23 Ağustos 2013 Cuma
22 Ağustos 2013 Perşembe
Taraftarlığın Masum Ruhunu Sevmek...
21 Ağustos 2013 Çarşamba
Yine Yeni Yeniden... The Big Lebowski'yi Seyrediyom Ben...
20 Ağustos 2013 Salı
Gene Kulelere Caz Yapmak Geldi İçimden...
Kulelerle ilgili efsaneler her daim ilgimi cezbederler. Mesela Babil Kulesi'ni düşünsene... Babil'in kelime anlamı gökyüzünün kapısı demekmiş. Efsaneye göre aslında bir vakitler dünyanın dili de sözü de birmiş. İnsanlar yeryüzü üzerinde başı göklere erişen bir kule bina etmişler. Amaçları kendilerine nam yapmakmış. Bu durumu gören Tanrı "madem benimle boy ölçüşmeye kalktılar, o halde kendileri de anlaşamasınlar, dilleri farklı olsun, anlaşmaya varamasınlar" diye çok kalıcı bir ceza vermiş.
Ne dersin? Kuleler uzadıkça, gökyüzüne ulaşma çabası arttıkça, insanlar birbirlerini daha mı anlamaz oluyorlar? Acaba eski efsanelere inanmak mı gerekiyor? Günümüzde insanların, halen birbiriyle bir türlü anlaşmayı becerememeleri, sürekli savaş, kavga, psikolojik ya da fiziksel şiddet vaziyetleri, kendi cennetlerini başkalarının hayatlarını cehenneme çevirerek inşa etmeleri yoksa bu sebeple mi?
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Ne Ki Garibanın Tekiyim, Varım Yoğum Düşlerim.
17 Ağustos 2013 Cumartesi
Ve Kara Kitap Ve Fotoğraf Ve Cüneyt Cebenoyan
15 Ağustos 2013 Perşembe
Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus
Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.
En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim
Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.
İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.
Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!
Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.
Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)
Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…
Falan… filan…
Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…
Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.
Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.
O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.
Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?
Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.
Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.
Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”
Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.
13 Ağustos 2013 Salı
Kahve Molası - Nereye Sinyorita?
Sıcakta... Sahiden... Enikonu tanınmaz oluyorum biliyor musunuz? İçimden bambaşka... Nasıl anlatsam... Acayip bir ben çıkıyor. Bu tip durumlarımda ortadan kaybolmak istiyorum. Hoş, ben her türlü tuhaflığıma alışığımdır alışmasına da... Beni normal insan görünme mecburiyeti daha fena yoruyor.
12 Ağustos 2013 Pazartesi
Ve Bazan Ve Selvi Boylum Al Yazmalım
6 Ağustos 2013 Salı
Geçmişten Gelen Garip Bir Ağustos Tadı Mı Bu?
Ağustos ayı deprem yaşayan biz Gölcük'lüler için hüzünlü bir aydır. 17 Ağustos 1999 da meydana gelen, yaklaşık 50.000 kişinin ölümüne, 100.000 kişinin yaralanmasına ve 600.000 kişinin evsiz kalmasına neden olan bu büyük faciayı, içinde bizzat yaşayan biri olarak, aradan on dört yıl geçmiş olmasına rağmen, unutmam mümkün değil. Dışarıdan bakınca geçti gitti gibi düşünülse bile, hiç akla gelemeyen sebeplerle, hayatın bir anda alt üst olabileceğine bizzat şahit olmak, yok olmaz bir etki bırakıyor insanın bünyesinde.. İnsanlar bir anda yakınlarını, evlerini barklarını yitirebiliyor. Ömür denilen süreçte insan pek çok acıyı bir anda yaşayabiliyor. Bunca yıl geçti ya, depremin sancıları bitti sanma sakın.. Yakınlarını kaybetmekle birlikte halen bürokratik dramlarla uğraşan arkadaşlarım var ne yazık ki.
Okuduğum bir çizgi romandan bahsetmek istiyorum. Yalınayak Gen-Hiroşima'nın Hikayesi. Gene bir Ağustos ayı. Bu kez Türkiye'de değil, Japonya'dayız. Kocaeli'de değil, Hiroşima'dayız. Bu kez anlatılan bir doğa olayı değil, en zaliminden insanlık katliamı... Resimli Roman'ın çizeri Keije Nakazawa. Türkçeleştiren Levent Türer. Tudem yayınlarından çıkan harika bir çizgi roman.










































