deneme yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2011 Perşembe

Hani Güneşe Küsmüştüm Ya Ben... Hah İşte...



Hani anlatmıştım ya bir keresinde...  Hani bu yaz  kaçmıştım ben güneşten de…  Hani ne vakit denk gelip değse tenime… Kahverengi lekeleri tebelleş ediyordu ya  yüzüme… Hah işte... Ne yapayım yani? Küsmüştüm bende… Güneşten yüz çeviriyordum her denk geldiğimde... Öyle böyle değil. Nasıl nemrut biri olmuştum güneşe karşı anlatamam. Şefkate, merhamete, iyiliğe dair hiç bir şey düşünmüyordum... Gülümsememi esirgiyor, kaşlarımı sıkıca çatıyordum. Bakışları yüzüme değmesin diye şapkamı yüzüme iyice kapatıyordum. Peçe takacaktım neredeyse ya... Tövbe... Tövbe... Kendimi tanıyamıyordum biliyor musun? Birine küsmek ne fena şeymiş  meğerse… Neyse...  Artık sonbahar geldi diye sevinçliydim. Hani rüzgar, yağmur, bulut başrole geçecekti de güneş artık figüran olacaktı ya bana göre... Nerdeee? Hani iki gün önce... Anlatmıştım ya... Ben böyle düşünüp tedbirsizlik edince, beklenmedik bir sevdaya düşer gibi boş yakalanmıştım da... Efendime söyleyeyim, omuzumdaki çantaları yere atıp öfkeyle güneşe bakmıştım ya... Of, yüzümü açık görünce, ılık ışıklarını eros oku misali akıtmıştı tenime. Sonra ne olmuştu biliyor musun? Tenimden giren eros okları dosdoğru gidip bağdaş kurmuştu yüreğime.  İşte o an güneşi sevdiğimi hissettim. Her an tepemde duran, yakan, yıkan, kavuran bir sevgi değildi istediğim.  Ben en beklenmedik zamanda bulutların ardından ortaya çıkan, yumuşak, ılık, esintili sonbahar güneşini sevmiştim. İşte o gün... Tam o gün... Güneşle barıştım ya... Hemen babama telefon ettim.  Telefon uzun uzun çaldı... Tam kapatacaktım ki... Babam enerjik bir sesle: "Alooow!" diye bağırdı. Ben masum bir ses takındım. Bir kedi gibi mırıl mırıl... Şöyle  mırıldandım: "Afedersiniz bayım, sizin çok büyük hayranınızım. Bilirim siz hep çocuklarınıza "hayat kimseye kızmayacak, küsmeyecek kadar kısa" dersiniz. Üzgünüm ama ben güneşe küsmüştüm. Bugün barıştım. Çok sevinçliyim. Kutlamak için Seka Park'ta yürümek istiyorum. Acaba size çıkma teklif etsem, kabul eder misiniz" dedim.  Adımı seslendi.  "Buyrun benim!" dedim.  Güldü...  "Komik kızsın vesselam." dedi. "Aşağıdayım. Sizi arabada bekliyorum. Umarım beni kırmazsınız. Bakın hayat kısa filan demem sonra feci küserim. Sizden yüz çeviririm." dedim. Sanıyorum korktu küsmemden babam. Hemen "Tamam. Geliyorum." dedi. İşte o gün... Hani ben güneşle barışmıştım ya...  Hah, işte o gün... Ben, babam ve güneş eğlenerek yürüdük. Oh! Rahatladım vallahi. Çok şükür. Küsmek meğer  ne feci bir  hismiş!

21 Eylül 2011 Çarşamba

"Kızgın" Ruhlara Bire Bir Gelen Deneme Yazısı...


Şimdi sen beni böyle uslu, köşesinde oturan Karamürsel sepeti misali, ağzı var dili yok hanım hanımcık biri sanıyorsun ya! Hep böyle olsam keşke... Nerdeee? Bazan o kadar sinirli oluyorum ki anlatamam. Sinirli ne demek? O kadar kızgın oluyorum o kadar kızgın oluyorum ki... Durduk yerde tepemin tası  bi atıyor...  Off! Görsen beni... Tanıyamazsın valla. Deli gibi oluyorum, resmen çıldırıyorum ya! Sebep mi?  Sebep mebep yok arkadaşım!  Bence aklın varsa  ileri geri soru sorup üzerime üzerime gelme. Bak peşin peşin söylüyorum dalıma basma yani. Bazan nasıl pataklamak geliyor içimden anlatamam. Böyle nasıl oluyorum biliyor musun? Birini eften püften bahaneyle yakalasam yakasından mesela... Sallasam, silkesem önce şööyle... Sonraa... Hırpalasam, ufalasam, ağzını burnunu dağıtsam var ya... Off, nasıl rahatlayacam.


Ya da ne bileyim, Allah yarattı demeden, eşek sudan gelene kadar ayağımın altında çiğnesem mesela... Suratını çarşamba pazarına çevirsem... Ohhh! Canıma değsin diyeceğim. Biliyorum içimin yağları erim erim eriyeceeek... Hele heleee...  Pastırmasını, pestilini , posasını ya da sucuğunu çıkarsam... Hele hoşaf etsem, kızılcık şerbeti içirsem veya pilakisini yapsam var yaa... İşte değme o zaman benim keyfime... Hıımm... Yoo... En güzel yöntem kuyruğunu tava sapına çevirmek. Bu da yetmez ayrıca pöstekesini sermek. Paçavrasını çıkarmalıyım paçavrasını.  Kesin bozmalıyım o kendini beğenmiş façasını.  Artık ne oluyorsa bana inan bilemiyorum. İçimden bir şeytan mı çıkıyor ne? Zaten neler olup bittiğini sonra hiiç hatırlamıyorum. Gözüm kararıyor bir anda... Yerden yere çalmak istiyorum aslında. Of! Off! Mostrasını bozmak, mariz atmak en iyisi galiba... 


Of ya.. Yok.. Yapamam.. Kıyamam kiii... Hiiç kıyamam hiiiçç.. Asla... Böyle durumlarda ne yapmalıyım biliyor musun? En iyisi sırtını kaşımalıyım, sırtını... En iyisi okşayı okşayıvermeliyim... Efendime söyleyeyim şööyle bir silkeleyip de tozunu almalıyım tozunuuuu... Ahh! Kıyamam tabii.. Beni kızdıranın önce paçasını düzeltmeliyim... Akabinde ve detayında  yuvasını yapmalıyım... Ahh! Sonunda unutmamalıyım.. Neyi mi? Neyi olacak? Şarkı söylerken ahenkli çıksın diye sesi.. Hatta cümle alem daha rahat duysun diye belki... Akordunu düzeltmeliyim... Akordunu tabii! Ama beni en rahatlatacak şeyi, şimdi buldum inan ki... Ne mi? Beş kardeş... Ah, yanağında hissettirirsem beş kardeşin şefkatini, inanıyorum ki artık kızdırmayacaktır beni.


27.06.2011

27 Haziran 2011 Pazartesi

"Kızgın" Deyimlerle Bir Deneme Yazısı...


Şimdi sen beni böyle uslu, köşesinde oturan Karamürsel sepeti misali, ağzı var dili yok hanım hanımcık biri sanıyorsun ya! Hep böyle olsam keşke... Nerdeee? Bazan o kadar sinirli oluyorum ki anlatamam. Sinirli ne demek? O kadar kızgın oluyorum o kadar kızgın oluyorum ki... Durduk yerde tepemin tası  bi atıyor...  Off! Görsen beni... Tanıyamazsın valla. Deli gibi oluyorum, resmen çıldırıyorum ya! Sebep mi?  Sebep mebep yok arkadaşım!  Bence aklın varsa  ileri geri soru sorup üzerime üzerime gelme. Bak peşin peşin söylüyorum dalıma basma yani. Bazan nasıl pataklamak geliyor içimden anlatamam. Böyle nasıl oluyorum biliyor musun? Birini eften püften bahaneyle yakalasam yakasından mesela... Sallasam, silkesem önce şööyle... Sonraa... Hırpalasam, ufalasam, ağzını burnunu dağıtsam var ya... Off, nasıl rahatlayacam.


Ya da ne bileyim, Allah yarattı demeden, eşek sudan gelene kadar ayağımın altında çiğnesem mesela... Suratını çarşamba pazarına çevirsem... Ohhh! Canıma değsin diyeceğim. Biliyorum içimin yağları erim erim eriyeceeek... Hele heleee...  Pastırmasını, pestilini , posasını ya da sucuğunu çıkarsam... Hele hoşaf etsem, kızılcık şerbeti içirsem veya pilakisini yapsam var yaa... İşte değme o zaman benim keyfime... Hıımm... Yoo... En güzel yöntem kuyruğunu tava sapına çevirmek. Bu da yetmez ayrıca pöstekesini sermek. Paçavrasını çıkarmalıyım paçavrasını.  Kesin bozmalıyım o kendini beğenmiş façasını.  Artık ne oluyorsa bana inan bilemiyorum. İçimden bir şeytan mı çıkıyor ne? Zaten neler olup bittiğini sonra hiiç hatırlamıyorum. Gözüm kararıyor bir anda... Yerden yere çalmak istiyorum aslında. Of! Off! Mostrasını bozmak, mariz atmak en iyisi galiba... 


Of ya.. Yok.. Yapamam.. Kıyamam kiii... Hiiç kıyamam hiiiçç.. Asla... Böyle durumlarda ne yapmalıyım biliyor musun? En iyisi sırtını kaşımalıyım, sırtını... En iyisi okşayı okşayıvermeliyim... Efendime söyleyeyim şööyle bir silkeleyip de tozunu almalıyım tozunuuuu... Ahh! Kıyamam tabii.. Beni kızdıranın önce paçasını düzeltmeliyim... Akabinde ve detayında  yuvasını yapmalıyım... Ahh! Sonunda unutmamalıyım.. Neyi mi? Neyi olacak? Şarkı söylerken ahenkli çıksın diye sesi.. Hatta cümle alem daha rahat duysun diye belki... Akordunu düzeltmeliyim... Akordunu tabii! Ama beni en rahatlatacak şeyi, şimdi buldum inan ki... Ne mi? Beş kardeş... Ah, yanağında hissettirirsem beş kardeşin şefkatini, inanıyorum ki artık kızdırmayacaktır beni.



26 Haziran 2011 Pazar

Canım Denize Girmek İsteyince, Hayal Etmeden Duramadım Gene!


Bugün... Yaz günü Haziran'ında... Mevsim sonbahar tadı veriyordu ya... Evde yalnızdım. Niyetine girdim. Canım bir şeyler karalamak istiyordu Hayal Kahvem'e. Hafızamın kuytu çekmecelerini karıştıracak, artık bahtıma ne çıkarsa, kelime kelime damlatacaktım. Du bi... Aslında yıkanmak, arınmak ferahlamak istiyordum. Çünkü bazen yalnız seslerden kirleniyorum ben, yalnız seslerden...  Öncee... Atilla Atalay'ın "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki? Yine deniz… Nasıl dingin ... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa, razıyım ben, öyle güzel ki.” şahaneliğindeki sözlerini aklımın iplerine doladım. Attım kendimi Deliler Denizi'ne... Oh! Anında nasıl ferahladım anlatamam. Şöyle bi  bıraktım kendimi. Sen hiç yosunlarla bir salındın mı? Dene bak. Deniz karar veriyo. "Seni şöyle sallıyacam hacı" diyo, sen de "Peki hocam salla" diyosun. Bir sonraki hareketi bilmeden, yani deniz, yani ucu bucağı yokmuş gibi..."  Devamında  Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi adlı romanı aklıma geldi. Bilirsin, o kitapta Sırtüstü Yüzmek diye bir bölüm vardır hani. Aşk acısı  çeken Kemal, karanlık bir güzelliği olan o acıklı Eylül günlerini dayanılır kılan önemli bir şey keşfeder: Sırtüstü yüzmek. Bunun için, sırtüstü ve geri geri yüzerken başını Boğaz sularının içine iyice sokması, denizin dibini başaşağı görmesi, bir süreliğine nefes almadan kulaçlar atması gerekmektedir. Hatırladın mı? Hani akıntının ve dalgaların içinde geri geri ilerlerken gözlerini açınca, tersinden gördüğü Boğaz'ın renk değiştirerek koyulaşan karanlığı, aşk acısına hiç benzemeyen bambaşka bir sınırsızlık duygusu uyandırırdı içinde... Altında kıpırdanan sınırsız, esrarengiz alemin parçası olmaktır önemli olan... Ağzını, genzini, burun ve kulak deliklerini sonuna kadar dolduran Boğaz sularının, içindeki denge ve mutluluk cinlerinin hoşuna gittiğini hissederdi. Bir çeşit deniz sarhoşluğuyla tersinden  kulaç üzerine kulaç atarken, karnındaki ağrı neredeyse yok olurdu ve o zaman Füsun'a derin bir şefkat duyduğunu da fark eder ve aşk acısında ona karşı pek çok öfke ve kırgınlık olduğunu hatırlar.... Kafasını sudan hiç çıkarmadan düşüncelerinin onu götürdüğü yere, sonuna kadar yüzer. Daha sonra sahile çıkıp güneşin altında uzanıp gözlerini kapadığında da, yaşadıklarının aslında tutkuyla âşık olan her ciddi, onurlu erkeğin başına gelen şeyler olduğunu iyimserlikle düşünür. Hayallere daldım gene. Bu kez yazarların cümleleriyle denize girdim oturduğum yerde. Güneş batma ay da dolun olarak doğma şekilleri yapıyo bi taraftan. Ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar, kenardan dolun dolun ay ve manzaranın en kral köşesinden kendine yer bulup batmak üzere olan güneşle... İşte öyleyken yani... Az önce... Denize girdim işte ben. Sırtüstü yüzdüm. Yine hiç kimsenin ruhu duymadı.

NOT: Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsüyle, Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi adlı romanının bazı cümlelerini arakladım. Yazarlar affetsin beni... Cümleleriyle oynadım gene...  Hey, denize girdim ya.... Aman ne ferahladım...

16 Kasım 2010 Salı

Deyimlerle Bir Deneme Yazısı-Huyum Kurusun Cimriyim.

Nasıl yani? Diyelim ki, ben birine söz verdim. Sonra verdiğim zü geri isteyemez miyim? Söz aramızda, huyum kurusun, biraz cimri biriyim. Hani ben bir söz verdiysem, ne bileyim o sözü emaneten vermiş olabilirim. Yarabbim! Yoksa verdiğim söz ebediyen gidiyor mu elimden? Artık o sözün bende kullanım hakkı kalmıyor mu yoksa? Eyvah! Kullanamıyor muyum artık o sözü bir daha? Yapmayın!.. Bilmiyordum ki vallaha. Şimdi öğrendim. Verilen söz geri alınmaz mı? Kim demiş? Söz verme, verirsen geri dönme mi? Niye ki? Birisi benden söz isterse veririm. Ama sonra kesinlikle verdiğim sözü bana geri vermesini isterim. Sözümü ağzıma tıkamayın da bir yol beni dinleyin. Sözüm meclisten dışarı ama, siz beni çıldırtmak için söz birliği mi yaptınız kuzum yoksa? Söylediğiniz sözü bilin öyle söyleyin lütfen! Açık açık söyleyin, niçin dönemiyor muşum sözümden? Sözü ağzınızdan dirhemle çıkarmayın rica ederim? Yooo! Ben sözümü ayağa  düşürmedim ki! Basbayağı birine söz verdim. Verdim ama verilen sözün geri alınmayacağınısözü kimse söylemedi ki bana! Cimriyim diyorum arkadaşlar! Huyum kurusun cimriyim. Bana ne? Verdiğim sözü  geri isterim! İs - te - riiim!