söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2024 Pazar

Epifani Nedir?


Epifani, yani anlık bir kavrayış, bir seziş ve dile getiriş, dile getirişten ziyade seziş ve farkına varış... Hiçbir şeyin anlık olduğuna inanmıyorum, insan da insanın anahtarıdır, söz sözün, dert de derdin. Konuştukça insan kendindeki bazı şeyleri, davranışları dışardan gözler. Kendi kendiyle konuşurken de  insan çok şeyleri keşfeder. Yürürken de keşfeder düşünürken de keşfeder ama bu aslında bir sürecin sonunda olur, yani çok uzun düşündüğünüz, emek verdiğiniz, ıstırabını çektiğiniz bir şeyin anlık parlayışı da olabilir, bir farkına varışı olur ama onun aslında bir geçmişi vardır. O birdenbire çıkan bir şey değildir. Birdenbire böyle bir genişletici etkisi olabilir, mucizevi bir ışıldayışı olabilir ama ben her şeyin aslında bir süreç olduğunu ve üzerinde kesintiye uğramaksızın düşünülen, düşülen yolların insana ufak ufak da olsa bir fener aydınlatması gibi birtakım şeyler verebileceğini düşünüyorum, bunu biliyorum da deneyimle. 

Gerçi bazı deneyimler de insana bildiğini unutturuyor. Epifanin de cinsi var. Bazısı daha neşeli, bazısı daha kederli, bazısı acı bir sezdiriş. Bazısı da o anı nükteyle geçiştirip yürüyebilmenizi sağlayan tatlı bir parlayış gibidir. Bütün bunların hakikaten bir parça olduğunu, ufak armağanlar olduğunu hissetmek ve o yakınlığı duyduğunuzda dile çevirebilmek eşsizdir..........

Epifani ya da ince farkına varışlar sonuçta yapıları gereği çok kırılgan ve hassas şeyler. Şimdi çok kırılgan ve hassas bir şey zaten insana çok güç yaklaşır. O da kendi gibi birine yaklaşmak ister. O küçük ilham perilerine, musalara bir temas etmesi sükunette, sessizlikte, siz onları dinlemeye kulaklarınızı açmışken, o  hayhuyun içinden sıyrılmışken buna daha yakındır ama az evvel konuştuğumuza geliyor hep. İnsan bunu istiyor mu? İnsan buna meyilli mi? O duyduğunu ya da fark ettiğini değerli buluyor mu? ................."

Şule Gürbüz / Kitap-lık Dergisi 185. sayı  Söyleşi: Nil Sekman

5 Eylül 2011 Pazartesi

Baştan Çıkaran Yürek Kaydıran Durumlar...


Beyoğlu Sahaf Festivali bu yıl Tepebaşı TRT binasının önündeki alanda gerçekleştirilecek." diye haber okuyunca ne sevindim anlatamam. Geçen yıl Sahaflar Festivali'ne gitmiştim. İşte buraya yazmıştım. Bu yıl daha akıllandım. Bir liste hazırladım. Öncelikle bu listedeki kitapları arayacağım.   İyi ama geçen sene festival Taksim'deydi. Kolaydı. Tepebaşı bildiğim bir yer mi acaba? Du bakalım... Öğreneceğim.




Murathan Mungan’ın İstanbul Modern’deki Sabit Fikir işbirliğiyle yapılan sohbetine gidememiştim.  6 Eylül Salı günü Çırağan Palace Kempinski’nin 2009 yılından beri Kalem Kültür’le düzenlediği Çırağan Okumaları’nın eylül konuğu bu kez Murathan Mungan’mış. Yarın saat 19.00’da öyle mi? Hımm..  Önce Sahaflar Festivalin'de dolaşsam... Akşama'da ver elini Çırağan Okumalarına gitsem mesela... Becerebilir miyim ki? Du bakalım....

Varsay ki birinden birine gidemedim. Dertlenir miyim? Aslaaa! Hayali bana yeter! Fazlasıyla...


7 Ağustos 2011 Pazar

Kendi Kendime Saklambaç Oyunum...

Nasıl ürkek adımlarla girdim söyleşi mekanına anlatamam.  Niyeyse sanki tüm dünya beni tanıyormuş hissi içerisindeydim. Şimdi düşündükçe güldüğüm, mahcubiyet  arzeden şaşkın  bir hâlim  vardı.  Ne acayip bir durum! Aklımdan geçenlerin saçma olduğunu biliyordum. Buna rağmen başımdaki hasır şapkanın kenarlarını  sürekli yüzüme yüzüme indiriyordum. Oysa o gün  Temmuz ayının cayır sıcak havasını hiç hissetmiyordum.  Güneş arada gerim gerim gerilerek tüm endamıyla kendini belli ediyor olsa bile... Çoğunlukla  bulutların ardına  çapkınca gizleniyordu. Şapka takmak çok gereksizdi biliyordum. Anlaşılan gene bir oyuna girişmiştim. Şapkamın altında kendi kendime saklambaç oyunuyordum. İnan bana, çok eğleniyordum. Omuzlarıma dökülen saçlarımı  usul usul dalgalandıran  tatlı, yumuşacık bir yaz akşamı esintisi vardı.  O anda oradaydım ya... Şimdiymiş gibi hatırlıyorum. O gün... Geçtiğimiz perşembe... Orada...  Tüm duygu karmaşama rağmen kendimi anlatamayacak kadar mutlu hissediyordum. Sırtımı vererek oturduğum denize sağ omuzumun üzerinden usulca dönüp baktım.  Allahım, ne tatlıydı! Deniz mutedil dalgalı haliyle,  resmen nazlı nazlı salınan bir kadını andırıyordu. Saat 7’de başlayacaktı söyleşi.  Beş dakika  kalmıştı. İşitiyordum. Kalbim kaygılı bir şaşkınlık içinde çırpınıyordu. Oturma mekanının sol arka tarafındaki sıranın en baş sandalyelerinden birine oturmuştum. Önüm boştu. Şöyle bir etrafıma bakmıştım. Erkeklerden neredeyse üç misli fazla, rengarenk giyinmiş kadın okur vardı. Hoşuma gitti bu durum.  Şehrime yeni bir film gelmişti sanki.  Hatta mevsim sonbahar olmuş gibi... Şapkamın altından muzipçe  gülümsedim.



Yoo... Yaşadığım şehirde değildim. İstanbul'daydım. İşlerimi toparlar toparlamaz atlamıştım arabama... Nanananooommm! Ver elini İstanbul Modern... Önce hani meşhur Afganlı Kız fotoğrafı vardır ya... Hah işte onun fotoğrafçısı Steve McCurry'nin fotoğraf sergisini dolaştım. Harikuladeydi. Zaten fotoğraf seyretmeyi evvel ezel severim. Ayrıca ne vakit İstanbul Modern'e gitsem kendimi daima Orhan Pamuk'un o gizemli romanı  Kara Kitap'taki  Galip'in peşini bırakmayan gölge gibi hissederim.  Hayali bir görüntünün ardı sıra hayalle gerçek arasında müzenin koridorlarında salınarak  gezinirim. Sanki o hayal gerçekmiş de beni görecekmişcesine endişeye kapılır, kendi ıssızlığıma gizlenirim. Neyse... Sonraaa...  Söyleşi vakti yaklaşıyor diye koşar adım bahçeye yönelmiştim. İstanbul Modern ve Sabit Fikir işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan söyleşisinin ikincisine gitmiştim. Geçen ay Murathan Mungan söyleşisi vardı. Çok arzu ettiğim halde katılmayı becerememiştim.  Şimdi ise konuk, yazar Hakan Günday'dı. AZ adlı romanı yeni satışa çıkmıştı. Diğer kitapları gibi AZ'ı da merak ve beğeniyle okumuştum.  Akabinde denk gelip okuduğum, yedi yıl önce yapılan bir röportajında, kadın okurlar hakkında söyledikleri, ne yalan söyleyeyim, bir kadın okuru olarak gücendirmişti beni. Olur bende böyle haller... Dağ dağa küsmüş. Dağın haberi olmamış hesabı... Kendi kendime kırılır gücenirim. İşte bu sebeple bir kaç gün önce Hayal Kahvem'e yazar hakkında sitemkâr bir yazı döşenmiştim. Şimdi oradaydım ya... Az sonra yazar karşımda olacaktı hani... Ortam çok kalabalıktı biliyorum ama... Korkuyordum işte... Sanki sahneye çıktığında tek kaşını kaldırarak beni arayacaktı gözleri... Ve... Şapkamın altına gizlenmiştim ya... Göremeyecekti beni tabii... İşte o vakit  o çok sevdiği yazar gibi seslenecekti... Oğuz Atay gibi... "Ben buradayım ey okur, sen neredesin?" diyecekti misal. Of! İliklerime kadar işlemiş mahcubiyetimle.... Biliyorum utanarak şapkamın altına iyice gizlenecektim. Gizlendim de... Tuhaf biriyim biliyorum. Duygularımı abartmayı seviyorum. Sonra kendi kendime hayaller kuruyorum. Kendi kurduğum hayallere kendim inanıyorum.  O kadar komikti ki bu düşüncelerim. Hatta anlatmaya çalıştığım bu hâlimle çok komiktim gerçekten...  Tam bunlar aklımdan geçerken Hakan Günday iki kişiyle birlikte sahneye çıktı. Şöyle bir baktı etrafına. Alkışlar arasında çok şükür hemen  oturdu. Biliyordum ki yazdıklarımdan ve oradaki varlığımdan zaten haberi yoktu. Ben sadece kendi kendime hem gelin hem güvey oluyordum. Keyifle dinledim söyleşiyi. Doğrusunu söylemek gerekirse, söyleşinin sonunda memleketimin kendi tarzında yedi  kitap yazmış gencecik yazarına sorulacak onlarca soru vardı aklımda. Soramadım tabii. Söyleşi bittiğinde çoktan kapıdaydım ben... Akşam ezanı okunuyordu. Açtım. Feci susamıştım üstelik. Tüm gün ağzıma tek bir şey sürmemiştim. Oruçluydum çünkü. AZ biraz çorba ve ağzımı ıslatmak niyetiyle ilk çorbacıya daldım. "Usta, bir sıcak çorba. Yanında kız belli bardakta demli bir çay lütfen." diye seslendim. Masaya oturdum. Şapkamı karşıma koydum. Güldüm. Kendime  çok güldüm.