19 Ekim 2013 Cumartesi

Bayram... Bayram... Şeysi....

 
Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz
Nasıl yaz gökleri gibi böyle
Durgun sular iyi çağlar gibi
Kulaklarına neler fısıldıyorsunuz
Ne öğütler veriyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz 


Bir çocuk koşuyor ardından çocuklar koşuyor biri daha koşuyor
Sarı at kuyruğu saçlar kırmızı kurdeleler benekli morlar
Bu etekleri nasıl biçiyorsunuz analar
Bu gömlekleri nasıl dikiyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl giydiyorsunuz 
 




 
 

Nasıl büyütüyorsunuz nasıl şaşıyorum şaşıyorum
O eti o sütü nerden buluyorsunuz
Memelerinizi gür tutuyorsunuz
Bir top şıçrıyor ardından bir çocuk bir çocuk daha
Gücümüze güçler katıyorsunuz
Analar utandırıyorsunuz
Çağı utandırıyorsunuz
Çağdaşı utandırıyorsunuz

Şiir / Arif Damar
Fotoğraflar / Ali Öz


17 Ekim 2013 Perşembe

Hayallerim Ve Ben



“Gel bu akşam misafirim ol. İki şiir atalım. Ben de ayıptır söylemesi klarnetle bir hicaz geçerim. Ah!.. Vapurlar iskeleye yanaşıp kalkar. Bööyle motör sesleri dinleyelim. Balıklar ağlarken bir of ülen offf çekelim.”
 
İster inan ister inanma… Hiç duraksamadan… Ve takır takır… Bu Sadri Alışık lezzetinde lakırtıları eden bendim. Yooo… Bakma böyle yazdığıma. Misal seninle karşı karşıya gelsek var ya… İki lafı bir hizaya getiremeyeceğim gibi, mahcubiyetimden ya dilim tutulur ya da kekeleyebilirim.  Esasında öyle heyecanlı ve utangaç bir bünyeye sahibim. 

İyi de, neler diyordum ben Allahaşkına? Asıl mühimi kime söylüyordum? Gözlerimi kocaman kocaman pörtlettim. Bu lakırtıları sarfettiğim, karşımda duran adamın suratına iyice dikkat ettim.  Aaa! John Travolta değil mi? Evet, oydu. Pekiii... Koskoca John Travolta'nın bizim kuş konmaz kervan geçmez köyde işi neydi? Şaşkınlığımı çaktırmamaya gayret ederek, göz ucuyla bir bakış daha sarkıttım. Evet, tıpkısıydı inan ki.  Güya tanışıyormuşuk. Hem de bir sahnenin ortasındaymışık. Güya misafirliğe davet ediyormuşum. Yok artık... Nasıl denir? Yeşilmişik. Sazmışık. Yuf, dedim kendi kendime... Yuf, yani...  Hayal etmenin de bir endamı bir ölçüsü olur öyle değil mi? Tam o anda şahane bir şarkı çalmaya, John Travolta zannettiğim karşımdaki adam ise dizlerini kırıp, ayak parmaklarını yere sürterek dans etmeye başladı.  Hoppalaa!.. Öylece kalakaldım...

Bi dakka ya... Yüzlerce film seyretmiştim. Ne var yani? Rollerin hasını ezbere bilirim. Hem sonraa... Hayat bir sahne demezler miydi? Demek ki gene kendi kendime oynadığım oyunlardan birinin baş rolündeydim. Hal böyleyse, elbette bazı filmlerde gördüğüm, o cafcaflı kıptiyoz dümbeleklerin koftiden rol kesmeleri gibi hareket etmeyecektim.  Madem hayat bir sahneydi. Madem John Travolta'yı karşımda hayal etmiştim. Mahcubiyetimi ağlama dolabıma kilitleyebilir, şakkadanak yerli yerinde rol kesecek bir sinema oyuncusu vaziyeti  takınabilirdim.

Hiiç utanmadım. Ayakkabılarımı çıkardım. Öncee... Bayram olsun her yer, diye bağırdım... Sooonraaa.... John Travolta gibi asla değil...  Bobby gibi değil... Cliff gibi de değil... Elvis gibi hiiç değil...  Abidik gubidik tivist tivist... Lap lup laba luba tivist tivist, tadında... Tamıtamına Öztürk Serengil manzarasında... Ellerimi ayaklarımı sallaya sallaya twist yapmaya başladım. 





15 Ekim 2013 Salı

Şşşth! Kimse Duymasın!.. -13-


Baktım önümde dağ gibi ütülenecek eşya vardı.
Ne gam!
İtiraf etmeliyim ki,
böyle düşük kaliteli kaygıların kenarında hiiç dolanmam. 
Hayallerim ne güne duruyor ki benim:)

Thor'un sinemaya uyarlanmış ilk filmini sevmiştim.
İkincisinin, şehrime gelmesini sabırla beklemekteydim. 

Tamam...
Hemen  elimdeki ütünün Thor'un çekici olduğunu hayal ettim.
Ütüyü bir solukta bitirdim.

Gerçekten!..

 
 

3 Ekim 2013 Perşembe

Kaotik Ortamda Sürrasyonel Hayal Etme Teknikleri



Of ki of! İnan bana… Edebiyatın derinliklerine dalmaya iyice niyetlenmiştim. Daha çok okuyacak, daha çok yazacak… Okuyacak... Yazacak… Hep yazacaktım… Yeminle hiç aklımda yokken, ilginç bir gelişme oldu.  Nasıl anlatsam…. Beklenmedik bir sürpriz. Altı ay sürecek bir akademik programa dahil oldum.  

Şimdi ben ne yapayım? Kimlere  derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyeyim? Nereleri ateşe vereyim?

Söyler misin, hayallerimi, kaotik ortamlarda surrasyonel yönetim tekniklerine nasıl adapte edeceğim? Ben ki, aklımı sarı sandıklara kilitlemiştim. Yüreğimin ateşini harlayıp, iyiden iyiye alevlendirmiştim.  Laf aramızda, nasıl abartmıştım anlatamam. Artık dünyaya değil yıldızlara ait olduğumu bünyeme oya gibi işlemiştim. 

İyi ama… Şimdi bu bünyeyle 21. yüzyılda  değişen dünya ve yeni paradigmalara  dalış yapacağım öyle mi?  Biri şaka olduğunu söylesin. Nasıl ya! 

Ben ne yaptım!!

Diyeceğim odur ki, dalacağım  akademik çalışma için biraz emek vermem, bir süreliğine hayallerimi sarı sandıklara kilitlemem gerekecek gibi görünüyor. 

Du bakalım. Belki hayallerimi yazmazsam deli olacağım bir gün, cebimdeki kalemimi yontarım. Yonttuktan sonra tutar öperim.  Bakarsın… Hey! Olur mu olur? 

Tabii yaa…. Dayanamam ki... İlla yazarım...

 

1 Ekim 2013 Salı

Ve Ekim Ve Attila İlhan Ve Sisler Ve Gene Sonbahar

Attila İlhan 11 Ekim günü İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındaydı ve takvim 2005 yılını gösteriyordu. Bir varmış bir yokmuş olacaktı elbette. Ölüm herkesin başınaydı. Çok üzülmüştüm sevdiğim şairin öldüğüne. Yüreğim üşümüştü. Öte yandan felek bir şaire yakışacak en  kıyak ölümü  armağan etmişti ya Attila İlhan'a, ne yalan söyleyeyim inandığım Tanrı'ya gülücük göndermiştim. Mevsimlerden sonbahardı.  An gelmişti. Paldır küldür yıkılmıştı bulutlar. Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet. O eski heyecan ölür ya hani... An gelir biter muhabbet. Çalgılar susar heves kalmaz hani.... Görünmez bir mezarlıktır zaman. Şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiirler söyleyerek. Kim duyarsa korkudan ölür. Tahrip gücü yüksek. Saatli bir bombadır patlar. An gelir. Attila İlhan ölür demişti şiirinde.  Sicilinde bir enfarktüs sabıkası vardı. Şair kalbî sebeple ölüme yenik düşmüştü. Attila İlhan ölmüştü. Önümüzdeki bir kaç günü Attila İlhan'a ayırmaya karar verdim. Şairin ruhuna rahmet gönderip, Sisler Bulvarı'ndan giriş yapmak istedim. 

Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı adlı şiirini bilirsin değil mi? Of, ben çok severim. Aslında  Sisler Bulvarı'nı kasım ayında okumak çok iyi gider. Çünkü ilk iki dize "Elinin arkasında güneş duruyordu... Aylardan kasımdı biz üşüyorduk" diye başlar. Sonra hüzün ve elem dolu dizeleriyle devam eder. Of! Binlerce kez okusam her seferinde... İnan her bir dizesini binlerce kez okusam tek tek... Yüreğime yine, yeni, yeniden tesir eder. Şair şiirinin bir yerinde şöyle söyler: "Sisler Bulvarı'na akşam çökmüştü... Omuzlarımıza çoktan çökmüştü... Kesik birer kol gibi yalnızdık." Bu nasıl benzetmedir? Şair bir yalnızlık tarifi yapmaktadır yapmasına ama bu yalnızlığı "kesik birer kol gibi" diye örnekliyor ya... İyice çarpıyor bu dize beni biliyor musun? Acaba "kesik bir kol gibi yalnızlık" la Attila İlhan  ne demek istemişti? Nasıl bir yalnızlık hissini anlatmak istemişti? Anlayamıyordum.


Sonra günlerden bir gün gazetelerden birinde "hayalet uzuv sendromu" diye bir habere denk gelmiştim. Uzuvlarını kaybedenlerin sanki o uzuvları yerindeymiş gibi acı çekmelerine neden olan rahatsızlığa "hayalet uzuv sendromu" deniliyormuş.. Şöyle.. Deprem, savaş veya kaza sonucunda uzuvlarını yeni kaybedenler, sanki kolu, bacağı ya da eli halen yerindeymiş gibi hissediyorlar ve acı çekiyorlarmış.. Bu ağrının şiddetinden intiharı düşünenler bile oluyormuş.. Allah vermesin kimseye.. Düşünsene.. Ne feci bir histir kimbilir? Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı'nda "kesik bir kol gibi yalnızdık" dediği böyle bir duygu olmalı.. Öyle bir yalnızlık hissi ki sanki bir uzvun, kolun kesilmiş gibi sözgelimi.. O halde tam burada İtalyan yazar Cesare Pavese'nin günlük yazılarından oluşan Yaşama Uğraşı kitabındaki o ünlü cümlesini yadetmenin tam zamanı değil mi? Der ya hani... Of! Yazmak bile içimi acıtıyor inan ki.. "Yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturdum." Bu sözlerin yazarının sonu ne olmuş biliyor musun? 42 yaşında bir otel odasında, hem de çok meşhur bir yazarken üstelik, uyku hapı içerek intihar etmiş..


Şimdi Pavese'nin aynalı cümlesinden bak nereye geçeceğim.. Kaliforniya Üniversitesi'nde, son derece basit bir yöntemle "hayalet uzuv sendromu"nu tedavi etmeyi başarmışlar.. Hani uzvunu kaybeden kişiler, kayıp henüz yeniyken, kesilmiş ellerini veya ayaklarını hissetmeye devam ediyorlarmış ya.. Bu beynin bir organı yitirmeye direnişiymiş aslında.. Artık olmayan bir elin karıncalanması, olmayan bir ayağın uyuşması, omuzun kesik yerinin yumrusuna dokunduğunda elinin parmaklarını tutuyormuş hissi vermesi gibi yani.. İşte bu nedenle Hayalet uzuv deniyormuş.. Bilim dünyası Ayna Tedavisi diye bir yöntem geliştirmiş.. Uzvunu kaybeden kişi ayna karşısına geçiriliyormuş. Misal kolunu mu kaybetmiş.. Sağlam kolunu aynanın önüne koyup kaldırıp indirmesi isteniyormuş.. Beyin kol kesik değilmiş gibi algılıyormuş ve bu durumda hastanın aslında var olmayan ama ağrıyan kolunun ağrısı yok oluyormuş.. Bir nevi görsel aldatmaca yani.. Ve bu yöntem uzuvlarını kaybeden hastaların ağrılarının giderilmesinde çok başarılı bir yöntem olmuş. Ne güzel!

İyi de, İtalyanın yalnız yazarı Cesare Pavese, yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturup, yalnızlık sızısını dindiremeyip intihar ettiğine göre demek ki Ayna Tedavisi yalnızlığın ilacı değil öyle değil mi? Ya da şöyle mi düşünmeli. Eğer yalnızlık acısı varsa, insan aynayı belki de kendi içine çevirmeli. Yalnızlığın hayali ağrısını dindirmek için belki içindeki Sisler Bulvarı'na ayna tutmalı. Ne diyor büyük şair: "eğer sisler bulvarı olmasa.. eğer bu şehirde bu bulvar olmasa.. sabah ezanında yağmur yağmasa.. şüphesiz bir delilik yapardım.. " Gördün mü halimi? Neyle başladım yazıma... Nerelere gittim? Sonunda toparladım mevzuyu da, çok şükür nihayetinde  başladığım yere döndüm.. Neyse... Böyleyken böyle...  


2012