menekşe istasyonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
menekşe istasyonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2015 Salı

Yavaş Tren'i Beklerkene...

"Ben bilirim o bakışı" dedi. "Sen, hala O'nu düşünüyorsun..." Bakışlarımı bozmadan, fırlayıp tuvalete gitsem. Aynanın karşısına geçsem, nasılmış anlasam. Sonra bir daha bakmasam öyle...




....Kalktık, "iki yetişkin insan" gibi yürüyoruz işte. Bunca şeyin arasında, ööle bi takım ibibikliklere vaktimiz yok, hem "yazık bize", hem "ayıp lan artık, ne o ööle liseliler kibin". Ben yürürken, içimden bastığımız parke taşlarını sayıyorum. Asvalta vardığımızda, toplam sayıya bakıcam, seviyorsa tek sayı. Yürüyoruz...


Cümleler- Atilla Atalay/Menekşe İstasyonu
Film-Woody Allen/Paris'te Gece Yarısı

17 Şubat 2015 Salı

Manda Yuvası - Gece On İkiden Sonra, Şafak On...



"Çiğdem Sineması, Yeşilyuva İlkokulu'nun yanındaydı...
Yalnız, bir dakika durup isimlerin güzelliğine dikkatinizi çekmek istiyorum. 
Çiğdem Sineması, Yeşilyuva İlkokulu, Cennet Mahallesi, Florya, Menekşe İstasyonu..."
 
atilla atalay/çiğdem sineması


Böyle düşsel bir mekanda, dev bir hercai menekşenin dibinden trene binip,  çiğdem kokan bir sinemada film seyretmeyi hayal ederek Beyoğlu'na gelmiştim. Aynen Çiğdem Sineması'nın olmadığı gibi, Emek Sineması da yok artık, kesin biliyorum. Fitaş'ın  yüksek  koltukları arasında boynumu uzata uzata,  !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin   filmlerini arka arkaya seyrediyordum.

Üzerimde tuhaf bir hal vardı.  Parmağına çekiç vurmuş insanın, elini deli gibi sallayıp zıplaması, söz konusu acıyı geçirmesi nasıl mümkün değilse, Tokyo'daki çetelerden, Avustralya'daki trans anneye, büyükler için yazılmış masal tadındaki İngiliz filminden, Brezilya'nın ağustos esintilerine kadar muhtelif lezzette filmler seyrederken,  27 Şubat'ta vizyona girecek olan Manda Yuvası adlı filmin sürekli zihnimde gezinmesini ve günleri saymayı engellemem de mümkün olamıyordu. Acayipti!

Bilenler bilir,  öykü seven biriyim.   Atilla Atalay'ın  komik kitaplarının arkasına gizlediği, ciddi ve hisli öykülerini tekrar tekrar okumaya doyamam. Benim için nadide  mücevher ayarında her biri...  Tek kelimeyle biterim.

Biliyordum ki, Atilla Atalay  son kitabına yeni öykülerini hazırlıyordu. Çıkacak kitabının adı  bile belliydi.  Ağır Tren... Of! Trene dair her şeyi seven bencileyin biri için bu kitap adı tam anlamıyla harikuladeydi.  Diğer kitapları gibi bu kitabının adını da çok sevmiştim. Öğrendiğim anda yüreğim pıtı pıtı  kanatlanıvermişti. En hakiki okuru olaraktan, sabırsızlıkla  yeni kitabının yolunu  gözlemekteyim. 

Pekiii.... Manda Yuvası adlı filmle  alıp veremediğim neydi? 

Şuydu...  Yavaş Tren bir türlü yayımlanmamıştı.  Sabırsızlıkla beklerken, Manda Yuvası'yla ilgili haberler  gözüme ilişmişti. Haberlere göre, Manda Yuvası'nın senaryosunu  Atilla Atalay, Can Barslan ile birlikte yazıyordu. Kastamonu'ya filmin çekiminin yapılacağı yerleri görmek, köylülerle konuşmak için gitmişler, bir süre  oralarda kalmışlardı. Eee...   Bu durumda Yavaş Tren'in gelmesi gecikiyordu.  Yıkılmıştım resmen...  Çok fenaydı.

Yalan söyleyecek değilim.  Manda Yuvası hakkında bütün bu haberleri duyduğumda çok öfkelenmiştim. Fikrime göre, Yavaş Tren'in gelişini yavaşlatmıştı ya, bırakın Manda Yuvası'nın adını anmayı, mümkünü yok... Asla seyretmeyecektim.  

Sanki kızgın  ütüler  ayaklarıma düşüyor, boğazımda petrol yüklü tankerler infilak ediyordu. Hatta bir süre sonra kabuslarımda rol değişimi oldu.  Asabi kadın el emeğiyle, psikolojik gürültüler çıkarıp, Manda Yuvası'na karşı menfur suikast girişimleri planlamaya kadar işi götürünce, kendimden korktum. Geçer diye bekledim, geçmedi. Harbiden rehabilite olma durumum söz konusuydu. Nihayetinde Manda Yuvası'nı zihnimin ücra çekmecelerinden birine kilitlemeyi becerebildim. Vallahi unuttum sanıyordum.

Bilirsiniz, unuturken, sinemaya gider, öyküler okursunuz, gülersiniz, gözleriniz dolar... Aynılarını yaptım.  Yooo... Besbelli unutamamışım. Bırakın unutmayı, için için Manda Yuvası'nın vizyona girmesini dört gözle beklediğimi anladım. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin  dünyanın her yerinden farklı  bakışları sinemaseverlerle buluşturan filmlerini seyrederken, aynen askerin kafa izninin bitmesine kalan günleri sayması  gibi,  kaç kere Manda Yuvası'nın vizyona gireceği günü sayarken  yakaladım kendimi.  Şaşırdım kaldım.  İçimdeki yavru kedi debelendi...  Gece on ikiden sonra, şafak on... 

14 Ekim 2012 Pazar

Trene Binip Gideceğim İşte!.. İyi de Nereye?


Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bak şimdi... Dün arkadaşlarım Oya ve Hülya'yla birlikte kahve içmeye gitmiştik tamam mı? Kahveden çıkışımız sinema saatine denk gelince, Uzun Hikaye adlı filme girdik. Film fonda ağız mızıkasından çıkan ezgiler eşliğinde, bir kara trenin olağanüstü güzelliğiyle dumanı tüte tüte gelişiyle başlıyordu. Atilla Atalay öyküsünde der ya hani; "Kimisi vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğini bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız bir aşkla bağlıyım..." Yazarla aynı fikirdeyim. Trenleri oldum bittim karşılıksız  aşkla sevdim. Uzun Hikaye'yi seyredince, film başından sonuna trende, tren yolu çevresinde geçince, trenle yolcuğa gene nasıl heves ettim anlatamam. Of!  Tamam.. Tak etti canıma. Çantamı takacağım sırtıma… Trenle yolculuğa çıkacağım mutlaka… Evet… Evet… Çıkacağım. Hem de tek başıma. Fazla eşya almayacağım yanıma. Kitapsız olmaz ama.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda. Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım. “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela çok uzaktaki ıssız bir kasabaya…


Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir ya... Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.


Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmlerinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım trenle yola… Olmaz ama… Yoo.. Şimdi oturduğum yerde böyle hayaller kuruyorum ama... Trenle nereye gidebilirim ki? Hızlı tren çalışmaları başladı ya hani... Bizim şehirdeki tren seferleri kaç aydır iptal edildi. Hımm. Du bi... Enseyi karartmamalıyım.   "Hayal et, olur elbet" demekten vazgeçmemeliyim. Evet. Hayali de olsa...Takacağım çantamı sırtıma. Ben anlamam! Trenle yolculuğa çıkacağım mutlaka! Hem de tek başına! İlla!

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ve Tren Ve İşim Ve Sibirya Soğukları


Bugün tren yolu işi yapan bir şirket, iş makineleri için teklif istedi. Of!.. Makine kırılması sigortaları var ya, en bayıldığım sigorta çeşidi. Hiç alçak gönüllü davranmayacağım. Makine kırılması sigortalarında tek kelimeyle uzmanım. Düşünebiliyor musun, hele bu makineler tren yoluyla ilgiliyse, sigortalarını yaparken mutluluktan uçmaz mıyım? Çünkü ben trenlere karşılıksız aşkla bağlıyım.  "Kimisi vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğimi bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla, hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız aşkla bağlıyım." Bu cümleler Atilla Atalay'ın Menekşe İstasyonu adlı öyküsünden. Trenlere olan aşkımı anlatmaya kalksaydım, daha güzelini anlatamazdım. Aldım öyküdeki cümleleri, aynı düşüncedeyim diye buraya yazdım.


Elimde değil... Ben duygularımı çok abartan bir bünyeye sahibim. Abarttığım duygularımla abartılı tepkiler veriyorum. Haydi, tanıyanlar bilir beni... Ama tanımayanlara ne demeli... Bak şimdi... Hiç bilmediğim bir şirketin, tanımadığım bir yetkilisi... Bir müşterim tavsiye etmiş. Bugün telefonla aradı beni. İlk kez konuşuyoruz. Sigortalatmak istedikleri makineleri anlatmaya başladı. Son derece ciddi biriydi. Ben tren yolu makineleri olduğunu duyduğum anda, abartılı bir edayla... "Heyyy! Makineleri görebilir miyim? Tren yoluyla ilgili herşeyi çok severim." dedim. Karşımdaki kişi durdu. Bir süre konuşmadı. Hiç aldırmadım. "Şaşırdınız değil mi?" dedim. "Duyduğunuz gibi biriyim. Aklıma geleni hemen söylerim. Makineleri görmeli, riskleri sigorta şirketlerine iyi anlatabilmeliyim. Tren yolu makinelerini her zaman çıkmaz ki karşıma. Hoşunuza gidecek fiyatlarla bu işinizi ben almaya niyetliyim." dedim. Hımm... Güldü. Fısıltılı bir sesle "Aramızda kalırsa size bir sırrımı söyleyeceğim." dedim. Cevap vermedi. Ben devam ettim. "Trenlere karşılıksız aşkla bağlıyım. Tren yoluna hizmet eden makinaları yakından tanımalıyım." dedim. İşine aşkla bağlı biri her zaman insanların ilgisini çekmiştir. Makinelerin bulunduğu şantiyenin adresini ve muhatap olacağım şantiye müdürünün ismini  aldım. Atladığım gibi arabama, dağ taş demedim şantiyeye vardım. Tren yolu makinelerini görüp tek tek fotoğrafladım. Harikuladeydiler.


Şimdi diyorsundur ki, bu anlattığın olayla nedir Sibirya Berberi'nin ilgisi? Ne bileyim? Gittiğim yer dağlık bir araziydi. Her taraf bembeyaz karlar içindeydi. Hava nasıl soğuktu anlatamam. Sanki Sibirya... Buz! Buz! Dört yanı üfürüyordu. Ayaz mı ayaz! İşçiler çay molasındaydılar. Bir kaç işçi, kar ayaz demeden beyazlar ortasında güreşerek şakalaşıyorlardı. O anda aklıma bu film geldi. Seyredenler bilecektir. Seyretmeyenler ise illa seyretmelidir. Şahane bir filmdir. İyi ki makineleri görmeye gitmişim. Sanki bu filmin bir karesinin içerisine girmiştim. Sana bir şey söyleyeyim mi, ben bu makineleri aynı trenler gibi karşılıksız aşkla sevdim. Biliyorum, bir gün bir parçaları kırılırsa, kalpleri kırılmış gibi üzüleceğim. Gene bu şantiyeye gidip "Kırılan kalbin hiç kimseye faydası yok." tadında bir Masumiyet Müzesi cümlesini, makinelerin kulaklarına söyleyeceğim. Eskiden bunları kimse bilmezdi. Yazmaya başladığımdan beri kendimi açık ediyorum. Biliyorum. Söylemene gerek yok. Haklısın. Tuhaflığımı ulu orta  ilan ediyorum. Tuhafım!

 

17 Mart 2011 Perşembe

Kahve Molası - Galiba Ben De Trenlere Karşılıksız Aşkla Bağlıyım...


Dün trenlerle ilgili bir yazı yazınca, gece rüyamda biteviye trenlerle uğraştım. Harbiden seviyorum trenleri.  Tren sokağı çoğuğuydum. O nedenledir belki.  Bir vakitler tren İzmit'in içinden geçerdi. Evimiz tren yolu kenarındaki apartmanlardan birindeydi. Trenin patır patır geçişi asla ürkütmezdi beni. Bilakis içimi sevinçle titretirdi. Sabah işe gelmek için evden tam çıkıyordum ki  ani bir kararla gerisingeri  döndüm. İllüzyondaymış gibi kitaplığa yöneldim. Hızla kitapları gözucumla taradım. Aradığım kitap yoktu sanki. Bulamayacağımı düşünüp kedere kapılmam an meselesiydi. Ansızın onu gördüm. Menekşe İstasyonu. Nanananomm... Bir Atilla Atalay yapımı... Sevinçten havalandım.  Eteklerim zil çala çala evden fırladım. Asansörü çağırdım. Yok, binmedim ama. Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak inmeyi tercih ettim. Pataküte inerken apartmanı inlettim. Hayret edilecek şey. Kimse kapıyı açmadı. Arabama bindim ve işe geldim. Kitabı masamın üzerine koydum. İşimin arasında kitabın kabına bakıyordum. Şimdi kahve mola zamanım. Şekerli bir kahve rica ettim. Geldi. Önce iyice kokladım. Kahvenin şekerle hemhal olmuş kokusunu bilir misin? Anlatamam. İçmen gerekir. Kışkırtır insanı. Deliye çevirir. Kitabı elime aldım. İkiyüz otuz ikinci sayfasını açtım. Öykünün altını çizdiğim son paragrafındaki cümlelerini sesli okumaya başladım. "Kimisi vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğini bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız bir aşkla bağlıyım..." Kitabı kapattım. Bir süre göğsüme bastırdım. Hayal Kahvem'e bir kaç gün önce yazdığım bir Turgut Uyar şiiri geldi aklıma... Olduğu yerden kopyalayıp buraya yapıştırdım.

"doğrusu belki de ve nedense
duygululuk küçültücü geliyor insana
ne kadar eylülü üst üste yığsan
böyle olamaz belki
Feyyaz diyor ki oysa
"ben bir ağlama ustasıyım"
galiba ben de. "

Atilla Atalay'ın , Menekşe İstasyonu adlı öyküsünün sonuna yazdığı yukarıdaki paragrafı en baştan bir daha bu kez içimden  okudum. Sonra başımı kitaptan kaldırıp bağararak "Galiba ben de." diye cevapladım. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.

- Kimsenin peşinde değiller. Ya uyuyorlar, ya da esniyorlardır şimdi... Yalnız çocuklar burunlarını cama yapıştırmışlardır.
- Zaten yalnız çocuklar ne aradıklarını bilirler, dedi Küçük Prens. Bezden bir bebeğe bütün zamanlarını verirler, varsa, yoksa o bebektir; ellerinden alınırsa ağlarlar. 
- Ne mutlu onlara, dedi makasçı. 

Bu paragraflar Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens'inden... İçimden geldi. Şimdi yazımın sonuna ekledim.  Çıkmalıyım. Bugünkü programıma baktım. Bütün gün arazideyim. Haydi.. Tamam... Gittim...

NOT: Yukarıdaki resim, Atilla Atalay'ın Menekşe İstasyonu adlı öykü kitabının Latif Demirci'nin çizimi kapağıdır.

11 Mayıs 2010 Salı

Trenlere Karşılıksız Aşkla Bağlıyım...

Yok, bu kez sözü dönüp dolaştırmayacağım. Konuya bodoslama dalacağım. Bak şimdi... Ben tren yolu çocuğum ya çocukluğum tren yolunda geçti. Trenle ilgili her şey büyüler beni... Hele Menekşe İstasyonu'nun hastasıyım.. "Menekşe İstasyonu da neresi? Hiç duymadım böyle bir istasyon ismi!" dersen inan bozuşuruz seninle şimdi... Bilinmez mi? Hatırlasana "Gün doğmadan, manyak kahkahalar atan martıların eşliğinde, gölle denizin birleştirdiği, "kartpostal gibi" manzaranın kenarından Menekşe İstasyonu'na inmek... Sen bunun klibini çekebilir misin Apo? Neyse... Boşver şimdi... Evlerde uyku mahmuru sarı ışıklar, camlarda çaydanlık buharı, radyoda bağlama takımından oyun havaları, yosun kokusu sinmiş rüyalara karışan anne sesleri, "beş dakikacık daha" lar, gidip, birlikte uyuyan treni uyandırırdık. Öbür istasyonların yeri de başkaydı. Florya'dan, bizim liseli, Şelale diye bir kız binerdi, "camdan sarkmayınız" ibaresinin tam da üstünden sarkıp, Şelale'nin perondaki yerini belirler, vagonanı düşmek için koştururduk."diye anlatır ya Atilla Atalay... İşte trenle ilgili öyküsünün ve bu öyküsünün yer aldığı kitabının ismidir Menekşe İstasyonu... Ben ne vakit bir tren istasyonu görsem bu öyküyü hatırlarım. Ne zaman büyüdüm ki, diye düşünürüm. Ne vakit bir tren görsem çocukluğumdaki tren yolu günlerim gelir aklıma, içim cız eder. Hani "Kırık kalpleri götürürsün peşinden, çocukken yarım bıraktığın ekmekler gibi, ardınsıra koşarlar. Olmadık bir zamanda kendilerine dair şarkıyı kulaklarına fısıldar herbiri. Duymam artık sanarsın, dudağın o bildik melodiye hüzünle eşlik ederken, sen içindeki boşluğa savurup avunursun. Kendi kırıklığını bir başkasının peşine takınca suskun ve çaresiz, belki o zaman... "Büyürüm de mi... Anlarım hanyayı konyayı. Vay be, derim, bööleyken bööleymiş meğersem. Çok iyi yaa. Sen ayrıcalıklısın şimdi, ne güzel, tüm bunları biliyorsun... Bırak, ben de kendikendime öğreniyim." der ya Atilla Atalay Kırılan adlı öyküsüne başlarken. Aynı duyguları hissederim işte ne zaman bir tren görsem. "Kimileri vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine, henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğini bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız bir aşkla bağlıyım..." İşte ben de trenlere karşılıksız aşkla bağlıyım... Aynen Atilla Atalay'ın dediği gibi...