Hakan Günday'ın önce AZ, akabinde Ziyan adlı romanlarını ardı ardına okuyunca... Of! Yazar, o sert ve etkili cümleleriyle, bildiğim halde görmezden geldiğim... Hatırladıkca canım acıyacak diye, görmek, işitmek, düşünmek istemediğim vaziyetleri tuhaf bir illüzyonla film gibi gözümün önünden geçirdikçe... Ben okudukça romanlarını... Okudukca o sivri dilli cümlelerini… Vurucu paragraflarını okudukça… Çarptı beni anlatabiliyor muyum? Sadece çarpmakla kalsa iyi… Omuzlarımdan tutu. Sarsarak silkeledi… Hakan Günday’ın her kitabını okuduğumda aynen böyle oluyorum. Bu kez Az’ın peşinden, çivi çiviyi söker hesabıyla, duraksamadan Ziyan’ı okuyunca ben… Kaç gündür kendime gelemedim. Yüreğim gene kabardıkça kabardı. Karnıma çiviler saplandı. Olduğum yerde kıvrım kıvrım kıvrandım. İnan bana... Doğum sancısı çektiğimi bile söyleyebilirim. Evet… Evet… Hatta o sancıların sonunda içimden yeni bir ben çıktığını gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim. Nasıl söylesem? Cervantes'in Don Kişot'u gibi mi desem... Yok... Yook... Bizden bir örnek vermeliyim... Bülent Arabacıoğlu'nun En Kahraman Rıdvan'ı gibi misal... Bööylee "Zalimlerin, haydutların, üçkağıtçıların ve bilumum kötülerin" kökünü kurutmak arzusuyla deliren birini gözünün önüne getirebilir misin? Öyle kii... Bakışlarım Süperman gibi delici , yumruklarım Batman kadar güçlü, Yüzbaşı Tommiks gibi ilkeli, dövüş tekniklerini Zagor gibi iyi bilen, gerektiğinde Kara Şimşek'in şöförü Michael Night olabilen, bazan Indiana Jones, kimi zaman Malkoçoğlu ya da Karaoğlan veya Tarkan... Topyekün hepsi benim bünyemde toplanmıştı sanki, anlatabiliyor muyum? Yeniden mi doğmuştum ne? “Olmaz öyle şey!” deme… Oldu işte… Diyeceğim o dur ki... "Şu ezilmiş domates kılıklı dünya bir beter dünya idi... Bu beter dünyada haksızlıklar, kötüler, hırsızlar, üçkağıtçılar ve Ceyar orta hakemin kararıyla hep galip geliyorlardı...." öyle mi? dedim kendi kendime... Hakan Günday'ın romanlarında anlatılanlar içimdeki En Kahraman Rıdvan'ı ortaya çıkardı sanki... Okudukça... Okudukça... Dellendikçe dellendim anlatabiliyor muyum? Nedir bu kardeşim? Şu ölümlü dünyayı az olsa neyse, fazlasıyla dört bir koldan ziyan eden vicdansızlara, merhametsizlere gününü göstermeye karar verdim. Fırladım yerimden hemen… “KUKURİİİKUUU!” diye bağırdım. İşte o anda gözlerimi açtım. Gece sahuru beklemek niyetiyle oturuyorum ya... Demek ki salondaki koltukta rüyalar alemine dalmışım... Baktım sehpada Hakan Günday’ın Az ve Ziyan adlı romanları.. Yanında ise Bülent Arabacıoğlu’nun En Kahraman Rıdvan adlı çizgi romanı… Üçünü kucağıma aldım. Uykulu gözlerle şaşkın şaşkın baktım. “Gördüklerim keşke gerçek olsaydı.” diye aklımdan geçirdim. Kızdım kendime tabii… “Gene mi rüya gördüm?” dedim. Ayağa kalktım… Gittim camı açtım. Başımı dışarıya uzattım. Şu anda kötülük yapmayı düşünen ya da kötülük yapmakta olan zalimler, haydutlar, üçkağıtçılar, vicdansızlar, merhametsizler ve bilumum kötüler duysunlar da titresinler diye “KUKURİİİKUUU!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
az etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
az etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ağustos 2011 Perşembe
7 Ağustos 2011 Pazar
Kendi Kendime Saklambaç Oyunum...
Nasıl ürkek adımlarla girdim söyleşi mekanına anlatamam. Niyeyse sanki tüm dünya beni tanıyormuş hissi içerisindeydim. Şimdi düşündükçe güldüğüm, mahcubiyet arzeden şaşkın bir hâlim vardı. Ne acayip bir durum! Aklımdan geçenlerin saçma olduğunu biliyordum. Buna rağmen başımdaki hasır şapkanın kenarlarını sürekli yüzüme yüzüme indiriyordum. Oysa o gün Temmuz ayının cayır sıcak havasını hiç hissetmiyordum. Güneş arada gerim gerim gerilerek tüm endamıyla kendini belli ediyor olsa bile... Çoğunlukla bulutların ardına çapkınca gizleniyordu. Şapka takmak çok gereksizdi biliyordum. Anlaşılan gene bir oyuna girişmiştim. Şapkamın altında kendi kendime saklambaç oyunuyordum. İnan bana, çok eğleniyordum. Omuzlarıma dökülen saçlarımı usul usul dalgalandıran tatlı, yumuşacık bir yaz akşamı esintisi vardı. O anda oradaydım ya... Şimdiymiş gibi hatırlıyorum. O gün... Geçtiğimiz perşembe... Orada... Tüm duygu karmaşama rağmen kendimi anlatamayacak kadar mutlu hissediyordum. Sırtımı vererek oturduğum denize sağ omuzumun üzerinden usulca dönüp baktım. Allahım, ne tatlıydı! Deniz mutedil dalgalı haliyle, resmen nazlı nazlı salınan bir kadını andırıyordu. Saat 7’de başlayacaktı söyleşi. Beş dakika kalmıştı. İşitiyordum. Kalbim kaygılı bir şaşkınlık içinde çırpınıyordu. Oturma mekanının sol arka tarafındaki sıranın en baş sandalyelerinden birine oturmuştum. Önüm boştu. Şöyle bir etrafıma bakmıştım. Erkeklerden neredeyse üç misli fazla, rengarenk giyinmiş kadın okur vardı. Hoşuma gitti bu durum. Şehrime yeni bir film gelmişti sanki. Hatta mevsim sonbahar olmuş gibi... Şapkamın altından muzipçe gülümsedim.
Yoo... Yaşadığım şehirde değildim. İstanbul'daydım. İşlerimi toparlar toparlamaz atlamıştım arabama... Nanananooommm! Ver elini İstanbul Modern... Önce hani meşhur Afganlı Kız fotoğrafı vardır ya... Hah işte onun fotoğrafçısı Steve McCurry'nin fotoğraf sergisini dolaştım. Harikuladeydi. Zaten fotoğraf seyretmeyi evvel ezel severim. Ayrıca ne vakit İstanbul Modern'e gitsem kendimi daima Orhan Pamuk'un o gizemli romanı Kara Kitap'taki Galip'in peşini bırakmayan gölge gibi hissederim. Hayali bir görüntünün ardı sıra hayalle gerçek arasında müzenin koridorlarında salınarak gezinirim. Sanki o hayal gerçekmiş de beni görecekmişcesine endişeye kapılır, kendi ıssızlığıma gizlenirim. Neyse... Sonraaa... Söyleşi vakti yaklaşıyor diye koşar adım bahçeye yönelmiştim. İstanbul Modern ve Sabit Fikir işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan söyleşisinin ikincisine gitmiştim. Geçen ay Murathan Mungan söyleşisi vardı. Çok arzu ettiğim halde katılmayı becerememiştim. Şimdi ise konuk, yazar Hakan Günday'dı. AZ adlı romanı yeni satışa çıkmıştı. Diğer kitapları gibi AZ'ı da merak ve beğeniyle okumuştum. Akabinde denk gelip okuduğum, yedi yıl önce yapılan bir röportajında, kadın okurlar hakkında söyledikleri, ne yalan söyleyeyim, bir kadın okuru olarak gücendirmişti beni. Olur bende böyle haller... Dağ dağa küsmüş. Dağın haberi olmamış hesabı... Kendi kendime kırılır gücenirim. İşte bu sebeple bir kaç gün önce Hayal Kahvem'e yazar hakkında sitemkâr bir yazı döşenmiştim. Şimdi oradaydım ya... Az sonra yazar karşımda olacaktı hani... Ortam çok kalabalıktı biliyorum ama... Korkuyordum işte... Sanki sahneye çıktığında tek kaşını kaldırarak beni arayacaktı gözleri... Ve... Şapkamın altına gizlenmiştim ya... Göremeyecekti beni tabii... İşte o vakit o çok sevdiği yazar gibi seslenecekti... Oğuz Atay gibi... "Ben buradayım ey okur, sen neredesin?" diyecekti misal. Of! İliklerime kadar işlemiş mahcubiyetimle.... Biliyorum utanarak şapkamın altına iyice gizlenecektim. Gizlendim de... Tuhaf biriyim biliyorum. Duygularımı abartmayı seviyorum. Sonra kendi kendime hayaller kuruyorum. Kendi kurduğum hayallere kendim inanıyorum. O kadar komikti ki bu düşüncelerim. Hatta anlatmaya çalıştığım bu hâlimle çok komiktim gerçekten... Tam bunlar aklımdan geçerken Hakan Günday iki kişiyle birlikte sahneye çıktı. Şöyle bir baktı etrafına. Alkışlar arasında çok şükür hemen oturdu. Biliyordum ki yazdıklarımdan ve oradaki varlığımdan zaten haberi yoktu. Ben sadece kendi kendime hem gelin hem güvey oluyordum. Keyifle dinledim söyleşiyi. Doğrusunu söylemek gerekirse, söyleşinin sonunda memleketimin kendi tarzında yedi kitap yazmış gencecik yazarına sorulacak onlarca soru vardı aklımda. Soramadım tabii. Söyleşi bittiğinde çoktan kapıdaydım ben... Akşam ezanı okunuyordu. Açtım. Feci susamıştım üstelik. Tüm gün ağzıma tek bir şey sürmemiştim. Oruçluydum çünkü. AZ biraz çorba ve ağzımı ıslatmak niyetiyle ilk çorbacıya daldım. "Usta, bir sıcak çorba. Yanında kız belli bardakta demli bir çay lütfen." diye seslendim. Masaya oturdum. Şapkamı karşıma koydum. Güldüm. Kendime çok güldüm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















