su etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
su etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2022 Cumartesi

Su Gibi Aziz Ol...

 

"Zihnini boşalt

Formsuz ol

Şekilsiz

Su gibi

Suyu bir bardağa koyarsan su bardak olur

Suyu bir şişeye koyarsan, şişe olur

Suyu bir çaydanlığa koyarsan çaydanlık olur

Su akabilir

Ya da parçalayabilir

Su ol dostum."


Bruce Lee

https://www.youtube.com/watch?v=mPIyVC5m7xw

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Masallar Ve Rüyalar -3-



Rüyamda... Hayırdır inşallah.. Hep iki elimde iki su kabıyla evden çıkıyorum.  Kendimi mütemadiyen aynı yolda görüyorum. Elimde su dolu kaplarla gidiyorum, boş kaplarla dönüyorum. Tekrar dolduruyorum. Götürüyorum. Boşalmış. Geri getiriyorum. Bu durum defalarca tekrarlanıyor. Elimde su kapları  aynı yoldan  sürekli gidip geliyorum. Su dolu kapları acaba kime götürüyorum? Sucu muyum acaba?   Rüya işte...  İnanın bilmiyorum.. 

Bu kadar değil ama.. Enteresan bir durum var. Ellerimde su dolu kaplarla  hep aynı yolda gidip geliyorum ya, kaplardan biri çatlak olmalı, su sızdırıyor. Hatta öyle ki, rüyamda gidip gelmelerim çoğaldıkca, çatlak kaptaki sızıntı artıyor. Ben suyun kaptan sızdığını görüyorum. Islık çalarak   gidip gelmeye devam ediyorum. 

Rüyanın bir yerinde çatlak su kabı dile geliyor.
- Lütfen benimle su taşıma.  Artık suyu tutamıyorum.  Başka bir su kabı al.  Sana çok üzülüyorum,  diyor. 
Ben gülümsemek ne demek resmen sevimli bir kahkaha atıyorum.. 
- Sahiden böyle mi düşünüyorsun? Şaşırmışsın sen! Bak sana ne göstereceğim, diyorum. 
Su akıtmayan kabı taşıdığım elimin yönünü göstererek, 
- Şimdi yolun bu tarafına bak, ne görüyorsun söyle bana, diyorum. 
- Ne olacak?" diyor. Sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum. Taş, taprak..
Peki seni taşıdığım tarafta ne görüyorsun? diye soruyorum. Aaa! diyor. Çok güzel. Çimenlik bir yer burası... Yabani otlar, çiçekler var. 
Yaa! diyorum. Gördün mü? Bu güzellik senin sayende oluyor. Senden akan sular toprağın susuzluğunu gideriyor. Toprak  senden sızan suyu içtikçe, yeşeriyor, çiçekleniyor. Ve ben hep bu yoldan gidip geliyorum. Ah! diyorum. Ah! Su taşımak konusunda yetersiz olduğunu biliyorsun. Lakin akıttığın suyla dünyamı güzelleştirdiğini hiç mi fark etmiyorsun? diyorumm...  Ve işte rüyamın tam bu karesinde uyanıyorum. Tüh!


24 Eylül 2016 Cumartesi

Şşşttth!.. Kimse Duymasın! - 27 -


Gökyüzünde yıldızlar var, sayısız,
Ilık mı ılık bir gecenin içinde yürüyorum.
İnsan ayağı değmemiş gibi bir yokuştan tırmanıp,
eski püskü, boğum boğum bir kuyudan  su çekiyorum.

Yüreğimin ateşini söndürmek için olabilir mi?
İnanın bilmiyorum.
Kuyudan çıkardığım kovayı
Ansızın başıma dikiyorum.

Ahh!
Nasıl anlatsam? 

Sanki kuyunun yakınında ıhlamurla incir ağacı varmış,
Sanki ıhlamurla incirin kokusu  dip bucak tüm kuyuyu  sarmış.
Hani kovayı başıma dikip ansızın su  içmeye başlıyorum ya...
Hah işte...
Sudaki ıhlamurla incirin kokusu  ilk yudumda aklımı alıveriyor.
Yudum yudum asla  değil...
Nasıl biliyor musunuz?

Rüyamda...
Lıkır lıkır... Kana kana... su içiyorum.

Gerçekteeen!




14 Ekim 2012 Pazar

3 Ağustos 2012 Cuma

Hortumla Su Sıkmak Ve Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Yaz mevsiminin tam hakkını vererek yaz'lığını yaptığı şu sıcak günlerde, hep soğuğu, ayazı, kışı, sonbaharı, yağmuru, rüzgârı, denizi, dereyi, suyu hatırlatan anıları sakladığım çekmecelerinden çıkarıp hafızamın beyaz perdesinde oynatmaya çabalıyorum. Bak, ne anlatacağım...  Babamın memuriyeti sebebiyle Antalya'nın Serik ilçesinde ilkokula başlamıştım. Allahım, hava ne sıcak olurdu anlatamam... Denize gitmediğimiz vakitlerde, bahçede abimle birbirimize hortumla su sıktığımız günler aklıma geldi şimdi... Kimi zaman hortumdan fışkıran su öyle tazyikli gelirdi ki, o vakitler çok ufaktım, ne kadar canım vardı tabii, olduğum yerde bir o yana bir bu yana devrildiğimi bilirim. Canım yansa da bu hâlim çok eğlendirirdi beni, çılgınca kahkahalar atar  oyuna devam etmek isterdim. Tam bunları düşünürken az önce... Birdenbire olduğum yerde donakaldım biliyor musun? Çünkü hafızamın beyaz perdesinde başka bir görüntü belirdi. Okuduğum ve beni çok etkileyen bir yazının hayali görüntüsüydü bu... İlyas Başsoy'un gülmeyle ilgili bir yazısıydı...  Hani o gülmeceyle acıtan yazılardan... 
 

İlyas Başsoy'un ilk mizah yazısı 1983 yılında Fırt dergisinde yayınlanmış. Sonra diğer mizah dergilerinde yazıları devam etmiş.  Hani Milan Kundera "İyi roman anlatılamaz" demiş ya.. Milan Kundera, İlyas Başsoy'un sık sık lanet okuduğu bir insanmış. 16 yaşlarındayken girmiş hayatına.. Akranları artistlere, şarkıcılara filan hayranken, onları model olarak seçerken, İlyas Başsoy kimi model seçmiş kendisine biliyor musun? Milan Kundera'nın o efsanevi kitabı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ndeki Tomas'ı.. Vay canına sayın seyirciler.. Büyüyünce tam Tomas gibi bir insan olmaya karar vermiş: “İdealleri uğruna terketmesini bilen; ihaneti karşılığında onu kucaklamaya hazır alçaklar tarafından lanetlenme pahasına herşeyden vazgeçebilen bir modern zaman şövalyesi.” Hımm.. Köşe yazısında aynen bunları yazıyordu.. "Varolmanın korkunç ağırlığını hissettiğim her anda, bu nedenle küfrettim Kundera’ya; bana böyle zor bir model sunduğu için. “Keşke hiç okumasaydım bu kitabı, keşke avanak ve mutlu bir insan olarak devam etseydim hayata” dediğim oldu bazen." Yazısının devamı iyi romanların illa ki iyi şeyler anlatmak zorunda olmadığını konu alıyordu.

Abimle hortumla birbirmize tazyikli su sıktığımız o sıcak çocukluk yaz günlerini hafızamın derinliklerinden çekip önüme getirdikçe, bir kaç ay önce İlyas Başsoy'un okuduğum Gülme başlıklı yazısını düşündüm. Eğlenceli bir yazı olmalıydı aslında değil mi? Başlık konusu "Gülme" ya.. Değildi işte.. Yazısını okurken varolmanın korkunç ağırlığını üzerimde hissetmiştim.  Çünkü 12 Eylül sonrası tutukevinde işkence gören bir tanıdığının anlattıklarını konu etmişti. İlyas Başsoy'un tanıdığını ve iki arkadaşını gene işkenceye alınmışlar... Hava buz gibiymiş.. Gözleri bağlıymış.. Bugün ne yapacaklar bakalım, diye beklemektelermiş.. Üzerlerine o gün tazyikli su sıkmaya başlamışlar. Su o kadar güçlüymüş ki, bir o yana bir bu yana oyuncak bebek gibi yuvarlanıyorlarmış.. İçler acısı bir durummuş anlayacağın.. Anlatıcının bir an gözünün bağı açılır gibi olmuş. Arkadaşlarına bakmış. Halleri perişanmış. Yanındakine "Ne lann bu pipinin hali?" demiş. Bunun üzerine kahkahalarla gülmeye başlamışlar. Onlar güldükçe işkenceciler üzerlerine daha çok su basmaya başlamışlar. Onlar bir yandan sağa sola savruluyorlarmış.. Bir yandan da kahkalar atıyorlarmış.. Arkadaşlarından biri sabaha çıkamamış. Ama son ana kadar hep gülmüş. "Gülmek cehennem kaçkını bir sözcük" diyordu İlyas Başsoy.. "Dante'nin cehenneminde bile çığlıklardan çok kahkahalar duyulur. Gülmek ahenk değil kaos, huzur değil şüphe, uymak ve uzlaşmak değil; itiraz etmek, aykırı olmak, alay etmek demek."


Mizah dergilerinin, mizah yazarlarının önemine inanmak lazım.. Her türlü haksızlığa, öfkeye, susmadan gülen ve güldürmeye uğraşanlar önemsenmeli.. Yaşarken kimi zaman varolmanın dayanılmaz zorluğunu hissediyor ya insan, İlyas Başsoy'un dediği gibi, bitmeyen öfkeler karşısında susmayan kahkalarımız olmalı.  Sabah sabah  hortumla su sıkma anılarını düşündükçe... Görüyor musun? Hafıza ne tuhaf bir kutu... Neler hatırlattı gene.. Nereden nereye? Böyle işte.


2011

27 Şubat 2012 Pazartesi

Bil Bakalım Ben Ne Yaptım?

 

Bil bakalım ben  ne yaptım? Bugün... Hem de tüm gün... İşim ofiste değil arazideydi tamam mı? Akşam üzeri ofise yorgun dönmüştüm.  Arabamı park edip indim. Kapılarını kilitledim.  Allahım! Sonra ne yaptım biliyor musun? Ben var ya.. Ofise değil denize doğru yürüdüm. Hava nasıl soğuktu anlatamam... Buz!.. Buz!..  Hem yürüyor, hem "Niye işe gitmiyorum? Ben bunu niye yapıyorum?" diye aklımdan geçiriyordum. Oldukça tuhaftı durumum... Tam deniz kenarına gelinceee.. Uzaktan kumandayla basılmış gibi düğmeme... Zıp diye birdenbire durdum. Kendime mukayyet olamıyordum. Adeta bir robot gibi davranıyordum. Hoop, sanki bir reverans yapar gibi  yere doğru eğildim. Ayakkabılarımın bağlarını çözdüm. Ayakkabılarımla, çoraplarımı çıkardım. Pantolonumun paçalarını katladım. Doğruldum. Yürümeye başladım. Peki nereye yürüyordum bil bakalım? Ben var ya... İskelenin ucuna  doğru yürüyordum... Soğuk mu? Yooo... Ne yalan söyleyeyim, soğuğu filan hissetmiyordum. Üzgün değildim. Gene de bu soğukta bu halim kendime bile normal gelmedi... "Yoksa ben intihar mı edeceğim?" diye aklımdan geçirdim. Bu düşünceye hiiçç  takılmadım. Parmaklarımın ucunu "Cup!" diye denize daldırdım. Nanananooommm!... İşte o anda anladım. "Cemreee!...  Bugün suya cemre mi düştü yoksa?" diye bağırdım. Ben var ya...  Cemre suya düşünce, hava soğuk filan demem, ayaklarımı denize sokarım illa...  Düşünsene... Cemre suya düşünce, dolaşmaz mı yeryüzünün bütün sularını, okyanuslarını, nehirlerini, derelerini sence?  Dolaşır elbette... Biyoloji dersinde ne öğrenmiştik?  Bilirsin, hani vücudumuzun dörtte üçü  sudur ya... Parmaklarımın ucu dokunur dokunmaz cemre düşmüş deniz suyuna... Bir cemre geçiverir cemre düşmüş deniz suyundan parmağımın ucuna.. Ordan da  hemen geçer vücuduma... Ah!.. Bak şimdi...  Cemre artık bende dolaşmaya başlar. Ne güzel değil mi?!.. Bilirim... Başka bir denizde... Okyanusta... Mesela Afrika'da, Küba'da, Hindistan'da, Avusturalya'da, ya da ne bileyim Antartika'da...  O kıyılarda... Cemre düştü diye,  ayağını denize sokan benim gibi biri vardır  illa, öyle değil mi?  Biliyorum varlar. Ne vakit ayağımı soksam cemre düşmüş suya... Bir an gözlerimi kaparım. Zencisi, beyazı, müslümanı, yahudisi, urumu... İsporcusu, ihtiyarı, veremi... Kiminin saçı uçar... Kiminin eteği... Yüreğimde hissederim herbirini. Senede bir kere yaparım ben bunu. Bu benim kendi kendime oynadığım cemre törenim. Hayat dediğin nedir ki? Hayat bana göre tekrarlanan küçük törenlerin bileşkesi.. Heey! Bir dakika... Ayağımı cemre düşmüş suya sokunca... Sence o insanlar da beni hissetmişler midir acaba?  Aaaa! Kelebek etkisi dedikleri bu muydu yoksa:)