6 Kasım 2010 Cumartesi

Hayvani Bilmeceler


1- 1940-70 yılları arasında Galatasaray tarihinin sembol figürlerinden olan, gelmiş geçmiş en büyük Galatasaray taraftarı Amigo Mehmet Şevki Güney'in lakabı nedir?

2-Alman Kralı II. Wilheim'in İstanbul'u ziyareti sırasında II.Abdülhamit'e armağan olarak getirilen, önce Yıldız Saray'ının bahçesine, sonra Lütfü Kırdar Salonu'nun önüne konulan, en son Kadıköy Altıyol'daki kızgın heykel, hangi hayvan figürüdür?


3- Derviş Zaim'in Tabutta Rövaşata filminin afişinde, başrol oyuncusunun kucağında hangi kuş vardır?


4- Hayvanlar ansiklopedisinde, dünyanın en hırsız, en cüretkar ve en güçlü canlılarından biri olarak tanıtılan, gelincik ailesinin en iri ve en kurnaz bireyi olarak sunulan, keçeleşmeyen ve donmayan bir kürke sahip olan, kürkü eskimolar tarafından kullanılan, merhamet dilemeyen, korku nedir bilmeyen, mutlaka kazanmak için dövüşen, avcıların nefret ettiği, çünkü kazaen öldürülen hayvanın eşinin avcının mutlaka kulubesini bastığı söylenen ama bir çok insanın bilmediği hayvanın adı nedir?


5- Güvendiğimiz birisi bizi hayal kırıklığına uğratırsa, hangi sözü söyleriz?


 CEVAPLAR-
1. cevap - Karıncaezmez Şevki
2. cevap - Boğa
3. cevap - Tavuskuşu
4. cevap - Volvarin
5. cevap - Dağ fare doğurdu.

Gönüllü Sürgünler Adası Hiva Oa'yı Duymuş Muydun?


Yarabbim, bilmediğim ne çok yer, ne çok  şey var.  Mesela  Hiva Oa adasının adını daha önce duymuş muydun? Ne yalan söyleyeyim ben duymamıştım.  Bir vakitler Mario Levi'nin Bir Yaz Yağmuru kitabını okuyordum. "Gönüllü Sürgünler Adası Hiva Oa" başlıklı bir yazısını okuyunca öğrenmiştim. Sonra sanal ansiklopediye bakmıştım. Markiz Adaları olarak adlandırılan Tahiti'nin yaklaşık 1.190 km kuzeydoğusundaki iki volkanik ada topluluğundan biriymiş. Mario Levi haybeye sürgün adası dememiş Hiva Oa'ya...


1903 yılında ünlü Fransız ressam Gauguin, belki sanatının anlaşılmadığını düşündüğünden, belki  insanlara küskünlüğünden, o dönemde resmin merkezi diye bilinen Paris'ten ilkelliğe doğru gönüllü yolculuğa çıkmış. Mario Levi'nin sözleriyle alıp başını gitmeyi, daha derin bir yalnızlığı, uzak bir coğrafyada farklı bir insan sesini, dokunuşunu mu aramaktaydı acaba ressam? Kimbilir?


Çok uzun yıllar sonra, sanat dünyasının gene bir uyumsuzu, şarkıcı, şair, sinema yönetmeni Jacques Brel Gauguin'in gömülü olduğu adaya kendi kullandığı teknesiyle gelir. Ölümcül bir hastalığı vardır. Çok ünlü olduğu için her adımı, acısı, hastalığı, yalnızlığı sürekli haber olunca, acaba Gauguin gibi uygar dediğimiz dünyadan ilkelliğe mi  kaçmış?

Acaba neden Hiva Oa Adası?  Gönüllü sürgünlük için acaba neden bu adayı seçti  önce Gauguin arkasından Jacques Brel? Sanatın bu iki yolcusunun Hiva Oa Adasını seçmeleri tamamen rastlantı mı? Aslında  bu adayı bir simge olarak görmek mümkün diyor Mario Levi... Şöyle devam ediyor: Hiva Oa'yı bir simge, alışılagelmiş ya da başkalarınca sunulmuş bir yaşam düzenini kabul etmeyip, hayallerinin sonuna kadar gitme yürekliliğini gösterenlerin ülkesi olarak görmeye çalışalım diyor. Hoşuma gitmişti bu yazı. Her iki sanatçının sonu hazin  olsa da... Neticede herkes ölecek bir gün öyle değil mi? Mühim olan  dayatmalara baş eğmeyip  gerekirse  gönüllü sürgün olabilmeyi becerebilmek. Şimdi ne düşündüm biliyor musun? Acaba  bilmediğim gönüllü sürgünlüğü seçmiş daha kimler var? Ve nereleri gönüllü sürgün olma mekanı seçmiş olabilirler? Müşterek insan hallerine örnek yani... Kim bilir?

5 Kasım 2010 Cuma

Gene Tuhaf Bir Rüya Gördüm... Hayırdır İnşallah!


Bak ne anlatacağım sana… Gece var ya.. Tuhaf bir hal geldi başıma. Bu gece biraz hüzünlüydüm. Teselli bulmak ümidiyle yatmadan önce Zagor’un koca bir çizgi romanını okuyup bitirmiştim. Sonra balkona çıkmıştım… Kafamı kaldırıp uzun uzun gökyüzüne bakmıştım. Allah seni inandırsın, öyle bir mehtap vardı ki gökyüzünde, gülümsemesini kıskanmıştım. Sonra yatıp içimi çeke çeke  uyumuştum.


Çok iyi hatırlıyorum. Hatta uykuya dalarken işittiğim kendi sesimi, Don Çiko Felipe Cayetano Lopez Martinez Gonzales'in yani  Çiko'nun uyku halindeki "Roonnn! Roonn!" diye çıkardığı sesine benzetmiştim. Zagor okuyup yattım ya bu kadar hayal görmem çok normal diye düşünmüştüm. İşte son hatırladığım buydu. Dalmışım. O ne? RRRUMBLE!... Evet… Evet… “RRRUMBLE!” diye gök gürlemesiyle kendime geldim. Fırladım olduğum yerde. Doğruldum… Olamaz! Allahım ben neredeyim? Sıcacık yatağımda olacağım yerde, bir ormanın derinlerindeyim. Ne zaman buraya geldim? Aaaa! Baktım çevreme şöyle… Darkwood Ormanı'nda değil miyim? Anladım galiba. 1001 Roman Yayıncılık tarafından organize edilen “Çizgi Roman Günleri” ne katılacak olan  Gallieno Ferri, Perşembe gecesi  Kadıköy'deki “Zagor Gecesi”nde sevenleri ile bir araya gelecekti. Hımm.. Ben hususi sebeplerim nedeniyle gidememiştim. Üzülmüştüm ne yalan söyleyeyim. Kaç kere derin derin iç çekmiştim.

Eve geldiğimde hüzünlü hüzünlü mutfağa girmiş,  yeni öğrendiğim usulde bir tepsi ıspanaklı  pastırmalı  börek pişirmiştim. Sonra iyice acı çekeyim diye o böreğe karşıdan bakmış, elimi dahi sürmemiştim. Anlayacağın gece acının vergisini vermiş, gülün haracını ödemiştim de hüznü demirbaş defterinden düşmeye gelmişti sıra… Sonra Zagor’un macerasına dalıncaaa… Aaa! “Darkwood’un bütün davulları adına!” Hüznün demirbaş defterinden düşülmesi için bu ormanda ne işim vardı benim? Ne yalan söyleyeyim, önce epeyce tırstım. Sonra topladım kendimi… Şöyle bir silkelendim. Madem Darkwood Ormanı'ndaydım. Hemen kendime bir silah yapmalıydım. Hangi ağacın arkasından kim çıkacak nereden bilebilirdim?  Ama elimde malzeme yoktu ki… Ateşli silah icat edemeyeceğime göre… Ne yapacakktım? Bakındım etrafıma.  Zagor okuruydum ya hemen aklıma bir fikir geldi.  Her yer taş doluydu. Zagor baltası yapmaya karar verdim. Taşların elips formunda olanından hemen bir tane seçtim. Bir de çok ince olmayan düzgün bir ağaç dalı buldum… Üzerimdeki kazağın ucundan azıcık çekerek yeteri kadar ip elde ettim. Aaa! Cebimde bıçak vardı nasıl olduysa… Biliyorsun bu yaşadığım bir rüya… Cebimden çıkardığım bıçakla, çok ince olmayan ağaç dalına gerekli formu verdim. Tamam işte… Köteklik bir değnek elde etmiştim.  Nerden mi biliyordum bütün bunları? Zagor'un Sözü Bu! bloğunun  müdavimiydim. Ordan öğrenmiştim. Dalı ve elips şeklindeki taşı elime aldım. Taşı koyacağım en uygun yeri bulmak için tabii ki epeyyce titiz davrandım.


Çünkü taşın sopanın üzerinde (sopa dikken) ipsiz de durabilmesi gerekliydi. Artık asıl zor bölüme, yani taş ile sopayı birleştirmeye geldi.  Farklı açılardan, çaprazdan, tersten, düzden ipi geçirip, taş ile sopanın birlikteliğini sağlamlaştırdım. Allahtan elim yatkındı bu tür işlere…  Sonunda zevkle ipin düğümlerini attım. Nanananooom! Baltam hazırdı.  Sağlamlığını test etmek için baltayı havada şööyle bir salladım.


Aaa! "SWIIIS!...” efekti… Evet… Duymuştum işte! Zagor ne zaman baltasını savursa çevresine, kocaman bir "SWIIISS!” yazmaz mıydı o karede? Yazardı. Tamam öyleyse baltama merhaba diyebilirdim. "Merhaba Baltam" der demez "Merhaba" diye bir erkek sesi işittim. Başımı çevirdim ki o ne? Atalarımın bütün bıyıklıları adına! Zagor'un efsanevi çizeri Ferri  var ya... Evet... Karamba karambita!  Elinde kalemiyle Ferri karşımda değil mi? "Nasıl yani? Siz bu gece Kadıköy'de sevdiklerinizle buluşmayacak mıydınız?" dedim. Gülümsedi. "Gel bakayım yanıma," dedi. Utana utana  yanına gittim. "Elindeki  Zagor baltasını ver bana," dedi. Bunca yıldır heves ederdim Zagor baltası yapmaya. Ancak bir tane yapmıştım. "Şey, amaaa..." diye tutukluk gösterince, "Nazlanma! Ver! Ver!  İmzalayacağım," dedi.


Bu sözleri duyunca birden başım döndü. Allah seni inandırsın, son anda  Darkwood Ormanı'nın sarmaşıklarına tutunmasam yere yuvarlanabilirdim. Neden mi?  Nasıl sorarsın bunu bana?  Tabii ki Ferri'nin dediklerini işitince ayağım yerden kesildi. Benim hem Zagor baltam yoktu hem de Ferri'nin imza gününe gidememiştim. Şu hayal alemi ne muhteşem bir şeydi.  Demiştim ki kendi kendime "Hayal ederim ben de!" Ne var ki?  Evet... Yaptım yapacağımı gene... Saatin alarmını ayarlar gibi hayalimi kurdum. İşte rüyamda Zagor baltama kavuşmuştum. Hem de imzalısını... Hem de Zagor'un efsanevi çizeri Ferri tarafından imzalanmıştı işte...  Resmen hüznü demirbaş kaydından ellerimle düşmüştüm. Tüm efkarım birdenbire  kaybolmuştu. Ne olacak ki?  Bir şey istiyorsam eğer, aynen saat kurar gibi hayalini kurarım. Sahisi olması asla gerekmez. Benim bünyem alışık. Karamba Karambitaa! Bana bu hayal fazlasıyla yeter!  İşte uyandım şimdi ve bunları Hayal Kahvem'e yazdım. O ne? Bir de ne göreyim sahici börekler yanımda değil mi?  Birden iştahım açıldı. Oy  oy oy! Bu börekler sabaha kalmaaaaz! Az sonra bitecekler! Aaa! Şimdi aklıma geldi. Ferri İtalyan değil miydi? Benimle o kadar güzel Türkçe  nasıl konuştu peki? Binlerce kasırga aşkına!  Hey! Hayyallerimde spontane tercümeler bile başladı artık! Aaa! Ne güzel..  Eczacı dedemin hileli ilaçları adına! Gene Tuhaf bir rüya gördüm... Hayırdır inşallah!

1.NOT : Hilmi Yavuz'un Sırası Gelince adlı şiirinin gerçek dizeleri şöyle... "acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik, hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra"
2.NOT :  Zagor kareleri ve bilgileri Zagor'un Sözü Bu Bloğundan alınmıştır.

4 Kasım 2010 Perşembe

Kitap Kapaklarına Odaklanan Kamera


"Jean Luc Godard'ın Aşka Övgü adlı filmini seyretmeliyim" dedim kendi kendime. 2001 yapımı bu filmi seyretmek için o kadar çok heveslendim ki anlatamam. Neden mi? Bak şimdi... Filmde kitaplara bir oyuncu muamelesi yapılıyormuş. Kamera kitapların kapaklarına bir oyuncunun yüzüne yaklaşır gibi odaklanıyormuş. Ne hoş! Demek Godard kitap kapaklarına meraklı biri. Aslında sinema yoluyla, körleşen algılarımızı, bakıp da farkedemediklerimizi hatırlatmak istiyor belli ki. Bunu okudum ya... Artık mutlaka seyretmeliyim bu filmi! Hemen bulmalıyım hemen... Bugün sona ermeden! (12.02.2010)

Godard'ın Filminde Rol Verdiği Kitapların Peşine Bir Dedektif Gibi Düşünce...


Fransız yönetmen, Jean Luc Godard'ın çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde kitaplara oyuncu muamelesi yaptığını öğrendiğimde çok merak etmiştim. Filmi seyrettim. Doğruydu. Filmde oyuncuların elinde, masada, sehpada hep kitaplar vardı. "Ne var bunda?" denebilir. Kitapların bolca yer aldığı kütüphanede, kitapçıda çevrilen filmler yok mudur? Vardır. Ama bu filmde durum farklıydı. Kamera kitapların kapaklarına bir oyuncunun yüzüne yaklaşır gibi odaklanıyordu. Adeta her kitap bir oyuncu yüzü gibiydi. Bu durum çok hoşuma gitti. Çünkü ben kitap kapaklarına meraklı biriyim. Beğendiğim kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Ayrıca filmde oyuncular da kitap gibi konuşuyorlardı. Sanki Godard kitap yazmak istemiş, kitap yazacağına kitap gibi bir film çekmiş. Filmi seyrederken, kameranın odaklandığı kitapların yazarlarının adlarını not ettim. Acaba Godard niye bu yazarların kitaplarını seçmişti? Merak ettim. Şimdi bu yazarları ve kitaplarını tek tek incelemeye karar verdim. Jean Luc Godard'ın Aşka Övgü adlı filminde, uzun uzun gösterilen kitaplardan birinin yazarı Peter Cheyney'di. Sanal ansiklopedide yazarın kitaplarını buldukça kapaklarına bayıldım. Bakınız işte aşağıya ve yukarıya ekledim. 



İngiliz polisiye yazarı Peter Cheyney, bugün adı pek bilinen bir yazar değil. Yazarın kitapları Çağlayan yayınlarının değişik kapak tasarımlarıyla 1954 yılında bizim memlekette yayımlanmaya başlamış. Ve zamanında oldukça fazla satmış. Tükçe'ye çevrilen 25 civarında kitabı varmış. Öykülerinin konuları Avrupa'da geçiyormuş ve türdeşlerinden daha az şiddet içeriyormuş. Malum, İngiltere'de polis bile tabanca taşımaz. Bu nedenle İngiliz yazar Peter Cheyney'in dedektifi, sıkıştığında 45 liğine davranan ünlü dedektif Mayk Hammer tiplemesi gibi değilmiş. Peter Cheyney'in kitaplarındaki dedektif iş kavgaya geldi mi, sanıyorum bizim şimdi Ju do diye bildiğimiz, o dönemin tabiriyle Jui Jutsu ile düşmanlarını alt edermiş. Ama çapkınlıkta ABD'li meslektaşlarını aratmazmış. Şimdi ilginç bir tespit yapacağım. Romanlarının edebi değeri tartışılan Peter Cheyney'in Türkçe metinlerde Lemi Kovşun olarak adlandırılan, orijinalinde ismi Lemmy Caution biçiminde geçen ünlü dedektif karakteri var ki, bu dedektif sinemada da tanınmış biri değil mi? Hatırlasana Jean Luc Godard'ın Alphaville(1965) adlı filmini.. Bu filmde Alphaville adlı ilginç bir şehre gelen özel dedektifin adı nedir? Lemmy Caution.

Çok tuhaf bir filmdir Alphaville. Alpha 60 adında bir bilgisayar şehri yönetmektedir. Şehirde aşk, vicdan gibi kelimeler yokedilmiştir. İnsanlara ağladıkları için ölüm cezası verilebilmektedir. İnsanları her an gözlemekte ve denetim altında tutmakta olan bilgisayarı tasarlayan bilimadamının kızına aşık olur bu ünlü dedektif Lemmy Caution... Neyse.. Şimdi anlatmak istediğim film konuları değil. Jean Luc Godard'ın, yazar Peter Cheyney'in bir kitabına, 2001 yılında çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde rol vermesi haybeye değil demek ki. Çünkü Godard yıllar önce, taa 1965 de çevirdiği Alphaville adlı filminde yazarın kitaplarının ünlü kahramanı dedektif Lemmy Caution'un adını kullanmış. Bundan yıllar sonra Godard, çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde Peter Cheyney'in kitabına rol vermekle, kendi tarzında yazara teşekkür ediyordur belki, kim bilir? Bakar mısın sen şu işe? Neler öğreniyor insan... Seyirci olarak yönetmenin filmindeki kitapların peşine dedektif gibi düşünce... (14.02.2010)




3 Kasım 2010 Çarşamba

Tren Gelir Hoş Gelir!


Ben bir tren yolu çocuğudum Evimiz hemen tren yolu kenarındaki apartman dairelerinden birindeydi. Gece gündüz geçen trenin gümbürtüsünden evimiz sallanırdı sürekli. Eğer ilk kez bize gelen bir misafir varsa, ilk tren geçişinde ev sallanınca, ürker ne yapacağını bilemezdi. Çocuktum ya, gülerdim için için misafirlerin bu durumuna... Annem korkacak bir şey olmadığını, tren geçince sallantının biteceğini tatlı tatlı anlatırdı onlara... Ne günlerdi? Şimdi tren geçmiyor artık şehrimin içinden.. Hani trenlerle ilgili arada yazı yazıyorum ya sanırım bu yüzden. Sanırım özlüyorum treni... Bilirsin bazan canım nasıl tren yolculuğu yapmak ister. Şimdi komik bir şey söyleyeceğim.  Okuldayken problem çözmeyi çok severdim sevmesine ama iş tren problemlerine gelince, inanmazsın çuvallardım her defa. Vardır ya hani.."Ayrı iki kalkış yerinden aynı anda hareket ederek birbirine doğru - saatte şu kadar hızla - ilerleyen iki tren ne kadar sonra karşılaşırlar?" Asıl sorun ne kadar sonra karşılaşırlar, ilk karşılaştıklarından?" Bunlar aslında Murathan Mungan'ın cümleleri... Ne yapabilirm? Bir tane bile trenli matematik sorusu aklımda kalmamış ki... Hem bu soru da çok güzel değil mi? İşte buyrun... Okudum ya bu cümleleri, gene cevabını bilemedim iyi mi?  Neyse... Bugün işim oldukça yoğundu. Genelde arazideydim. Bu benim uydurduğum bir deyim.. Eğer ogün ofiste değil de dışarıdaysa işim, demektir ki ben "arazideyim". Bütün gün koştur koştur yorulmuştum...  Bir ara arabamı park yerinden almak için İzmit'te eski tren yolunda yürürken başımı  sola çevirdim. "10D Cinema" diye ışıl ışıl bir vitrin gördüm. Aaa! Neydi bu? Ne vakit açılmıştı? Gözlerim sinema yazısını gördü ya, hiç beni dinlemediler hiç.. Ayaklarım marş marş yürümeye başlamadılar mı o yöne doğru? Girdim içeriye. Neler olup bittiğini sordum. 


Burası 10D sinemaymış. Ben en son 3D'de kalmıştım. Vay canına sayın seyirciler! 10D öyle mi? "Hey, hemen seyredebilir miyim?" diye heyecanla sordum. "Tabii," dedi oradaki çocuk. 5-6 dakika birşey sürüyormuş. 6 Lira öyle mi? Hımm... Denemeliydim. İşte gözüm farketmiş, ayağım daha ben ne yapacağıma karar vermeden 10D sinemaya zaten beni götürmüştü. "Tek başına mı seyredeceğim?" diye sordum. "Neden olmasın? Şimdi sizden başka kimse yok. Dilerseniz tek başına seyredebilirsiniz." dedi. "Heyy!Tamam!" dedim. O kadar heyecanlandım ki anlatamam. Böyleyim işte. Hemen mekana uyum gösterir, olayın havasına girerim. Hatta abartırım heyecanımı ve duygularımı... Karşımdakine de enerjimi geçiririm. Sinemadaki çocukla heyecanla konuşuyoruz. Ben soruyorum. O cevaplıyor. Altı tane film vardı. Ben trenle ilgili ya Cosmic Coaster'ı seçtim. Hani luna parkta bineriz. Çılgın tren.. Ovvv! Bu kez uzayda dolaşacağım. Acayip severim hem de.. Şahane... Girdim içeriye. Küçücük bir sinema salonu..  Yirmi tane kadar koltuklar. Beni en üst sıraya oturttular. Gözümde 3D gözlük. Nanananommm! Allahım bir başladı ki Cosmic Coaster... Ben kendimi gerçekten o çılgın trende  sandım. Tren yokuş yukarı çıkıyor çıkıyorr.. Gözlüklerle sanki kendimi filmdeki trenin içinde sanıyorum. Sonra tren sağa sola döndükçe oturduğum koltuk aynı filmdeki yönde hareket ediyor.. Sarsıyor beni. Önümdeki demirleri tutuyorum. Sanki filmin içindeyim. O trenle ben ilerliyorum. Hey! Müthiş bir şey bu... Sonra tren yokuş yukarıya çıkıyor çıkıyor... Ve... Hoooopp... Yokuş aşağıya inmeye başlıyor. Aynen o trendeymişim gibi yüreğim kalkıyor... Rüzgarı hissediyorum.. Saçlarım uçuşuyor... Bağırıyorum çığlık çığlığa... Heeeeeyyyy! Ve kahkahayla gülüyorum. Az sonra bir mağaradan geçtik. Resmen sis ve nemi hissettim. Bu hal bir kaç tur devam etti ve film bitti. Bayıldım ne yalan söyleyeyim. Ben lunaparkta bindiğimiz o çılgın trenlerden nasıl iniyorsam aynı o halde sinema salonundan çıktım.  Artık aklıma estiğinde 10D film seyrederim. Ne yapabilirim? İnan ki çok sevdim. Aslında bunun devamında bu akşam  sporda yaşadıklarım var ki. O konuya şimdi hiç girmeyeyim.  Yazım uzadıkça uzuyor. Bitmek bilmiyor. Ben 10D sinema denememi burada bitireyim iyi mi? Aaa!  Acaba yukarıdaki  tren probleminin cevabını bulabildin mi?

2 Kasım 2010 Salı

Bir Zamanlar Batıda Ve Masumiyet


Bugün işlerim çok yoğundu.  Baktım sonu yok işin gücün... Parmaklarımın ucuna basa basa, ofistekilere farkettirmeden, erkenden eve kaçtım. Bilgisayarımın ekranında indirilmiş ve beni bekleyen Bir Zamanlar Batı'da adlı film vardı. Bir kovboy filmi izlemeyeli yıllar olmuştu sanki. 1968 yapımı bu film gelmiş geçmiş en iyi ilk 20 filmden biriydi. Çok eskiden seyretmiştim, şimdi tekrar seyretmek istemiştim. Özellikle ağız mızıkasının, insanda tuhaf bir ürperti uyandıran müziği eşliğinde, filmi seyretmeye başladım.. Samimiyetime inan gerçekten çok heves etmiştim. Hiperaktiv bünyeme o kadar ağır geldi ki bu film, itiraf ediyorum, seyrederken sigara böreği sardım akşam yemeği için!.. Hareketli filmlere ne kadar alışmışım... Bir zamanlar sabırla, hayranlıkla seyrettiğim filmleri artık seyretmeye tahammül edemiyorum  öyle mi? Hayret! Film eşliğinde sardığım sigara börekleri nasıl lezzetli ve çıtır çıtır oldular anlatamam. Filmin ağırlığında, müziklerinin tınılarında farklı ne yaptım ki acaba?



Of, ben bu gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olan Bir Zamanlar Batıda filmini seyrederken, sigara böreği sardım ya, kendime ne diyeyim? Gerçekten üzgünüm! Çok üzgünüm! Hele Henry Fonda, Charles Bronson ve Claudia Cardinale başrolde oynuyorken... Hele filmin senaristlerinden biri Paris'te Tango, Son İmparator, Çölde Çay, Küçük Buda filmlerinin hem senaristi hem yönetmeni olan Bernardo Bertolucci' iken...  Of, ben kendime ne diyim? Ne diyeyim? Üzgünüm! Ama gerçekten o kadar ağırdı ki film...


Bak şimdi... Charles Bronson yani filmdeki adıyla Harmonica bir şey söylüyor misal, karşısında diyelim ki Claudia Cardinale yani Jill var... Allahım yüzlere o kadar uzun zumlanıp kalıyor ki kameraman... İnan arada üç börek sarıyordum... Vallahi masumum! Yoksa sinema tarihine hele böyle eski ve değerli filmlerine, oyuncularına , senarist ve yönetmenlerine hatta uzun zumlayan kameramanına bile hastayımdır. O kadar yani okadar!



Bu anlattıklarım aramızda kalsın olur mu,lütfen? Ama ben masumum gerçekten!

Kim Bu Filmin Yönetmeni Kuzum? Hayretler içindeyim!



Yemeği çok severim. Dua etmeyi çok severim. Eee... Severim yani... Sonra Julia Roberts'i severim. Tamam. Filmin sonlarına doğru Javier Bardem'in az rolü vardı. Dert değil ki. Onun filmde az da olsa var olması, o filmi  sevmem için yeterli sebeptir diye düşünmekteyim. Sonra... Harikulade şehirleri gezmeyi ve egzotik seyahatlere çıkmayı sevmez miyim? Of, bayılırım ne yalan söyleyeyim. Bana gökyüzüne çıkacaz de, hemen merdiven dayayan cinstenim. Makarnaya, hele hele domates soslusuna asla dayanamam.  Hüplete hüplete, tabak tabak yerim.Yerken tanıyamazsın beni. Kendimi kaybederim. Eee.. İyi de "Ye, Dua Et, Sev" adlı bu filmi neden sevmedim?  Bırak sevmeyi, filmi seyrederken nedense rahatsız bile oldum diyebilirim. Tuhaf şey! Kim bu filmin yönetmeni kuzum? Bu kadar sevdiğim şeyi bir araya getirip, sevmediğim bir film yapmayı nasıl becermiş? İnan ki bu durumu henüz çözemedim. Şaşırdım vallahi... Hayretler içindeyim.

 

NOT: Hımm.. Ama bir şey itiraf etmeliyim. Bu filmi seyrettikten sonra üşenmedim. Makarna pişirdim. Söylemesi ayıp olmasın ama koca bir tabak domatesli makarnayı hüplete hüplete yedim. Bu notu filme haksızlık olmasın diye yazıyorum. Bu filmin bende makarna yeme hissi uyandırmasını sevdim ne yalan söyleyeyim. Bak  pişirip yediğim makarnanın fotoğrafını çekip buraya ekledim.


1 Kasım 2010 Pazartesi

Full Metal Jacket'le Spor Dersi

Stanley Kubrick'in 1987 yapımı  Full Metal Jacket adlı filmini seyretmiş miydin? Eğer seyrettiysen mutlaka hatırlacaksındır. Filmde sürekli tekrar edilen bir söz vardır.. "Sir yes sir!"  Hatırladın mı? Nasıl hafızamda yer etmiş anlatamam... Of! Ne filmdir ama... Bilirsin Stanley Kubrick'in 2001 adlı filmi uzayda , Otomatik Portakal ise gelecekte bir zamanda ve sanki bilinmez bir mekanda geçer...  Full Metal Jacket'te ise  dünyada ve tarihin mühim bir zamanındayız. Vietnam Savaşı öncesi Amerikan ordusunun eğitim sahasındayız.


Diyeceksin ki "şimdi bu film gündemde değilken nerden aklına düştü?" Yoo.. Benim için her pazartesi gündemdedir bu film. Her pazartesi illa hatırlarım. Kesin! Neden biliyor musun? Haftada üç akşam iş çıkışı spora gidiyorum. Aslında sürünerek gittiğimi işte sana  açıkça itiraf ediyorum. Ne yapabilirim ama? Bütün gün konuş.. konuş.. konuş.. Koştur.. koştur... koştur... Akşam nasıl pilim bitiyor anlatamam. Biliyorum " Ee, zorlayan mı var gitme!"  diyeceksin. Yooo, çözüyorum galiba yavaş yavaş kendimi. Sanıyorum bende eziyetten zevk alan bir bünye var. Git evine yat aşağıya değil mi? Yapamam...  Bünye alışmış bir kere... Gideceğim... Bulgar göçmeni o güzeller güzeli spor hocamız Zatiye'nin emri altına gireceğim. Of.. Ne eziyet ediyor anlatamam sana.. Hiç acımıyor yaa!


Hani Full Metal Jacket'te Çavuş Hartman vardır hatırlar mısın? Hani  Amerikan ordusuna gönüllü  katılan gençler Çavuş Hartman’ın sıkı disiplini altında eğitime girerler. Sıkı disiplin demek aslında hafif kalır. İnsanlık dışı her türlü uygulama, aşağılama ve ceza yöntemlerini acımasızca acemi askerlerine uygulamaktadır. Askerler sürekli "Sir Yes Sir! Sir Yes Sir!" demektedirler. Of, aklıma gelince gene   tüylerim diken diken oldu. Pazartesi akşamları hafta sonu sporsuz kaldık diye, bize yüklendikce yüklenir Zatiye... Öyle böyle değil ama... Hiç ara vermeden spor yapılır mı Allahaşkına? Aynı hareketleri tekrar tekrar yaptırır.. Hiç acımaz... Hiiiç... Bilakis bağırır o billur sesiyle... "Acıdan zevk alın! Acıdan zevk alınnn!"diye...   Of! İşte tam o anda  ben de bu bed sesimle bağırmak isterim: "Allahım Amerikan ordusunda gönüllü bir er miyim ben? Nedir bu çilem?"

Kendimi filmdeki Er Pyle gibi hissederim. "Şimdi şuradan çıkıp gideceğim. Nedir bu çektiğim? Bu kadar baskı, eziyet yapılır mı?" diye içimden söylenirim. 500 mekik çekilir mi sorarım sana? Normalde 200 mekik çektirir çektirmesine de bir keresinde hızını alamadı, biz de kaptırdık kendimizi Allah seni inandırsın o akşam 500 mekik çektik iyi mi? İşte o dersten sonra şu yukarıda fotoğrafını koyduğum Er Pyle'in hali gibiydim.

Bakma sen benim böyle yazdığıma... Gene abartıyorum. Of, ne yapayım abartmayı seviyorum. Ama inan bana spor yaparken ben bunları hep düşünüyorum. Zatiye var ya  hani bizim bizim köyün spor öğretmeni... Hey, acaba var mıdır  onun kadar tatlı, zarif biri... Hani diyor ya: "acıdan zevvkk alıınn! acıdan zeeevvkk alıın!" diye.. O kadar tatlı söylüyor ki... "Bin mekik çekeceksiniz!" dese çekeriz inan ki... Biliyorum  gerçekten spora sürünerek gidiyorum. Ayaklarım iki adım ileri bir adım geri gidiyor mehter marşı adımı gibi... Haftada iki gün ayrobik bir gün pilates yapıyorum. Tamam.. yalan değil, spora başladığımda "Of ya, Çavuş Hartman'ın emrindeki  Amerikan gönüllü erlerden biri miyim?" diye düşünüyorum. Sonraaa... Var ya ben bir kaptırıyorum kendimi müziğin ritmine ve bir başlıyorum elimi ayağımı savurmaya... Off!  Gerçekten kas acılarımdan  zevk almaya başlıyorum.  Spordan sonra yenilmedim ya tembelliğe... Nasıl bir mutluluksa o... Kalbim çılgınca çarpıyor. Nefes almak kıymete biniyor. Heyy! Hayatımın gelmişini geçmişini boşveriyorum... Duşumu alıp, kendimi tatlı bir yorgunlukla koltuğa atıyorum. En güzel şey spor sonrası  tembellik! "Ah! Tembellik sen ne şahane bir şeysin! " diyorum.

Allahım, ben ne yaptım gene? Koskoca yönetmen Stanley Kubrick'in o güzelim filmi Full Metal Jacket'i spor dersime malzeme ettim iyi mi? Ama  inan ki spor yaparken bunlar  hep aklıma geldi. Ne yapayım  böyleyken böyle diye anlatmasa mıydım yani?

" İnsan Olma" Çalışmaları...


"Yaşamak nedir?" diye sorsam ne cevap verirsin? Şimdi durup dururken bu soru nerden aklıma geldi değil mi? Bak şimdi... İlhan Selçuk bir yazısında "yaşamak nedir?" diye soruyordu. Ve çok ilginç bir cevap veriyordu. "Balık için yüzmektir, yılan için sürünmektir, kuş için uçmaktır." diyordu.  Hiç birimizin  aklına "kuş neden uçuyor, balık neden yüzüyor, yılan neden sürünüyor?" diye bir soru geliyor mu? Yoo.. Gelmiyor. Bu tip sorular aklımızı hiç kurcalamıyor. Mesela aslanın bir geğik yavrusunu parçalaması hiçbirimizi şaşırtmıyor.  "Peki, insanın insan gibi yaşamak istemesi neden pek çok kişiyi şaşırtıyor?" İlhan Selçuk bu yazısında insanın birdenbire insan olmadığını, başlangıçta hayvanlar gibi yaşayan insana da kimsenin "sen neden böylesin" diye sormadığını ama işte yerleşik düzene geçtikten, eker, biçer, üretir yaratık olduktan sonra doğası gereği insanlaşma  adına geçirdiği aşamaları anlatıyordu. Çıkardığı sesleri konuşmaya dönüştürüp dil ile iletişim kurduğunu, yazıyı bulmasıyla da havada savrulup giden konuşmaları ölümsüzleştirmeye başladığını söylüyordu.  Yani balık için yüzmek, yılan için sürünmek neyse, insanın da insanlaşma çabası o kadar doğaldı.   Savaşlar, talanlar, yıkımlara karşı direnmeler,  başkaldırmalar, devrimler her daim vardı. Her dönemde insanın insan olma çabasına karşı çıkanlar oluyordu. İlhan Selçuk diyor ki: "Bu da doğaldır, evren diyalektiğinin gereğidir; kertenkelenin ya da yılanın niçin süründüğüne şaşırıyor muyuz?" Şaşırmıyoruz. O halde biliyoruz ki  insanın insanlaşma yolundaki çabası asla durmayacak. Kimileri insanı insanlığından çıkarmaya çabalasa da insan doğası gereği insanlaşmaktan vazgeçmeyecek.


Şimdi diyeceksin ki "Nerden geldi bunlar aklına?" Hımm.. Ben hani Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in hayatını anlatan film var ya Sosyal Ağ.. İşte o filmi  yeni seyrettim de...  Aslında bildiğim bir konuydu ve  konusu ne yalan söyleyeyim hiç mi hiç   ilgimi çekmiyordu. Ama yönetmeni kimdi? David Fincher! Hani Panik Odası, Oyun, Yedi'nin yönetmeni... Her biri müthiş filmlerdi. Ama.. Aynı zamanda benim kişisel tarihimde miladi  bir film olan Dövüş Kulübü'nün yönetmenidir David Fincher... Kendisine sevgim de saygım da sonsuzdur.  O nedenle  "Konusunu biliyorum, hiç de  Facebook'u  kurmuş ve dünyanın en zengin gençlerinden biri olmuş diye Mark Zuckerberg'in hayatı ilgimi çekmiyor," diyemedim. Film bizim şehre gelir gelmez anne sözü dinler gibi masum tıpış tıpış sinemaya gittim. Filmi seyrettim. Ve gene David Fincher'in  öykü anlatıcığından etkilendim. Hani insan doğası gereği insanlaşacaktır deniyor ya... Buna gönülden inanıyorum. Çevresindeki her şeyin  etkisiyle yaşamanın  asıl amacının nasıl olursa ve neye malolusa olsun zengin olmak, çok para kazanmak olduğunu düşünen, gerekirse  iş ve okul arkadaşına  kazık atmayı  doğal gören gençler ve hatta yetişkinler için ibret alınası bir film yapmış.  Ben sade  bir sinema seyircisiyim. David Fincher'ın diğer filmlerinde olduğu gibi bu filminde de insan duygu ve zaaflarıyla ilgili konularda  seyircinin  insanlaşması yönünde kendi tarzıyla kışkırtmayı gene becermiş olduğunu düşünüyorum. Bu filmi asla diğer filmlerinden aşağı kalır değil. Bilakis bu kadar bilindik ve basit bir konu  bu kadar etkili  ancak David Fincher tarafından anlatılabilir. David Fincher'a  hayranlığım devam ediyor. Bu filmini de çok sevdim.



Gelelim Dövüş Kulübü'ne. Hiç sıralamaya yapmadım ama  sevdiğim filmleri sıralamaya kalksam en önlerde olacağı kesin. Dövüş Kulübü beni en etkileyen filmlerden biridir.  Çevreyle yabacılaşmamak, yalnız kalmamak için gereği yapmalı öyle değil mi? Neler yapmalı? Kilo vermeli misal... Zayıf olmalı. Eskimeden yenisini almalı. Hep tüketmeli. Sık sık ev eşyalarını değiştirmeli. Marka giyinmeli. Tüketmeli. Para kazanmak için her türlü katakulliyi yapmalı. Duygular rafa kaldırılmalı. Maskeleri takıp dolaşmalı. Gene tüketmeli. Gene tüketmeli. Günlük hayhuyumuz, koşuşturmamız içinde  bizler  farkında olmadan, normalleştirilerek, sanki uyuşturarak, binbir koldan zaaflarımıza ve hırslarımızla oynanarak tüm bu durumlar usul usul nasıl da şırınga ediliyor. Olması gereken budur demeye başlıyoruz. Birbirimizin boğazını sıkarak ve hangi yoldan olursa olsun  para kazanmalıyız, reklamlarla, dizi filmlerle  empoze edilen her yeni eşya ya da giysiyi, telefonu almalıyız. Eskimeden at çöpe yenisini al.. Kilo ver. Zayıfla. Tepki verme. Hayret etme. Şaşırma.  Dayatmaları kabul et. Sen de onlardan biri ol.  Bazı bünyelerde ruh  bu şekilde tatmin olmayınca dibe vurmaya başlıyor. Kendi ruhuyla kıyasıya bir dövüşe girişiyor. Film adı üstünde Dövüş Kulübü ya filmde oldukça fazla şiddet görüntüleri var tabii.. Ama Dövüş Kulübü  bana  göre asla  bir şiddet filmi değil. Bu film günümüzde insanı insanlığından çıkarmak için  şırınga edilenlerin çirkin  yüzünü gösteren,  bence David Fincher'ın   gene insanın  acilen insanlaşması gerektirdiğini seyirciyi kışkırtarak gösterdiği bir filmdir.

Ben kendimle sürekli kavga eden biriyim. Bu yaşıma geldim artık barışık olmalıyım kendimle değil mi? Yok, itiraf ediyorum ki değilim. Halen içimdeki benle dövüşmeye devam ettiğim için çok canım sıkılır kimi zaman.. Derim ki bitmedi mi kendinle mücadelen?  İşte Dövüş Kulübü benim kişisel tarihimde  miladım olmuştur. Bu filmden sonra içimdeki benle rahat rahat kavga ediyorum. Bir sağ kroşe... Bir sol kroşe... Çoğunlukla mide... Hani Atilla Atalay bir öyküsünde "insan kalma" çalışmalarından bahseder ya... Benim kendimle döğüşüm devam ettiğine göre daha  "insan kalma" değil "insan olma" çalışmalarındayım galiba... Diyeceğim odur ki, David Fincher'in filmlerini değil izlemek düşünmek bile  ilaç gibi gelir bana. Of, bakar mısın yazarken yazarken nereden nereye geldim gene? İçimdeki benle kavga edeceğim gene... Yaa, insan olma çalışmalarım böyleyken böyle işte.