle yapılan tikleri düşünürken aklıma ne geldi biliyor musun? Konuşma dilimizdeki tikler! Şimdi düşündüm de şöyle, ne kadar çokmuş meğer! Bak şimdi... Pratik.. kritik.. dokunmatik.. etik..akustik.. erotik.. fantastik.. estetik.. domestik.. sosyetik.. otomatik.. hahha... asortik.. patik.. fanatik hatta hatta atik ve tetik.. Ha bir de bankamatik!... Bir dakka hani bir jilet yok muydu, permatik! Tamam ben konuya nereden başladım nereye geldim değil mi? Anladım benim sonum hayra alamet değil, bitik inan ki bitik!
Not: Hayal Kahvem'e yazdığım eski bir yazım.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Bazan Epeyce Alınganım...

1998 Nobel edebiyat ödüllü, Portekizli yazar Jose Saramago’nun Körlük adlı romanını geçen yıl okumuştum. Kitabın filme çekildiğini duyunca, merakla gelmesini bekliyordum. Daha önce okuduğum Patrick Suskind’ın Koku adlı romanının, sinemaya uyarlanmış filmini seyrettiğimde, film bana o kadar büyüleyici gelmişti ki, filmi tekrar tekrar izlemiştim. Okuduğum romanların başka bir öykü anlatıcının hayalinde nasıl canlandığını merak ederim. Bu nedenle, romanların sinemaya uyarlanmış halini, beyaz perdede seyretmeyi çok severim. Acaba Körlük romanının filmi de bana aynı duyguyu verebilecek miydi?

Şehirde araba kullanmakta olan bir kişi, durup dururken kör olur. Sonra muayeneye gittiği doktoru da kör olur. Şehirde kör olan insanların sayıları artmaya başlar.Şaşkın durumdaki siyasi otorite, körlüğün bulaşarak yayılmasından korktuğu için, görmeyen insanları öncelikle bir hastanede karantina altına alır. Kesinlikle dışarıya çıkmalarına izin verilmez. Yiyeceklerini ve ihtiyaçlarını dışarıdan göndermeye çalışırlar. Bir süre sonra görmeyen insanların sayısı o kadar çoğalır ki , doktorun karısı hariç tüm şehirdeki insanlar kör olurlar.Doktorun karısı, kendisinin de kör olduğunu söyleyerek, kocasının yanında kalmayı becermiştir. Hatta kadının filmdeki en büyük başarısı budur diyebilirim.

Bazan cinsiyet konusunda alıngan olduğum hissine kapılırım. Yok.. Yok... Galiba epeyce alınganım. Misal, bu filmde yazar, görme duygusunu kaybeden insanların psikolojik profilini çıkarmayı bir kadın gözünden yapmayı tercih etmiş. Görmeyenlerin durumunu bir kadının gören gözlerinden izliyoruz. Buraya kadar çok güzel. Ama filmin devamında gören kadının güçlü olması ve iktidarı ele geçirmesi gerekirken, gözü kör olduğu halde elinde silahı olan adamı iktidara geçiriyor yazar. Bukadar mı beceriksiz olur bir kadın? Aslında burada tabii ki -sanırım(!)- bu durumun cinsiyetle bir ilgisi yok. Gören kişinin yeti eksikliği aşağılanıyor ama ben gören kişi kadın ve yetersiz profil çizildiği için biraz alınganlık gösteriyorum. Herkes kör iken senin gözün cadı gibi görecek ve çaresiz kalacaksın. Olacak şey mi ? Ama yazarın asıl vurgulamak istediği de bu belli ki. Demek ki sadece görmek yeterli olmuyor. Demek ki gözün görse de gerekli becerin yoksa, kabiliyeti olup eline güç geçiren görme özürlü biri de senin yerine iktidarı eline geçirebilir. Vurucu olan da bu zaten!

Doktorun karısının gözleri, film boyunca o kadar trajediler görüyor ki, filmin sonunda herkes görmeye başlarken, bu kez kendisinin kör olacağını düşünüyor. Aslında toplumsal, ahlaki, siyasal yapılara tersinden bakmakta fayda mı vardır acaba? Sorgulatan ve düşündüren bir kitap ve film.
Doğrusu ben öncelikle kitabı okuduğum için memnunum. Hem okuduğum kitabın sinema perdesinde şekillendiğini görmek hoşuma gitti. Hem de özellikle Körlük filminin, kitabı okunmadan tam anlaşılabileceğini düşünmüyorum. Bence kitabını okumuş olmam filmin seyrini daha kolaylaştırdı. Geçen yıl satın alıp okumadığım kitaplar arasında Jose Saramago'nun Görmek adlı kitabı duruyor. Umarım, yakın zamanda film seyretmekten fırsat bulurum ve bu kitabı okurum . Çünkü sinema, galiba kitaplarımın papucunu dama attı son günlerde!
NOT: Hayal Kahvem'e yazdığım eski bir yazım.

03 Kasım 2009 Salı

Bir Köy Mezarlığına Gömün Beni...

Bazan şairler ve şiirler dost olmaz mı insana? Aynı bazı öyküler gibi... O günkü halinize göre ilaç olur da bazan, yaranıza merhem sürerler sözgelimi. İşte o dostlarımdan biri Nazım Hikmet'tir. Bu gün canım nasıl da ünlü şairin Vasiyet şiirini okumayı istedi. Bugün bir köy mezarlığına çok tatlı bir kadını gömdük de.. Şimdi bu şiiri okumak aman ne iyi geldi!

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan Beyin vurdurduğu
Irgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan,
yanık benzin kokusu tarlalar ortamalı,
kanallarda su ne kuraklık, ne candarma korkusu
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemiştim ben
daha onlar düzülmeden
duymuştum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-ki öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani....

Nazım Hikmet Ran

02 Kasım 2009 Pazartesi

Bazan İnsanın İçi Üşür mü?

Hayatın sana sırtını döndüğü zamanlar vardır hani. Hatırlasana. Hiç halinden anlamaz hayat. İçin acıyordur, üşüyordur hatta. Olur mu deme? Olur, olur! İnsanın içinin üşüdüğü zamanlar olur. Sırtın dik, başın yukarıda değildir eskisi gibi. Duruşun, bakışın değişir. Omuzlar çöker... Gözler açılmaya zorlanır. İnsanlar sırtını sıvazlamak isterler, dokunsunlar bile istemezsin. İstersin ki o ara, kimse sana bir şey demesin, seni kimse görmesin... Zaman hızla geçip gitsin. Hissettiğin duygu geçmez bilirsin. İstersin ki en azından zamanla küllensin. Hatta sen şöyle bir uzun uyuyabilmek istersin. Ninenin anlattığı Eshab-ı Keyf gibi misal... Hani bir zalim hükümdardan kaçan 7 genç ve bir köpek, bir mağaraya sığınmışlar. Orada uykuya dalmışlar. Bir uyanmışlar ki, rivayet bu ya meğer 300 yıl uyumuşlar. Devir, devran değişmiş. Belki de aynen böyle. Ne dersin? İhtimal bu ya, uyandığında kurtulmuşsun o eski duygulardan. Olur mu olur, teselli bulursun bu durumlardan. Sanki kötü bir düştü geçmişte olanlar. Bitti işte... Geçti, gitti, tamam!... Hayat dönmeye başlar sana. Gülmeye başlar suratına. Halinden anlamaya başlar bir sebeple. Nedense? Sırtın dikleşmeye başlar, başın yukarıya kalkar yeniden. Duruşun bakışın değişir. Başlarsın insan içine girmeye, muhabbet etmeye. Hatta kahkaha atarsın gerektiğinde. Ama artık eski sen değilsindir.İçini üşüten şey değiştirmiştir seni, sen farketmeden. Bir kişi daha gitmiştir hayatından işte. Bir boşluk bırakmıştır o giden yüreğinde. Onun yeri hep boş kalır. Bilirsin boşalan alan kolay hava alır. Üşür. İşte içim üşür ya zaman zaman... Bu nedenle...Biri daha... Sevgili Fevziye Hanım da hayatımızdan sessizce çekip gitti.. Bilmem...Anlatabildim mi?

Sofiye Loren Samatyalı mı?

Akşam kütüphaneme şöyle muzip gözlerle bakıyordum ki Atilla Atalay’ın Ebekulak adlı kitabıyla göz göze geldik. Geçenlerde Ebekulak öyküsünü okumayı nasıl canım çekmişti. “Eyvah!” demiştim. Önce kitabı her zamanki gibi evde bulamayacağım diye endişelenmiştim. Zira evdeki kitaplık gene o kadar karışmıştı ki. Sonra “Bir dakika” demiştim… Ben Ebekulağı bloğuma yazmıştım. Bu aklıma gelince, öpebilsem kendimi alnımdan öpecektim! O kadar sevindim. Sonra hemen bloğumdan okudum öyküyü tabi. Bir öykü her okunduğunda aynı lezzeti verir mi? İnsan bıkmaz mı aynı öyküyü defalarca okumaktan? Ben Atilla Atalay’ın Ebekulak’ adlı öyküsüne bayılırım! Nasıl tatlıdır. Nasıl damardandır… Of Of.. İnsana durup dururken “arapsaçı” nı söyletir. “gönlüm söz dinlemiyoor / sevdiğimi ver diyoor / kim görse şu hâlimi / bir daha sevme diyoor / aaah aşk yüzünden / arapsaçına döndüm / çöz beni arapsaçı / çivi çiviyi söker / budur bunun ilâcı. Okumak istersen bu öyküyü. Bloğumun sol üstündeki kutuya Atilla Atalay yaz. Tıkla. Karşına çıksın öykü. Oku bak, sen de benim gibi arapsaçını söyleyeceksin. Kesin!

Neyse… Hazır bulmuşken Ebekulak adlı öykü kitabını elime aldım tabi. Ahh! canım diye hasretle kucakladım. Sonra baktım şöyle usulca içine. Bir öyküsünde takıldım kaldım. “Sıdıka’nın Senaryosu.” Sıdıka ile ilgili daha önce blogumda yazı yazmıştım. Konusu hurafelerle ilgiliydi sanırım. Sıdıka, Atilla Atalay’ın meşhur bir kahramanıdır. Ev kızıdır, annesiyle sohbetleri komik ötesidir. Annesi Sıdıka’dan daha alemdir hatta… ”İntihar edersen eğer, baban seni öldürür!” diyen şekerlikte annelerdendir.

Erol Taş

Bu öyküsünde de gene anne kız muhabbeti var. Sıdıka anladığım kadarıyla TV ye hayatını anlatan bir senaryo yazmaktadır. Annesi bunu duymuş. Resmen köpürmektedir. Eceline mi susamış. Babası kızarsa neler olurmuş. Olacakları bilmiyor muymuş? Ama Sıdıka’nın yazdığının babasıyla bir ilgisi yoktur ki. Ayrıca Sıdıka babası için Terminatör III diye bir şey yazmayı düşünmektedir. Anne anlamaz. Ne olduğunu sorar. Sıdıka, Terminatör III'ün Erol Taş’ın geliştirilmiş modeli olduğunu söyler. Hiç babaya Erol Taş denir miymiş? Babaya senaryo yazılan eller kesilmez miymiş? Hemen kaldırmalı yazdığı senaryoyu Sıdıka, şimdiki gibi halen devam ederse yazmaya, anne Sıdıka’yı saçını başını yolmakla tehdit etmektedir. Sıdıka bir kutu Diazem yazmaktadır aslında annesine. Bu küçük kutuyu kullanınca anne, her konuda anlaşacaktır eltisinle bile. Sakinleşecektir.

Bruce Lee

Anne alınır bu sözlere. Sıdıka’nın papuç dilli cadaloz olduğunu söyler ve kafasına terlik indirir! Sıdıka insanın kafasına vurmamak gerektiğini, bişi diil beyin kanaması geçireceğini, senaryosu yerine tomogrofisi çekileceğini anlatmaya çalışır annesine. Aslında Sıdıka mutlu bir aile senaryosu yazmak istemektedir. Gerçekte ise Kozbi Ailesi'nin cinnet geçirmiş bir halleri vardır resmen. Ya da annesi Bruce Lee’nin kadın olanı, babası da Muhammed Ali Kley’in parkinsonsuz halidir. Gerçek halleri filme çevrilse millet boks maçı izliyoruz zanneder. Anne Sıdıka’nın kendisini Bruce Lee ye benzetmesine çok bozulur. Sofia Loren ya da Birjit Bardor ne güne duruyordur? Sıdıka Zsa Zsa Gabor’un da olabileceğini söyleyince , annesi kolay bir şey demesini, kısaca M.M yada B B demesini ister sözgelimi.

zsa zsa gabor

Gerçekten ömür kadındır Sıdıka’nın annesi. Aslında istemektedir işte ünlü olmayı. Ne olacak sanki, Sıdıka annesine şööle güzel bir rol yazsa, annesi oynasa televizyonda fena mı olur? Zaten televizyonlar kafayı üşütmüş, neyi çekeceklerini, kimi çıkaracaklarını bilemiyorlar… Belki şans Sıdıkalar’ın ailesine güler. Anne bütün bu muhabbetten sonra heveslenir. Kızına yazmasını, babasına söylemeyeceğini, ama kısa metrajlı olmasını, çabucak oynanmasını söyler. Mesela kendisini İtalyanmış, kontesmiş gibi göstermesini ister. Sofiye Loren Samatyalı mıdır? İtalyan değil midir? Zaten gençken herkes anneyi Sofiye Loren’e benzetmedir. Gençken kocası da Körk Daglıs a benzemektdir. Rahmetli kayınvaldesi onu hamamda beğenmiştir. İyi de hamamla İtalya’nın ne ilgisi vardır? Sıdıka İtalya nın pahalı olacağını söyler. Ama anne öyle bir heves etmiştir ki, itiraz istemez. Eğer anneyi dinlerse Sıdıka, Oskar alacaktır Oskar!

Öyküde yeni bir bölüme geçeriz. Durumu baba duymuştur. Anne ağlamaktadır. Sıdıka üzüntülüdür. Çünkü anne ve babası acayip havaya girmişler. Kimin adı jenerikte üste yazılacak, kimin alta yazılacak diye kapışmaktadırlar. Annesi Sofiye Loren’in afeşlerde isminin hep en üstlerde yazıldığını söyler. Kocasına öyle öfke doludur ki Sıdıka’dan babası için bir dayak sahnesi yazmasını ister. Öyle bir sahne olmalıdır ki, Alen Delon’la Jan Pol Belmondo bir olup babasının ağzının burnunu kırmalılar, üzerlerine lazer tabancası sıkmalılar… Böyle şirin bir öyküdür işte Sıdıka’nın Senaryosu. Atilla Atalay gene hem düşündürür hem de kıkır kıkır güldürür.

01 Kasım 2009 Pazar

Film Gibi Yemek Tarifi



Sana Lucy ile Henry'nin hikayesini anlatmış mıydım? İ.Ö 3000li yıllarda başlayan, günümüze kadar hep aynı şekilde tekrarlanmakta olan hikaye vardır ya hani... Sana anlatmamış olamam. Çünkü sen seversin romantik hikayeleri. İşte bu da, o hikayelerden biri... Aslında bu hikaye aynı zamanda bir yemek tarifi. Hikayenin mutfak çeşidi yani...

Hikaye bu ya... Farzet ki senle ben Havaii'de bir evin mutfağındaymışız. Sanki bu mutfak bir beyaz perdeymiş. Mesela senle birlikte bir film izlemekteymişiz. Ne dersin? Burası zengin mi zengin bir mutfakmış mesela. Her türlü hububat,zerzevat, nebatat, sakatat mevcutmuş fazlasıyla. Etler dizim dizim diziliymiş dolaplarda. Piriçler çuval çuval yüklüymüş ambarlarda. Şenlikli mi şenlikli, eğlenceli mi eğlenceli bir mutfak. Bu mutfağın çapkın bir jönü varmış. Adı Henry! Mutfağın eti. Adeta bir kazanova gibi yaşamaktaymış. Her türlü erzakla iyiymiş arası, her türlü hububat, zerzevat, nebatat ve sakatatla hemhal olmaktaymış devamlı. Her gün başka biriyle pişiriyormuş işi, sanki daldan dala konan hercai! Kim etle birlikte pişse, lezzetini ona katıyor, ortaya şahane nefasette yemekler çıkıyormuş. Bunu öğrenen her türlü mutfak erzağı, mutlaka Henry ile pişmek istiyormuş. Zeytinyağlı yemekler özellikle, Henry ile pişirilen yemekleri nasıl kıskanıyorlarmış anlatamam. Çoğu içine limon sıktırıyormuş ki, gözyaşlarını biri görürse ve "ne oldu?" derse, bahanesi olsun istiyormuş ,"limondan" diye. O kadar kıskanıyorlarmış yani et ile pişen yemekleri, bilmem anlatabildim mi?

Henry'nin çapkınlıkları ve bu safahat hayatı Lucy ile karşılaşması ve ona körkütük aşık olmasıyla değişmiş. Lucy kim miymiş? Mutfağın akça pakça dilberi pirinç tabi. Pirinç mutfakta çuvallarda saklansa da, el üstünde tutulmaktaymış son zamanlarda. Çünkü kısa süreli bir hafıza kaybından muzdaripmiş. Henry'nin, her buluşmalarında Lucy'yi yeni baştan etkilemesi ve kendine aşık etmesi gerekmekteymiş. Tamam, et her nekadar geçmişinde bir çok erzakla beraber pişmiş olduğundan tecrübeli olsa da, pirincin kendisi gibi hissedip hissetmediğinden emin olamadığı için, sürekli stres içindeymiş, ne yazık ki. Bu derdi kendine yetmiyormuş gibi, üstüne bir de tuz biber eklenmesin mi? İyice sıkıntıdaymış yani. Tam anlatamadım mı yoksa?Acele etme lütfen, anlatacağım teker teker şimdi...

Bak şimdi, et aşık ya mutfağın akça pakça dilberi pirince... Bugün neler olacak acaba gene diye sıkıntı içindeymiş. Hergün yeniden yağda kavrulurmuş bir tencere içinde. Sıkıntısını göstermek istemezmiş pirince... Tencerede kavrulurken, suyunu bir salar bir çekermiş... Bir salar bir çekermiş. Bilen bilir halini, bu çektiği aşk acısı onu iyice pişirmekteymiş. Pirinç ise kendi halinde ayrı bir yerdeymiş. Her sabah etin çektiği çilelerden habersiz, önce derin bir tasın içindeki sıcak suya dalarmış. Yumuşar ve daha beyazlarmış. Sonra soğuk duşun altında yıkanırmış iyice, tüm nişastalarını dökermiş. Ne dert kalırmış ne kasavet! Ama bir derdi var dedim ya, yıkanırken soğuk suda akıp giden nişastalar gibi, her gün geçmişe ait tüm anıları da silinip gitmekteymiş. Bunu nasıl mı anlıyoruz? Şöyle... Bir gün önce eti tencerenin dibine sermişler kavrulmuş vaziyette. Sonra soğuk suda yıkanmış pirinci koymuşlar üzerine. Et ve pirinç bir araya gelince, üstlerini aşacak kadar sıcak su koymuşlar... Ayrıca tuz ve tereyağ eklemişler ki iyice lezzetlerine lezzet katsınlar. Her ikisini tencerede bırakmışlar ateşin üstünde. Kısmışlar ateşi ki, yanmasınlar, yavaş yavaş demlensinler. Her ikisi pişmişler sahiden beraberce. Sonra ters çevrilmişer bir tepsiye. Kavrulmuş et ve demlenmiş pilav şahane bir birliktelik oluşturmuşlar. Sevmişler birbirlerini, çılgınca aşık olmuşlar.

Ertesi sabah et ve pirinç tekrar bir araya gelince, et seslenmiş pirince "Lucy, nasılsın?" diye. Pirinç tanımamış Henry'i. Demiş " Sen kimsin? Ben tanımıyorum ki seni". Şaşırmış, kalakalmış tabi Henry. Neyse, sonra Henry öğrenmiş ki, Lucy bir kaza geçirmiş ve daha önce anlattığım gibi bir hastalıktan muzdaripmiş. Bugün yaşadıklarını yarın unutuyormuş. Henr'nin hergün yeni baştan kendini tanıtması, Lucy'i kendine aşık etmesi gerekiyormuş. Henry, eğer Lucy'nin sevgisini kazanmak istiyorsa hayatı boyunca her gün ilişkisine sıfırdan başlamak zorundamış. Henry de Lucy'i çok sevdiği ve onunla birlikte pişmek istediği için, her gün bu çileye katlanırmış. İşte bu hikayem de böyle! Onlar ermiş muradına,biz çıkalım kerevitlerine!

Ne? Sen bu hikayemi bir filme mi benzettin? 50 İlk Öpücük mü? Henry'i Adam Sandlar, Lucy'i Drew Barrymore oynuyor bu filmde öyle mi? Mümkün değil! Benim anlattığım hikaye İ.Ö 3000 yıllarına dayanıyor. Efsane olmuş bir hikaye filme çevrilmiş olabilir tabi. Ama şunu bil ki, o seyrettiğin filmin gerçek hikayesi böyle! Yiyene.... Afiyet olsun:)