22 Mayıs 2010 Cumartesi

Cem Uygun'un Müthiş Çizimleri ile İle A'mak-ı Hayal



Bir İstanbul Masalı


Kararlaştırdık. Kardeşle İstanbul'a kaçacağız. Kaçtık da. Bu kez kaçma sebebimiz bir iki gece elbisesine ihtiyacımız var. İzmit'te bulamadık. İstanbul'da arayacağız. Ne yazık ki, hep kot ve tişörtle dolaşmak yetmiyor kimi zaman. Biraz... Hımm.. Bu kez frapan giyinmeye ihtiyacımız var. Nasıl söylesem hani film festivalinde kırmızı halıda yürüyen artizlerin üzerinde olanlardan. Şöyle uzun bir elbise bulmalıyız. Nasıl söylesem, boyu topuklara kadar olanlardan. Ayrıca şifon olmalı mutlaka şifon. Nasıl söylesem, hani rüzgarda uçuşan kumaşlardan. Rengi... Hımm... Ben öyle rengarenk bir şey değil de, şöyle duman rengi bir şey olsun istiyorum. Nasıl söylesem.. Giyince sonbahar bulutu içindeymişim hissi uyandıran. Kardeş ise illa ki pembe diyor. Yakışır haspaya. Genç ya. Öyle cart pembe olmamalı ama. Uçuk pembe olmalı. Nasıl söylesem, akide şekeri pembesi renginde misal. Biz bu minvalde muhabbet ede ede, ayrıca Yaşar'ın son cd'sini dinleye dinleye vardık güzeller güzeli İstanbul şehrine. Şu İstanbul'u var ya çok seviyorum ben. Yeminle çok seviyorum. İstanbul benim için, seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli şarkısının sevgili hali. İçinde yaşamıyorum ya kötü hiç bir şeyini farkedemiyorum. Şahane bir duygu. Sonra nasıl hüzünlü gelir bana İstanbul. İstanbul'u bir duygu olarak ifade et desen. Aklıma ilk gelen, nedense hüzün kelimesidir hemen. Peki niye koklarım İstanbul'u her seferinde? Hele köprüden karşıya geçiyorsam, hele hele vapura binmişsem hani Kadıköy'den Beşiktaş'a gidiyorken misal... Oyy! Şöyle bir koklarım şehri biliyor musun? Ne güzel kokar ama. İstanbul deniz ve balık kokusudur, öyle değil mi? İstanbul bir koku olsaydı eğer, deniz ve balık kokusu diye tarif edilmez miydi? Edilirdi elbet. Neyse... Konuyu dağıttım gene. Ne diyordum? Elbise alacağız. Bu sebeple gittik İstanbul'a. İyi de, nedir bu? Bir tane bile elbise bulamadık ki hayalimize göre. Kim giyiyor bu satılan giysileri Allahaşkına? Kendimizi uzaydan gelmiş gibi hissettik iyi mi?

Farklı mıyız neyiz biz gerçekten. Olmuyor. Bize yakışmıyor vitrindeki giysiler. Sakil duruyor. Nasıl anlatsam? O giysiler içinde biz gibi değiliz sanki. Ayna başka birini mi gösteriyor ne? Bu durumda alamadık bir şey tabii. Dedik ki, gel Çiçek Pasajı'na gidelim biz iyisi mi? Şöyle sıkıca karnımızı doyuralım. Moralimiz yerine gelsin. Gittik vallahi. Midye tava yedik söylemesi ayıp. Kardeş kardeş bir kokoreçi de paylaştık. Ohh! Dünya varmış dedik. Sonra bu kez Anadolu yakası'ndaki bir alışveriş merkezine gittik. Giysi derdini unuttuk da gene kitapçıda dolandık durduk. Sonra bir kahve molası verdik. Garson yanımıza gelince, ne içeçeğimizi sormadı da, çay mı getireyim diye sordu. Hoppala! Halimizden kardeşimin bir devlet okulunda öğretmen, benim de bir köy sigortacısı olduğum bu kadar mı belli oluyordu? Yoo, dedik. İki Türk kahvesi istedik. Orta mı, diye sordu. Yoo dedik ikimiz bir ağızdan. Şekerli Türk kahvesi, lütfen, dedik. Garson tam yanımızdan ayrılıyordu ki, bi dakka dedik. Bitmedi ki. Çocuk baktı şaşarak bize. Söylemesi ayıp, iki tane de prefiterol istedik. Nasıl iştahlı iştahlı yedik anlatamam. Kilo alacam derdi olması gereken ama olmayan iki bayan olarak, hımmm... hımmm... diye sesler çıkararaktan kaselerimizi sildik süpürdük.

İzmit'e dönüyoruz. Fonda Yaşar'ın son müzik cd'si çalıyor. Yaşar şarkıları, kardeşle benim ortak sevgimiz. Çok beğeniriz. Yaşar'ın yeni şarkılarını ilk dinleyince, ehhh, bir kez daha dinleyince hımmm, bir daha dinleyince fena değil deriz. Sonra bir müptelası oluruz şarkılarına, onun şarkıları olmadan yaşamak mümkün değil, öyle oldu gene. Dinledikçe daha çok seveceğiz. Eminiz. Kardeş elinde kitap. Ben araba kullanıyorum. O sesli kitap okudu. Müzik ve kardeşin sesinden kitap cümleleri... Bir de nasıl iştahlı okur, aynı prefitörol yer gibi... İçim gitti vallahi. Ne güzel bir gündü! Kardeş ve ben... Aileme teşekkür ettim içimden. Kardeşlik şahane bir şey. Tam bunu düşünürken, kıskandım kardeşi birden. Yaa, neden hep ben araba kullanıyorum. Sen kitap okuyorsun. Şimdi ben okumak istiyorum. Sen arabayı kullan dedim. Arabayı yolun kenarına çektim. Hiç kullanmamış benim arabamı. Olmaz abla yapamam dedi önce. Mecburen direksiyona geçti, ben arabadan inince. Oh,ya! Şimdi ben başladım kitap okumaya. Kardeş de araba kullanmaya. Biraz ürktü, korktu farkındayım. Hem bilmediği bir araba hem de ilk kez İstanbul İzmit arası otobanda araba kullanacak. Getirdi işte ne var? Herşeyin bir ilki olacak! Bugün kardeşi gördüm ki o ne? Dudağında bir uçuk tomucuklanmamış mı? Bak dedi. Pembe bir elbise alamadım ama, artık pembe bir uçuğum var sayende!!! Yaa, bir İstanbul masalı daha, böyleyken böyle işte!

Müzikli Çizgi Romanlara Bayılırım! Hele Ki Gitar Varsa!





Şu gördüğün Meksika Körfezi haritasını var ya inan ki okulda öğrenmedim. Aklımı vermezdim ki, tarih ve coğrafya derslerini okuldayken hiç sevmezdim. İtiraf etmeliyim, okulları bitirdiğimde, Meksika'nın ya da Küba'nın yerini sorsan kolaylıkla bilemezdim. Çünkü o vakitler çizgi roman okuyamazdım ki! Nerdee? Bir zamanlar Meksika körfezinde, ticaret gemilerinin arada bir uğradığı küçük bir koy olduğunu, sahil kıyılarında Meksika'ya has bir yapı şekli olan "adobe" denilen kerpiç binalar bulunduğunu, balıkçıların ve baharat ticareti yapan zavallı tüccarların buralarda yaşadığını, havanın aşırı sıcağından bunalmış insanların pis kokulu sokaklarda karamsar ve sefil şekilde dolaştıklarını bir çizgi romandan öğrendim. Hatta Meksika'nın ünlü liman şehri Galveston'un zengin gümüş yatakları bulunan dağlık bölgede açılan bir kilit noktası olduğunu da bilmiyordum. Bu yüzden zengin olma hevesinde pek çok insan buraya akın etmiş de açılan maden ocaklarının çoğunda maalesef değersiz madenler çıkmış. Ne fena! İklim sıcak mı sıcak, ayrıca cografyası çok çorak olunca, anlayacağın tabiat buradaki insanların yaşamını oldukça güçleştirirmiş. Bir de vahşi apaçi kabilelerini bunların üzerine eklersek insanların neden karamsar ve sefil görüldüklerini hemen anlamak mümkün oluyor tabii. Bu sebeple halkın yarısı bir an önce buralardan kaçmak isterken, diğer yarısı ise paralı birilerinin gelip gümüş aramak için kendilerini seçmelerini beklerlermiş. Ne bilgiler değil mi? Ben bunları bir coğrafya kitabından değil bir çizgi romandan öğrendim. Hangi çizgi roman mı? Hangisi olacak? ZAGOR tabii!



Seyrettiğim filmlerde ne kadar çok muhabbet ve müzik olursa o kadar sevinirim. Böyle filmleri seyrederken, sinemanın hayatımı eşsiz kıldığını tüm hücrelerimle hissederim. Peki, bir çizgi romanda muhabbet olur mu? Olmaz olur mu? Her karesi ayrı bir muhabbet ayrı bir konuşma baloncuğu ile doludur. Çizgi roman demek muhabbet demektir zaten. Peki muhabbeti çok bir çizgi romanda ya bir de müzik varsa ne diyeceksin? Tadına doyulmaz bu maceranın yemin ederim. Yok artık, çizgi romanda müzik olur mu deme? Bak dinle... Zagor'un okuduğum "Dostum "Gitar" Jim" adlı macerası vardı. İşte bu maceranın başında yukarıda anlattığım coğrafya bilgileri vardı. Hatta sayfanın en üstünde şahane bir Meksika Körfezi haritası vardı. Okulda olsa haritalara merak edip bakmaz insan. Ama bir çizgi romanda harita varsa, haritaya gayri itiyari bakar. Ne diyorum biliyor musun, coğrafya dersini sevmeyen öğrencilere keşke çizgi roman okumaları tavsiye edilse. Neyse... Konuyu dağıtmayayım gene. İşte Zagor ve Çiko yukarıda anlattığım liman şehrindedirler. Gemilerini beklemektedirler. New Orleans'a gitmeyi istemektedirler. Gemileri gelene kadar oyalanmak ve atıştırmak için bir Saloon'a giderler.



Saloon'un içinden müzik sesleri gelmektedir. O ne? Elindeki gitarı çalan ve şarkı söyleyen kişi... Karamba karambita! Arkadaşları Gitar Jim değil midir? Aslında hapiste olduğunu sandıkları arkadaşlarını, ummadıkları bir yerde karşılarında görünce çok şaşırırlar tabii. Sevinirler. İşte bundan sonraki karelerde, Gitar Jim'in ya elinde ya sırtında gitarıyla, Zagor ve Çiko ile yaptığı muhabbetleri çok sevimlidir. Arkadaşlığın ne keyifli olduğunu, bu maceradaki kareler, bakana inan ki hissettirir.



Peki çok güvendiğin bir arkadaşın, seni sırtından vurursa ne yaparsın? Bu macerayı anlatmak istemiyorum. Neler olup bittiğini şimdi anlatırsam, okumak istersen tadı kaçar sonra. Yok, her şeyi anlatmam. Fakat enterasan bir şey olur. Sahiden Gitar Jim Zagor'a ihanet eder. Zagor'u resmen arkasından vurur. Zagor ne yapar bu durumda? Durumu anlayınca, AHYAKKK! Çıldırır tabii. Hayatı pahasına da olsa intikam almaya karar verir. Bundan sonra uzun bir hikaye var. Ve inanılmaz sürükleyicilikte bir Zagor macerasıdır gene. Bak ne diyeceğim. Kimi zaman insanlar hakkında çok çabuk hüküm veririm. Düşündüğüm bu olumsuz varsayımların ne kadar anlamsız ve gereksiz olduğunu sonradan farkedince, kendimi ayıplarım ve niye ben böyle peşin hükümlüyüm diye hem kendime kızarım hem de üzülürüm. İşte bu macerasında Zagor'da bir arkadaşı hakkında aynı benim gibi peşin hüküm verir ve arkadaşının kendine ihanet ettiğini düşünür. Arkadaşı ise Zagor'un iyiliğini düşünerek o hareketi yapmış, böyle davranmakla belki de Zagor'un hayatını kurtarmıştır. Maceranın tam bu anında, Zagor'un gerçeği öğrendiği anı gösteren karede, Zagor'un yüzündeki ifade var ya bana hiç yabancı gelmedi biliyor musun? Bazen benim de yaşadığım, feci bir pişmanlık ifadesiydi bu. İşte Zagor'un o üzgün, o mahcup halini görmek inan ki kendimi daha iyi hissettirdi. Demek bir çizgi roman kahramanı da, hele Zagor gibi biri de benim gibi hata yapabiliyordu öyle mi? Pişmanlık yaşayan insanın surat ifadesi de işte böyle oluyordu... Zagor gibi... "mm...anladım!.." diyordu üzüntüyle.



Bir çizgi roman kahramanının tek bir macerasında insan neler öğrenebilir? İnan bana çok fazla şey öğretebiliyor Zagor. Mesela, dünyanın farklı bir coğrafyasının yerini harita üzerinde gösterebiliyor. O cografyanın iklim, doğa, ekonomik ve sosyal şartlarını anlatabiliyor. Arkadaşlığın sıcaklığını hissettirebiliyor. Arkadaşını dinlemeden tek taraflı verilen peşin hükümlerin sonra insanı nasıl utandırıp, üzdüğünü gösterebiliyor. İnsanların rengi, ırkı ne olursa olsun haklı tarafı bulmaya çalışmanın ve haklının yanında olmanın güzelliğini gözler önüne seriyor. Fazla kan akıtmadan ara bulmak için nasıl çözüm üretilebileceğinin örneklerini verebiliyor. Güldürüyor. Eğlendiriyor. Şaşırtıyor. Düşündürüyor. Çizgi romanlar aynı sinema gibi hayatın eşsiz olduğunu hissettiriyor. Hele aynı filmlerde sevdiğim gibi, çizgi romanda da müzik varsa, tadından doyamam ki ben bu çizgi romana. Oy!Oy!Oy! Doyamam valla!.. Karamba karambita!

21 Mayıs 2010 Cuma

Tam Fabriga'yı Okuma Vakti

Sabah gazetelerde, Zonguldak'taki maden ocağında hayatını yitiren işçilerle ilgili haberleri okuyunca gene, yüreğim acıdı yemin ederim. Dededen toruna geçen bir kader durumu öyle mi? Dayanamadım. Kitaplarımın yanına geldim. Gözüm Kalbin Böcüü'ğünü aradı. Hani Atilla Atalay'ın sırf benim için hazırladığını düşündüğüm kitabı. Çünkü içinde yazarın en sevdiğim öyküleri vardır. Diğer kitaplarından tek tek seçmiş, tek kitap haline getirmiş. Benim için yaptığı ne büyük kıyak! Ama... Yok... Aradım yoktu hiçbir yerde. Aklıma geldi. Ofiste. Hımm... Ofiste kalmış. Yıkıldım. Şimdi o güzeller güzeli Fabriga adlı öyküsünü okusam, ruhuma ne iyi gelecekti. Sonra nasıl olduysa, Sıdıka- Öpücük Balığı- Fabriga adlı kitabıyla göz göze geldik. Tabi ya, nasıl düşünemedim. Fabriga adlı öyküsü ilkin bu kitapta yer almıştı. Ne öyküydü ama. Hani derler ya gerçek hayattan uyarlanmıştır. Ta kendisi. Hatta daha ötesi. Bu öykü Atilla Atalay'ın öz be öz dedesinin hikayesi. Öykü çok eski zamanlara götürür bizi. Taa 1937 lere. Atatürk hayattadır. Başvekil İsmet İnönü'dür. Onüç hanelik Karabük Köyü'nün başına resmen devlet kuşu konmuştur. Bu yere Karabük Demir ve Çelik fabrikalarının temeli atılmaya karar verilmiştir. Atilla Atalay'ın o etkili cümleleri ile büyükbabası Emiroğlu Mehmet'in taa kuruluşundan itibaren, fabrigayla paralel giden hayat öyküsünü okuruz. İşe girişini, ilk günler fabrigada çalışan gençlerde baş gösteren tuhaflıkları, sonra dumanlara, ateş ırmaklarına, yüzleri yapış yapış isli hallerine alışmalarını, "odunun eyisi meşe, evin eyisi köşe, gızın iyisi Ayşe" diyerekten Bıçakçının Ayşe ile evlenişini okuruz keyifle. Fabrikada çalıştığı bölümün adı da Ayşe'dir iyi mi? Çünkü fabriga'nın bölümlerine nedense, Ayşe, Zeynep gibi kız isimleri verilmektedir. Okuruz okuruz... Mühendis toruna kadar geliriz. Zaten o mühendis torununun, kimi güldüren kimi hüzünlendiren anlatımıyla tanıdığımız büyükbabanın ruhuna sonunda saygıyla rahmet göndeririz.

Yok.. Devamını getirip yazamayacağım... Çünkü çok işim var. Çıkmalıyım. Kitabın arkasındaki cümleleri buraya aktaracağım. Şahane bir öyküdür. Zaman bu öykü zamanı işte. Mutlaka okumalı. Kitabın arka kapağındaki cümleler ise şöyle: "Tuhaftı... Sanki herkes 'fabrıga'nın gizli bir işaretini taşıyordu... Orkestra, kimselerin duyamadığı tılsımlı bir fabrika sireni çalıyor; yaşamın vardiyasını değiştiriyordu... O an, 'ağır sanayii'nin, olanca ağırlığı üstüme çöktü... Kendimi de fabrikanın bir ürünü gibi duyumsadım... Bir an için, 'fabrıga'nın yaşamımızda hiç olmadığını düşündüm... Sonra, önce senin, ardından diğerlerinin gülümseyen 'düğünlü' yüzlerine baktım... Baktım ve 'fabrıga'nın başka bir şey değil, biz olduğumuza karar verdim... Çocukluğumdan beri pek sevmediğim, o koca, dumanlı deve ait yüksek fırınların, niye Ayşe, Ülkü, Zeynep gibi insan isimleri taşıdığını çözdüm. " Ah canım yaa... Şahane bir öyküdür. Zonguldak'ta kaybettiğimiz tüm emekçilerin ruhuna rahmet!

20 Mayıs 2010 Perşembe

Benim Muhtelif Ben Hallerim...

Sana bir şey söyleyeyim mi? Büyük lokma ye, büyük söz söyleme derler ya! Haklılar valla! Ben bu yaştan sonra iyice inanır oldum bu lafa. Bak şimdi… Hani bazı insanlar vardır. Hep çocuk kalmak isterler. İki lafın birinde “içimdeki çocuk” der, büyümek istemezler. Hiç hoşlanmazdım biliyor musun böyle muhabbet edenlerden. İnsan neden çocuk kalsın ki, yaşının insanı olmalı derdim. Daha önce yazmışım. İşte bu yazıda. Demiştim ki, son zamanlarda resmen içimde iki tane ben taşıdığımı düşünüyorum. Bu kez hangi örnekle anlatsam sana? Bridges Jones’un Günlüğü adlı filmi bilirsin. Hani İngiliz yazar Helen Fielding’in romanından sinemaya uyarlanan film. Bu filmde, (Renee Zellweger) Bridges Jones'un karasız kaldığı iki ayrı tip vardır. Biri Mark Darcy (Colin Firth)’dir. Diğeri de Daniel Clever (Hugh Grant). Tamamiyle zıt iki tip. İşte film boyunca, Bridges Jones bu ikisi arasında sıkışıp kalır. Ne yapacağını bilemez. İnan ki içimdeki iki ben aynı bu filmdeki sıkışmışlık duygusunu bana hissettiriyor. Benlerden biriyle çok iyi geçiniyorum. Uyumlu mu uyumlu, aklı başında, yaşının insanı, tatlı biri. Onunla birlikte olmayı seviyorum. İçimdeki diğer ben var ya… Olamaz böyle bir şey yaa! Öteki benin aksine, geçimsiz mi geçimsiz… Hatta kimi zaman fazlasıyla münasebetsiz… Hırçın mı hırçın… Hatta feci şekilde kavgacı… İnanılacak şey değil! Adeta şımarık bir çocuk. İşte içimdeki o çocuğa var ya, bazan hiç denk gelmek istemiyorum. İyi de insanın kendinden kaçması mümkün olmuyor ki. Ben nereye ben oraya... Filmde Bridges Jones için iki erkeğin dövüştükleri sahneleri aklına getirsene. İki İngiliz. O kadar alem dövüşürler ki hayatımda seyrettiğim en komik dövüştür diyebilirim. İşte benim içindeki o iki ben bir denk gelirlerse birbirlerine, aynı Mark ve Daniel gibi komik bir vaziyette dövüşüyorlar birbirleriyle, iyi mi?.. İyi de… Ne kadar komik olursa olsun… Bir sağ kroşe ben… Bir sol kroşe ben… Mideme… Mideme… Olan bana oluyor tabii gene. Yaa, böyleyken böyle işte. Akıllanmıyorum da biliyor musun? Canımı acıtacağını bile bile... farkediyorum... aslında için için, ben bu iki benin içimde var olmalarını istiyorum. Alışkanlık mı oldu ne?

İnsanın "kendisiyle barışık" olması gerekiyorsa... İtiraf ediyorum... Ben genelde kavgalıyım kendimle... Sadece kendimle değil, neredeyse bütün dünya ile kavgalı oluyorum kendi içimde. Ne çok düzeltmem gereken, değiştirmem gereken, törpülemem gereken kusurlarım var bir bilsen. Sürekli iç hesaplaşma... Sürekli mücadele... Sende de oluyor mu böyle?

Bazı insanlar "hayatımda pişmanlık duymadım" derler ya hani, bu sözü benim söylemem mümkün değil. Pişmanlık duyarım ne yalan söyleyeyim. Kendi kendime kalır, içimdeki iki benin kavgalarını kimi zaman yatak döşek izlerim. İki ben dövüştükçe kıvrılır kalırım iki büklüm. Netice itibariyle... Nasıl teşekkür etmeyi seviyorsa bir ben'im... Öbür ben'ime gerekirse özür diletebilmek vazifelerimden biridir.

Hayret eder mi insan kendine? Ben hayret ediyorum kimi zaman kendime yeminle! Bazan yetişkin, bazan çocuk... Üstelik bazan küs, bazan barışık... Bazan umursamaz, bazan pişman.. Ne yapayım? Melek değilim ya insanım insan... Şimdi beni ancak bir şiir kurtarır bu yazının çıkmazından... İşte... Bir dakika... Aklıma ne geldi? İçimdeki hangi ben yazdırıyor acaba bu yazıyı ve şiiri? Yazıyı yazdıktan sonra pişman olacak mıyım ki? Boşşverrr! İşte buyrun... Bu da umursamaz ben!.. Şiirin adı Kırılgan... Bak şöyle.... "Kırılgan bir çocuğum ben - Yüreğim cam kırığı -Bütün duygulardan önce - Öğrendim ayrılığı - Saldırgan diyorlar bana - Oysa kırılganım ben - Gözyaşlarım mücevher - Saklıyorum herkesten - Ürküyorlar gözümdeki ateşten - Ürküyorlar dilimdeki zehirden - Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözükara cesaretimden - Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum, - Bir yanı çılgın dağ doruğu. - Oysa böyle yapmasam ben - Nasıl korurum içimdeki çocuğu? - Bir yanım çılgın nar ağacı - Bir yanım buz sarayı" Şiiri yazan Murathan Mungan.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Bazı Filmleri Kimseyle Seyredemem!..

Her film herkesle seyredilir mi? Yoo! Seyredilmez! Bazı filmleri tadını çıkara çıkara, lezzetine vara vara tek başıma seyretmem gerekir. Misal, Juliette Binoche'un oynadığı Çikolata adlı film bunlardan biridir. Filmin adında çikolata varsa, seyrederken çikolata yemeden durabilir miyim? Yoo.. Duramam... Mümkün değil. Hatta birden çok çikolata yerim. Çok iyi biliyorum. Kaç kere denedim. Ben bu filmi kimseyle seyredemem. Yoo... Seyredemem. Gerçekten. Bilirim kendimi. Israr etmeyin lütfen! Bakın... Çikolatayı çok severim. Ayrıca ben bir çikolata cimrisiyim.Yanımda arkadaşım olursa, elimdeki çikolatayı onunla paylaşmam gerekir. Yapamam!.. "Bu yaşta da yapılır mı böyle şeyler?" demeyin! Ne var?

Sinemaya neden gidilir? Büyülenmek için... Hayran olmak için... Çocuk olmak için... Bu filmi kimseyle seyredemem! Çikolatamı da kimseye vermem! Bana ne! Vermem işte! Vermem!

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Portakal Şurubu Tadında Bir Film

Bazı filmleri seyredince, sanki içinize portakal şurubu gibi bir şey akıtılıyor sanırsınız. Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini'ni tekrar tekrar izleyip bu duyguyu hissedince, her defasında yeniden kendinize şaşarsınız. Hele Yüzbaşı Corelli'nin mandolin çaldığı sahnelere gelince, aynı karşısındaki Penelope Cruz'un canlandırdığı Pelegia gibi tam kalkıp gidecekken, sandalyede öylece oturur kalırsınız. Güzelikte yekta bir resmi seyreder gibi, filme uzun uzun dalarsınız. Peki müzik? Mandolinden çıkan ezgilere ne demeli? Mandolinin ezgilerini işitince, zamanla tıp oynarsınız da kendinizi öncesiz ve sonrasız sanırsınız.

Kocaeli 2.Kitap Fuarı Pazartesi Etkinlikleri...

Kocaeli 2. Kitap Fuarı'nda bakalım bugün kimlerin sohbeti var?

Saat 14.00'de Aslı Erdoğan ile söyleşi - Yazı, Yazarlık, Yazma

Saat 18.00'de Sunay Akın'la söyleşi - Ay Hırsızı

16 Mayıs 2010 Pazar

Bağçeşme'de Bahar Temizliği...

Kardeşle sözleşmiştik. Pazar sabahı buluşacağız. Babayı alacağız. Niyet ettik bir kere... Baba ve kızları olarak bahar temizliği yapacağız. Bak şimdi... Annem ve babam beş sene önce ayrıldılar. Hani ölüm Allah'ın emri, şu ayrılık olmasa, denir ya... İşte bizimkilerin ayrılık sebebi, tamamen Allah'ın emri. Annem artık İzmit'in Bağçeşme denilen tepe bölgesinde yatıyor. Her bahar maaile, "Çapalar elimizde, uzun ip belimizde" diyerekten, kışın olumsuz şartlarından etkilenen aile büyüklerinin yataklarını toparlamaya Bağçeşme'ye gideriz. Sahiden mezarlar ne fena olmuşlar. En son bayramda uğramıştık. Anneler gününde kardeş ve ben yüzyüze gelmek, anne lafı etmek istemeyince, şimdi şenlik vardı işte. Kardeş kardeş anneme gittik. Annemin hemen yanında babannem ve büyükbabam yatıyor. Bak şimdi... Bağçeşme'ye yolun düşerse Ali'yi mutlaka bul olur mu? Babamın adaşı. Kabristanın tuvaletinde çalışıyor. Ali Bakırköy Hastanesi'nden 46 numaralı hastalıktan muztarip. Azıcık meczup bir çoçuk. "Ali 46 numaralı hastalık ne ki?" diye sorarsan cevabı bellidir: "Tehlikeli"... Ayda bir Bakırköy'e gidip doktoruna görünmesi ve ilaçlarını alması gerekiyor. Eğer almazsa var ya.. Offf! Sakın görünme gözüne... Fena bir hastalık bu, çok fena... Ama ilacını alıyorsa, tedavisine devam ediyorsa bir kuzu.. O kadar iyi biri anlatamam. Babası kan davası sebebiyle öldürülmüş. Naylon poşetin içinde babasının parçalanmış bedenini görünce ortaya çıkmış bu hastalık maalesef. Her insan bir hikaye demiyor muyuz? İşte Ali başlıbaşına bir hikaye... Neyse...

Ali'yi de kattık aramıza, hep birlikte mezarların üzerlerindeki yabani otları temizliyoruz, çöken toprakları kabartıyoruz. Bir yandan da muhabbet ediyoruz. Babam : "Kaçmak yok, topraktan geldik, toprağa gideceğiz!" dedi. Ali "He amca, hepimiz gireceğiz toprağın altına bir gün. Ben hiç korkmam. Şimdi aç şu toprağı gireyim içine dert etmem." diye devam etti. Hani Atilla Atalay Deliler Denizi öyküsünde der ya aynı o biçim " Harbiden sudan gelmişim ben, toprak ne ki? "dedim. Ali "Abla tövbe de!" dedi. "Hz. Adem topraktan yaratılmadı mı? Biz Hz. Adem'in çocuklarıyız!" dedi. Babam da tastikledi. "Ben Yunus Peygamber soyundan geliyorumdur belki." dedim. "Topraktan değil, sudan yaratılmış olamaz mıyım yani? Nereden bilebiliriz ki?" dedim. Güldüler. Kardeş "Ben de uzaydan geldim,"dedi. Güldük. Annem çok komik bir kadındı zaten. Mutlaka gülmüştür o da bizimle. Amaaa büyükbabam var ya, oy oy oy nasıl cabbar bir adamdı anlatamam. Titretirdi çocuklarını. Torunlarına asla kıyamazdı oysa... Adı Yanık Cemal! Ah, canım ya... Ne tatlılardı... Belki anlatırım bir başka sefer. Ne çektirdim benim şakalarımla babanemi... Annemi... Bir anlatsam organize işlerimi... Belki de ömürleri kısaldı benim yüzümden yaa... Olur mu olur valla... Off! Ne fena! Şakalarıma epeydir ara verdim zaten. En son yaptığım şaka ayağıma dolandı ve beni darmadağınık etti. O gün bugün... Olmuyor... Beceremiyorum artık. Her şey zamanında demek ki. Eyvah! Şakalar benden geçti mi ne? Yooo... Devam eden bazı numaralarım var ama... Yapıyorum bir kaç numara işte.. Söylemeyeyim şimdi yeri değil. Belki bir gün söylerim. Kimbilir? Neyse... Epeyce muhabbet ve uğraşıdan sonra bir baktık ki bizimkilerin yattıkları mekanlar cennete dönüşmemiş mi? Tamam, işimiz bitti. Anneme ve diğer yatan yakınlarımıza veda edip ve son dualarımızı edip şehre döndük. Bahar temizliğini tamamlamanın verdiği huzurla babayı evine bıraktık. Kardeşle kahve içmeye gittik. Annemin anılarıyla güldük. Öbür dünyaya gönderdiğimiz yakınlarımızı yadettik. Kardeşi evine bıraktığım gibi, tırnaklarımın içindeki topraklarla şeeyyye gittim. Şeeyee! Nereye mi? Nereye olacak? Kocaeli 2. Kitap Fuarına tabi ki! Gittim inan ki!

Kocaeli 2.Kitap Fuarı 16 Mayıs Pazar Günü Etkinlikleri

Kocaeli 2.Kitap Fuarı'da 16 Mayıs Pazar günü, bakalım şehrimize gelip okurlarıyla sohbet edecek olan yazarlarımız kimlermiş?

Saat 14.00'de Banu Avar ile söyleşi: Hangi Dünya Düzeni ve Aydınlar

Saat 16.00'da İhsan Süreyya Sırma ile söyleşi: Neden Kitap Okuyalım?

Saat 18.00'de İsmet Özel ile sohbet: Boştan Almak Doluya Koymak


Daha fazla bilgi için..... http://www.kocaelikitapfuari.com/

Kocaeli 2.Kitap Fuarı Etkinlikleri Bugün Başladı.

Hey, bu sabah uyandım ki o ne? Oy, oy,oy! Misss gibi, buram buram bir koku... Ben bu kokuya asla dayanamam. Ne kokusu mu? Çiğ börek kokusu olacak değil ya, kitap kokusu kitaaap! Kocaeli 2. Kitap Fuarı bugün açılacak. Tamam, biliyorum Kitap Fuarı İzmit'te. Ben oturuyorum İzmit'in bir köyünde. İlla abarttığımı sanıyorsun değil mi? Abartmıyorum işte! Dün akşam acayip bir lodos vardı. Eee! Anlaşılan, kamyon kamyon gelip fuara istiflenen kitapların kokusu, şehrimin her yanındaki kitapların kokusuyla birleşerek, rüzgarın esintisinin içinde yüzmeye başlamışlar. İşte kimi kulaç atarak, kimi sırt üstü yüze yüze, kimi dalmış derinlere, nereye gittiğinin farkına varamamış olmalı ki, gelmiş gelmiş taa varmış bizim köye. Ne olacak ki? Olmuş işte! Usulca kalktım yatağımdan, pencereyi açtım. O ne? Gözlerime inanamadım. Baktım sihirli bir değnekle dokunulmuşcasına herşey değişiyordu sanki. Yapraklar dans eder gibi ahenkle hareket ediyordu. Kuşlar daha önce görmediğim hızla kanat çırpıyordu. Çiçekler renklerinden taşıyordu. Asıl önemlisi insanların üzerindeki kederler pıtır pıtır dökülüyordu yere. İnan bana böyle hissettim. Hemen giyindim. Yelkovan kuşlarının peşi sıra gider gibi, gitmeliydim kitap kokusu peşi sıra... Of! Hayat nasıl elini kolunu bağlıyor insanın... Sabah yapmam gereken başka işler vardı... Onları halletmeliydim. Hallettim. Benim Kitap Fuarı'na varmam akşamın 4'ü oldu. İlber Ortaylı'nın sohbetini kaçırdım. Kısmet... Şimdi sırada Kürşat Başar vardı. Toplantı salonunu buldum. Bir plastik sandalyeye oturdum.

Kürşat Başar'ın sohbet konusu Başucumda Müzik adlı romanıydı. Ben bu romanı okuduğumu hatırlıyorum. Sanırım 2000 li yılların başıydı. Kitap yeni çıktığında okumuştum. Bir dönem romanıydı. 1950 li yıllar. Aslında roman o dönemin Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile gizli aşkı Vesamet Hanım'ın ilişkisinden yola çıkılarak kurgulanmış. İsimler değiştirilmiş. Yazar kendine göre kurgulamış ve kadının dilinden kaleme almış. Kitabı hızlı okuduğumu hatırlıyorum. Kürşat Başar'ın televizyon programlarını izlemem. Yazılarını takip etmem. Üstelik okuduğum ilk ve son kitabı Başucumda Müzik. Bir daha yeni kitap çıkardı mı acaba diye merak da uyandırmamış olmalı ki, toplam 7-8 tane kitabı olmasına rağmen hiç birinin adını duymamışım. Son derece bakımlı, ince, iyi görünümlü bir adam. Son günlerde Zara ile türküler üzerine bir çalışma yapıyormuş. Kürşat Başar'ın bugünkü sohbeti, halimde bir farklılık yaratmadığını ifade etmeliyim. Gene bende diğer kitaplarını bulayım gayreti doğurmadı. Yazar salondan çıktı gitti. Sadece keyifli ve samimi bir sohbetti. Okadar.

Sonra benim kardeşle buluşacaktık. Bir saat gecikeceğini söyleyince programa baktım. Şiir Üzerine Aykırı Doğaçlamalar sohbet konulu, H. Hüseyin Yalvaç ve Hakan Sürsal'ın söyleşisine girdim. Hayal Kahvem'e yazmaya başladıktan sonra şiirlerin menzilinde daha derinden dolaşmaya başladığım için bu sohbet bana iyi geldi diyebilirim. Ancak hiç şiir okunmayan bir sohbet olduğu için içimde bir eksiklik hissettiğimi söylemeliyim.

Kitaplara bakmaya vaktim olmadı ne yazık ki. Sadece tam çıkışa doğru eski kitap satan bir stantta Turhan Selçuk'un o güzelim Abdülcanbaz'larından bulunca hemen kaptım. Yanına üç tane Akbaba dergisi aldım. Baktım Akbaba'nın 50. Özel dergisi biri. Tarih 22 Aralık 1971. Yani 40 yıllık mizahi yazılar ve çizimler. (Abdülcanbaz 3TL, Akbaba 2TL)
Yarın ola hayır ola... Bugünlük Kitap Fuarı maceram ise böyleyken böyle işte... Şimdi şöyle bir derinden kitapları koklayacağım. Sonra kitaplarla dolu bir rüyanın içine dalacağım.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Bir Şairin Yaşamındaki Kadınlar...

Bak ne diyeceğim. Faruk Nafiz Çamlıbel'in Kadıköylü olduğunu biliyor muydun? Ben bilmiyordum inan ki. Bugün öğrendim. Kadıköylü olsa ne olur olmasa ne olur deme. Dur dinle. Hani Haydarpaşa'dan sonra Osmanağa camii'nin yanında bir yokuş var ya. İşte şairimiz küçükken o yokuştaki evlerden birinde otururmuş. Şiir yazmaya da taa çocukluğunda, 14-15 yaşlarındayken Balkan Savaşı zamanında başlamış. Çok etkilenmiş bu savaştan. En çok çocuklar etkilenmezler mi savaşlardan? Sonra bilirsin Cihan Harbi... Feci yenilginin devamında işgal ve mütareke yılları... Off! Düşünsene. Biz Tarih derslerinde savaşları yılları, nedenleri ve sonuçları itibariyle öğreniyoruz. Peki, insanlar neler yaşamışlar, nasıl etkilenmişler, hele hele çocukların halleri... Of! Bir gözünün önüne getirsene. Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirlerinin üzerine işte o yılların etkileri, hüznü çökmüş. "Yaşamaz ölümü göze almayan-Zafer göz yummadan koşana gider-Bayrağa kanının alı çalmayan-Gözyaşı boşana boşana gider." Faruk Nafiz Çamlıbel Kadıköy'de bir evde daha oturmuş sonraları... Kurbalıdere kıyısında güzel bahçeli bir evmiş bu. Hey! Bazı yaz günleri Yahya Kemal, Orhan Seyfi ve Yusuf Ziya ziyarete giderlermiş şaire. Çünkü evin kıyısında bulunan dere, sandallarla şenlenirmiş. O vakitler meşhur Hamdi'nin gazinosu varmış. İşte o gazinonun hemen karşısına düşermiş şairin evi... Gazinodan gelen ince sazı dinler sohbet ederlermiş. Ne hoş! Ama güzel günler bilirsin kısa sürer. Kıtlık günleri gelmiş. Faruk Nafiz Çamlıbel işte o günlerde aşık olmuş... Karşılık da görmüş. Hatta anlatılana göre bir nevi Romeo Juliette hikayesine benzermiş aşkları. Sarışın bir güzelmiş. Asıl adı Bedriye iken arkadaşları kızı Bedra diye çağırırlarmış. O vakitler Faruk Nafiz Çamlıbel 22 yaşlarında falanmış. Sevgilisi için yazdığı şiirin adı ise Serenad.. Bak şöyle: "Bir Nisan akşamı serin bir günün,- Şarkın bu sevimli, güzel köyünün- Cenneti anlatan bir akşamıydı- Sizi ilk balkonda gördüğüm gündü-Yüzünüz sararmış gibi göründü- Acaba ruhunuz çok hasta mıydı?"

Yakışıklı ve ilgi gören bir şairmiş. 1922 de Anadolu'ya gitmiş. Sonraları İstanbul'da Şukufe Nihal'e ilk görüşte aşık olmuş. Bu aşkını da diğeri gibi coşkuyla yaşamış. Şiirler yazmış sevdiği kadına... "Yalnız yaşamaktansa Nihal'imden uzakta-Kalsam diyorum dar-u diyarımdan uzakta" .... Hey! Nihal için yazdığı bir şiir daha var... Bak şöyle: "İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lal-Sanki ruhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihal" Şahane!!Şukufe Nihal' evliymiş. Bir türlü kocasından boşanmayı beceremeyince, Faruk Nafiz Çamlıbel sinirlenip aniden başka bir kadınla evlenmiş. Biyoloji öğretmenliği yapan Azize hanımla... Bu ani evlilik üzerine Şukufe Nihal bir şiir yazmış... Hep erkeklerin şiirlerindeki kadınları yazıyorum ya... Bak hoş bir şey oldu. Çok şükür sonunda bir erkek için şiir yazan bir kadına denk geldim. Faruk Nafiz Çamlıbel'in bu ani evliliğinden sonra Şukufe Nihal bir şiir yazmış işte. Bak şöyle: "Dalgalar sürükleyin beni de enginlere-Kumların arasında ben de bir parça taşım-Ayrılmayız,beraber dalarız derinlere! Derken, bırakıp gitti elimi arkadaşım" Aşık değildir Şair karısına... Bunu açıkça ifade etmiş röportajlarında. Kafa evliliği yaptıklarını söylemiş. Tamam aşık değildir karısına fakat evlilikleri boyunca aralarında derin bir dostluk doğmuş. Mutlu bir hayat sürmüşler. Azize Hanım amansız bir hastalıktan ani vefat edince Faruk Nafiz Çamlıbel hayata küsmüş. Aşık olmasa bile birlikte dayanışma ve sevgi ile yaşamını paylaştığı karısının ölümü üzerine, hani dinlerken insana damardan etki eden o muhteşem sözleri yazmış. Bak hatırlayacaksın şimdi söyleyince.... Alaeddin Yavaşça bu güfteyi hicaz makamında bestelemiş. "Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok-Bir yer ki, sevenler sevilenlerden eser yok!" Han Duvarları'nın şairi Faruk Nafiz Çamlıbel hakkında tesadüfen okuduğum bir yazı vardı. Hicran Göze yazmıştı. Okuduklarımı sana anlatayım dedim. Neler oluyor hayatta değil mi? Fark Nafiz Çamlıbel'in yaşamındaki belli başlı kadınlar da böyleyken böyle işte...

14 Mayıs 2010 Cuma

Film Gibi Bir Yemek Tarifi

Sana Lucy ile Henry'nin hikayesini anlatmış mıydım? İ.Ö 3000li yıllarda başlayan, günümüze kadar hep aynı şekilde tekrarlanmakta olan hikaye vardır ya hani, sana anlatmamış olamam. Çünkü sen seversin romantik hikayeleri. İşte bu da, o hikayelerden biri... Aslında bu hikaye aynı zamanda bir yemek tarifi. Hikayenin mutfak versiyonu yani. Bak anlatıyorum şimdi...

Hikaye bu ya, farzet ki senle ben Havaii'de bir evin mutfağındaymışız. Sanki bu mutfak bir beyaz perdeymiş. Mesela senle birlikte bir film izlemekteymişiz. Ne dersin? Burası zengin mi zengin bir mutfakmış mesela. Her türlü hububat, zerzevat, nebatat, sakatat mevcutmuş fazlasıyla. Etler dizim dizim diziliymiş dolaplarda, piriçler çuval çuval yüklüymüş ambarlarda. Öyle böyle değil yani. Şenlikli mi şenlikli, eğlenceli mi eğlenceli bir mutfak. Bu mutfağın çapkın bir jönü varmış. Adı Henry! Mutfağın eti. Adeta bir kazanova gibi yaşamaktaymış. Her türlü erzakla iyiymiş arası, her türlü hububat, zerzevat, nebatat ve sakatatla hemhal olmaktaymış sürekli. Her gün başka biriyle pişiriyormuş işi, sanki daldan dala konan hercai! Kim etle birlikte pişse, lezzetini ona katıyor, ortaya şahane nefasette yemekler çıkıyormuş. Bunu öğrenen her türlü mutfak erzağı, mutlaka Henry ile pişmek istiyormuş. Zeytinyağlı yemekler özellikle, Henry ile pişirilen yemekleri nasıl kıskanıyorlarmış anlatamam. Çoğu içine limon sıktırıyormuş ki, gözyaşlarını biri görürse ve "ne oldu?" derse, bahanesi olsun istiyormuş "limondan" diye. O kadar kıskanıyorlarmış yani et ile pişen yemekleri, bilmem anlatabildim mi?

Henry'nin çapkınlıkları ve bu safahat hayatı Lucy ile karşılaşması ve ona körkütük aşık olmasıyla değişmiş. Lucy kim miymiş? Mutfağın akça pakça dilberi pirinç tabi. Pirinç mutfakta çuvallarda saklansa da, el üstünde tutulmaktaymış son zamanlarda. Çünkü kısa süreli bir hafıza kaybından muztaripmiş. Henry'nin her buluşmalarında, Lucy'yi yeni baştan etkilemesi ve aşık etmesi gerekmekteymiş. Tamam, et her nekadar geçmişinde bir çok erzakla beraber pişmiş olduğundan bu konuda tecrübeli olsa da, pirincin kendisi gibi hissedip hissetmediğinden emin olmadığı için, sürekli stres içinde yaşamaya başlamış ne yazık ki. Derdi kendine yetmiyormuş gibi, üstüne bir de tuz biber eklenmesin mi? İyice sıkıntıdaymış yani. Tam anlatamadım mı yoksa?Acele etme lütfen, anlatacağım teker teker şimdi.

Bak şimdi, et aşık ya mutfağın akça pakça dilberi pirince... Bugün neler olacak acaba gene diye sıkıntı içindeymiş. Et, hergün yeniden yağda kavrulurmuş bir tencere içinde. Sıkıntısını göstermek istemezmiş pirince... Tencerede kavrulurken, önce suyunu bir salar bir çekermiş. Bilen bilir halini, gerçekten bu çektiği aşk acısı onu iyice pişirmekteymiş. Pirinç ise kendi halinde ayrı bir yerdeymiş. Her sabah etin çektiği çilelerden habersiz, önce derin bir tasın içindeki sıcak suya dalarmış. Yumuşar ve beyazlarmış. Sonra soğuk duşun altında yıkanır iyice, tüm nişastalarını dökermiş. Ne dert kalırmış ne kasavet kendisinde. Öyle ki, soğuk suda akıp giden nişastalar gibi geçmişe ait tüm anıları da silinip gitmekteymiş adeta. Bunu nasıl mı anlıyoruz? Şöyle... Bir gün önce eti tencerenin dibine sermişlerdi kavrulmuş vaziyette. Sonra soğuk suda yıkanmış pirinci koymuşlardı üzerine. Et ve pirinç bir araya gelince, üstlerini aşacak kadar sıcak su koydular ki birlikte iyice pişsinler diye. Ayrıca tuz ve tereyağ eklediler iyice lezzetlensinler. Tencerede bıraktılar ateşin üstünde her ikisini. Kıstılar ateşi ki, yanmasınlar, yavaş yavaş demlensinler birlikte. Her ikisi piştiler sahiden beraberce. Sonra ters çevrildiler bir tepsiye. Kavrulmuş et ve demlenmiş pilav şahane bir birliktelik oluşturmuşlar. Sevmişler birbirlerini, aşık olmuşlar.

Ertesi sabah et ve pirinç tekrar bir araya gelince, et seslenmiş pirince "Lucy, nasılsın?" diye. Pirinç tanımamış Henry'i. Demiş " Sen kimsin? Ben tanımıyorum seni". Şaşırmış, kalakalmış tabi Henry. Neyse, sonra Henry öğrenmiş ki, Lucy bir kaza geçirmiş ve daha önce anlattığım gibi bir dertten muztaripmiş. Bugün yaşadıklarını yarın unutuyormuş. Henry'nin hergün yeni baştan kendini tanıtması, Lucy'i kendine aşık etmesi gerekiyormuş. Henry anlamış ki eğer Lucy'nin sevgisini kazanmak istiyorsa hayatı boyunca her gün sıfırdan başlamak zorundaymış. Henry de Lucy'i çok sevdiği ve onunla birlikte pişmek istediği için her gün katlanırmış bu çileye. İşte bu hikayem de böyle! Onlar ermiş muradına,biz çıkarlım kerevitlerine!

Ne? Sen bu hikayemi bir filme mi benzettin? 50 İlk Öpücük mü? Henry'i Adam Sandlar, Lucy'i Drew Barrymore oynuyor bu filmde öyle mi? Mümkün değil! Benim anlattığım hikaye İ.Ö 3000 yıllarına dayanıyor. Efsane olmuş bir hikaye filme çevrilmiş olabilir tabi. Ama şunu bil ki, o seyrettiğin filmin gerçek hikayesi böyle! Afiyet olsun:)

13 Mayıs 2010 Perşembe

Çetin Altan Usulü Limonata Yapmak...

Eee! Madem havalar ısınmaya başladı. Hele bugün var ya, Mayıs ayındayız güya, yaz günlerini hiç aratmadı. O kadar sıcaktı ki hava, buharlaşacağım sandım bir ara. Sabah erkenden kalabalık bir toplantıya katıldım. Sonra işlerim hep arazide olunca... Of!! Allah günah yazmasın, ne yapayım işte sevmiyorum sıcak havayı... Amaa.. Bir limonta olsa iyi gitmez mi bu havada. Limonata deyince... Hiç unutmadım hiiiç! Bugün gibi hatırımda. Tarih 2003 yılının Haziranında bir Pazartesi günüydü. Milliyet Gazetesi'nin Şeytanın Gör Dediği adlı köşesinde, büyük usta Çetin Altan, limonata hakkında bir yazı yazmıştı. Aslında ilk kez bu yazıyı, günümüzden 25 sene evvel Güneş gazetesinde yazmış. Şimdi olduğu gibi, yaz mevsimi eli kulağında vaziyetindeyse eğer, açar okurum bu yazıyı, yaza merhaba diyerekten. O nedenle tarihi hatırımdadır...Yoksa hafızamın iyi olduğundan değil.... Çok severim bu yazıyı. Sanki yaşam manifestomu özetlemektedir. Aynen aktarıyorum işte buraya:

"Yaşamında hiç limonata içmemiş biri, limonatayı çok pahalı bir serinletici sanabilir. Oysa çok ucuz bir serinleticidir. Bir bardak suya bir çorba kaşığı toz şekeri döküp, iyice karıştırdıktan sonra, üstüne doğru dürüst sıkılıp çay süzgecinden geçirilmiş, yarım limon suyu eklersin... Ve hepsini karıştırırsın. Bardak, görkemli ve uzunca bir bardaksa, yarım yerine bir limon sıkar, bir çorba kaşığı toz şekerini de, iki çorba kaşığı yaparsın... Bir limonata, dişleri donduracak kadar mı soğuk olmalıdır? Hayır, bardağın çevresine hafif bir buğu yalazlanması yapacak kadar soğuk olmalıdır. Ayrıca bardağın içine kalıp buz atılmalı mıdır? Hayır, gerekiyorsa bir tatlı kaşığı dövülmüş buz atılmalıdır. Yarım tekerlek bir limon dilimi, bardağın kıyısına mı takılmalıdır, yoksa içine mi konmalıdır? Bardağın kıyısına konduğu zaman, daha dekoratif olur; dileyen, limonun kokusunu daha keskin duymak isterse, bardağın kıyısına takılmış yarım dilimi bardağın içine atabilir. İyi bir limonata yapmaya bu kadarı yeter mi? Yetmez. Çentilmiş limon kabuğuyla bir sap taze naneyi de, önce limonatanın içinde kısa bir süre tutup, sonra hepsini süzmek gerekir. Böyle bir limonata ultra süper bir zenginlik sorunu mudur? Hayır, sadece bir yaşam sevgisiyle, bir yaşam zevki sorunudur. Bu, çok önemli midir? Bir kez gelinip, bir kez geçilen dünyayı, en sade koşullar içinde dahi, ıskalamamanın göstergesi olduğu için, çok önemlidir. Sabahları bir saat yürüdükten sonra, duş almak da öyledir."

Şahane bir tespit değil mi bu? Akşam yemeğinin yanına, aynı Çetin Altan'nın tarifiyle bir limonata yapalım mı seninle? Bir dene olur mu, bu akşam lütfen beni dinle... Bir kez gelinip, bir kez geçilen bir dünyayı, en sade koşullar içinde ıskalamayalım olmaz mı, ne dersin? Bu benim sorunum değil senin sorunun diyebilirsin! Öyle diyorsan, boşver zaten, sen dert etme!.. Bu bir yaşam sevgisiyle, yaşam zevki sorunu! Bilmem, belki ben üşenmem, limonata yanına, iki tane de mum bile koyarım masaya... Maliyeti nedir ki ? İnsan küçük keyiflerle hayatı renklendirmeli, öyle değil mi?

Hiroşima Sevgilim'i Seyrediyorum...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Kocaeli 2.Kitap Fuarı Etkinlikleri Bu Hafta Sonu Başlıyor.

15-23 Mayıs arasında sürecek olan 2. Kocaeli Kitap Fuarı'nın etkinlik programını aldım. Büyük bir heyecanla, katılımcı yazarların kimler olduğuna ve hangi tarihlerde söyleşi yapacaklarını inceledim. Bu haftadan başlamak üzere, her hafta hangi yazarın söyleşisini izleme şansım olursa, Hayal Kahvem'e yazmaya karar verdim. İstiyorum ki Kocaeli'deki tüm tanıdıklarımın bu programlardan haberi olsun. Kitap satışları coşsun. Kitap sevgisi insanların yüreğini doldursun. Bakalım bu hafta kimler gelecek şehrimize?


15 Mayıs Cumartesi Günü Saat 13.00'de İlber Ortaylı ile Söyleşi: Tarihi Doğru Okumak

15 Mayıs Cumartesi Günü Saat 17.00'de Kürşat Başar ile Söyleşi: Başucumda Müzik

İmza Günü İçin katılacak yazarlar ise saat 13.00'den sonra: Ruşen Hakkı / İlber Ortaylı / Mehmet Komşu / Füsun Önal / Bülent Parlak
Konferanslar : Türkiye Nereye Gidiyor - Sunay Karaman-Dr.Barış Doster (15 ile 17 arası) / Yayın Tekelleri-Ali Şimşek-Ali Çolak-Faruk Şüyun-Özlem Altıok (15.30 ile 17 arası) / Şiir Üzerine Aykırı Doğaçlamalar-Hüseyin Yalvaç (18 ile 19 arası)

www.kocaelikitapfuari.com