ayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2015 Pazartesi

Şşşth! Kimse Duymasın!.. - 22 -

Hafta sonu  Masumiyet Müzesi'ne gittim.
Sanki müzede değil,  hayal dünyamda gezinmekteydim.
Binanın alt katına  usulca indim.
Pek çok kitap ve eşya arasından Füsun'un  küpesini seçtim.
Küpenin tekini kutusundan çıkardım.
Sol kulağıma taktım.
Aynada kendime baktım.
Kalakaldım...

Çünkü;
"Onun  kalbinden ve aklından geçen her şeyi  hissedip anlayabileceğimi, 
onun ağzından konuşabileceğimi,
onun ne hissettiğini daha o hissederken anlayabileceğimi,
"o" olabileceğimi de şaşkınlıkla seziyordum."


Gerçekten!




not- tırnak içine aldığım cümle, masumiyet müzesi romanından alıntıdır.

.

27 Mart 2013 Çarşamba

Ayna Ayna Söyle Bana, Kimim Ben?

 


"ama rastlayabileceğin en yaman düşman kendin olacaksın daima,
mağaralarda ve ormanlarda sen pusu kurarsın kendine.  "
friedrich nietzsche / böyle buyurdu zerdüşt

 
Bu sabah aynaya baktığımda yüzüm hiçç aşina gelmedi bana. Ne fena! İnanır mısın, aynadaki görüntümden korktum da,  avaz avaz "kimsin seeen?" diye bağıracaktım az kalsa. Başımı yana çevirdim. Sonra korkarak gene baktım aynadaki suratıma... Bu ben miydim? Bendim elbet... İyi de niye tanışık olmadığım birini görür gibiydim? Gözlerimi iyice açtım. Aynaya dikkatle baktım. Önce derin derin... Olmadı... Sonra geniş geniş... Hatta enine boyuna ve de çaprazlama baktım. Emindim.  Her zaman aynada gördüğüm ben değildim. Farklıydım. İyi  ama niye kendimi her zamankinden farklı görmekteydim? Düşündüm... Düşündüm... Bilemedim. Korktum. Ağlamama ramak kalmıştı. İnsanın kendini tanımaması ne feci!.. Acaba içimdeki zerdüşt mü böyle buyurmuştu ki? Bakar mısın, adeta en yaman düşmanım kendim olmuştum. Tamam... Mağarada ya da ormanda değildim. İşte burada... Banyoda.. Nietche'nin dediği gibi, ben mi kendi kendime pusu kurmuştum yoksa bilemedim. Of! Ne diyordum kuzum ben? Bu saçmalamalar okyanusunda bir kaç kulaç daha atarsam boğulacağımı hissettim. 

Birden yüzümüzde 44 kas olduğunu okuduğum yazı aklıma geldi. Gülümsedim. İlgimi çeken yüzdeki kas sayısı değildi elbette. Vücudumuzdaki kasların çoğunun kas kemiklerine bağlı olduğu için hareket alanı kısıtlıyken, yüzümüzdeki 44 kasın kemiğe bağlı olmaması ilgimi çekmişti. Böylece yüz kasları serbestçe hareket ediyordu. Yazıya göre bunun sonucunda, her bir insanın 60.000 kadar farklı yüz ifadesi olabiliyordu. Düşünsene, yeryüzünde ikizler de dahil kimsenin yüz ifadesi sahiden kimseye benzemiyordu. Demek ki herbirimizin 60.000 tane ayrı yüz ifadesi vardı. Benim bugün aynada rastladığım daha önce denk gelmediğim bir yüz ifademdi belki. Ne bileyim? 

Yooo... Aklıma gelen bu bilgi beni ikna etmeye yetmedi. Hemen suyu açtım. Yüzümü bastıra bastıra, ovuştura ovuştura, adeta zımparalaya zımparalaya iyice sabunladım. Su o aşina gelmeyen suratı silecek, aklımsıra aynada gene bildiğim beni görecektim. Suyu tekrar tekrar suratıma çarptım. Başımı aynaya doğru yavaş yavaş kaldırdım. Değişen bir şey olmadı. İdrak edemediğim bir şey dönüyordu ortada... Şaşkın haldeydim. Yüreğim fena halde darlandı. Tam vesvese içinde banyodan fırlıyordum ki kalakaldım. Uzman bir psikolog edasıyla tekrar aynaya baktım. 

Du bi...  Teşhisimi koymuştum. Senelerdir istiyordum ya...  Artık gönül gözüm açılmıştı demek ki. Ne biliyordum, şimdi aynada gördüğüm, gözümün gördüğü değil yüreğimin gördüğü en hakiki  bendim belki. Bilirsin... Acemi mankenler vardır ya, podyumda üstündekilerden çok kendilerini beğendirmeye kalkarlar hani.. O an içimde, nasıl bir pır pır sevinç belirdi anlatamam.  Mimikten mimiğe akortlayarak acemi bir manken edasıyla yüzümü seyrettim. Yooo... Olmadı...  Beğenmedim. Gözlerimde biriken damlalar bir göz kırpmamla, pıtır pıtır dökülecek diye gözüm açık aynaya bakıyordum ki, aynanın yanındaki rafta lens kutumu farkettim. Ne sersemim. Her sabah aynaya bakmadan gözüme geçirdiğim lensimi, bu sabah takmadan aynaya bakınca, demek ki beş numara miyop gözlerimle  kendimi göremedim:)

 2012

9 Eylül 2012 Pazar

Böyle Buyurdu İçimdeki Zerdüşt!

"ama rastlayabileceğin en yaman düşman kendin olacaksın daima, 
mağaralarda ve ormanlarda sen pusu kurarsın kendine.  "
friedrich nietzsche / böyle buyurdu zerdüşt


Bu sabah, aynaya baktığımda yüzüm hiçç aşina gelmedi bana. Ne fena! İnanır mısın, aynadaki görüntümden korktum da,  avaz avaz "kimsin sen?" diye bağıracaktım az kalsa. Başımı yana çevirdim. Sonra korkarak gene baktım aynaya... Bu ben miydim? Bendim elbet... İyi de niye tanışık olmadığım birini görür gibiydim? Gözlerimi iyice açtım. Suratımı aynada inceledim. Önce derin derin... Olmadı... Sonra geniş geniş... Hatta enine boyuna ve de çaprazlama baktım. Emindim.  Her zaman aynada gördüğüm ben değildim. Farklıydım. İyi  ama niye kendimi her zamankinden farklı görmekteydim? Düşündüm... Düşündüm... Bilemedim.  Ağlamama ramak kalmıştı. İnsanın kendini tanımaması ne feci!.. Acaba içimdeki zerdüşt mü böyle buyurmuştu ki? Bakar mısın, adeta en yaman düşmanım kendim olmuştum  da... Tamam... Mağarada ya da ormanda değildim ama... İşte burada... Banyoda.. Nietche'nin dediği gibi, ben mi kendi kendime pusu kurmuştum yoksa? Of! Ne diyordum kuzum ben? Bu saçmalamalar okyanusunda bir kaç kulaç daha atarsam boğulacağımı hissettim. Birden yüzümüzde 44 kas olduğunu okuduğum yazı aklıma geldi. Gülümsedim. İlgimi çeken yüzdeki kas sayısı değildi elbette. Vücudumuzdaki kasların çoğunun kas kemiklerine bağlı olduğu için hareket alanı kısıtlıyken, yüzümüzdeki 44 kasın kemiğe bağlı olmaması ilgimi çekmişti. Böylece yüz kasları serbestçe hareket ediyordu. Yazıya göre bunun sonucunda, her bir insanın 60.000 kadar farklı yüz ifadesi olabiliyordu. Düşünsene, yeryüzünde ikizler de dahil kimsenin yüz ifadesi sahiden kimseye benzemiyordu. Demek ki herbirimizin 60.000 tane ayrı yüz ifadesi vardı. Benim bugün aynada rastladığım daha önce denk gelmediğim bir yüz ifademdi belki. Ne bileyim? Yooo... Aklıma gelen bu bilgi beni ikna etmeye yetmedi. Hemen suyu açtım. Yüzümü bastıra bastıra, ovuştura ovuştura, adeta zımparalaya zımparalaya iyice sabunladım. Su o aşina gelmeyen suratı silecek, aklımsıra aynada gene bildiğim beni görecektim. Suyu tekrar tekrar suratıma çarptım. Başımı aynaya doğru yavaş yavaş kaldırdım. Değişen bir şey olmadı. İdrak edemediğim bir şey dönüyordu ortada... Şaşkın haldeydim. Yüreğim fena halde darlandı. Tam vesvese içinde banyodan fırlıyordum ki kalakaldım. Uzman bir psikolog edasıyla tekrar aynaya baktım. Du bi...  Teşhisimi koymuştum. Senelerdir istiyordum ya...  Artık gönül gözüm açılmıştı demek ki. Ne biliyordum, şimdi aynada gördüğüm, gözümün gördüğü değil yüreğimin gördüğü en hakiki  bendim belki. Bilirsin... Acemi mankenler vardır ya, podyumda üstündekilerden çok kendilerini beğendirmeye kalkarlar hani.. O an içimde, nasıl bir pır pır sevinç belirdi anlatamam.  Mimikten mimiğe akortlayarak acemi bir manken edasıyla yüzümü seyrettim. Yooo... Olmadı...  Beğenmedim. Gözlerimde biriken damlalar bir göz kırpmamla, pıtır pıtır dökülecek diye gözüm açık aynaya bakıyordum ki, aynanın yanındaki rafta lens kutumu farkettim. Ne sersemim. Her sabah aynaya bakmadan gözüme geçirdiğim lensimi, bu sabah takmadan aynaya bakınca, demek ki beş numara miyop gözlerimle  kendimi göremedim!

 

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Bazı Anıların Unutulması İyi Midir?



Önemli bir buluş gerçekleştirmişti.

Fotoğraf makinesinin geliştirilmiş bir modeli, dijital sinyalle beyindeki hafıza loblarından birine bağlanabiliyordu artık. Birinin bu makineyle çektiğiniz fotoğraflarını yırttığınızda, o kişi hatıralarınızdan, hafızanızdan da anında siliniveriyordu.

Bir gün yanlışlıkla kendi fotoğrafını yırtacak oldu. Bir aynanın karşısında kilitlenmiş buldular onu. Bir daha kendisini hiç hatırlayamadı. Buluşu, boşluğu oldu.

Daha sonraları onun okuyamadığı bir çok kitaba, seyredemediği bir çok filme konu oldu bu durum. Çoğaltmaları arasında kendi kayboldu, şimdi kimseler hikâyenin aslını hatırlamaz. Doğrusunun şu anlattığım olduğundan da emin değilim.

Yazı -Murathan Mungan
Çizim - Şenol Bezci 


12 Ocak 2012 Perşembe

İlkbahar Oyunlarımı Özledim.


Bu sabah  yattığım odanın duvarında dans eden ışığı farkedince... Nasıl  ansızın başlayan bir bir yürek çırpıntısı hissettim anlatamam. Heyecanlanıp ayaklarımla kendimi geriye geriye ittim. Dudağıma kendiğinden yerleşen sevimli bir tebessümle, pencerenin havalanan perdesinden duvara sızan güneş ışığının oynayışını seyrettim.  Ne diyeceğim? Ayna oyunu oynamayı bilir misin? Eline küçük bir ayna alırsın hani... Güneş ışığına ayar edersin.. Güneş ışığı aynaya vurunca... Bu ışığın yansımasını duvarda oynatırsın mesela. Hatırladın mı? Hele bir arkadaşın varsa karşında. Bu kez elindeki aynanın ışığını gizlice onun yüzüne yansıtırsın...  Ne olduğunu anlayamaz önce... Şaşırır...  Elleriyle gözlerini siper ederek ışığın nerden gözüne değdiğini  bulabilmek maksadıyla sağa sola bakınır. Güneşin aynadan yansıyan  ışığını arkadaşının yüzünde görmek... Onun şaşkınlığını seyretmek... Of! İnsana nasıl muzurca tatlı bir his verir... Yapmadım deme lütfen. İyi düşün. Yapmışsındır illa ki ömrünün geçmişinde. Ben bu unuttuğum hisler içinde... Bu sabah duvardaki ışığı seyrederken seyrederken işte...  Şimdi kış ayının en soğuk günlerindeyiz ya... Hep rüzgâr... Hep yağmur... Kar yolda... Nasıl derler? Ha geldi... Ha gelecek... Eli kulağında... Tamam... İlkbahar güneşini özlüyorum bu durumda...  Ne bileyim?  Hımmm... Hayal bu ya... Ahhh! Şimdi ilkbahar mevsiminde bir sap papatya oluversem.. Mesela... Neyse... Ben hayallerimden şimdilik vazgeçeyim... Aklıma ne geldi bil bakalım? Sait Faik'in o güzeller güzeli  Bir İlkbahar Hikayesi adlı öyküsü. Of, nasıl severim. Anlatacağım sana... Bak şöyle...


Sait Faik ilkbahar için aklımıza gelenleri sıralar.. Nedir bunlar? İlkbahar bir bayramdır. Bir mucizedir. Bir çılgınlıktır. Kuştur. İlkbahar çiçektir.  Mimozadır. Su sesidir. Çingenedir. İlkbahar çayırdır. Çimendir. İlkbahar papatyadır. Öyle değil mi? Ama en mühimi ilkbahar güneşidir. Peki ömrün mevsimlere benzetilmesine ne demelidir? Bu çok doğru bir benzetmedir. Gel gelelim  Sait Faik, insanın, ilkbahar mevsimine hayvanlara göre geç girdiğini düşünmektedir. Mesela bir at bir ya da iki yaşında ömrünün ilkbaharına girerken, bir kuzu altı ayda koç olmaktadır. İnsan ise yirmisinden önce ömrünün ilkbahar mevsimine  girdiğini idrak edebilir mi? Pek idrak edemez.  Yirmisinden önce ömrünün ilkbaharını idrak etse bile bu yalancı bir ilkbahardır.  İşte Bir İlkbahar Hikayesi, Sait Faik'in yirmisinden önce yaşadığı  yalancı ilkbahar hikayesidir.. Of.. Dinlemelisin... Nefis bir öyküdür.


Yazar oniki yaşındadır. Babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu'nun bir şehrindedirler.  Bu şehre bir yaz sonu gelmişler. Kötü, karla dolu bir kış geçirmişler. Sonra birgün bahar geliverir. Fakat memleketin öyle bir coğrafyasındadırlar ki güneş kendini rahatça gösterememektedir. Sabah biraz ortaya çıksa bile sürekli şakır şakır yağmur yağmaktadır. Bütün kış başı hastalıktan kurtulmayan yazarın içinden, bu yağmurlu, kara bulutlu, kapanık havalı şehir sebebiyle hep bağırmak, ağlamak geçmektedir. Gene bir sabah gözleri tavanda yağmur bakalım ne zaman başlayacak diye düşünürken duvarda bir parlak daire titreye titreye hareket etmeye başlar. Önce ne olduğunu anlayamaz. Sonra anlar ki bu, bir aynanın duvara vurmuş ışığından başka bir şey değildir.  Yataktan fırlayıp pencereden bakar. Pembe şeftali çiçeklerinin arasından onu görür.  Onaltı onyedi yaşlarında bir genç kız elindeki aynayı yazarın  yüzüne tutmaktadır. Yazar önce kalakalır. Sonra ışık gözüne değdikçe ellerini yüzüne kapamaz da gözlerini kırpmadan kıza dimdik bakar. Ertesi gün bizimki de eline bir ayna alır. Birbirlerinin yüzlerine ayna tutarlar. Bu oyunu her sabah ancak yarım saat oynayabilirler. Çünkü yağmur yağmaya başlar. Kırkikindi yağmurları... Günlerce her sabah bu oyunu oynarlar. Bir sabah gene böyle ayna oyunu oynarlarken... Çocuk gözünü kırpmadan kızın ayna ışığına bakarken... Kız  her zamanki gibi gözlerini güzel elleriyle siper ederek çocuğun ayna ışığına bakarken... Çocuğun annesi odaya girer ve çocuğu ayna oyununda yakalar. Garip garip kıza, ayna ışığına ve çocuğun elindeki aynaya bakar. Ve çocuğa giyinmesini söyler. Arabaya binerler. Yola çıkarlar. Babası başka bir yere tayin edilmiştir. Tam ormanın içinden geçerken bulutların arasından çıkan güneş ışığı ağaçlarda bir görünür bir kaybolur. Çocuğun aklına  bir daha göremeyeceği ayna ışığı gelince... İşte tam o anda hüngür hüngür ağlamaya başlar.

Bu olayın üzerinden otuz yıl geçmiştir.  Yazar şimdi kırkiki yaşında olmalıdır. Ve tahmin edersin ki yaşı kırkı aşmış bir adam için ilkbahar mevsimi biraz üzüntü hissi verir. Fakat yazarın ilkbaharda üzüntüyle dolu yumuşaklık, bir yerinde duramayış, bir yürek çırpıntısı duyması yaşının kırıkiki olması sebebiyle değildir. O ilkbaharda odasının penceresine ışık vurduğunu farkettiğinde çocukluğundaki o kızı hatırlar. Otuz yıldır kimsenin yüzüne bir daha ayna tutmamıştır. Kimse yazarın yüzüne ayna tutmamıştır. Ama ilkbaharda kazara bir ışık odasının duvarında kırlangıç gibi hareket etse, o gün ne ettiğini bilemez. Ne hoş ilkbahar öyküsü değil mi? Şimdi bu öyküyü bilince ve sabah odamın duvarında dans eden ışığı fark edince ben... Yüreğim bir kırlangıç kanadı gibi çırpındı önce.. Sonra ne edeceğimi bilemedim. İlkbahar oynadığım ayna oyunumu özledim. Bugün güneş çıkarsa, ayna oyunu oynayalım mı, ne dersin?

 Mart.2010

4 Ekim 2011 Salı

Aynalar Ve Şiirlerden Aynalı Dizeler


Ancak bir gün
Hayalin gibi seni de
Bu aynanın içine
Alıp kaybolacağım.

Asaf Halet Çelebi




Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni bekleyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.

Necip Fazıl Kısakürek



Bir sabah uyandım,
Duruyordu karşımda
Düşmancasına
Bir cam,
Aldanmış.
Kendini ayna sanmış..

Özdemir Asaf




Kimliğim oldu benim, çoktan geçtim adımdan,
ah, başka bir şey değilim aynalarımdan...

Hilmi Yavuz


21 Nisan 2011 Perşembe

Kahve Molası - Bir Rüya



Rüyamda, rüyam bir rüya değil bir aynaymış meğer. Aynaya bakar gibi bakıyormuşum rüyama. Dolayısıyla benim rüya görmem yahut rüyanın içinde olmam mümkün değilmiş. Çünkü zaten ona dışarıdan bakıyormuşum. Ayna olduğu halde orada gördüğüm kendi suretim değil, birtakım uçsuz, hiçbir yere bağlanmayan, kopuk, dağınık, üstelik hareket  halinde olan sahipsiz hikâyelermiş. Benim o hikayedeki ben ile ben olmayanı bulup ayırt etmem, böylelikle kendime görünmem gerekiyormuş; harflerin olmadığı, yazının bulunmadığı bir âlemde bunu yapmanın olanaksız olduğunu, nasıl işlediğini bilmediğim bir kapana kıstırıldığımı, ama bir yerlerde mutlaka bir çıkış kapısı bulunması gerektiğini düşünerek sakinleşmeye, sağduyulu davranmaya çalışıyormuşum.

Uyku ile uyanıklık arasındaki-bana yüzyılmış gibi gelen- o birkaç saniyede tutulduğum görüntü bonbardımanı dinip gözlerimi açtığımda, gerçekten nerede ve kim olduğumu bilmediğimi hissettim. Bunun bir bilgiden çok çabuk geçiştirilmesi gereken bir his olduğu bilinciyle yitirdiğim bir şeyi bir an önce bulmak istercesine yataktan kalktım. Ayaklarımın altında yer karolarının serinliğini hissetmek beni kendi varlığıma inandırdı. 
Sonra oturup bunu yazdım. Bundan sonrası sizin rüyanızdır artık, dilediğiniz gibi kendiniz çoğaltabilir, yeniden yazabilir, aynalayabilirsiniz onu. Ben size ancak buraya kadar eşlik edebilirim.

Murathan Mungan