hakan günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakan günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2018 Salı

İnsanın Kullandığı İlk Alet De Başka Bir İnsandı.


Hakan Günday'ın, okuduğumda  beni silkeleyen, gerçeklerle yüz yüze getiren,  çarpan,  boğazımı düğümleyen, sert yumruk tadındaki romanlarından asla vazgeçmedim. Kinyas ve Kayra, Ziyan, Piç, Zargana, Azil, Malafa, Daha... Yazdığı kitapları pürdikkat okudum. Her defasında beni konforlu dünyamdan çekip çıkarmayı, rahatsız etmeyi tüm maharetiyle başardı. Kitaplarını okuduğumda, bazan oturduğum yerde ürkek bir serçe gibi titretti. Bazan başıma bir balyoz yemiş gibi allak bullak  etti. Hakan Günday'ın kitaplarını acı çekmekten hoşlanan biri olduğum için okumuyorum  elbette.... 

Daha, sanıyorum 2013 yılında yayımlanmıştı. Yasa dışı insan ticareti yani yasa dışı yollardan yurt dışına kaçmaya çalışan  göçmenlerin hikayelerini günümüzdeki kadar yoğun işitmiyordum. Arada televizyon ekranında, Kuşadası'nda yasa dışı yollardan yurt dışına kaçmaya çalışan toplam 36 kaçak göçmen sahil güvenlik ekiplerinin düzenlediği iki ayrı operasyonla yakalandı, deniyordu misal... Göçmenler gösteriliyordu... Öylece bakıyordum... Sıcacık evimde, karnım tok, sırtım pek seyrediyordum insanların hallerini... Kimdi bu insanlar? Memleketlerinden buralara getiren sebepler neydi? Kuşadası'na kadar nasıl ulaşabilmişlerdi? Neler yaşamışlardı? Bu insanları kaçıran insanlar kimlerdi? Neden insan ticareti yapıyorlardı? Haber esnasında zihnimde muhtelif sorular uçuşuyordu elbette, lakin sonra hooop bambaşka bir mecraya mesela bir spor müsabakasıyla ilgili habere akıyordu ekran... O göçmenlerle ilgili haberler sanki gerçek değildi. Başkalarının başına gelen trajideleri bir kurgu gibi seyrediyordum besbelli.

İşte o tarihlerde Daha'yı okuduğumda resmen vurgun yemiş gibi olmuştum. Hakan Günday, göçmenlere çektirilen bütün zulümleri  Daha'da romanlaştırmıştı sanki... Kitap hakkında fazla yazıp, romanı okumayanlar için nezaketsizlik etmek istemiyorum. Roman uykumdan uyandırmıştı beni. Rahatsız etmişti. İçine doğduğum coğrafyayı, ailemi, cinsiyetimi, adımı ben seçmemiştim. Savaşta lime lime edilmiş şehrinden kaçan o göçmenlerden biri ben olabilirdim. Yeni bir hayat kurmak için hayatımı feda etmeyi göze alabilecek kadar  çaresiz kalmayı, ancak has bir  edebiyat veya sanat eseri insana hissettirebilir. İnsan kaçakçılığı yapan katil bir babanın oğlu olmayı da...   Çaresizlik ne feci bir şeydi!  Aslında iyiyken  kötü olmak ne  kadar kolaydı... Ya da tam tersi. O şartlarda gene aynı ben olabilir miydim? 

Kitap, harbiden göçmenlerle ilgili okumalar yapmama, sempozyumlara katılmama, yazmama, düşünmeme, iyilik-kötülük kavramlarına kafa yormama sebep olmuştu.  Daha,  beni "daha" duyarlı olmaya yönlendirmişti.

Daha'nın  filme çekildiğini duymuştum. Üstelik Hakan Günday kendisi filme uyarlamış. Şahane bir haberdi bu. Şimdi Daha şehrime gelmiş.  Bazı filmler bir kaç salonda aynı anda oynatılırken, Daha, şehrimdeki sadece tek sinemada, sadece tek salonda, sadece günde iki seans oynatılıyor. Heyyy!  Kaçırmamalıyım. 

not- başlık hakan günday dan

17 Haziran 2015 Çarşamba

Sevdiğim Bıyıksız Roman Yazarları



  


 
 
 
  

1-  Nahid Sırrı Örik (1894-1960)
2- Peyami Safa (1899-1961)
3- Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)
4- Aziz Nesin (1915-1995)
5- Yusuf Atılgan (1923-1989)
6- Yaşar Kemal (1923-2015)
7- Attila İlhan (1925-2005)
8- Fakir Baykurt (1929-1999)
9- Sadık Yemni (1951- )
10- Orhan Pamuk (1952- )
11- Murathan Mungan (1955- )
12- Halil Gökhan (1965- )
13- Barış Bıçakçı (1966- )
14- Alper Canıgüz (1969- )
15- Hakan Günday (1976- )
16- Emrah Serbes (1981- )


11 Ağustos 2011 Perşembe

“KUKURİİİKUUU!” Diye Avazım Çıktığı Kadar Bağırdım!


Hakan Günday'ın önce AZ,  akabinde  Ziyan adlı romanlarını ardı ardına okuyunca... Of!  Yazar, o sert ve etkili cümleleriyle, bildiğim  halde görmezden geldiğim... Hatırladıkca canım acıyacak diye,  görmek, işitmek, düşünmek istemediğim vaziyetleri tuhaf bir illüzyonla film gibi  gözümün önünden geçirdikçe... Ben okudukça romanlarını... Okudukca o sivri dilli cümlelerini… Vurucu paragraflarını okudukça… Çarptı beni anlatabiliyor muyum? Sadece çarpmakla kalsa iyi… Omuzlarımdan tutu. Sarsarak silkeledi… Hakan Günday’ın her kitabını okuduğumda aynen böyle oluyorum. Bu kez Az’ın peşinden, çivi çiviyi söker hesabıyla, duraksamadan Ziyan’ı okuyunca ben… Kaç gündür kendime gelemedim. Yüreğim gene kabardıkça kabardı. Karnıma çiviler saplandı. Olduğum yerde kıvrım kıvrım kıvrandım. İnan bana... Doğum sancısı çektiğimi bile söyleyebilirim. Evet… Evet… Hatta o sancıların sonunda içimden yeni bir ben çıktığını gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim. Nasıl söylesem? Cervantes'in Don Kişot'u gibi mi desem... Yok... Yook...  Bizden bir örnek vermeliyim... Bülent Arabacıoğlu'nun En Kahraman Rıdvan'ı gibi misal... Bööylee "Zalimlerin, haydutların, üçkağıtçıların ve bilumum kötülerin" kökünü kurutmak arzusuyla deliren birini gözünün önüne getirebilir misin? Öyle kii... Bakışlarım Süperman gibi delici , yumruklarım Batman kadar güçlü, Yüzbaşı Tommiks gibi ilkeli, dövüş tekniklerini Zagor gibi iyi bilen, gerektiğinde Kara Şimşek'in şöförü Michael Night olabilen, bazan Indiana Jones, kimi zaman Malkoçoğlu ya da Karaoğlan veya Tarkan...  Topyekün hepsi benim bünyemde toplanmıştı sanki, anlatabiliyor muyum? Yeniden mi doğmuştum ne? “Olmaz öyle şey!” deme… Oldu işte… Diyeceğim o dur ki... "Şu ezilmiş domates kılıklı dünya bir beter dünya idi... Bu beter dünyada haksızlıklar, kötüler, hırsızlar, üçkağıtçılar ve Ceyar  orta hakemin kararıyla hep galip geliyorlardı...." öyle mi? dedim kendi kendime... Hakan Günday'ın romanlarında anlatılanlar içimdeki En Kahraman Rıdvan'ı ortaya çıkardı sanki... Okudukça... Okudukça... Dellendikçe dellendim anlatabiliyor muyum? Nedir bu kardeşim? Şu ölümlü dünyayı az  olsa neyse, fazlasıyla dört bir koldan  ziyan eden vicdansızlara, merhametsizlere gününü göstermeye karar verdim. Fırladım yerimden hemen… “KUKURİİİKUUU!” diye bağırdım. İşte o anda gözlerimi açtım.  Gece sahuru beklemek niyetiyle oturuyorum ya... Demek ki salondaki koltukta rüyalar alemine dalmışım... Baktım sehpada Hakan Günday’ın Az ve Ziyan adlı romanları.. Yanında ise Bülent Arabacıoğlu’nun En Kahraman Rıdvan adlı çizgi romanı… Üçünü kucağıma aldım. Uykulu gözlerle şaşkın şaşkın baktım. “Gördüklerim keşke gerçek olsaydı.” diye aklımdan geçirdim.  Kızdım kendime tabii… “Gene mi rüya gördüm?” dedim.  Ayağa kalktım… Gittim camı açtım. Başımı dışarıya uzattım.  Şu anda kötülük yapmayı düşünen ya da kötülük yapmakta olan zalimler, haydutlar, üçkağıtçılar, vicdansızlar, merhametsizler ve bilumum kötüler duysunlar da titresinler diye  “KUKURİİİKUUU!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım. 





7 Ağustos 2011 Pazar

Kendi Kendime Saklambaç Oyunum...

Nasıl ürkek adımlarla girdim söyleşi mekanına anlatamam.  Niyeyse sanki tüm dünya beni tanıyormuş hissi içerisindeydim. Şimdi düşündükçe güldüğüm, mahcubiyet  arzeden şaşkın  bir hâlim  vardı.  Ne acayip bir durum! Aklımdan geçenlerin saçma olduğunu biliyordum. Buna rağmen başımdaki hasır şapkanın kenarlarını  sürekli yüzüme yüzüme indiriyordum. Oysa o gün  Temmuz ayının cayır sıcak havasını hiç hissetmiyordum.  Güneş arada gerim gerim gerilerek tüm endamıyla kendini belli ediyor olsa bile... Çoğunlukla  bulutların ardına  çapkınca gizleniyordu. Şapka takmak çok gereksizdi biliyordum. Anlaşılan gene bir oyuna girişmiştim. Şapkamın altında kendi kendime saklambaç oyunuyordum. İnan bana, çok eğleniyordum. Omuzlarıma dökülen saçlarımı  usul usul dalgalandıran  tatlı, yumuşacık bir yaz akşamı esintisi vardı.  O anda oradaydım ya... Şimdiymiş gibi hatırlıyorum. O gün... Geçtiğimiz perşembe... Orada...  Tüm duygu karmaşama rağmen kendimi anlatamayacak kadar mutlu hissediyordum. Sırtımı vererek oturduğum denize sağ omuzumun üzerinden usulca dönüp baktım.  Allahım, ne tatlıydı! Deniz mutedil dalgalı haliyle,  resmen nazlı nazlı salınan bir kadını andırıyordu. Saat 7’de başlayacaktı söyleşi.  Beş dakika  kalmıştı. İşitiyordum. Kalbim kaygılı bir şaşkınlık içinde çırpınıyordu. Oturma mekanının sol arka tarafındaki sıranın en baş sandalyelerinden birine oturmuştum. Önüm boştu. Şöyle bir etrafıma bakmıştım. Erkeklerden neredeyse üç misli fazla, rengarenk giyinmiş kadın okur vardı. Hoşuma gitti bu durum.  Şehrime yeni bir film gelmişti sanki.  Hatta mevsim sonbahar olmuş gibi... Şapkamın altından muzipçe  gülümsedim.



Yoo... Yaşadığım şehirde değildim. İstanbul'daydım. İşlerimi toparlar toparlamaz atlamıştım arabama... Nanananooommm! Ver elini İstanbul Modern... Önce hani meşhur Afganlı Kız fotoğrafı vardır ya... Hah işte onun fotoğrafçısı Steve McCurry'nin fotoğraf sergisini dolaştım. Harikuladeydi. Zaten fotoğraf seyretmeyi evvel ezel severim. Ayrıca ne vakit İstanbul Modern'e gitsem kendimi daima Orhan Pamuk'un o gizemli romanı  Kara Kitap'taki  Galip'in peşini bırakmayan gölge gibi hissederim.  Hayali bir görüntünün ardı sıra hayalle gerçek arasında müzenin koridorlarında salınarak  gezinirim. Sanki o hayal gerçekmiş de beni görecekmişcesine endişeye kapılır, kendi ıssızlığıma gizlenirim. Neyse... Sonraaa...  Söyleşi vakti yaklaşıyor diye koşar adım bahçeye yönelmiştim. İstanbul Modern ve Sabit Fikir işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan söyleşisinin ikincisine gitmiştim. Geçen ay Murathan Mungan söyleşisi vardı. Çok arzu ettiğim halde katılmayı becerememiştim.  Şimdi ise konuk, yazar Hakan Günday'dı. AZ adlı romanı yeni satışa çıkmıştı. Diğer kitapları gibi AZ'ı da merak ve beğeniyle okumuştum.  Akabinde denk gelip okuduğum, yedi yıl önce yapılan bir röportajında, kadın okurlar hakkında söyledikleri, ne yalan söyleyeyim, bir kadın okuru olarak gücendirmişti beni. Olur bende böyle haller... Dağ dağa küsmüş. Dağın haberi olmamış hesabı... Kendi kendime kırılır gücenirim. İşte bu sebeple bir kaç gün önce Hayal Kahvem'e yazar hakkında sitemkâr bir yazı döşenmiştim. Şimdi oradaydım ya... Az sonra yazar karşımda olacaktı hani... Ortam çok kalabalıktı biliyorum ama... Korkuyordum işte... Sanki sahneye çıktığında tek kaşını kaldırarak beni arayacaktı gözleri... Ve... Şapkamın altına gizlenmiştim ya... Göremeyecekti beni tabii... İşte o vakit  o çok sevdiği yazar gibi seslenecekti... Oğuz Atay gibi... "Ben buradayım ey okur, sen neredesin?" diyecekti misal. Of! İliklerime kadar işlemiş mahcubiyetimle.... Biliyorum utanarak şapkamın altına iyice gizlenecektim. Gizlendim de... Tuhaf biriyim biliyorum. Duygularımı abartmayı seviyorum. Sonra kendi kendime hayaller kuruyorum. Kendi kurduğum hayallere kendim inanıyorum.  O kadar komikti ki bu düşüncelerim. Hatta anlatmaya çalıştığım bu hâlimle çok komiktim gerçekten...  Tam bunlar aklımdan geçerken Hakan Günday iki kişiyle birlikte sahneye çıktı. Şöyle bir baktı etrafına. Alkışlar arasında çok şükür hemen  oturdu. Biliyordum ki yazdıklarımdan ve oradaki varlığımdan zaten haberi yoktu. Ben sadece kendi kendime hem gelin hem güvey oluyordum. Keyifle dinledim söyleşiyi. Doğrusunu söylemek gerekirse, söyleşinin sonunda memleketimin kendi tarzında yedi  kitap yazmış gencecik yazarına sorulacak onlarca soru vardı aklımda. Soramadım tabii. Söyleşi bittiğinde çoktan kapıdaydım ben... Akşam ezanı okunuyordu. Açtım. Feci susamıştım üstelik. Tüm gün ağzıma tek bir şey sürmemiştim. Oruçluydum çünkü. AZ biraz çorba ve ağzımı ıslatmak niyetiyle ilk çorbacıya daldım. "Usta, bir sıcak çorba. Yanında kız belli bardakta demli bir çay lütfen." diye seslendim. Masaya oturdum. Şapkamı karşıma koydum. Güldüm. Kendime  çok güldüm.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Üşümek ve Hayal Görmek


İlk adımda burnum ıslandı. Kar. Yüzüme çarpıp eridikçe yüzümü donduran kar. Aylardır yağıyordu. Gece, güzdüz, sabah, öğlen, önce, sonra. Gömmek için her şeyi yağıyordu. Herkesi  ve her şeyi. Kayak için kar seviyesinden söz ediyorlardı, televizyondaki haberlerde.... Kar seviyesi mi? Kayak için uygun! Peki, yolları kara batmış köylerin, bir yaşındaki çocukları böcek gibi ölürken dili kıpırdamayan leşlerin, yüz bir yaşındaki dedelerini yaşatmak için Fatiha Dağı'nı kızakla aşıp Van yoluna çıkmaları için de uygun mu? Kar seviyesi! Önce ayaklar gömülür, sonra bilekler görünmez olur. Dizler, bacaklar, ahırlar. Kar, diri diri gömer.... 


İçleri buzlanmış suyla dolu, sahibini bilmediğim ayak izlerine basarak yürüyordum. Beyaz çamurun içinde yürümeye çalışıyordum. Beyaz bataklığa saplana saplana. Ayak parmaklarım çoktan bire düşmüştü. Her birini ayrı ayrı hissedemeyeceğim kadar soğuktu... Ay soğuğuna ayaz denir. Vücudum onunla kaplıydı.... Aynada gördüğüm yüz benimkini andırıyordu. Sadece daha karanlıktı. Daha mor. Daha kırmızı. Daha siyah..... Musluklardan su akmıyordu. Akmayacaktı. Çeyreği dolu bir ibrikle, yüzümün beni beklediği aynanın karşısına döndüm. Dört lavabo sağımda, tuvaleti yatakhaneden ayıran kapının eşiğinde bir karartı belirdi. Tek ampulün ışığında kim olduğu anlaşılmıyordu..... Aklım bir bataklıktı. Her şeyi içine çekiyordu. Ne zaman geri bırakacağı da belirsizdi. Kalemi saplayıp, kağıttan çıkacak kanın sıcaklığıyla ısınmayı umuyordum. Gök ile yer arasında sıkışıp  kalmıştım. İki beyaz arasında. Preslenmiştim.... Ona bakmıyordum. Hemen önümdeki beyaz duvarı izliyordum. Soğuk parmaklarımda sıkışıp kalmış bir yüzük gibiydi. Çıkaramıyordum. Ne yüzüklerimi ne de ceplerimden ellerimi.... 

Ağlıyordum. Sessizce nasıl ağlanır, bilmiyordum. Ama sessizce öğreniyordum. Sessizce hıçkırıyordum. Gözlerim ıslandığı için yüzüm üşüyordu.... Gurur bazen tek noktadan kırılıyordu. Bir kemik gibi. Birbirinden ayrılan iki uçta sızlıyordu. Çevresindeki et şişiyor, içinde öfke ve üzüntü iltihapları birikiyordu. Bazen de gurur paramparça oluyordu.  İşte o zaman zor kaynıyordu. Gurur parçalarını bir araya getirmek için platinler, çivilerle tutturmak gerekiyordu. Bu çivilerin en sağlamı da intikam oluyordu..... Çok üşüyordum. Burnumun aktığını biliyordum. Çok korkuyordum. Daha fazla ağlamaktan. Daha fazla üşümekten. Sıcak suyun kalmamasından. Uykusuzluktan. Her şeyden. Yaptığım her şeyden. Hayatımdan korkuyordum.... Titriyordum.... O kadar çok üşüdüm ki kulaklarım çatladı. O kadar üşüdüm ki çoraplarım ayaklarıma yapıştı.  O kadar yapıştı ki çoraplarımı çıkarırken derim soyuldu. O kadar soyuldu ki kantindeki sobanın yanında acıdan bağırdım.... Olmadı. Sesim çıkmadı. Sesim, kapalı ağzımın içinde yankılandı. Boğazımda kaldı. Kursağımda. Oradan içeri düştü. Acının yerini aldı. Dönüp durdu. Bir yılan gibi... Sonra... Sonra... Karanlığı perdeleyen projektörün ışığında, yağan karın rengi kızıla dönmüştü. Rüzgarın savurduğu taneler artık birer kıvılcımdı. Bir kaynak makinesinden çıkan kıvılcımlar. Yanan kıymıklar. Alev alev. Sonra sönüyorlardı. Düştükçe. Üzerime. Dönüşüyorlardı. Soğuğa. Hava jilet atıyordu yüzüme..... Duruyordum. Zamanla birlikte.... Zaman, içini doldurdukça hafifliyor ve hızlanıyordu.


Onu bekliyordum.... Nereden geliyordu? Nasıl birden beliriyordu? Aniden. Daha önce hiç düşünmemiştim bunu. Hayaletler nereden gelir? Yerin altından mı?
"Sence ben bir hayalete benziyor muyum?
Benzemiyordu....  Hayaller de, gerçekler kadar buz tozuna dönüşünce....
Kelimeler ağzımdan bir ter gibi çıktı...

"Haydi bakalım... Ver elini.... Gidiyoruz."



NOT: Yazar afetsin beni, bu kez Hakan Günday'ın cümleleriyle oynadım. Ziyan adlı romanının farklı farklı sayfalarından alıntıladığım cümleleriyle üşümek ve hayal görmek üzerine kendimce bir deneme  yazı yazmaya çalıştım.