ada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2026 Çarşamba

İçinden Sigortacı Geçen Filmler 4 - ADA

 
2005 yapımı Ada filmi, Michael Bay’in ellerinde Ewan McGregor ve Scarlett Johansson’ın başrolleriyle bir bilim kurgu klasiği gibi başlasa da, aslında içine bolca etik kriz ve insan nedir, sorgusu serpiştirilmiş bir bilim kurgu senaryosu.

Dış dünyanın kirli, zehirli ve yaşanmaz olduğu yalanıyla steril bir tesise hapsedilmiş insanlar… Tek umutları, cennet gibi anlatılan ve yalnızca çekilişle gidilebilen “Ada”. Her gün o büyük kurtuluş anını bekliyorlar. Ta ki klonlardan biri gerçeğin çatlağını fark edene kadar. O steril duvarların ardında saklanan hakikat ise sarsıcı... Dış dünya sandıkları gibi değil. Hayat  şıkır şıkır akıyor, insanlar olanlardan habersiz yaşıyor. Asıl yalan olan Ada’nın kendisi. Umut diye sunulan şey, aslında kusursuz paketlenmiş bir trajedi.

Benim için asıl sarsıcı gerçek ise nedir biliyor musunuz? Bu tesisin   hayat sigortası yapan dev bir şirkete ait olması. 

Zenginlerin hastalandıklarında organ nakli ya da taşıyıcı annelik için sipariş ettikleri klonlar, birer yedek parça niyetiyle burada  hazırda bekletiliyor. Yani o insanların hayatlarını garanti altına almak için imzaladıkları hayat poliçesi, aslında etten kemikten, düşünen ve hisseden başka bir insan. 

Bir sigorta acentesi olarak, filmin bu gerçeği yüzüme çarpmasıyla ne yalan söyleyeyim tüylerim diken diken oldu. Kendi mesleğimden baktığımda, risk yönetimi ve finansal garantilerin, korkunç bir mekanikleşmeye evrilerek  vicdanı denklem dışı bıraktığında, insanlığın nasıl tamamen yok sayılabileceğini görmek beni çok korkuttu. 

Hasar anında ikame araç yerine, hasar anında ikame organ fikri her sigortacının uykusunu kaçıracak cinsten bir distopya. Çok para kazanma hırsıyla insanın bir demirbaşa indirgendiği bu sistem, sadece bir film senaryosu değil, etiği kaybettiğimizde ne kadar ileri gidebileceğimizin en karanlık aynası.  PES!

10 Ekim 2011 Pazartesi

Filmekimi ve İnsan

  
Hava iyice karanlık.  Zifiri… Gecelerden bir gece… Ve ben… Bezginim. Üstelik, bugün Filmekimi nedeniyle Beyoğlu’ndaydım. Nasıl yağmur yağıyordu anlatamam. "Tuhafsın!" diyeceksin biliyorum ama...  Ben yağmur altında asla şemsiye kullanmam. Yağmur yağıyor diye saçak altına kaçmam. “Hey! Öleceksem suda öleyim!” derim. Kendimi iyice vururum yağmura, suya... Bu durumda tabiyatıyla adamakıllı ıslanırım. Eve epeyce geç geldim. Hemen bilgisayarımın başına oturdum. Yatmadan önce illa bir şeyler yazacağım  yazmasına ama kafamı bir türlü toplayamıyorum. Çünkü televizyonda bir kadın çığlık çığlığa şarkı söylüyor. Başımı çevirip kim diye baktım. Belli, yıkılmış bir kadın, hayli çirkin, hayli geçkin, ağlamaklı. İnanmayacaksın biliyorum. Hatta abarttığımı sanacaksın… Bu kadın var ya…  Aynı Timur Selçuk’un şarkısında anlattığı gibi zayıf, incecik elli… Sahiden incecik elli ve kalın dudaklı.  Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımda… Yüzüm al al oluyor. Dinledikçe içim hüzün doluyor. Kahır doluyor. Gözlerim yaş doluyor. Filmekimi’nde seyrettiğim üç film aklıma geliyor. Önce bir Fransız filmi. Gökten Bir Uydu Düştü. Büyükannelerinin doğum günü nedeniyle bir hafta sonu bir araya gelen aile fertlerini üç neslin perspektifinden izleten duygusal bir film... Sonra Ada adlı, Bulgaristan-İsveç yapımı, Bulgaristan’da bir adada geçen, hayallerle gerçeğin harmanlandığı psikolojik bir film. Bu iki filmden sonra sinemanın derdinin, insanın insanı çözme çabası olduğunu düşündüm. Günün üçüncü filmi ise bir Güney Kore filmiydi. Filmekimi'ndeki ilk günümün film seçimine tam manasıyla  tuz biber ekti. Ölüm Denizi aksiyon, gerilim ve şiddet içeren bir filmdi. Başından sonuna ilgiyle seyrettim. Filmekimi’nde  bugünün özeti şöyleydi diyebilirim… İnsan dediğimiz canlı neydi? Ve ben kimdim? Son filmden çıktığımda hava iyice kararmıştı. Yağmur hızını arttırmış, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Hava günlük güneşlik ya da sağnak yağışlı... Hiçbir şey fark etmiyordu. Beyoğlu her zaman olduğu gibi tıklım tıklım insan doluydu. O kimsenin çözemediği insan... Doğuran, öldüren, gülen,  ağlayan, vicdanlı, acımasız, vefalı, nankör, barışçı, savaşçı, zalim, merhametli… Hepsi birden insan…  İnsan aynı zamanda acıkır ve susardı tabii. Yağmurda tedbirsiz dolaşan ahmaklar ıslanırdı da üstelik. Islanmıştım. Üşüyordum. Karnım feci acıkmıştı. Çorbacıya girdim. İlk bulduğum boş masanın sandalyesine oturdum. “Hey garson, bütün hesaplar benden bu gece, çorbadan sen de iç, sen de iç… Kapat kapıları kapat, kapat, yabancı girmesin. Filmekimi’nde hem içimin hem bedenimin üşüdüğünü kimse bilmesin. Yeter, yeter… İnsanın bu delice koşusu artık bitsin!” diyecektim ki diyemedim… Onun yerine… “Hey garson, bir sıcak çorba, yanında kız belli bardakta demli bir çay, lütfen.” dedim. 


 



9 Ekim 2010 Cumartesi

Kınalıada'da Bir Ev


Kınalıada’ya ömrümde gitmedim. Sait Faik de inmemiş. "Kınalıada’da Bir Ev" adlı öyküsünde, Sait Faik Kınalıada’ya ömründe inmediği halde, çok sevdiğini yazar. İlk vapurla işine giden, son vapurda elinde paketlerle eve dönen, küçük kaplamaları simsiyah kesilmiş bir ahşap evde oturduğunu, evden denizin görünmediğini ya da belki de iki penceresinden, çakal eriği dalları arasından görünüyor olabileceğini sandığı, sakin, sessiz, kendisiyle hiç konuşmadığı halde, iyi biri olduğunu düşündüğü vapurdaki kız sebebiyle Kınalıada’yı sevmektedir belki de… Bahçelerinde acıbadem, ayva, nar ve hünnap ağaçları, bir çıkrıklı kuyuları, kırkını aşmış, şimanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kız, kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle gördüğü için Sait Faik de öyle görür. Sait Faik  hayalinde canlandırdığı kızın evini, bahçesini, anasını tarif ederken gördüğünü sanmamalıyız. Sait Faik görmeden sever bahçeleri, insanları, evleri.

Hatta yazara göre bu küçük bahçeye evden girilmektedir. Alt katında kendileri, üst katında kiracıları oturmaktadır. Kızın kendi başına bir odası da yoktur yazara göre. Akşam saat 10.45’te oraya vardığına göre, ancak 11’de yemeğe oturuyor olmalıdırlar. Hemen de yatarlar herhalde. Acaba başucunda kitap var mıdır? Bir defa Sait Faik’e gülmüş olan bu kızın acaba hülyalarına ne karışır? Yemeği nasıl yer? Hızlı mı, yavaş mı? Sait Faik tüm bunları çok merak eder. Acaba bir çok insanda olduğu gibi yemek yerken çirkinleşir mi? Çirkinleşince yüzündeki o iyi, harikulade çizgiler ne olur? Nereye giderler?


Kınalıada’yı Sait Faik bu kızı tanımadan önce de merak eder aslında. İnsanlarını değil. Onları bol bol vapurda görmektedir. Daha çok bu gece yarısı sönük kırmızı ışıklarıyla böcek gibi kabuğuna, kırmızı benekli kabuğuna kapanmış Kınalı’nın evleri ne yaparlar diye merak etmektedir. Ne yapacaklar? Her yerde olduğu gibi onlar da dedikodu yaparlar. Yerler, içerler,uyurlar. 

“Evler mi?” diye sormamalıyız. Çünkü “Evet, evler… “ diye cevap verecektir Sait Faik. Bunları bildiği halde eskiden merak ettiği Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atmaktadır Yazar. Çünkü orada bayıldığı kız oturmaktadır. Kınalı’nın bir evi… Bir masa düşlüyoruz. Eskimiş muşambadaki boncuklu bir nihale üzerine bir sahan konuyor. Bu et midir, sebze midir? Haydi bu meraktan cayıyoruz. Et olduğunu farzediyoruz. İşte dağılıyor. Babaya, oğla, kıza, Sait Faik’in arkadaşı olarak düşündüğü kıza… Yemekleri anne dağıtıyor. Küçük kız kardeşin büyük zehir yeşili gözleri sahana değil de, Meryem Ana kandilinin yandığı, kapısı çıkarılmış dolaba bakıyor. Çünkü karpuz oradadır. Bu akşamki karpuz sarı çıkmıştır. Çekirdekleri simsiyahtır.

İşte konuşuyorlar. Ne konuşuyorlar acaba? Bir vapurun projektörü yarı aydınlık odayı ışık içine daldırıyor. Sevdiği kız yemek yerken çirkinleşmiyor. Okadar şen, okadar sıhhatli ki yediğinin farkında olmuyor. Yüzünde hep neşeli şeyler var. Ağzında bir lakırtı. Sait Faik kızın ne söylediğini merak ediyor.

İşte bu yüzden hikaye yazmaktadır Sait Faik. İşte bu merak yüzünden hikayeci geçinmektedir. Hikayelerini beğenmezlerse, üzülür. Beğenirlerse, kızar. Kendisi beğenince budalalaştığını söyler. Beğenmezse de canı yemek istemez. Kınalıada’ya gelince… İşte onu çok merak eder, ama bir türlü inip vapurdan görmek istemez. Bu gidişle de inmeyecektir de…

Ben de ömrümde Kınalıada’yı görmedim. Belki de ahir ömrümde hiç görmeyeceğim. Ama orayı okadar severim ki, neden bilmem. Belki de sevdiğim büyük yazar ve bilge Sait Faik’in merak ettikleri yüzünden…

Not: İstanbul’un en küçük adalarından biri ve İstanbul’a en yakın adadır Kınalıada. Üzerindeki makiler kırmızıya çaldığı için ve toprağı kızılımtrak olduğu için adının Kınalıada olduğu söyleniyor. Çok kayalık olması sebebiyle, ağaçlık alanı pek yok ve Bizans zamanında surların yapımı için bu adadan taş getirilirmiş. Sanal ansiklopediden okuyarak yazdım bunları. (20.07.2009)

2.Not: Eklediğim fotografları google dan buldum. Umarım sahiden Kınalıada fotoğraflarıdır:)