20 Temmuz 2013 Cumartesi

Ölümlü Dünya Ölümlü İnsan...


Kimi insanların hayatları kağıda dökülse, roman olmaz mı sence? Bak şimdi... 1819'lu yıllarda, New York'ta olduğumuzu farzet... Günümüzden neredeyse 200 yıl önce... Zengin ve soylu bir ailenin çocuğu doğuyor. Adı Herman Melville. Anlatıldığına göre, çocuk 12 yaşına geldiğinde, fazlasıyla borçlanan babası çıldırarak ölüyor. Çocuk küçük yaşta çalışmak zorunda kalıyor. Onsekiz yaşına geldiğinde Liverpool'e giden bir gemiye biniyor. Gençliğinin en güzel günleri, kabuslar içinde denizlerde geçiyor. 

Yirmi iki yaşında Güney Denizleri'nde balina avına çıkıyor. Zorlu koşullara dayanamıyor, bir kaç arkadaşı ile bir süre Typee yerlileri arasında yaşıyor. Adaya gelen Avustralya gemisi ile tekrar denizciliğe dönüyor. Hayatı hep sorunlarla geçiyor. Katıldığı bir isyandan sonra hüküm giyiyor. Bir süre Tahiti civarındaki yerliler arasında yaşıyor. Otuzlu yaşlarına geldiğinde Boston'a dönüyor. Artık denizden vazgeçiyor ve yazmaya

19 Temmuz 2013 Cuma

Ömrümün Çok Narin Ve Çok Nadide Zamanlarından Biri.



Geçen perşembe günüydü. Ramazan ayındayız ya oruçluydum tabii...  Yolum gene  İstanbul'a düşmüştü. Köprü üstünden Karaköy'e, fiyakalı görüntü verdiğimi sanarak salına salına  yürüyordum. Hele sevdiğim şehri soluyordum ya... Sorma... Anlatamayacağım kadar heyecan duyuyordum. Sirkeci'deki müşterimin yeni işyerinin risk analizini yapmıştım. Şimdi işyeri hakkındaki görüşlerimi, fotoğraflarıyla birlikte acilen çalıştığım sigorta şirketine göndermeyi amaçlıyordum. Peki nerede yapacaktım? 



 İşte tam o anda, keşke Zagor maceralarındaki postacı  Drunky Duck yanımda olaydı diye düşündüm. Elimdeki bilgileri Drucky Duck'ın tuhaf posta taşıma  yöntemleriyle gönderseydim fena mı olurdu yani? Drucky Duck'ı karşılarında görecek olan sigorta şirketindekilerin hali gözümün önünde canlandı.  Hayalime güldüm. Elbette bir Zagor macerası içinde değildim.  Gene de  Zagor aklıma geldi ya ne yalan söyleyeyim yüreğim pırpırlandı, kocaman bir sevinç hissettim. Aklıma  yakındaki İstanbul Modern'in kütüphanesi geldi. Üstelik iftar saati yaklaşmak üzereydi. İstanbul Modern'in kütüphanedeki bilgisayardan bilgileri sigorta şirketine gönderebilir, akabinde ve detayında müzenin lokantasında tarihi yarımadayı  seyrederek orucumu açabilirdim. İşte bunu hayal ettim ya, fikrimin ince gülünü pek bi beğendim. Muzipçe içime gülümsedim. Ahhh... inan becerebilsem kendimi alnımdan öpecektim. 



Müzenin kapısından girdiğim anda, kalakaldım. Hey! Bu bir kamera şakası mıydı yoksa? Cama burnunu yapıştırmış çocukluğum gibi, müzenin girişindeki afişe hayretle bakakaldım. Afişin üst köşesinde "Açık Hava Sineması Fantastik Türkler" diye yazıyordu.  Acaba bugün kime hayrım dokunmuştu ki? Çünkü o akşam gösterilecek film, yıllardır seyretmek istediğim 1971 yapımı, Levent Çakır'ın  canlandırdığı,  o meşhur siyah beyaz kült film Zagor Kara Bela'ydı. Üstelik aynen çocukluğumdaki gibi açık havada seyredecektim. Sülalemin bütün bıyıklıları aşkına ve de Karamba Karambita! Söyler misin bu olan biten feleğin kıyağı değil de neydi bana?!!!  Keşke görseydin beni... Az daha sevinçten  ölecektim. 





Kütüphanede işimi hemencik  bitirdim. İftar saati gelmişti. Koşar adım lokantaya geçtim.  Tek kişilik masaya kuruldum. Ezan okunana kadar, büyüleyici  tarihi İstanbul siluetini seyrederek göz zikri yapmaya giriştim. Ruhuna rahmet... Ahmet Hamdi Tanpınar aklıma geldi.  Şiiri resmen damarlarımda gezinmekteydi. Çünkü o anda... Ne içindeydim zamanın... Ne de büsbütün dışında...  Güneş usulcacık kayarak  dağların ardına çekilmişti.  Mübarek ramazan gecesinin huzuru içinde kadim İstanbul silueti sanki tüy gibi hafifletmişti beni.  Tartsalar... Rüzgarda uçan tüy bile benim kadar hafif çıkmazdı yani, öyle söyleyeyim... Kökü bende bir sarmaşık olmuştu dünya, sezmekteydim.  Nasıl anlatsam? Aynı şiirdeki gibi... Mavi... Masmavi bir ışık ortasında yüzmekteydim. İşte o anda... Uzanıp denizin orta yerinden bir taşa... Gözümün yaşını yüzdürdüm karşı kıyıya doğru.  Bi lodos lazımdı o anda bana, bi kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut... Yer gök kırmızı... O üstüme düşen sabah yıldızı mıydı yoksa?  Bilemedim. Ne şahane bir geceydi Allahım.  Çok teşekkür  ederim.



 Evet... Aynı çocukluğumdaki gibi... Açık hava sinemasındaydım şimdi. Kendi kendime çok narin, çok nadide bir zamana daldım. Ilık battaniyenin içinde yuvarlanır gibi, Zagor Kara Bela'yı tüm hevesimle seyretmeye başladım.




Bir Çeki Taşı Gibi Üstümde Zaman...


Şimdi durup dururken nereden hatırıma geldi bilmem. Cemal Süreya der ya hani: " Anımsıyor musun Toros ekspresinden inmiştiniz... Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği."  

Allahım, bu dizeler şairin hangi şiirinde geçiyordu ki? İnan bilmiyorum. Bedenimle buradayım. Evde. Heyy! Sanıyorum ruhum gene seferde. Çocukluğum  tren yolunda geçtiği için olmalı... Zaman zaman ruhum sefere çıkmak istiyor. Sefere çıkmak istiyor çıkmak  istemesine... deee... İlla trenle gitmek istiyor... İlla trenle. 

Şehrim, bir vakitler içinden tren geçen şehirdi. Bizim evimiz tren yolunun kenarındaki apartmanlardan birindeydi. Çok severdim gelip geçen trenleri seyretmeyi. İçindeki insanları hayal etmeyi. Ben evimizin penceresinden, o meçhul yolcu ise vagon penceresinden bakarken... Göz göze gelirdik bazen... Gülümser el sallardım. "Kalpten kalbe bir yol vardır görünmez. Gönülden gönüle yol gizli gizli." der ya Neşet Ertaş hani... İşte ruhumu sefere göndermeye o zamanlar başlamışım demek ki... Kimi takıldım o trenlerin peşine.. O şehir senin bu şehir benim dolaştım bir bir... Anlıyorsun değil mi?  Trenin değil, yüreğimin hayal ettiği yere giderdim tabii...

Allahım, sahiden bütün bunlar şimdi nereden aklıma geldi? "Bir çeki taşı gibi üstümde zaman." mı diyordu Oktay Rifat, Mısır Dönüşü adlı şiirinde? O halde, du bi... Edip Cansever'in şu şiirini bulayım da yazayım Hayal Kahvem'e... "Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi?  Biz eskiden seninle istasyonları dolaşırdık bir bir... O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar... Nazilli kokardı... Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası... Kül gibi ince İstanbul yağmurunun  altında... Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen... Diyeceğim şu ki... Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler..." Bu dizelerin üzerine başka ne diyebilirim? 

Biliyor musun, az önce ruhum Toros ekspresinden indi. Ve inanmayacaksın ama kimliğim biletimden ibaretti... İşte bak, eve döndüm. Neler yaşadığımı anlatamayacağım. Çok geç oldu.Yatmalıyım. Uykum geldi. 


2011