Sevgi Soysal'ın kitaplarını uzun zamandır elime almadığımı yeni farkettim. Düşünebiliyor musun kırk yaşında ölmüş Sevgi Soysal. Ne kadar genç! Gene böyle bir kış günü dünyamıza veda etmiş. Kırk yıllık ömrüne üç evlilik, üç çocuk, dokuz kitap sığdırmış. Arkeoloji okumuş. Radyo’da, TRT de çalışmış. Çevirmenlik yapmış. Düşünce ve ifade etme suçu'ndan yargılanan ve sonrasında af yasasından yararlanan yazarlarımızdan biri de Sevgi Soysal'dır. Bakmak adlı kitabında anlattığı ibretlik bir makalesi vardır. TRT den yeni atıldığı sıralarda, sıkıyönetim mahkemesinde "halkı suç işlemeye tahrik" suçundan yargıç karşısına çıkmış. Yargıç Sevgi Soysal'a mesleğini sormuş. Henüz karşılığını beklemeden "Yaz, ev kadını yaz." demiş. İtiraz edecek olunca yargıç sözü Sevgi Soysal'ın ağzına tıkamış. "Nesin ya?" demiş. Elbette derdi ev kadını olmak değildir Sevgi Soysal'ın. Ev kadınlığını küçümsemek maksadında değildir. Çünkü tüm kadınlar en zor ve nankör işin ev kadınlığı olduğunu bilirler. Derdi makalesinde anlattığı gibi kadını ev çerçevesinde gören, kadının coğrafyasını daraltmak isteyen zihniyettir. Düşünmüş Sevgi Soysal... "TRT'ci" dese, öyle bir meslek yok. "gazeteci" dese, onca yıl çalışmasına rağmen basın kartı yok. "Yazar" dese... Diyecek demesine ama... Göze alamıyor... Çünkü daha önce bir kitabı hakkında çıktığı başka bir mahkemede "yazar" dediğinde cevabını almış. "Yazıyormuş, ne yazdığını biliyoruz, yazıyormuş..." diye hâkim Sevgi Soysal'ı azarlamış. Gene de bir cesaret "Yazarım" demeye karar vermiş ki... Yargıç "Ev kadını değilmiş, nesin ya? TRT'den atılmışsın işte." demiş. İşte o zaman artık dayanamamış Sevgi Soysal.... "Siz yargıçlıktan atılırsanız, ev erkeği mi sayılacaksınız?" demiş demesine ama hâkim duruşmadan atmış Sevgi Soysal'ı tabii... O sıralarda hep mahkûm olunduğundan bu durumu önemsemediğini yazıyor bu makalenin devamında. Kıvrak zekalı, ince alay ustası bir kadındır Sevgi Soysal. Ve her zamanki muzipliğini yapıyor. Bu durumun kendisine faydası olduğunu, böylece mahkeme âdabı konusunda bilgisinin arttığını söylüyor. Demek ki bizim memlekette yazarlık kadında "ev kadınlığı"na, erkekte ise "mesleksiz"e denk düşüyor. Sait Faik'in ünlü ilk pasaport alma hikayesi vardır ya hani... Polisler soruyorlar mesleğini... "Yazar" diyor. Belge istiyorlar. Hiçbiryerden alamıyor. O kadar basılı kitapları var. Yeterli olmuyor. Pasaportuna "işsiz" ya da "mesleksiz" gibi bir kelime yazılıyor. Ne fena! Halen "yazar"lık meslek olarak kabul edilmiyor mu acaba?
hayat' yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat' yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Aralık 2011 Çarşamba
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Pazara Gidip Bir Çocuk Alıp Ne Yapalım?
1667 yılında İrlanda'nın başkenti Dublin'de doğmuş Jonathan Swift. İçinde yaşadığı dünyayı hazmedeyip, öfkeli yaşamış ve 1745'de bir akıl hastanesinde gözlerini kapamış. Kendine has şiirleri, günlükleri, denemeleriyle Kara Mizah'ın atası kabul edilmiş. Yaklaşık 400 yıl önce kaleme aldığı İrlanda'daki Yoksulların Çocuklarının, Ailelerine Ve Onları Topluma Yararlı Kılmak Üzere, Mütevazı Bir Öneri başlıklı çok ibretlik bir yazısı vardır. Aslında kitaplarla biraz haşır neşir olan ama Jonathan Swift'in adını duymadığını düşünen birine Güliver'in Seyahatleri sorulsa illa bilecektir. Jonathan Swift, dünya klasikleri arasına giren, filmlere konu olmuş Güliver'in Seyahatleri adlı kitabın yazarıdır. Dünya Edebiyatı'nda kitabının adı kendi adının önüne geçen yazarlardan biridir.
Jonathan Swift’in 400 yıl önce İrlanda için kaleme aldığı yoksulların çocuklarının, ailelerine ve topluma yararlı kılmak üzere ortaya koyduğu mütevazi önerisini ilk okuduğumda resmen çarpıldığımı hatırlıyorum. Yazar kara mizah örneğinin en yüreğe tesir eden cinsini yazmış. Günümüz dünyasında yoksulluğa çözüm bulunamadıkça, bilakis insanların sömürülerek açlığa ve yoksulluğa itildiğini gördükçe, insan bu gidişin sonu buralara kadar varır mı ki diye düşünüp endişe duymadan edemiyor. Jonathan Swift'in İrlanda'daki Yoksulların Çocuklarının, Ailelerine Ve Onları Topluma Yararlı Kılmak Üzere, Mütevazı Bir Önerisi'nin özetine gelince...
Yazar kentin sokaklarında annelerinin ve babalarının kucaklarında, sırtlarında veya peşlerinde dolanan, paçavralar içinde herkesi rahatsız ederek sadaka dilenen inanılmaz çocuk bolluğu olduğundan söz eder. Şimdi bu yoksul çocuklara sahip olan aileler, zavallı çocuklarının geçimini sağlamak için dilenmek zorunda kalmaktadırlar. Çocuklar dilenerek büyüdüklerinde ise işsizlikten ya hırsız olacaklar topluma zarar verecekler ya da karın tokuluğuna işgüçlerini satmak durumunda kalacaklardır. Veya savaşlara gönderileceklerdir. Yazar bu konu üzerinde yıllarca düşünmüştür. Doğduklarında anne sütü ile beslenip ilk yıl fazla masrafa gereksinme duyulmayabilir. Ama birinci yıldan sonra ailelerine, topluma yük olup ömür boyu yiyecek ve içecek isteme yerine, tersini yapıp, binlerce insanın yemek ve hatta giyimine katkıda bulunabilirler.
Yoksul aileler her yıl binlerce çocuk doğurmaktadır. Sorun olan bu çocukların nasıl beslenip yetiştirileceğidir. Önerilen hiçbir yöntem bugünkü koşullarda bu sorunu çözememektedir. Söz konusu çocuklar eğitim almadan, meslek sahibi olmadan büyümektedirler. Altı yaşından önce hırsızlık bile yapamamaktadırlar. Ama altı yaşına gelene kadar inanılmaz harcamalara sebep olmaktadırlar. Londra’da tanıdığı çok bilgili bir Amerikalı Yazar’a iyi beslenmiş bir çocuğun, buğulama, kızartma, fırınlama ve haşlama olarak, çok lezzetli, besleyici, yüksek değerde bir besin olduğunu söylemiştir. Hatta Yazar, yahnisinin de çok lezzetli olacağını düşünmektedir.
O halde, önce bir hesaplama yapmalıdır. Her yıl doğan binlerce yoksul çocuktan bir kısmı doğurganlık için bir kenara bırakılmalı, bunların dörtte biri oğlanlar olmalıdır. Bir erkeğin dört dişiye hizmet etmesi yeterlidir. Geriye kalan binlerce bir yaşına gelmiş çocuk da zengin sofralar için etlenmek ve şişmanlamak üzere, son aylarda annelerinden bolca süt emmeli sonra zengin ve kaliteli insanlara satılmalıdır. Arkadaşlar arası eğlence için bir çocuktan iki tabak et çıkar. Ailece yenen yemeklerde ise göğüs ya da buttan dörtte biri yeterli olur. Tuzlanıp biberlendikten sonra dört gün bekletilirse, haşlamasının tadına doyulmaz, özellikle kışın.
Yazara göre bu öneriye nüfusun fazlasıyla azalacağının dışında, herhangi bir şekilde karşı çıkılacağını düşünmemek lazımdır. Bu öneri bir umuttur ve tehlikesi de yoktur. Eğer karşı öneride bulunacak birileri varsa iki noktayı göz önünde tutmaları lazımdır. Birincisi binlerce işe yaramaz boğaz ve sırta nasıl yiyecek ve giyecek bulacaklardır. İkincisi bu çocukların anne babalarına sorulsa, acaba onlar da henüz bir yaşındayken yenmek üzere satılmayı, geçimini sağlayamamaya, kirasını bile karşılamayacak kadar işsizliğe, havanın sertliğine rağmen elbise ve bir dama sahip olamamaya ve bu sefaletin aynısının ya da daha beterinin sonsuza dek çocuklarına aktarmanın kaçınılmaz geleceğine yeğlemezler miydi?
Yazarın bu öneriyle ilgili en küçük bir kişisel çıkarı yoktur. Ticaretin gelişmesi, çocukların beslenmesi, fakirlerin acılarının dindirilmesi ve zenginlere biraz zevk verilmesi yoluyla ülkesinin toptan iyiliğini istemektedir. Onun kuruş kazanacağı çocuğu yoktur. Çocukarının en ufağı dokuz yaşındadır. Karısı ise doğurganlık yaşını çoktan geride bırakmıştır.
Yazar Jonathan Swift bu yazıyı 1729'da yazmış. Çarpıcı, etkileyici, tüyler ürpertici bir kara mizah örneğidir.
Yazar Jonathan Swift bu yazıyı 1729'da yazmış. Çarpıcı, etkileyici, tüyler ürpertici bir kara mizah örneğidir.
9 Ekim 2010 Cumartesi
Kınalıada'da Bir Ev
Kınalıada’ya ömrümde gitmedim. Sait Faik de inmemiş. "Kınalıada’da Bir Ev" adlı öyküsünde, Sait Faik Kınalıada’ya ömründe inmediği halde, çok sevdiğini yazar. İlk vapurla işine giden, son vapurda elinde paketlerle eve dönen, küçük kaplamaları simsiyah kesilmiş bir ahşap evde oturduğunu, evden denizin görünmediğini ya da belki de iki penceresinden, çakal eriği dalları arasından görünüyor olabileceğini sandığı, sakin, sessiz, kendisiyle hiç konuşmadığı halde, iyi biri olduğunu düşündüğü vapurdaki kız sebebiyle Kınalıada’yı sevmektedir belki de… Bahçelerinde acıbadem, ayva, nar ve hünnap ağaçları, bir çıkrıklı kuyuları, kırkını aşmış, şimanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kız, kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle gördüğü için Sait Faik de öyle görür. Sait Faik hayalinde canlandırdığı kızın evini, bahçesini, anasını tarif ederken gördüğünü sanmamalıyız. Sait Faik görmeden sever bahçeleri, insanları, evleri.
Hatta yazara göre bu küçük bahçeye evden girilmektedir. Alt katında kendileri, üst katında kiracıları oturmaktadır. Kızın kendi başına bir odası da yoktur yazara göre. Akşam saat 10.45’te oraya vardığına göre, ancak 11’de yemeğe oturuyor olmalıdırlar. Hemen de yatarlar herhalde. Acaba başucunda kitap var mıdır? Bir defa Sait Faik’e gülmüş olan bu kızın acaba hülyalarına ne karışır? Yemeği nasıl yer? Hızlı mı, yavaş mı? Sait Faik tüm bunları çok merak eder. Acaba bir çok insanda olduğu gibi yemek yerken çirkinleşir mi? Çirkinleşince yüzündeki o iyi, harikulade çizgiler ne olur? Nereye giderler?
Kınalıada’yı Sait Faik bu kızı tanımadan önce de merak eder aslında. İnsanlarını değil. Onları bol bol vapurda görmektedir. Daha çok bu gece yarısı sönük kırmızı ışıklarıyla böcek gibi kabuğuna, kırmızı benekli kabuğuna kapanmış Kınalı’nın evleri ne yaparlar diye merak etmektedir. Ne yapacaklar? Her yerde olduğu gibi onlar da dedikodu yaparlar. Yerler, içerler,uyurlar.
“Evler mi?” diye sormamalıyız. Çünkü “Evet, evler… “ diye cevap verecektir Sait Faik. Bunları bildiği halde eskiden merak ettiği Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atmaktadır Yazar. Çünkü orada bayıldığı kız oturmaktadır. Kınalı’nın bir evi… Bir masa düşlüyoruz. Eskimiş muşambadaki boncuklu bir nihale üzerine bir sahan konuyor. Bu et midir, sebze midir? Haydi bu meraktan cayıyoruz. Et olduğunu farzediyoruz. İşte dağılıyor. Babaya, oğla, kıza, Sait Faik’in arkadaşı olarak düşündüğü kıza… Yemekleri anne dağıtıyor. Küçük kız kardeşin büyük zehir yeşili gözleri sahana değil de, Meryem Ana kandilinin yandığı, kapısı çıkarılmış dolaba bakıyor. Çünkü karpuz oradadır. Bu akşamki karpuz sarı çıkmıştır. Çekirdekleri simsiyahtır.
İşte konuşuyorlar. Ne konuşuyorlar acaba? Bir vapurun projektörü yarı aydınlık odayı ışık içine daldırıyor. Sevdiği kız yemek yerken çirkinleşmiyor. Okadar şen, okadar sıhhatli ki yediğinin farkında olmuyor. Yüzünde hep neşeli şeyler var. Ağzında bir lakırtı. Sait Faik kızın ne söylediğini merak ediyor.
İşte bu yüzden hikaye yazmaktadır Sait Faik. İşte bu merak yüzünden hikayeci geçinmektedir. Hikayelerini beğenmezlerse, üzülür. Beğenirlerse, kızar. Kendisi beğenince budalalaştığını söyler. Beğenmezse de canı yemek istemez. Kınalıada’ya gelince… İşte onu çok merak eder, ama bir türlü inip vapurdan görmek istemez. Bu gidişle de inmeyecektir de…
Ben de ömrümde Kınalıada’yı görmedim. Belki de ahir ömrümde hiç görmeyeceğim. Ama orayı okadar severim ki, neden bilmem. Belki de sevdiğim büyük yazar ve bilge Sait Faik’in merak ettikleri yüzünden…
Not: İstanbul’un en küçük adalarından biri ve İstanbul’a en yakın adadır Kınalıada. Üzerindeki makiler kırmızıya çaldığı için ve toprağı kızılımtrak olduğu için adının Kınalıada olduğu söyleniyor. Çok kayalık olması sebebiyle, ağaçlık alanı pek yok ve Bizans zamanında surların yapımı için bu adadan taş getirilirmiş. Sanal ansiklopediden okuyarak yazdım bunları. (20.07.2009)
2.Not: Eklediğim fotografları google dan buldum. Umarım sahiden Kınalıada fotoğraflarıdır:)
26 Eylül 2010 Pazar
Okurla Yazarın Yolu Nasıl Kesişir?
Günlerden bir gün sanıyorum iş arasında biraz vaktim vardı. Bu kez kitapçıda değildim. Bizim köydeki büyük alışveriş merkezinin gazete ve dergi satılan reyonunun önündeydim. Dergilere bakıyordum. Muhtelif içerikte dergiler varsa da beni daha çok edebiyat dergileri ilgilendiriyordu tabii.. Gene de tüm dergilere göz atmak istiyordum. Kimini karşıdan seyrediyordum. Kimini elime alıyordum. Dergi çeşitlerinin çoğaldığını farkettikçe nedense yüreğimdeki sevinç kuşunun her seferinde daha hızlı kanat çırptığını hissediyorum. Her dergiyi satın almam mümkün değil. Sana yalan söyleyecek halim yok. Doğruya doğru... Kimi dergileri kitapçılarda okuyorum. Kimine ayakta sayfalarını dalgalandırarak göz gezdiriyorum. İlgimi çekecek bir yazı varsa ayaküstü okuyorum. Kimi dergileri de kitapçılardaki puflara oturarak okuyorum. Satın aldığım ve abonesi olduğum dergiler yok mu? Olmaz mı? Var tabii. Neyse... O gün ayaküstü baktığım dergi Esquier'di. Sloganı "adamakıllı dergi"dir ya hani... Yani sanıyorum erkekler bu derginin potansiyel müşterisi... Hiç aldırmam vallahi... Bu dergiye denk geldiğimde illa bakmak isterim. Çünkü Ege Görgün'ün derginin ilk sayfalarında sinema ve müzik üzerine yazdığı yazıları okumak hoşuma gider. Gene tam Ege Görgün'ün yazılarına göz atmış dergiyi poşetine koyacaktım ki "Gidenler değil kalanlar yaralar insanı" başlıklı Altay Öktem'in bir yazısı dikkatimi çekti. Şöyle baktım etrafıma... Dergiyi poşetinden çıkarıp okumaya başladığım için görevli ikaz eder mi acaba diye aklımdan geçirdim. Etrafta görünen kimse yoktu. Kolumu dayadım dergi standının rafına... Bir sağ ayağımın bir sol ayağımın üzerine yüklenerek ayakta yazıyı okumaya başladım.
Dünyada yazılmamış konu kalmış mıdır sence? Doğrusu ben bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum. Aynı konu hakkında yazılan yüzlerce yazı var. Şimdi Altay Öktem'in yazısının başlık konusu hiç öyle yeni ve bilinmedik bir konu değil yani... Gidenler değil, kalanlar yaralar insanı... Ayaküstü bu yazıyı okumaya niyetlendiğim gibi gene ayaküstü bu konuyla ilgili bir çırpıda pek çok şiir sıralayabilirim. Yusuf Hayaloğlu'nun "Aşk dediğin, zavallı bir kapıyı duvara çarpıp-Çıkıncaya kadarmış........ Asıl sancı, uyandığında-Bütün odaları boş görünce koyarmış." sözgelimi... Ya Murathan Mungan'ın Bir Yalnız Operası peki? Hayatımın destanıdır o şiir... Hayatta en sevdiğim şiirlerden biridir. Neyse... Gene de o anda nedense bu yazıyı illa okumak istedim. Altan Öktem'i tanımıyordum. Sanırım bir okur olarak bilmediğim bir köşe yazarının kaleminden bildiğim bir konuyu okumak ilgimi çekti. Daha doğrusu içimden yeni bir okuru olarak tanımadığım bu yazarın yazısından farklı bir tat almayı diledim ne yalan söyleyeyim. Üstelik büyük bir olasılıkla bu yazı erkekler için yazıya dökülmüştü. Daha hoş! Benim için değişik bir bakış açısı olabilirdi... Yeni bir yazı lezzeti yani... Altay Öktem'in konuyu görme biçimi, kaleme alış uslübu, diğer yazarlardan ayıran parmak izi, ne bileyim çok bilindik bir meseleyi yeni bir heyecanla okutacak mı diye merak ettim... Böyleyim işte... Durduk yerde kimsenin aklına gelmeyecek bir durumdan, kendime telaşlı bir hayrete düşme, özel bir tad alma hali çıkarmak isterim. Böyle kendi kendime oynadığım oyunlarım vardır benim. Aynen böyle...
Giden bir kadının ardından erkeğin durumunu yazıyor Altan Öktem. İstese de istemese de gidenin kendinden mutlaka iz bıraktığını anlatıyor. Geride bıraktığı eşyaları, parmak veya dudak izleri, diş fırçası, küpesinin teki değildir önemli olan diyor... İlk şu cümlesini seviyorum: "İz silinen değil, kazınan bir şeydir; beyne kazınan." Onu hatırlatacak her şeyi ortadan kaldırabilirsin, el, dudak izlerini silebilirsin öyle değil mi? Tamam... Yazar hiç kimsenin gidenin arkasından üzülmediğini, eğer üzülüyorsa, eğer ağlıyorsa "onsuz" kalan haline ağladığını, çünkü sevginin çabuk bağımlılık yaptığını söylüyor. Zaman en iyi ilaçtır denir ya yazar bunun düpedüz yanlış olduğunu düşünüyor. Hatta gece yaşanan acıyla gündüz yaşanan acının farkından söz ediyor. Giden gitmiştir. Kalanda ise yıllar geçse de kazınan bir iz kalacaktır, diyor. Beyinden kazıma henüz gerçekleşmediğine göre... Peki yazar çok iyi bilir gibi bunları yazıyor ya acaba yaşadığı için mi biliyor bu halleri? Belki çok eskiden yaşamış olabileceğini ama zaman konusunu terk eden bir kadınla bütünleştirmek için çok fazla tecrübeye gerek olmadığını, düşünerek de insanın aynı sonuca varabileceğini söylüyor. Haa, yazar düşünmektense yaşamayı tercih ettiğini belirtmişti son cümlelerden birinde belirtmişti ama... Bu cümleleri okuyuca gülümsemiştim. Yazar bu durumları yaşayıp yaşamadığını yazısında açıkça itiraf edemiyordu ya nedense ürkek bir hal sezmiştim. Dergideki fotoğrafına baktım. Öyle çekingen birine asla benzemiyordu. Bilakis bıçkın bir hali vardı diyebilirim. İşte bir erkek dergisinde böyle ürkek bir bir duygu geçiriyor ya okura hoşuma gitti. Özellikle böyle yazdığını düşünmüyorum. Bence farkında bile değil. Bu bir kadın okurun o anki hissiydi. Yani ancak yazar ile okur arasında bir anda gerçekleşebilecek, dinleyene ise anlamsız gelebilecek ilk kontak... Böyle oldu işte... Ve sonrasında ben Altay Öktem'in izini epeyce sürdüm. Hem röportajlarını ve denk geldikçe dergideki yazılarını okudum. Hem de iki kitabını satın aldım. Biri "İçimde Bir Boşluk Var" diğeri "Yaram Yanlış Yerde"... Diğer kitapları ise sırada... Okuyacağım mutlaka... Tıp doktoru aslında Altay Öktem... Veee... Şimdi bu yazıyı neden yazdım biliyor musun? Kimi zaman bazı yazarları okumaya neden niyetleniriz, diye düşünürüz ya.... Bilirsin yüzlerce yazar ve kitap vardır. Kimi yazarlar kör noktamızda kalırlar. Ömrümüz boyunca onları bilmeyiz. Kimi yazarlarlarla ise tesadüfen bir yerde denk geliriz. Altay Öktem'le tanışmam işte bu yazısı sebebiyledir. Bir erkek dergisinde, erkeklere yazılan bir yazısında, bildiğim bir konuyu, bence farkında olmadan, gene bana göre sevimli bir çekimserlikle dile getirmişti ya... Ne bileyim açıkca itiraf edemiyordu işte... Gülmüştüm... İyi hisler geçirmişti bu hali bana... Ve bu yazarın kitaplarının peşine işte bu sebeple düşmüştüm. İyi ki düşmüşüm. Hımm... İnsan hallerinin ezberini bozmaya ya da alışılagelmiş durumları çapariz yöntemlerle göstermeye niyet etmiş, tıp eğitimi almış memleketimin bu yazarının birbirinden enteresan kitaplarını anlatırım bir ara... Diğer iki kitabı da elimin altında. Şiirleri mesela. Hepsini okuyayım. Üzerinde konuşuruz mutlaka.
8 Kasım 2009 Pazar
Edebi Bilmeceler - Halil Gökhan ve Konuşan Kadın
Bu kez Edebi Bilmeceler'imi, Halil Gökhan'ın, yeni okuduğum, Konuşan Kadın adlı romanınından çıkardım. Kitaptaki cümlelerden oluşturduğum soruları okuma zahmetine girenler, bakalım cevapları tahmin edebilecekler mi?
1- Ağaçlar rüzgarı öpebilir, etrafa koku yayabilir ve çiçeklerine arıları çekebilirler ama ne yapamazlar?
2- Bir hekim, açılan yaraları kapatmak için "dikerken" moda terzileri dünyaya bir yara olarak geldiğine inanan insanın küçük varlık yaralarını ne yapmak için "dikerler"?3- "Acele işe şeytan karışır, derler. Ama şeytanın aceleci bir varlık olduğunu sanmıyorum;"O ancak nasıl bir yaratık olabilir?
4- Giyinen kişi için, karşısında mücadele etmesi gereken dört unsur vardır: Bunlar nedir?
5- "Hiç geri geri giden bir dalga gördünüz mü? Dalın içine batan bir çiçek? Ya mideye inen bir dil? Ben gördüm. Ucuna küçük ama çok ağır bir taş bağlanmıştı. "Bu ceza neden verilmişti ?
6- "Çünkü kaderin ve kısmetin saati dünya vaktine göre işlemezmiş; insan, dünyaya bu saati bozmak için getirilmiş; ama uğraşması boşunaymış; çünkü herşey alnımızda yazılıymış." Peki bu alnımızda yazılanlar, ne zaman bir anda sahiplerine okunacakmış?
7- "Nereye giderseniz arkanızdan gelir. Sizi hiç bırakmaz. Yakalamaya da çalışmaz. Sanki aranızda garip bir eşitlik var gibidir. Sizden bir şey istemez. Ona bir şey de veremezsiniz. Ne eksiltilebilir, ne de çoğaltılabilir. Onun hızı sizin ayaklarınızdır. Yürüme iradeniz. Hareket etme isteğiniz. Yanılıp da bir ırmağa ya da kireç kuyusuna düşseniz hiç çekinmeden peşinizden gelir. Sizi sevdiğinden değil, size mecbur olduğundan." Bu nedir?
8- "Sükutun madeni bellidir:" Nedir? Peki, ya, sessizce söylemenin madeni nedir?
9- Avrupa'da Otuz Yıl Savaşları döneminde adını paralı Hırvat askerlerinin rütbe göstergesi olarak taşıdıkları kaba kumaşlardan alan, boyunla göğsün arasındaki o yumuşak bölgede dalgalanması, erkekliğin de övgüsü yapan şey nedir?
10- "Anlamamakta ısrar ediyordum ve beliren ölüm işaretlerinin ne olduklarından çok, bana ne verdikleriyle ilgileniyorum. İşaretler ne olursa olsun sonuç değişmiyordu." Mutluluk değildi bu. Peki neydi?
1. Cevap- Bir başkasını kucaklayamazlar. (Sayfa 12)2. Cevap- Süslemek (Sayfa 14)
3.Cevap- Acil bir yaratık (Sayfa 17)
4.Cevap- Dekor, aksesuvar, süs ve soyunma süresi (Sayfa 31)
5.Cevap- Çok konuştuğu için (Sayfa 33)
6.Cevap- Kıyamet gününde (Sayfa 99)
7.Cevap- Gölgenizin gölgesi (Sayfa 102)
8.Cevap- Altın - Gümüş (Sayfa 135)
9.Cevap- Kravat ( Sayfa 152)
10.Cevap-Huzur ( Sayfa 183)
22 Ekim 2009 Perşembe
Suretler ve Cahit Sıtkı Tarancı
Ben var ya, Suretler adlı filmi seyredince, keşke bu filmde Bruce Willis yerine şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı oynasaydı diye düşündüm. Keşke... Neden mi? Anlatacağım. Bak şimdi, filmin konusu kısaca şöyle... Gene gelecek yıllardayız.. Yok başka bir gezegende değiliz. Dünyadayız. Teknoloji iyice gelişmiş. Robot bilimi almış başını gitmiş, yani öyle böyle değil. Robotla insanı neredeyse ayırmak mümkün değil. Bilim insanları öyle sahici robotlar -yada bu filmde söylendiği gibi- öyle sahici insan suretleri imal etmeyi becermişler ki dizim dizim, çeşit çeşit, cins cins robotlar piyasada ucuza satılmaya başlamış. Sende cebindeki parana göre istediğin model ve cinste robot alabiliyorsun. Evde uzanıyorsun koltuğuna. Kafana taktığın bir aparatla, beyin dalgalarının sinyalleriyle robotuna erişiyorsun.
Sen bir beyazsın da zenci olmak istiyorsun misal... Al bir zenci suret, senin yerine geçsin. İri kıyım, kallavi bir kızsın aslında, hep japonlar gibi çekik gözlü, ince, narin olaydım keşke derdin ama... Bu isteğini gerçekleştirebilirsin. Satın aldığın robotun kafasının arkasına bir cip geçireceksin. Sen evde yattığın yerde ne düşünüyorsan, düşündüklerini suretin yoluyla gerçekleştirebileceksin. Mesela sen gitmeyeceksin de, o güzel biçimli suretin işe gidecek. Ne güzel değil mi? Aslında hoşuma gider böyle alengirli işler. Bu nedenle Suretler filminin konusuna bayıldım önce. Dedim ki ne güzel ya! Ben yatsam evde, benim yerime suretim işe gitse. Mesela.. Ya da yapmak istemediğim bir işi suretime yaptırabilsem diye düşünürken... Düşünürken... Cahit Sıtkı Tarancı aklıma gelmesin mi birden? Ne ilgisi mi var? Var... Var... Vallahi var. Bak şöyle:
Cahit Sıtkı Tarancı'nın en ünlü şiiri ne? 35 yaş. Peki şair bu şiirinde ne anlatır? Yaşı 35 olmuştur. Kendini Dante gibi ömrünün ortasında hissetmektedir. Şakaklarına kar yağmıştır.Yüzündeki çizgilerin varlığından ziyadesiyle rahatsız olmaktadır. Hele göz altındaki mor halkalar yüzünden dertli dertli hayıflanmaktadır. Yıllar yılı dost bildiği aynalar ise şairimizin gözüne düşmanmış gibi görünmektedir. İşte bütün bunları hissettiği için Cahit Sıtkı Tarancı Suretler filmine çok uygun düşmektedir. Madem hoşnut değil yaşından, kırışığından, göz altındaki mor halkalarından... Böyle umuma çıkmak hoşuna gitmiyor... Rahatsız oluyor fiziki durumundan... Piyasada satılan bütün suretler genç, güzel, yakışıklı, güler yüzlü, incecik, atletik yada manken gibi falan. İnsanlar o kadar hallerinden Cahit Sıtkı Tarancı gibi hoşnut değiller ki, her birinin suretleri var. Sokağa bakıyorsunuz diyorsunuz ki, " Bu ne? Bu mahallede hiç mi çirkin, yaşlı, şişman, kısa, kılıksız, makyajsız, asık suratlı, mutsuz insan yok! Nasıl yani!" oluyorsunuz... Aslında bilim insanları bu suretleri felçliler, engelliler için icat etmişler. Suretleri icat eden "güçsüzlere güç vermek için bunu tasarladım" diyor. Niyet şahane. Sonra ağır işlerde, savaşlarda kullanılmaya başlıyor. Nihayetinde suretler iyice ucuzlayınca hemen herkes bir yada bir kaç suret sahibi olabiliyor.
Tamam herşey çok güzel görünüyor buraya kadar. Keyifler keka! Ama o kadar basit değil aslında. Diyelim ki arada şarj ettiğin suretin senin yerine her şeyi yapacak, sen yaşıyor sayılır mısın bu durumda? Sadece evde yaşayarak geçer mi bir ömür? Açık havada yürümeyeceksin, koşmayacaksın, yüzmeyeceksin, ne bileyim güneşin batışı ve doğuşunu görmeyeceksin. Sen hep evdesin. Sadece yiyip, içip, yatacaksın. O kadar. Her şeyi senin yerine suretin yapacak. Düşünsene senin suretinle, kız arkadaşının sureti arkadaşlık edecek. Ya da şu anda arkadaşlık ettiğin kızın gerçeği, belki de yaşlı, çirkin, gudubet bir erkek. Ne bileceksin? Aman Tanrım di mi? Yaa! Şimdi işin rengi değişiyor değil mi? İşte madalyonun arka yüzü... Peki sen evdeyken başına bir şey gelse ne olacak? Zaten film, beyinlerine gönderilen sinyallerle evdeki bazı insanların öldürülmeleriyle hareketlenmeye başlıyor.
Ancak benim bu yazıyı yazmaktaki niyetim filmi anlatmak değil. Filmin bir çizgi romandan senaryolaştırıldığından, Alex Proyas'ın Ben Robot ya da Steven Spielberg'in Yapay Zeka adlı filmleri ile ortak paydalarından, suretlerin haklarından, konunun içindeki kimi tutarsızlıklarından, şahane makyaj tekniklerinden, oyuncuların rol kabiliyetlerinden falan bahsetmek hiç değil. Niyetim ne şakayla karışık yazdığım gibi gelecekteki suretli günlere heves etmek, ne de aman ne feci bir vaziyet demek... Hiç biri değil. Ben sadece şunu düşündüm bu filmi seyrederken.. Eğer Cahit Sıtkı Tarancı oynayabilseydi Suretler adlı bu filmde Bruce Willis yerine.. 35 yaş şiirini yazardı belki gene ama... Yazmazdı üzüntülü bir şekilde. Çünkü derdi ki: "Her yaşın kendine göre güzelliği var arkadaş! Mesele insan sureti değil, mesele insan olabilmekte!"
20 Ekim 2009 Salı
"Kafa"lı Deyimlerle Bir Deneme
İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim,bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil!
Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Santralistanbul'daki sergiye gideceğiz. "Kafan yattı" mı bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi. Hiç duymamış bu sergiyi. "Biz İstanbul'da yaşayanlar bilmiyoruz, sen nerden buluyorsun? "dedi. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma,bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü.
Arkadaşım, arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Çok işim vardı İstanbul'da, nereden başlamalıydık, bu konuya epeyce "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Bir günde çok iş halletmeliydik. "Kafamızı kullandık." Önce sergiye gittik. Şöyle gözümüz gönlümüz şenlensin istedik. İhsan Oktay Anar'ın kitabında okuduğumuz kahramanların, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyalarını inceledik.Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya ve Tagut’a nevi şahsına münhasır Anar karakterleriydi ya bunlar, bizim "kafamızda canlandırdıklarımızla" sanatçılarınkini mukayese ettik. Sanatçı olmak ne şahane bir şey. Roman yazmak ve yazılan romanın kahramanlarının başka sanatçılar tarafından canlandırılması. İnsan hasetinden "kafayı üşütebilir" vallahi.
Dönüşte Kadıköy'e gittik. Kadıköy Pasajı'ndaki Büyülü Rüzgar adlı çizgi romancıydı sonraki hedefimiz. Yüzlerce çizgi roman vardı ya, aman Allahım inanın "kafayı yiyebilirdik." Sonra sahaflara girdik, dolaştık, baktık, eski kitapları kokladık, "kimbilir hangi gözler okudu, hangi eller elledi bu kitapları"dedik. Dolaşırken birden "kafama dank etti." Hep eski İstanbul gravürleri almak isterdim. İşte tam yerindeydik. İstediğimiz gibi gravürlerden bulduk. Satıcıyla epeyce bir pazarlık ettim. En küçük boyu 10.-YTL. Ben 4 tane, arkadaşım 2 tane alacağız. Biraz indirim yapmalı değil mi? Nuh diyor peygamber demiyor. Olur mu? "Kafam nasıl kızdı?" Dedim: "Biz müşteriyiz. Bizi memnun etmelisiniz!" "Kafasız" çocuk. "Kafasını kullansa" bizi hemen ikna edebilir. Müşteriye böyle"kafa tutulur" mu? Neymiş zararına satıyormuş. Zaten kriz varmış. Daha iyi ya, hazır alıcı gelmiş ayağına. Hem de alacak birden fazla, belki arkası gelecek, bir güler yüz göstersen ya! Vallahi şaşkın ya! Neyse hallettik.
Arkadaşım dedi ki " Sen beni eve atsana. Alışık değilim bu kadar gezmeye ve takışmaya. "Kafam kazan gibi oldu" vallaha!" Baktım Hülya'ya. Gerçekten " Kafayı bulmuş" gibiydi.
"Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana.Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezer ve takışırım bu "KAFA"yla!
Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Santralistanbul'daki sergiye gideceğiz. "Kafan yattı" mı bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi. Hiç duymamış bu sergiyi. "Biz İstanbul'da yaşayanlar bilmiyoruz, sen nerden buluyorsun? "dedi. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma,bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü.
Arkadaşım, arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Çok işim vardı İstanbul'da, nereden başlamalıydık, bu konuya epeyce "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Bir günde çok iş halletmeliydik. "Kafamızı kullandık." Önce sergiye gittik. Şöyle gözümüz gönlümüz şenlensin istedik. İhsan Oktay Anar'ın kitabında okuduğumuz kahramanların, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyalarını inceledik.Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya ve Tagut’a nevi şahsına münhasır Anar karakterleriydi ya bunlar, bizim "kafamızda canlandırdıklarımızla" sanatçılarınkini mukayese ettik. Sanatçı olmak ne şahane bir şey. Roman yazmak ve yazılan romanın kahramanlarının başka sanatçılar tarafından canlandırılması. İnsan hasetinden "kafayı üşütebilir" vallahi.
Dönüşte Kadıköy'e gittik. Kadıköy Pasajı'ndaki Büyülü Rüzgar adlı çizgi romancıydı sonraki hedefimiz. Yüzlerce çizgi roman vardı ya, aman Allahım inanın "kafayı yiyebilirdik." Sonra sahaflara girdik, dolaştık, baktık, eski kitapları kokladık, "kimbilir hangi gözler okudu, hangi eller elledi bu kitapları"dedik. Dolaşırken birden "kafama dank etti." Hep eski İstanbul gravürleri almak isterdim. İşte tam yerindeydik. İstediğimiz gibi gravürlerden bulduk. Satıcıyla epeyce bir pazarlık ettim. En küçük boyu 10.-YTL. Ben 4 tane, arkadaşım 2 tane alacağız. Biraz indirim yapmalı değil mi? Nuh diyor peygamber demiyor. Olur mu? "Kafam nasıl kızdı?" Dedim: "Biz müşteriyiz. Bizi memnun etmelisiniz!" "Kafasız" çocuk. "Kafasını kullansa" bizi hemen ikna edebilir. Müşteriye böyle"kafa tutulur" mu? Neymiş zararına satıyormuş. Zaten kriz varmış. Daha iyi ya, hazır alıcı gelmiş ayağına. Hem de alacak birden fazla, belki arkası gelecek, bir güler yüz göstersen ya! Vallahi şaşkın ya! Neyse hallettik.
Arkadaşım dedi ki " Sen beni eve atsana. Alışık değilim bu kadar gezmeye ve takışmaya. "Kafam kazan gibi oldu" vallaha!" Baktım Hülya'ya. Gerçekten " Kafayı bulmuş" gibiydi.
"Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana.Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezer ve takışırım bu "KAFA"yla!
Not: Daha önce Hayal Kahvem'e yazdığım eski bir yazım.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Bu Yazıyı Sigara Yanıkları'ndan Aşırdım. Çünkü Yazıya Bayıldım!
Birbirlerini 60 yıl kadar farkla kaçırmış iki adam Orhan Gencebay ve Dostoyevski… Dostoyevski Yer Altından Notlar kitabında “acıda hazların en tatlısı saklıdır” tespitini yaptığında yıllar 1864’ü gösteriyordu. O zamanlar insanlık adına ne kadar büyük bir tespit yaptığının farkında mıydı bilmiyorum. Ama yaklaşık 100 yıl sonra Orhan Gencebay ilk albümünü çıkardı ve bunun ne kadar büyük bir tespit olduğunu herkese gösterdi. Dostoyevski Yer Altından Notlar’da der ki “insanın yapabileceği en büyük hata, hata yapmamaktır. Bir insanın önüne bütün yeryüzü nimetlerini serin, mutluluk denizine , başı kaybolana hatta suyun üstünde hava kabarcıkları çıkana kadar gömün; elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan, yalnız uyuması, ballı kaymaklı yemesi, bir de insan soyunun tükenmemesine çalışması için önüne bütün zenginlikleri yığın; bakın, bu insan salt nankörlüğü rezilliği yüzünden başımıza ne püsküllü belalar açacaktır! Balı kaymağı gözü görmez; bile bile en zararlı, çıkarına en aykırı yaramazlıklar, saçmalıklar yapar. Bunun tek nedeni, akıllı uslu yaşayıştan bıkıp, tehlikelere doğru kanatlanan hayal gücünü her işine katmak istemesidir.” İnsanların hayattaki amacı mutlu olmak değil. Böyle olduğunu zannediyoruz ama değil. Eğer her şey kusursuz olsaydı, istediklerimiz hemen gerçekleşseydi muhakkak çok canımız sıkılırdı. Dostoyevski'nin dediği gibi iki kere ikinin dört etmesi kadar küstahça bir şey olamaz.Geçenlerde bir arkadaşla aramızda şöyle bir konuşma geçmişti: - Galiba insan vücudunun biyolojik olarak acıya ihtiyacı var. Tıpkı şekere suya ihtiyacı olduğu gibi. Yoksa her şey yolundayken kalkıp hüzünlü şarkılar dinleyip, filmler falan izleyip kendimizi mutsuz etmezdik. Bu acı ihtiyacını eğer hayattan karşılayamıyorsak bir şekilde suni yollarla elde ediyoruz di mi?- Haklısın, bence de öyle.Orhan Gencebay bence Dostoyevski’yi en iyi anlayan insanlardan biri. Bir kaç karşılaştırma daha yapayım. Bir Teselli Ver şarkısından: "Ben zaten her acının tiyakisi olmuşum, Ömür boyu bitmeyen dert ile yoğrulmuşum." Yine Yer Altından Notlardan bir paragraf: “Gelgeç gönüllü, tutarsız bir yaratık olan insanoğlu ise, belki de satranç oyuncuları gibi hedefi değil, hedefe giden yolu sever. Kimbilir, belki (doğruluğuna bel bağlayamayız kuşkusuz) insanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle hayatın kendisidir.” Ve karşılığında Orhan Gencebay’ın Seveceksin şarkısının sözleri:"Bir kapıdan gireceksin Neler neler göreceksin Her çileye göğüs gerip Hayat budur diyeceksin Gün gelecek isyan edip Niye doğdum diyeceksin Gün gelecek isyanına Kahkahayla güleceksin Bazen dertten zevk alacak Bazen aşktan kaçacaksın Bazen boşa geçen Pişman olup yanacaksın"
Dostoyevski'yi iyi anlayan kişilerden bir diğeri de Zeki Demirkubuz. Yarattığı karakterlerin tartışmasız en meşhur olanı "Bekir" bunun ispatı. Yıllarca bir kadının peşinden koşması, uğruna gururunu ayaklar altına alması sadece o kadına ulaşmak için olamaz. Ona ulaşma yolunda çektiği acılardan aldığı o tatlı haz bunun sebebi olabilir ancak. Metabolizma böyle sömürülecek acı bulmuşken bırakır mı? Sonuna kadar sömürür. Bekir de "yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydası yok. Kaderin böyle" diyerek bu hazdan vazgeçemeyeceğini hepimize gösterir. Bu yüzden diyebilirim ki -belki biraz iddialı olacak ama- karşılıksız aşk diye bir şey yoktur. İnsanların karşılıksız aşk dediği şeyin adı olsa olsa "Orhan Gencebay Sendromu"dur.Anladığım kadarıyla Zeki Demirkubuz normal hayatında da Dostoyevski'nin izinden ayrılmıyor. Bu kanıya nerden vardığıma bilmiyorum. Belki sıkı bir Beşiktaş fanatiği olmasından olabilir. "Bazen sevinç, paso keder. Beşiktaşım ömre bedel" gibi tezahürahatlar yapan bir taraftar grubu dünyanın en varoluşçu taraftar grubudur bence. Onun için Beşiktaş için işler kötü gittiğinde paradoksal bir şekilde aslında işler iyi gidiyordur. Sonuçta taraftar kederden, dertten zevk almayı biliyor Orhan Baba'nın tabiriyle. Yan tarafta Demirkubuz'u İbrahim Üzülmez formasıyla İnönü tribünlerinde görebilirsiniz. (yazan - hacitokankoli )
" Bu yazı http://sigarayaniklari.blogspot.com/ dan alıntıdır"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























