refik halit karay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
refik halit karay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2021 Pazar

Bir Film / Beş Kitap

 "-Hasta mısın?

- Hayır

- Yaralı mısın?

- Sanırım..."

Refik Halit Karay / Gurbet Hikayeleri

"Bana, bütün hayata dargın bir sesle:
"Ne istiyorsunuz?" diye sordu."

    Ahmet Hamdi Taşpınar/Sahnenin Dışındakiler


"O gün ve ondan sonra, günlerce,
hep o rüya hali devam etti."

    Sabahattin Ali / Kuyucaklı Yusuf


"Kendimizi kaybetmiştik, sen ikimizi de buldun."

     Peyami Safa/ Bir Tereddüdün Romanı


"Ben / Çizilmiş bir yaşama atanmışım gibi.
Peki ama
Kim çizebilir senden başka senin yaşamını?"

    Cahit Zarifoğlu / Yedi Güzel Adam


-NOT- 
Film kareleri / İngiliz Hasta


8 Mart 2020 Pazar

Vücut Uzuvlarında "Korona" Değil "K" Salgını:)



Refik Halit Karay'ın Türkçenin Tadı ve Ahengi adlı kitabının sayfalarında dolanıyorum.  150. sayfada yazarın bir tespitine denk geldim. Türkçemizdeki "k" salgınından söz ediyor. Misal olarak vücudumuzun uzuvlarını bildiren isimleri tek tek sayıyor. 

"Kafa, kol, karın, kas, koyun, koltuk, kaburga gibi bir çok kelime "k" ile başlar. 

Bu harfle başlayıp bitenleri de vardır: Kulak, kasık.

Sonlarında ve aralarında "k" bulunan ise pek çoktur:
Dirsek, yanak, bacak, şakak, tırnak, parmak, oyluk, topuk, gırtlak, barsak gibi... 

Ya üç "k"lı kıkırdak!"

Meğer uzuvların isimlerinde ne çok "k" varmış.  Daha önce fark etmemişim. 
Şaştım kaldım:)



12 Şubat 2011 Cumartesi

Gene İnce Ayarlı Yemek Mevzuları...

 
Refik Halit Karay’ın yemekler üzerine bir yazısını okumuştum. Önce Fransız yemeklerindeki münasebetsiz yemek adlarını sıralıyordu. Mesela “rop döşarmbr giymiş patates”i örnek veriyordu. Galiba bir de “kanepe üzerinde öküz kuyruğu” diye bir yemek ismi söylüyordu. Daha pek çok örnek veriyordu vermesine ama benim şimdi yazabildiklerim maalesef sadece bunlar.

 
Sonra bizimkilere geçiyordu. Mesela “dünyada “imam bayıldı” dan daha tuhaf bir yemek adı bulunabilir mi?” diye soruyordu. “Karnıyarık” ameliyat masasını veya Abanoz Sokağı’nda işlenmiş bir cinayeti hatırlatarak tiksindirmiyor muydu? Yazar, “dolma” yı da beğenmiyor, lüzumundan fazla tıkız ve kaba buluyordu. Birtakım tatlı ve tuzlu yemek isimlerinin çirkin yaratılmış uzuvlara benzetmeyi berbat buluyordu. Mesela iri, fırlak gözler “lokma”, ninenin beyaz fakat bumburuşuk teni “sütlü muhallebi” dendiği gibi, “ilik gibi kız”, “pelte gibi oldum” denmiyor muydu?

 
Söylerken hazetmediği birkaç isim daha vardı: Tarator, plaki, silkme, turşu… Turşu sözünden hoşlanmamasının sebebi, terlemiş, yorgun birinin “turşuya döndüm” demesinden ileri geliyordu. Mesla “keşkül” adı ise büyük yazara, sadece tatlıyı değil haklı olarak dilenci yada dervişin elinde tuttuğu kaseyi hatırlatıyordu. Tamam… Benim abone olduğum bir tasavvuf dergisi var. Keşkül’dür adı. Üç ayda bir çıkar. İçinde tasavvufla ilgili şahane yazılar yazar.


Fransızlar’da isim karışıklığı ya da acayipliğinden daha kötüsü yokmuş. O lisanda yemek ve yiyecek adlarından bir kısmı ağır tahkir kelimeleri ve şiddetli küfür sayılırmış. Birine “midye, istiridye, kavun, sucuk” diyemezmişiz. Bizde de “balkabağı” nın başındaki “bal” a rağmen haksızcasına hakaret anlamına gelmiyor muydu? Sahiden… "Şu ahmağın söylediği lafa bak!" yerine, bizde de “Laf söyledi balkabağı!” denmiyor muydu?
 
 
Yazar, açgözlü ve obur adamdan tiksiniyor, benim de sinir olduğum gibi, iştahsız yahut yemek zevkinden mahrum olanından hiç hazzetmiyordu. Böyleleriyle aynı sofraya rastlayınca keyfinin kaçtığından söz ediyordu. Obura gözü ilişince az yemeğe, iştahsıza bakınca da çok atıştırmaya başladığından bahsediyordu. Asıl kötüsü, özene bezene, mükemmel surette yapılmış bir yemek konusunda ev sahibine bir şey söylemeyenlerdi tabi... İnsan " pilav da cidden nefis olmuş!" gibi bir şey nasıl söylemez? Hafif bir tenkit bile susmaktan daha iyi değil midir? "Azıcık yağlı olmuş ama pek lezzetli!" kabilinden bir söz söylense mesela... Böylece evsahibi "inşaallah, bir dahaki sefere" der. Misafir o suretle ikinci bir daveti temin eder.

- İyi yemek her bakımdan, bütün hisleri memnun bırakıcı bir şenlik olmalıdır. Yiyene neşe, huzur, saadet vermelidir. Şimdi o inceliklerden anlayan kim? Haklı vallahi.. Kim? Kim?

24 Eylül 2010 Cuma

Türkçe Özlenir Mi Sence?


Bugün İstanbul'a yolum düşünce, kitapçıya uğramadan geçemedim gene. Bu kez ne aklıma düşen bir kitap ismi vardı ne de elimde bir liste... Öyle avare aşık gibi kitapların arasında dolandım durdum. İlgimi çekeceğini düşündüğüm kitapları elime aldım. Kimini fırından yeni çıkmış ekmek misali mis gibi kokladım, kiminin sayfalarının satırları arasında dolandım. Sonra birdenbire kitapların birinde bir öyküye rastladım. Yıllardır okumamıştım. Resmen varlığını unutmuşum. Nasıl utandım! Öyküler benim için eski dostlar gibidirler. Hele çocukluğumda ya da ilk gençlik günlerimde okuduğum öyküler... Hele okuduğumda çarpmışsa beni... Hele iz bırakmışsa benliğimde... Öyle küllenip dururlar hafızamın bir yerinde... Sonra rastlayınca ummadığım bir yerde şaşırtırlar, hayrete düşürürler beni böyle...


Bu öykü Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsü. Mutlaka bilirsin. Çünkü Edebiyat derslerinde okutulurdu. Oturdum kitapçıdaki sandalyeye... Önce bir göğsüme bastırdım kitabın Eskici yazan sayfasını... Nasıl özlemişim! Hasretle kucakladım. Sonra usul usul okumaya başladım. Okumayan varsa mutlaka orijinalinden okumalıdır. Kısaca konusu şöyle: 



Zaten babadan yetim kalan Hasan annesi de ölünce, akrabaları tarafından Filistin'in ücra kasabasındaki halasının yanına vapurla gönderilir. Hasan daha çok küçüktür. Yolculuk sırasında vapurda epeyce eğlenir. Pek çok limana uğranmış, yolcular değişmiştir. Artık "Hasan gel! Hasan git!" denmemektedir de "Taal hun ya Hassen" Ruh ya Hassen!" denmektedir. Daha sonra çocuğu trene bindirirler. Sonunda Hasan anadilini büsbütün işitmez olduğu yerlere gelecektir. Bu durum küçük çocuğu suspus eder. Halası sevgiyle karşılar Hasan'ı "ya habibi!ya ayni!" diyerekten. Öperler, severler gittiği memlekette. Hasan durgundur, hep inatla susmaktadır. Haftalarca, aylarca konuşmaz Hasan. Bir gün evin bahçesine bir ayakkabı tamircisi çağrılır. Hasan hayranlıkla eski ayakkabıları onaran eskiciyi seyreder. Bir aralık sanıyorum nerede olduğunu unutur ve dalgınlıkla "Çiviler ağzına batmaz mı senin?" diye sorar. Eskici hayretle "Türk çocuğu musun be?" der. Hasan İstanbul'dan geldiğini söyler. Eskici de bizim buradan İzmit'tendir. Bir kabahat işleyip oralara kaçmıştır. Ve öyküde kana kana Türkçe muhabbet ederler. Altı aydan beri hiç konuşmayan Hasan çoşar. Anadilinde, Türkçe anlatır da anlatır eskiciye... Eskici de "ha! ya? öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle hem Hasan'ı konuşturur hem de yazarın kelimeleri ile "artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli hem yaslı" dinler de dinler Hasan'ı. İşini ağırdan alır almasına ama sonunda işi biter. Aheste aheste toplar tasını tarağını... Hasan'ın içi gider. "Gidiyor musun?" diye sorar. Gidiyorum deyince eskici, sessizce, titreye titreye ağlamaya başlar Hasan. Eskici "Ağlama be!Ağlama be!" deyince Hasan bu kez hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlayacaktır. Bilmektedir ki bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacaktır. "Ağlama diyorum sana!" diyen eskicinin de nasırlanmış yüreği dayanamaz bu duruma, tutamaz kendini ve eskici de ağlamaya başlar öykünün sonunda.


Bu öyküyü ilk okuduğumda çok küçüktüm. O kadar etkilemişti ki bu öykü beni, ben de iki damla göz yaşı dökmüştüm. Şimdi bugün tekrar okudum ya Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsünü, gene boğazıma bir yumru oturdu... Gene genzimde bir yanma oluştu... Gene gözlerim doldu. Öyküler insanlık hallerini anlatıyorlar ya, hayret edilecek şekilde okuyanı nasıl etkiliyorlar. Edebiyat büyük bir sanat. Peki anadilimiz Türkçe? Ece Temelkuran bir yazısından hatırlıyorum. Beyaz peyniri değil, şunu bunu değil en çok Türkçe'yi özlüyor giden diye yazıyordu. O nedenle muhtemelen her giden er yada geç geri dönüyor. Efkar, Türkçe bir duygu çünkü ve bu ülkede doğanlar efkarlanmadan yapamıyor!