22 Ağustos 2013 Perşembe

Taraftarlığın Masum Ruhunu Sevmek...


Elimde 1990 basımı bir kitap var.  Kitabın bir bölümünde Oktay Akbal,  Otuzlu Yılların Çocuğu diye başlık atmış. Hayata dair düşüncelerini anlatıyor. Bir bakmış ki penceresinde Fenerbahçe bayrağı asılı... Evde kendisinden başka kimse yokmuş. Kim takmış bu bayrağı acaba diye merak ediyor. Sabahın erken saatleriymiş. Uyku sersemi kalkmış çayını içiyormuş. Sabah gazeteleri yedibuçukta gelirmiş. Gazetenin içinde bir de ne görsün? Sarı Lacivertli plastik bayrak yok muymuş? Ondan başka kimse bu bayrağı pencereye yapıştıramazmış tabii...  Anladın değil mi durumunu?  İnsan kimi zaman çocukluğuna döner ya... Yazar da anlaşılan çocukluğuna dönmüş. İlkokul günlerini hatırlıyor. Düşünebiliyor musun? Taaa 1930'lı yıllar. Dile kolay 80 yıl öncesi... Ne hoş! İlkokula giderken babası Fenerbahçe renklerini taşıyan bir forma bir de futbol topu almış. O zaman Fenerbahçe şampiyonmuş. Fenerbahçe'den başka, Galatasaray, Beşiktaş ön sıralardaymış. Vefa, İstanbulspor, Beykoz, Anadolu, Süleymaniye, Hilal de 30'lu yılların takımlarıymış. Ama en başta Fenerbahçe ve Galatasaray gelirmiş.  Daha sonra da Beşiktaş, Vefa, İstanbulspor...  1935 yılların günlerinde,  babası illa Galatasaray Lisesi'ne yazdırmak istemiş. Ama Oktay Akbal sırtında Sarı-Lacivet forması, elinde Fenerbahçe bayrağıyla, gitmem de gitmem diye direndikçe diretmiş.


Aradan yıllar geçmiş. Yıl 1989 olmuş. İşte bu yazıyı yazdığı o tarihte, 30'ların o çocuğu anlaşılan tekrar çıka gelmiş ve Fenerbahçe bayrağını astırmış çalışma odasının balkon kapısının camına... Sonra çekip gitmiş. Yoldan geçen arabalar "en büyük Fener başka büyük yok" diye yeri göğü inletiyorlarmış. "Bir insan hangi yaşta olursa olsun çocukluğunun, gençliğinin bir parçasını koruyabilir mi yılların karmaşasında?" diye kendi kendine soruyor. Eski günleri hatırlıyor. Fener'in gene birinci yerdeki zamanlarını... Ben bilmem... Zeki, Alaattin, Fikret'iyle olan Fenerbahçe dönemlerini.. 1989 da olan bitenlere, yoldaki gürültü ve klaksiyon seslerine anlam veremiyor. Çünkü onun çocukluğunda ve gençliğinde lig birincisi olan takımın taraftarları asla böyle yollara dökülmezlermiş.  Otomobiller, kamyonlar, minübüsler, otobüsler dolusu insan kent sokaklarını alt üst etmezlermiş. Yarım yüz yılda ne büyük değişme oldu diye düşünüyor. 30'ların çocuğu 89'ların coşkusuna şaşkınlıkla baktığını söylüyor. Üstelik artık takım tutmanın anlamsız olduğunu da düşünüyor. Çünkü 30'lı yıllarda Aslan Nihat vardı misal, Galatasaray'ın simgesiydi diyor. Zeki Rıza varmış, Fenerbahçe'nin değişmez kaptanıymış. Öyle 1989'lardaki gibi onlar para pul hesabı yapmazlarmış. Bugün Fenerli yarın Galatasaraylı, öteki gün Beşiktaş'lı olmazlarmış. Sırtlarına giydikleri formaları iki üç yılda değiştirmezlermiş. Böyle bir şeyi zaten akıllarına getirmez, eskaza gelse, onurlarına sürülmüş bir leke sayarlarmış. 


 !989 yılında "Çok şey değişti." diyor Oktay Akbal... 30'ların Fenerbahçeli çocuğun bunları zor da olsa  kabullendiğini düşünüyor. Ama zor alışmış ne yalan söyleyeyim... Elli yıldır Fenerbahçeliymiş.  Şampiyon da olsa, lig sonuncu da olsa Sarı-Lacivert'li olduğunu söylüyor. 89 yılında lig şampiyonu olan Fenerbahçe bayrağını odasının camına yapıştıran o uzak çocukluk günlerinde sanmış ya kendini bir an... Sonra zamanın acı oyununu sezivermiş tabii.. Ama bu yazıyı yazarken gene bayrak camda duruyormuş. Çıkarmamış. O, 30'ların çocuğunun, o, bir anda canlanıp bugünlere koşuveren Fenerbahçe formalı çocuğun bayrağı bir kaç gün daha penceresinin önünde asılsın istiyor. Çok sevdim bu yazıyı.


Sorarsan bana lafta Kocaelispor'u tutuyorum. Kocaelispor'un adı  kaldı mı? Ben takımımın son durumlarına çok üzülüyorum. Futbol'dan ne anlıyorsun diye sorsan bana...  Futbol'un F'sinden anlamıyorum. Ben taraftarlığın sadece, sanırım  çocuksu, masum ruhunu seviyorum. 

21 Ağustos 2013 Çarşamba

20 Ağustos 2013 Salı

Gene Kulelere Caz Yapmak Geldi İçimden...


Kulelerle ilgili efsaneler her daim ilgimi cezbederler. Mesela Babil Kulesi'ni düşünsene...   Babil'in kelime anlamı gökyüzünün kapısı demekmiş. Efsaneye göre aslında bir vakitler dünyanın dili de sözü de birmiş. İnsanlar yeryüzü üzerinde başı göklere erişen bir kule bina etmişler.  Amaçları kendilerine nam yapmakmış. Bu durumu gören Tanrı "madem benimle boy ölçüşmeye kalktılar, o halde kendileri de anlaşamasınlar, dilleri farklı olsun, anlaşmaya varamasınlar" diye çok kalıcı bir ceza vermiş.


Günümüzde ise  dünyanın en yüksek binası Dubai'de inşa edilmiş.  Burj Dubai...  828 metre yüksekliğinde ve 160 katlı. Vay canına sayın seyirciler! Bu ne ihtişam bu ne haşmet böyle!..  Hey!.. Bu ve benzeri kule binaların inşaatında, günde 16 saat, 45- 50 derece sıcaklıkta, 200 dolara işçiler çalıştırıldığını  biliyor muydun? Kölelik kalktı deniyor ya... Nerdee? Güya yasalar önünde  bütün insanlar, renk, ırk, dil, din, cinsiyet ayırımı yapılmaksızın eşit... Keşke... Peki, mesela bu kulelerin yapımında çalıştırılan işçilerin vaziyeti nedir böyle? Meğer bu durumlara gizli kölelik deniyormuş. Göçmen işçiler, Körfez ülkelerinin vatandaşlarının tercih etmediği ağır işlerde, iş güvencesi olmadan, aşağılanarak, feci şartlarla çalıştırılıyormuş.

 
 

Ne dersin?  Kuleler uzadıkça, gökyüzüne ulaşma çabası arttıkça, insanlar birbirlerini daha mı anlamaz oluyorlar? Acaba eski efsanelere inanmak mı gerekiyor? Günümüzde insanların, halen birbiriyle bir türlü anlaşmayı becerememeleri, sürekli savaş, kavga, psikolojik ya da fiziksel şiddet vaziyetleri,  kendi cennetlerini başkalarının hayatlarını cehenneme çevirerek inşa etmeleri yoksa bu sebeple mi?

Şimdi bunlar aklıma gelince, canım nasıl Luis Amstrong dinlemek istedi anlatamam. İnsan denilen yaratığın bunca kötülüklerini, bunca zalimliklerini, bir nebze olsun ne unutturabilir?  Sanat elbette... Zencilerin kederli şarkıları vardır, bilirsin... Bir nevi ağıt... Caz... Hüznün müziği... Karaderili acısını bir şarkısında anlatırken, umudunu yitirmeden şöyle demiş... "Ve rüzgâr yön değiştirecek, hüznü üfleyip götürecek."  Aynı dileğe katılıp, hüzünlü bir müziği, yaşam şevki veren fotoğrafına bakarak Luis Amstrongtan dinlemeye ne dersin? Buyrunuz...  20. yüzyılın en büyük caz ustası söylüyor... La  vie en rose!


2011

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Ne Ki Garibanın Tekiyim, Varım Yoğum Düşlerim.

 
"Elimde olaydı atlaslar sererdim ayaklarının altına
Ne ki garibanın tekiyim, varım yoğum düşlerim.
Düşlerimi serdim ben ayaklarının altına
Nazik ol lütfen, üzerine bastığın benim düşlerim."
William Butler Yeats


Karaköy'den Eminönü'ne doğru yürüyordum. Takvime göre güzün bitmesine üç gün kalmıştı. Ha geldi ha gelecekti ya... Kışın eli kulağındadı. Acaba uğraşsam, bir mevsimin diğerine döndüğü o efsunlu anı hissedebilir miydim? Hissedebileceğimi hayal ederek yürümeye devam ettim. Galata Köprüsü'ne vardığımda, günün minesi soluvermiş, esmer renkli sema gökyüzüne sereserpe yayılıvermişti. Hava ılık, deniz berrak, tarihi yarım ada ise tek kelimeyle büyüleyiciydi. Köprü üstünde balık tutmakta olan insanları seyrede seyrede yürümeye devam ettim. Sait Faik öyküleri sebebinden midir bilmem, denizi, balığı, balık tutanı, ekmeğini denizden çıkaran insanı çok severim. Baktım, genç bir adam oltasını çekti.  Çırpınmakta olan iri bir balık misinanın ucunda göründü. "Vay anasını!" dedim içimden. Adamın yüzündeki sevinci farkettim. "Vay canına" dedim bu sefer. Ben bilmiyorum. Hiç tatmadım bu tür sevinci. Balıkçının sevincini seyretmek hoşuma gitti. 

"Balık tutmak ne güzel!" diye aklımdan geçti. Çantamı omuzuma iyice yerleştirdim. Balıkçıyı seyre devam ettim. Adam misinanın ucundan balığı çıkarma gayretindeydi. Nasıl itina, şefkat ve sabırla balığı ağzındaki iğnesinden kurtarmaya çabalıyordu anlatamam. Az sonra ölecek balığa bu kadar merhamet göstermesine anlam veremedim. Sonra kızdım kendime. Ne fena biriyim diye aklımdan geçirdim. Tüm merakımla  seyretmeye devam ettim.  Adam yan tarafında oturmakta olan  ihtiyara seslendi. Baktım. İhtiyar adam, kendi girdiği halin insanı olan biriydi. Dizlerine dayanarak kalktı. Oltanın ucundaki balığa baktı. Hoyrat davranmadı. Gözlerim şahit. Balığı merhametle tuttu. İşinde mahirdi. Tek hamlede iğnesinden çıkardı. Genç balıkçının eline bıraktı. Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Bu seyri bembeyaz tülbente sardım. Hafızamın "zamanı geldiğinde ilaç yerine kullanılacak anılar" bölümüne yerleştirip bıraktım. 

Köye döner dönmez ilk denk geldiğim arkadaşıma, bu olayı mutlulukla anlattım. Dedim ki: "Balığın ağzı yırtılmasın diye gösterdikleri çaba ne hoş değil mi?" Sadece gülümseyerek değil, küçümseyerek dinledi beni.  Bir tokat indirir gibi "Ne safsın. Sanırım misina iğnesinin kaç para olduğunu bilmiyorsun." dedi. Sana bir şey söyleyeyim mi, o an duyduğum his feciydi. Bir süre çivilendim, öylece kalakaldım. Sazanın tekiydim. Adamlar aslında balığı değil, misina iğnelerini düşünüyorlardı demek ki! Ne fena! Ne yalan söyleyeyim, etkilendim. Acıtan bir hayalkırıklığı hissettim. Gözlerim buğulandı. Arkadaşım vaziyetimi farketti. Güldü. "Boşver dediklerimi, sen  gene balık daha fazla acı çekmesin diye, balıkçıların öyle davrandıklarını düşünmeye devam et." dedi. Gitti. 

İnan saflığıma değil, hayal kırıklığıma kederlenmiştim. Bu durumu kabullenmedim. Ruhum yaralanmıştı. Acilen tedaviye ihtiyacım vardı.  "Zamanı geldiğinde ilaç yerine kullanılacak anılar" arasından, son anımı hemen çekip çıkarttım. O günü başa sardım. Dört gün öncesine, ihtiyarın, genç adamın eline balığı bıraktığı zamana ışınlandım. Genç balıkçı sonra ne yapmıştı peki, diye  düşünmeye başladım. O zaman, o mekan ve o adam bir mıh gibi hafızama işlenmişti. Genç balıkçı elindeki oltayı köprünün duvarına dayadı, bıraktı. Sonra çırpınan balığı iki eliyle tuttu. Yüzüne doğru yaklaştırdı. Balığın ağzına şefkatle baktı. Gördüğünden memnun kaldı.  Balığı su dolu kovaya usulca bıraktı. Ne hoştu! Böyle hatırlamak hoşuma gitti. Sevindim. Anımı bembeyaz tülbente gene sardım.  Hafızamın "zamanı geldiğinde, ilaç yerine kullanılacak anılar" bölümüne, itinayla yerleştirip bıraktım. 


17 Ağustos 2013 Cumartesi

Lig Başladı - Sevdanın Ligi Olmaz.


Ve Kara Kitap Ve Fotoğraf Ve Cüneyt Cebenoyan


Cüneyt Cebenoyan yazılarını ilgiyle takip ettiğim  sinema yazarı. Okuduğum yazılarından edindiğim hislerle, Cüneyt Cebenoyan'ın dünyaya duyarlı bakışını seviyorum. Aslında hayat - duyarlılık - sinema  konusunda Cüneyt Cebenoyan'la ilgili neler düşündüğümü daha genişlemesine yazabilirim. Yok, şimdi olmaz ama... Belki başka bir yazıda anlatabilirim.  Şimdi yazı konum başka... 

Öncelikle Cüneyt Cebenoyan'ın adını ilk kez Kara Kitap sayesinde duyduğumu söylemeliyim. Bir kitap büyüler mi insanı?  Her defasında Kara Kitap'tan büyülenirim. Kara Kitap'ın  her bir bölümü  tek başına hayal çarklarımı  kışkırtmaya yeter. Yıllardır okurum.  Her okuyuşumda, bilmediğim yepisyeni tadlar keşfederim. 

Neyse... Şimdi Kara Kitap sevgime dalmayacağım.  Cüneyt Cebenoyan'ın "Kara Kitap Kara Başlık" konulu fotoğraflı araştırmasından örnekler vereceğim. Nisan 1991'de Pamukbank Genç Dergisi'nde yayımlanan bu fotoğraflara, ben yıllar önce Nüket Esen'in Kara Kitap Üzerine Yazılar adlı kitabında denk gelmiştim. Gözlerime inanamamış defalarca kitaptaki fotoğrafları seyretmiştim. İçimi nasıl puslu kıskançlık bulutları kaplamıştı anlatamam... Çünkü Cüneyt Cebenoyan benim yapmak istediğim işi yapmış, büyük bir ustalıkla Kara Kitap'ta anlatılan mekan ve insanların izini sürmüştü. Ve tek tek bulmuştu. Allahım, üstelik  fotoğraflamıştı. Müthişti! 

Sonra öğrenmiştim ki Cüneyt Cebenoyan sinemayla ilgili biriydi. İşte o gün bugündür yazılarını ilgiyle okurum. Şimdi çektiği fotoğraflardan bazılarını büyük bir mutlulukla Hayal Kahvem'e yerleştireceğim. Buyrunuz... Cüneyt Cebenoyan'ın fotoğraflarıyla ve Orhan Pamuk'un cümleleriye Kara Kitap...



"Başka bir yerde, başka bir tane yaptıracaktık. Uğursuz çıktı bu apartman." 
(s.13) Öpüş'teki şifre: Teşvikiye Cad. yüz otuz beş.





"O zaman aynı kâbusumsu duygularla, kuyu denilen yerde, şimdi tersine çevrilmiş bir kuyunun yükseldiğini korkuyla anladım. Esrarı ve ölümü pencerelerimize getiren bu yeni yerden yeni kelimelerle söz ediyorlardı artık: Apartman aralığı, apartman karanlığı." (s.191)





"Beyoğlu karakolunun yanında, üzerinde "Dostlar" yazan eski bir taş evin 
toz ve kumaş kokan ilk katına girdiler... Işıl ışıl ikinci oda, Galip'e pezevenge para vermesi gerektiğini hatırlattı. "Türkan" dedi adam parayı cebine koyarken. 
"Türkan, bak İzzet geldi seni arıyor."" (s.131)





"Kulenin çevresini dolandıktan sonra, Galip'in daha önce hiç görmediği ara sokaklardan birine girip buz tutmuş karanlık kaldırımlarda, yürüdüler... Üzerinde "Merih Manken Atölyesi" yazan kapıyı, soluk yüzlü, otuz yaşlarında, traşsız biri açtı." (s.172)




"Kız Lisesi yönünden, yukarı mahallenin kendini ünlü bir futbolcu sanan delisi,... 
bir bebek arabasını iterek geldi geçti;... 
bir bebek arabasının içinde gazete satardı." (s.379)








"Alâaddin'e Nişantaşı'ndaki dükkânının hayatımızda tuttuğu yerini anlattım. 
Küçük dükkânında sattığı binlerce, on binlerce çeşit malın hepimizin hafızalarında nasıl renk renk, koku koku capcanlı kaldığını anlattım." (s.42) 

"Çerçevede Alâaddin'in dükkanı olarak bilinen bu dükkâna kızkardeşin ağır ağır yürüyerek yaklaşıp nasıl girdiğini, ağacın köküne kendini siper eden Alâaddin  
onu nasıl görmediğini, gazeteci... yeniden yeniden yazmıştı." (s.412)
2012

15 Ağustos 2013 Perşembe

Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus


Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.

En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim

Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.

İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.

Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!


İşte o anda, iktisat profesörü Şiir Erkök Yılmaz’ın Homo Ekonomicus adlı öyküsünün kahramanı Bay X aklıma geldi. Bay X’i düşünür düşünmez, elektrik süpürgesinin borusunu yere fırlattım. Kendimi arabanın şoför koltuğuna attım. İki elimle yanaklarımı avuçladım. Korkuyla dikiz aynasına baktım. Allah’ım… Ben Homo Ekonomicus’un kadın versiyonuna mı dönüşüyordum yoksa?

Bilirsiniz değil mi? Bay X, Homo Ekonomicus’un ta kendisiydi. Elini yüzünü yıkarken sabun kullanmazdı sözgelimi… Nedeni basitti. Hesaplamıştı: Yüzüne harcayacağı bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenen havlulara harcanacak bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktü.

Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.

Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)

Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…

Falan… filan…

Anlaşılan o ki, gün be gün Homo Ekonomicus olma yolunda ilerliyordum. Tanrı bilir, yarın öbür gün en ucuza basanını bulduğum gazeteye kendi ölüm ilanımı kendi ellerimle verebilirdim. Sonra, aynı Bay X gibi, içinde soğutma aygıtı olan camdan bir tabut edinirdim belki…

Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…

Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.

Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.

O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.

Yok artık!

Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?

Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.

Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.

Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”

Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.

13 Ağustos 2013 Salı

Kahve Molası - Nereye Sinyorita?


Etrafıma göz attım. Herkescikler başlarını önlerine eğmiş çalışıyordu. Penceredeki jaluzinin parmaklıkları arasından dış dünyaya baktım. Ağustos güneşi yine yeni yeniden gerim gerim gerinmekte, yakıcı oklarını benim bulunduğum coğrafyaya şımarıkça göndermekteydi. Koskoca güneşle cenk edecek halim yok ya! Ne yapsaydım yani?  Önce serçe telaşıyla şapkamı başıma taktım. Sonraa... Çantamı kaptığım gibi, parmaklarımın ucuna basa basa ofisten kaçtım. Size bir şey söyleyeyim mi, bir an bile tereddüt etmedim. Zaten bayram tatilinden yeni çıkmıştım. Bayram boyunca, hayat beni çağırsa da hiiçç mi hiiçç tenezzül etmedim. Sözün özü, bu sıcakta tatile filan  gitmedim. Tamı tamına dört gün Bezgin Bekir ayağına yattım. Dün bir. Bugün iki... Elim mecbur... Çalışma hayatıma tıpış tıpış dönmüştüm gene tabii... İyi ama... Bünyem, "iş vaktinde çalışmak" akordunda değildi ki... Daha ziyade bir Meksikalı  misali "ne güzel çalışmamak, arkasından da dinlenmek" tadında ritim vermekteydi. 
 
Sıcakta... Sahiden... Enikonu tanınmaz oluyorum biliyor musunuz? İçimden bambaşka... Nasıl anlatsam... Acayip bir ben çıkıyor. Bu tip durumlarımda ortadan kaybolmak istiyorum. Hoş, ben her türlü tuhaflığıma alışığımdır alışmasına da... Beni normal insan görünme mecburiyeti daha fena yoruyor. 

Rüzgâr günlerdir görünmüyorsa... Yaz güneşi ortalığı cayır cayır kavurmaktaysa... Şeyy... Tehditkâr bir hava takınmak istemem ama, enerjisini rüzgardan alan bencileyin biri için gözü dönme çanları çalıyor demektir yani öyle söyleyeyim. Bugün eskaza biri karşıma çıkıp, beni durdurmaya kalsa... Ne biliyim, "Biz burada çalışıyoruz sinyorita, sen nereye?" dese mesela... Hilafım yok, hayali tabancamı çıkarırım, dan dan dan vurabilirim valla... Öyle böyle değil... 

Nasıl oldu bilmiyorum. Arabam bizim köyün havuzunun önünde durdu. Bagajdaki mayomu, havlumu, terliğimi elime aldım.  Sosyal tesisteki çilli çocuğa "Amigo, orta şekerli bir kahve lütfen." diye bağırdım. Çilli çocuk muzipçe gülümsedi. "Tamam sinyorita, emrin olur." dedi. 

Şu anda hayali havuzun dibindeyim. Su nasıl biliyor musun? Buz mu atmışlar ne? Çivi! Çivi! Oh ya! Ancak kendime geldim!

Hey! Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim:) 

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Ve Bazan Ve Selvi Boylum Al Yazmalım

Bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk.


Bazan Zaman'ı bütünüyle unutur, "şimdi"nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım.


Bazan Füsun'un hayallere daldığını yüzünden anlar, onun hayal ettiği ülkeye gitmek ister, ama kendimi, hayatımı, ağırlığımı, masada oturuşumu çok umutsuz bulurdum.


Bazan orada olduğumuzu unutur,  sanki başbaşaymışız gibi kendimden geçer, Füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım.


Bazan, "Hava ne sıcak," derdik. 
Bazan çok uzun bir süre susardık.
Bazan yalnız biz değil, sanki bütün şehir sessizliğe bürünürdü.  
Bazan kapının önünden birisi tek başına ıslıkla eski bir şarkıyı çalarak geçerdi.


Bazan Füsun  üst üste iki gün  aynı kıyafeti giyer, ama bana gene de değişik görünürdü.


 
Bazan uzanıp Füsun'a dokunmamak için kendimi zor tutardım.
Bazan ona "Seni seviyorum!" demek için dayanılmaz bir istek duyar, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim.


Derken Boğaz yönünden hafif bir rüzgar eser ve denizin yosun kokusu ve hanımellerinin  bayıltıcı kokusuyla  birlikte, bana Füsun'un saçlarının ve teninin kokusunu, sonra da bu sigaranın dumanının hoş kokusunu taşırdı.



-NOT- 
Cümleler - Orhan Pamuk /Masumiyet Müzesi 
Film Kareleri-  Atıf Yılmaz / Selvi Boylum Al Yazmalım

6 Ağustos 2013 Salı

Geçmişten Gelen Garip Bir Ağustos Tadı Mı Bu?


 "garip bir ağustos tadı damaklarımda
hiç yaz gibi değil bu mevsim
yaz ben gibi değil...
ya ağustoslar bozuldu
ya ağzımın tadı."
Ceyhun Yılmaz
 

Ağustos ayı deprem yaşayan biz Gölcük'lüler için hüzünlü bir aydır. 17 Ağustos 1999 da meydana gelen, yaklaşık 50.000 kişinin ölümüne, 100.000 kişinin yaralanmasına ve 600.000 kişinin evsiz kalmasına neden olan bu büyük faciayı, içinde bizzat yaşayan biri olarak, aradan on dört yıl geçmiş olmasına rağmen, unutmam mümkün değil.  Dışarıdan bakınca geçti gitti gibi düşünülse bile, hiç akla gelemeyen sebeplerle, hayatın bir anda alt üst olabileceğine bizzat şahit olmak, yok olmaz bir etki bırakıyor insanın bünyesinde.. İnsanlar bir anda yakınlarını, evlerini barklarını yitirebiliyor. Ömür denilen süreçte insan pek çok acıyı bir anda yaşayabiliyor. Bunca yıl geçti ya, depremin sancıları bitti sanma sakın.. Yakınlarını kaybetmekle birlikte halen bürokratik dramlarla uğraşan arkadaşlarım var ne yazık ki.
 

Okuduğum bir çizgi romandan bahsetmek istiyorum. Yalınayak Gen-Hiroşima'nın Hikayesi. Gene bir Ağustos ayı. Bu kez Türkiye'de değil, Japonya'dayız. Kocaeli'de değil, Hiroşima'dayız. Bu kez anlatılan bir doğa olayı değil, en zaliminden insanlık katliamı... Resimli Roman'ın çizeri Keije Nakazawa. Türkçeleştiren Levent Türer. Tudem yayınlarından çıkan harika bir çizgi roman.
 

6 Ağustos 1945 sabahı saat 8:15'de Hiroşima'nın 600 metre üstünde atom bombası patlar. Keiji Nakazawa,  bombanın patladığı yerden yaklaşık bir kilometre uzakta, ilkokulunun arka kapısındadır. Altı yaşındadır. Korkunç bir rüzgar ve kavurucu bir sıcaklıkla sarsılır. Hayatını okulun beton duvarına borçludur. Annesi sekiz aylık hamiledir. Patlamada evleri yıkılır. Kız kardeşi bu yıkıntı altında kalır ve ölür. Babası ve erkek kardeşi çığlıklar içinde alevlerin arasında kalırlar. Annesi kocasının ve oğlunun çığlıklarını asla unutamaz ve erken doğum yapar. Doğan kız bebek dört ay sonra ölür. Babası bir vernik ustasıdır ve geleneksel boya sanatıyla uğraşmıştır. Nakazawa'nın babası tam bir savaş karşıtıdır ve bu sebeple hapis dahi yatmıştır. Babasının etkisi ile küçük yaşta çizmeye başlayan Nakazawa, ıssızlaşan Hiroşima'da çizgi roman çizerek mutlu olmaya çalışır. 

1961 de Tokyo'ya taşınır ve profesyonel çizgi romancı olur. Hastalıkla geçen yıllardan sonra annesi 1966 da hayata gözlerini yumar. Annesinin küllerini almak için, krematoryuma giden Nakazawa, savaşı başlatan Japon askeri kanadını ve bombayı kafalarına atan Amerikalıları asla affetmeyeceğine dair kendi kendine yemin eder. Atom bombası hakkında çizgi romanlar çizmeye başlar. Yeni hikayesi Yalınayak Gen adında bir dizi çizgi roman kitapları olarak yayımlanır. Gen Japonca'da birden çok anlama gelmektedir. Bir şeyin kökü ya da başlangıcı, aynı zamanda canlılık ve mutluluk kaynağı demektir. Hiroşima'nın yanmış kalıntıları üzerinde, savaşa ve nükleer silahlanmaya karşı sesini yükselten bir çocuktur Gen. Belki de yazarın kendisidir ve onun hayatıdır. Yalınayak Gen adlı çizgi romanda, hikayenin genç kahramanı Gen, bomba öncesi ve sonrası yaşamlarını, esprili bir dille anlatıyor. Çocuklar için hazırlanmış bir çizgi roman olarak düşünülmemeli. Kesinlikle küçük büyük herkesin okuyabileceği bir kitap. Son derece sürükleyici ve etkili. 1.kitap Gen'in yeni kardeşinin doğumu ile bitiyor. Devamı mutlaka okunmalı..

 
140 bin kişinin ölümüne, onbinlerce insanın radyasyondan ağır şekilde etkilenmesine neden olan bu sahici olay, Hiroşima'nın yüzde 60′ını haritadan siliyor. Hiroşima'ya atılan bombadan üç gün sonra da, 9 Ağustos 1945 de Amerika, bu kez Nagazaki şehrine bomba atıyor ve ilk anda 100 bin kişiyi öldürüyor. ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, toplamda 360 bin kişinin ölmesine, onbinlerce insanın da kalıcı yaralar edinmesine neden oluyor. 

ABD, atom bombalarını Japonya'nın 7 Aralık 1941'de Pearl Harbor Limanı’na yaptığı ve 2.400 Amerikan askeri ile 68 sivilin öldüğü baskının intikamını almak ve İkinci Dünya Savaşı’na son vermek için kullandığını açıklıyor. Nükleer silahları kullanmanın hiç bir bahanesi olamaz. Nükleer silah kullanmak ve savaşmak bir insanlık ayıbıdır. Yalınayak Gen, atom bombasını ve sonrasını, bir çocuğun gözünden anlatan harika bir çizgi roman. Yakın dünya tarihini bilmek ve savaşın masum insanlara yaşattığı acıları unutmamak adına bu çizgi romanlar çocuklara okutmalı ve  küçük büyük herkes tarafından okunmalı. 

2010

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Ve Büyükannem Ve Çocukluk Ve Fatma Girik


Büyükannem, ruhu rahmet istedi, nasıl kendine has bir kadındı anlatamam.  Onun, bir aralar, mütemadiyen sabah ezanında evden çıktığını söylesem, inan abartmış sayılmam. İkimiz aynı odada uyuduğumuz için, ne kadar itinalı davransa da, tıkırtısına illa uyanırdım. Uykum kaçmasın diye gözümü iyice açmak istemez, her defasında kirpiklerimin arasından şaşkınlıkla ona bakardım. Çok merak ederdim. Acaba her sabah nereye giderdi? Bazan,  aklım sıra şaka yapacağım ya… Önce… “Aaa!.. Büyükanne,  sabahın bu saatinde nereye gidiyorsun?” diye sorardım. Ciddi bir kadındı büyükannem. Ben kime çekmiştim bilmiyorum ama büyükanneme çekmediğim ayan beyan belliydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, sert, despot, dediği dedik biri asla değildi. Hayrandım ona… Çok seviyordum. Sadece değişikti. Mesela pek gülmezdi.  Zaten hocaydı.  Sol kaşını kaldırdığında, hoşlanmadığı bir vaziyet var demekti. İnsanları seyrederdim. Büyükannemi tanıyan tanımayan herkes, onun tavrından, duruşundan mutlaka etkilenirdi. Karşısında kim varsa, otomatikman hareketlerine  ya da konuşmasına  çekidüzen verirdi. Kardeşim dahil, benden başka, evdeki herkes, aklı başında kişilerdi. Ben evlatlıktım belki, bilmiyorum. Çünkü şimdi olduğum gibi, çocukluğumda da sulu sepken biriydim. Aklıma geleni, büyükanneme dahi, temkin süzgecinden geçirmeden pattadanak söylerdim.  Zaten hayal dünyam genişti.  Hâl böyle olunca, beynimin içinden  aklıselim düşünceler pek geçmezdi. Sabahın alaca karanlığında evden parmaklarının ucunda çıkıyordu ya… Allahım, ne feciydim… Büyükannemi bilmediğim bir caminin avlusunda, bilmediğim bir caminin hocasıyla gözgöze hayal ederdim. 

Haydi kendi kendine hayal ediyorsun, bari belli etme değil mi? Nerdeee? Şimdi düşünüyorum da, inan çözemiyorum, acaba nasıl cüret ederdim? İlla şaka yapacağım ya! Üşenmezdim. Yatağımdan usulcacık kalkardım. Bembeyaz, upuzun geceliğimle, çıplak ayaklarımı buz gibi marleylerde sürükleye sürükleye, adeta bir uyurgezer gibi usulca yanına giderdim.  Fısıltılı bir sesle ne derdim biliyor musun? Allahım yarabbim… İnan söylemeye utanıyorum… “Aaa! Büyükanne, sen cami hocasıyla flört mü  ediyorsun yoksa?” derdim. Flört kelimesi yeni girmişti bilgi dağarcığıma da, cümle içinde kullanmayı deniyordum belki, ne bileyim? Büyükanneme nasıl söylenir bu söz? Cahil cesareti olduğunu farzediyorum... Vee... Lakırtımı işitince, elbette hışımla bana dönerdi. Gözlerinde kırpkırmızı şimşekler, çakmak çakmak yanıp sönerdi. Ürkerdim tabii... İşi oyuna vurur, bir şey söylemesine fırsat vermezdim. Kirpiklerimi kırpıştırarak  tüm şirinliğimi takınır, sevgiyle büyükanneme gülümserdim. Sonra  dudaklarımı büze büze, “Aaa! Fatma Girik gibi hani büyükanne, hatırlasana, filmde sabah erkenden cami avlusunda Cüneyt Arkın'la buluşuyorlardı ya!” derdim. İfadesindeki öfke anında  sönerdi. Hissederdim.  Resmen gülümseyeceğinden ürkerdi.  Her ne kadar sert tona akortlamaya çabalasa da, sesi kendisini bile şaşırtacak kadar yumuşacık çıkıverirdi... “Evladım, ben artist miyim?” derdi.  Dayanamazdım. Boynuna atlardım. Yanaklarını defalarca öperdim. “Sen Fatma Girik’ten daha güzelsin!” derdim.  

Ah, büyükannem benim... Canımdı. Kaç yaşında olursa olsun, o da kadındı nihayetinde... En sevdiği artist Fatma Girik'e benzemek hoşuna giderdi. İşte tam o an… Hani Fatma Girik’e benzediğini işittiği o an… Bir mucize olur… Büyükannem önce hafifçe gülümserdi. Sonra dayanamaz, omuzlarını titrete titrete, kıkır kıkır gülerdi. Büyükannem kahkahayla bile gülerdi desem kimse inanmazdı bana. Çünkü benden başka kimse onun kahkahayla güldüğünü görmedi. Biz iki sırdaştık. Merak ettiğim, kimselerin ona sormaya cesaret edemeyeceği mahrem sorular sorardım.  Anneme bir iki kez büyükanneme sorduğum soruları anlatmaya kalktım. “Uydurukçu kız, Resmiye anne konuşur mu öyle ayıp şeyler,” dedi. Baktım söyleyeceklerime inanmayacaklardı… Kimseye anlatmadım. Büyükannemle aramızda kaldı. Şimdi düşünüyorum da... “Büyükanne, sen hiç büyükbabamla filmlerdeki gibi öpüştün mü? ” diye sorduğum günkü yüz ifadesi... Ve...  Kimseler bilmez… Hele o sırlı ifadenin arkasından kafasını arkaya atarak, koparttığı şen  kahkaha var ya... Resmen bir mıh gibi  işlenmiş hafızama... Ne güzeldi!..

Hoppala!.. Niçin anlattım şimdi bu eski hikayeleri?  İnan  anlatmak isteğim bambaşka bir şeydi.  Aslında, büyükanneminin her sabah hasta arkadaşına neden ziyarete gittiğini  anlatmaya başlayacak, sonra onun kardeşliğin, arkadaşlığın nasıl en büyük zenginlik olduğu hakkındaki muhabbetlerinden, bu hafta arkadaşlarımla ve kardeşimle yaptığımız gezilere gelecektim ki... Hafıza ne tuhaf bir kutu değil mi? Bakar mısın, parmaklarımdan, hiç aklımda yokken, neler neler döküldü. Du bakalım.  Şimdi yorgunum.  Uykum geldi. Bilmiyorum.  Sonra devam ederim belki.  Heeyy... Baksana... Önce... Gülümse... Gülümse haydi....