

Bugün Güldünya Şarkıları cd sini aldım. " Albüm adını, gencecik yaşında aile içi şiddete kurban edilen Güldünya Tören'den almış. Ailesinin istemediği bir gençle birlikte olan Güldünya, İstanbul'da sokak ortasında kurşunlandı. Ölmedi ve ağır yaralı hastaneye kaldırıldı. İki ağabeyi hastaneye gittiler ve Güldünya'nın işini bitirdiler. Sevilecek, koruncacak yaşta böyle bir töreye kurban edilince Güldünya, tüm ezilen,aşağılanan, şiddet görenlere adanmış. Ajda Pekkan'dan, Sezen Aksu'ya, Nilüfer'den Nazan Öncel'e, Zuhal Olcay'dan Rojin'e kadar şöhretli şarkıcılar şarkı söylemişler Güldünya adına tüm şiddet görenler için...
"Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da fırtına kopmasına sebep olabilir." se eğer, her bir bireyin şiddeti önlemek adına yapılacak her konuya duyarlı olması ve çaba sarfetmesi gerekmektedir diye düşünüyorum.
Eller günahkar / Diller günahkar / Bir çağ yangını bu bütün / Dünya günahkar /
MASUM DEĞİLİZ HİÇ BİRİMİZ!







Hayat hızla akıp gidiyor. İçinde yaşarken çoğu zaman anlamıyoruz. Bir aybaşı gelse, çocuk biraz daha büyüse, okulum bir bitse gibi düşüncelerle hep geleceğimize hedeflenlenmişiz. Oysa kaçırdığımız şimdiki zaman. Hayatı ve çevremizi farkederek yaşamak ne kadar mühim aslında. Hayat elimize verilen boş bir sepet sanki. Aldığımız kararlar,yaşadığımız tecrübeler, acılar, hüsranlar, hatalar, bezginlikler ,okunan kitaplar, gezilen şehirler, seyredilen manzaralar, yaşanan güllük gülistanlık anılar hepsi giriyor hayat denilen boş sepetin içine birer birer. Yaşamda yanından gelip geçerken görüpte farketmediğimiz onca şey varken,cismini gördüğüm de bir değer olarak kabul ettiğim her şeyin mana tarafını merak ediyorum. Bloğuma “Gül ile Bülbül’ün Aşkı”’nı yazınca, gül ve bülbülün hayatımızdaki yerini düşünmek istedim. Günümüzün modern yaşam koşulları içinde bülbül sesi duymamız artık çok zor. Bülbül sesi duymak için ya kıra çıkmamız yada belki bir hayvanat bahçesine gitmemiz gerekiyor. Kıra gitsek bile duyacağımız kuş seslerini birbirinden nasıl ayıracağız ki bu bülbül sesidir diyebilelim?! Unuttuk kuş seslerini çoktan..
Lakin, zaman zaman çevremizdeki bahçelerde, çiçekçilerde yada özel bir gün sebebiyle gülle yollarımız kesişebiliyor. Farkında olmasak da, günlük konuşmalarımızda gül ile ilgili kelimeler ve cümleleri sıkça kullanıyoruz. Güzel kokulu ve muhtelif renkleri mevcut bir çiçek çeşidi olan, herkeste ayrı bir çağrışım uyandıran gülün yaşamımızdaki yerine bir bakalım istedim. Meraklı olmak böyle bir şey işte...Öğrenene kadar kemirir beni...
Okuduğumuz şiirlerde yada şarkılarda, gül hep sevgili, bülbül de onun aşkıyla yanıp tutuşan aşıktır. Rivayete göre gülün rengi aslında kırmızı değilmiş. Gül ,bülbüle hiç yüz vermeyince, bülbül gülün bu umursamazlığına dayanamamış ve gidip gövdesine konmuş. Gülün dikenleri bülbülün göğsüne batınca, akan kan gülün köklerinden damarlarına akmış. Gül o günden sonra kırmızı açmaya başlamış. Şimdi kırmızı, pembe, beyaz, katmerli, yediveren gibi çeşitli türleri olan gül, konuşma dilimizde goncaysa dudağa benzetilir, utanıp pembeleştiyse yanağa benzetilir. Yada gülünce yüzlerde güller açar veya bir saba rüzgarıyla gelen o şahane kokudur.
Efsaneye göre; Antik Yunan'da gül Afrodit’in çiçeğiymiş. Afrodit’in ilk eşi Adonis, Mars tarafından öldürülünce kanından kırmızı gül meydana gelmiş. Böylece Yunanlılara göre gül Afrodit’in simgesi olmuş.
Batıda da bizde de aynı zamanlarda gül ile ilgili pek çok eser üretilmiş. Edebiyatımıza baktığımızda gül ile ilgili yoğun bir şekilde gazeller, kasideler,halk hikayeleri, dini kıssalar olduğunu görüyoruz. Genelde alegorik hikayeler bunlar. Nasıl Romeo ve Juliet’in yazarı Shakespeare ile Leyla ve Mecnun’un yazarı Fuzuli aynı çağda yaşamışlarsa, Fransızların ünlü şairi Ronsard ve bizim Gül ü Bülbül’ün şairi Kara Fazli aynı çağda yaşamış ve birbirlerinden habersiz gül konulu şiirler yazmışlardır. Çağdaş Rilke ve Rindlerin Akşamı’nda ‘’Ya lale açmalıdır göğsümüzde, yahud gül’’ diyen Yahya Kemal’in birbirlerinden habersiz gülle ilgili şiirler yazdıkları gibi.
Umberto Eco, “Gülün Adı” romanıyla tarihe yönelirken, Yahya Kemal Beyatlı ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gül temalı şiirleri çok daha önceleri yazılmış. Yahya Kemal’in “Söz Meydanı” adlı gazelinden şu mısraları alabiliriz :
“Zaman o gül gibi gül görmemiş zaman olalı
Gülün güzelliği dillere destan olalı”
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çok az sayıdaki şiirlerinden birinin adı “Gül”dür. Ayrıca “Bir Gül Tazeliği”, “Güller ve Kadehler”, “Bir Gül Bu Karanlıklarda” gibi adında gül olan pek çok şiiri vardır. Sezai Karakoç’un "Gül’ün Muştusu" şiirinden bir kaç mısra yazayım istedim:
“….Yabancı bir şehir gibi
Kırmızı güller yerli
Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede
Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce "
Edip Cansever’e, Hilmi Yavuz’a kadar onlarca şair gülle ilgili şiirler söylemişlerdir.
Dinler Tarihi incelendiğinde ise, gül hep karşımıza çıkacaktır. Adem Peygamber ile Havva'nın üzerinden kuruyup dökülen yaprakların,yerden güzel kokulu bir bitki olarak büyüdüğü ve bu çiçeğin de gül olduğu rivayet edilir. Nemrut tarafından İbrahim peygamberin mancınıkla atıldığı ateş, ilahi bir emirle gül bahçesine dönüşmüştür. Bazı Hristiyan tarikatlarında gül Hz. İsa’yı temsil eden haça tekabül eder.
Fakat gül hiçbir dinde İslam kültüründeki kadar açık bir şekilde peygamber sembolü olmamıştır. Yunus Emre “Çiçek eydür ey derviş/Gül Muhammed teridir.” demiştir. Ve Süleyman Çelebi “Terlese güller olurdu her teri / Hoş dererlerdi, terinden gülleri’’ der mevlidinde. Yani Peygamber Muhammet’in terinin kokusudur gül kokusu. Bu nedenle çini, tezhip, minyatür, kitap tezyini, kumaş boyama, ağaç işlemeciliği gibi İslam sanatlarında gül yoğunlukla kullanılmış. Fatih Sultan Mehmet’in portresindeki gül, padişahın gücünün yanı sıra manevi zenginliği ve inceliği göstermekteymiş.Tasavvuftaki gül manası nedeniyle belki de ramazan tatlısına güllaç denmiş, dini törenlerde gül suyu dökmek adet edinilmiş.
Ayrıca günlük konuşma dilimizde de gül kelimesini nekadar çok kullanıyoruz aslında .. Gül kelimesinden türetilmiş pek çok ismi kız çocuklarına takıyoruz: Gül, Gülşen, Gülay , Gülçin , Gülgün,Songül… Gül ile ilgili pek çok deyimimiz var; gül gibi geçinmek, gül üstüne gül koklamamak, güllük gülistanlık gibi mesela. Ya atasözlerimiz... Gülü seven dikenine katlanır, gülün kadrini bülbül bilir, gülü yad ettikçe bülbülün feryadı artar. Peki okul yıllarının anket defterlerine yazılan şu cümleleri hepimiz ezbere bilmez miyiz? “Gülü bir gün seni her gün, gülü soluncaya seni ölünceye kadar seveceğim.” Ya şuna ne demeli? “Ben sana gülüm demem,gülün ömrü az olur!”
Çok daha fazla ayrıntıya girilirse gülün renklerine veya sayılarına göre anlamını yazmak da mümkün. Ben daha fazla uzatmak istemediğim için, burada sözüme nihayet vereceğim. Gülün rengine, kokusuna, duruşuna, sanatta kullanışına daha fazla dikkat etmek gerekiyor demek ki. Gül muhtelif kültürlerde ilahi manalar ifade ediyorsa eğer, gülün bu özel durumları bilinmeli. "Gül,o güzel kokuyu, dikenle hos geçinmekle kazandi." derler. Öyle ise eğer, galiba yaşamın getirdiği dikenli engelleri sabırla aşmak gerekiyor. Aslında etrafımızdaki herşey ne kadar manalı. Günlük koşuşturmalarımızda görmediğimiz, daha doğrusu görüpte fark etmediğimiz ne çok şey var!... Bence mümkün mertebe ıskalamamalı bu güzellikleri...Farkederek yaşamak ve hayata lezzet katmak gerek!..

"Bir küçücük güllen, minicik bir bülbülün devasa aşkıdır bu. Asırlardır dillerden dillere söylenen, kahi Leyla, kahi Mecnun; öyle ya her aşkın bir ahı var. Sakın ola bir ottur, bir kuştur diye küçümseme gafletine düşmeyesiniz. Sonra öyle bir bülbül olursunuz ki daha ötmesini bilmeden gülün goncasını açmasını bekler durursunuz. O minicik bülbül ki boyuna posuna, o bir lokmacık etine bakmadan semada uçuşup dururken, öyle bir koku almış ki bir anda başı dönmüş. Kolu kanadı kırılmış.Gülün rayihasının meftunu olup "Acep nerden gelir bu koku?"diye semadan yere doğru pike yapıp seyirtmiş.
Uzun bir müddet ağaçların,çalıların,otların arasında bu güzel kokunun sahibesini aramış durmuş. Bulamayınca da yüksek bir yere konmuş; yanık yanık öterek sesini duyurmaya çalışmış. "Kaşları yayım, çehresi ayım, benlerin çoktur,akranın yoktur,bir yüzü mahım, zülf ü siyahım, bakıp durmalı, cana sarmalı, hemen almalı." demiş durmuş. Gül uzaklardan gelen bu hoş serencamı işitmiş; o da bu güzeller güzeli sesin sahibine bir anda meftun olmuş. Rayihasından olabildiğince kokuları rüzgarların peşi sıra savurmuş. Bülbül rüzgarın ardından gelen bu kokuları takip etmiş. Dikkatinizi celbederim, bülbül gülü görmeden kokusuna meftun olmuş, gül bülbülü görmeden sesine aşık olmuş.
Aşıkla maşuk vuslat hasretiyle yanıp kavrulurken,kavuşmaları çok fazla vakit almamış. Derken akabinde ve detayında vuslat hasrete mani olamamış. Bülbül güle öyle sevdalanmış öyle sevdalanmış ki onun her halini görmek istemiş. "Yaprağında benim, dikenin de benim, ezan da benim, cefan da benim olsun!" demiş. Gül de sevdalısının sesine öyle meftun olmuş ki ona en güzel kokularından hediye edebilmek için bir solmuş bir açmış, bir solmuş bir açmış ve ona en güzel halini göstermek istemiş. Gül kokusu ile dile gelmiş. "Ah benim efendim, selvi bülendim! İzzette yekta, saadette bihemta, muhabbette lanazir, güzellikte bi kusur, candan azizim,şekerden lezizizm, efendim, canım, sultanım! Makbulunuz olmaktır niyazım!.."
Her aşkın bir cilvesi vardır. Bülbül ile gülün aşkının cilvesi ise birbirlerine aşık olup, kavuşup hasretlerinin son bulmamasıdır. Yani vuslatın hep başka bahara kalması. Bülbül öttükçe gül açmış. Gül açtıkça kokusu bütün aleme yayılmış. Gül utancından goncaya dönüşmüş. Bülbül gülün bu halini görebilmek için var gücüyle ötmüş...ötmüş... ötmüş... ötmüş...Gelgelelim gülün tomurcuktan gonca haline geçtiği sıra hep yorgunlukran bitap düşüp uykuya, gaflete dalmış. Her uyandığında da gül açmış, bülbül feryat figan edip göremediğine yanmış. Ve o günden beri her sabah vakti bu ızdıraplı aşk terennüm edip durmuş.
Bülbül sevdiğinin gonca halini görmek hasretiyle bir ömür ötmüş. Gül ise sevdiğinin en güzel halini görebilmesi ümidiyle bir ömür boyu açmış solmuş.. açmış solmuş... açmış solmuş...
Ne gül olmak kolay ne de bülbül ! Bülbül olmayı istersen bir ömür boyu yanacaksın!... Gül olmayı seçtiysen bir ömür boyu solacaksın!..."
"Bugün Muhammed Peygamber'in Doğum Günüdür! Nice Kandillere! Hep beraber!..."
NOT: Bu öyküyü Ekmek Teknesi dizisinde, Heredot anlatmıştı. Çok severim. Bugün bloğuma aynen yazmak istedim.
Attila İlhanGün olur / alır başımı giderim / Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda /Şu ada senin, bu ada benim / Yelkovan kuşlarının peşi sıra./ Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;/ Çiçekler gürültüyle açar; /Gürültüyle çıkar duman topraktan. / Hele martılar, hele martılar,/Her bir tüylerinde ayrı telaş!.../ Gün olur, başıma kadar mavi; /Gün olur başıma kadar güneş; /Gün olur, deli gibi... ORHAN VELİ KANIK
Şiirinde "Yelkovan Kuşları"nın peşi sıra alıp başını gitmek istemiş ya Orhan Veli Kanık, bendeki merak duygusu gene kemirince yüreğimi düşünmeden edemedim. "Niye Yelkovan kuşları peşi sıra gitmek istiyor acaba şair?" dedim. Bu kez ben Yelkovan Kuşlarının peşine düştüm...
Yelkovan Kuşları, martı büyüklüğünde iyi yüzücü ve dalıcı kuşlar. Yalnız üreme dönemleri karaya çıkıyorlar. Tek eşliler.Akdeniz ülkelerinde ve Türkiye'de özellikle İstanbul Boğazı üzerinde çokça bulunuyorlar. Yön bulma kabiliyetleri çok güçlü. Günlerce uçsuz bucaksız okyanuslarda uçabiliyor ve sonra geri döndüklerinde yuvalarını şaşırmadan bulabiliyorlar.Yelkovan Kuşları, rüzgarın seslenmesiyle kanatlanıp, ne serüven yaşayacağını bilmeden, yüreklerinin götürdüğü okyanus ötelerine uçup giden, sonrasında yuvasının yolunu bulup dönebilen maceracı kuşlarmış!.. Şairin Yelkovan Kuşları peşi sıra gitmek istemesi bundan demek ki! Şimdi ben de çıkmalıyım ofisimden! Yelkovan Kuşları peşi sıra gitmeliyim! Şu ada senin bu ada benim demeden hemde! Önce denizi koklamalıyım,aracıma binmeden! Başımı alıp gitmeliyim! Duramam!Hemen etkilenirim! Gitmeliyim şimdi!.. Az sonra İzmit'te bir toplantım var. Ne var? Toplantıya gidene kadar, kendimi Yelkovan Kuşlarının ardına düşmüş de başımı alıp gidiyormuş gibi hissedemez miyim?!...Hem de nasıl hissederim içimdeki yolculukta... Gidiyorum... Hemeeenn!! Off! Bu yazıyı yazarken geç kalmışım zaten!!
"Benim söz ettiğim 'yolculuk'türü, 'travel' ya da 'trip' değil, 'journey'dir. Dıştan yapılan ve yapanın içinde hareket ettiği ve içinin yer değiştirdiği bir 'yolculuk'türü." Cengiz Çandar/ Benim Şehirlerim

Sabah işe gitmeden önce kitaplığımın yanından geçerken Orhan Pamuk'un İstanbul adlı kitabı gözüme çarptı. Aldım yerinden ve kokladım önce. Baktım 2004 yılında okumuşum.Sonra rastgele açtım bir sayfa. Kitabın 11.bölümü çıktı karşıma. Hani "Dört Hüzünlü Yazar" bölümü var ya. Kitapları okurken,ilgimi çeken cümlelerin altını kalemle çizerim ben. Bu bölümde de çizdiğim cümleler var. Ama son paragrafındaki cümlelerin tamamının altını çizmişim hiç acımadan. Sayfanın canı acır mı acaba kalemin ucundan? Bence acımaz! Bence kitap, beğendiği cümlelerin altını çizen okuyuya minnet duyar. Hele benim gibi okuyucuya. Ellerim, koklarım,okurum, çizerim...Bazen de bazı cümleleri sesli okurum...Bütün saydıklarım yetmez. Kulağım da duysun isterim.
A.Şinasi Hisar Yahya Kemal
Orhan Pamuk'un kitabının "Dört Hüzünlü Yazar" başlıklı bölümünün son paragrafında şunlar yazmaktadır: "Hatıra yazarı Abdülhak Şinasi Hisar, hakkında bir kitap yazdığı arkadaşı şair Yahya Kemal,onun öğrencisi ve sonra yakını romancı Ahmet Hamdi Tanpınar ve gazeteci-tarihçi Reşat Ekrem Koçu,bu dört hüzünlü yazar, bütün hayatları boyunca yalnız yaşadılar, hiç evlenmediler ve yalnız öldüler. Yahya Kemal dışındakiler ölürlerken eserlerini istedikleri gibi tamamlayamadıklarını,kitaplarının parçalar halinde yarıda kaldığını ya da istedikleri okuru bulamadıklarını da acıyla hissediyorlardı.İstanbul'un en büyük ve en etkili şairi Yahya Kemal ise, hayatı boyunca kitap yayımlamayı zaten reddetmişti." Kitabın bu satırlarını okuyorum ve bloğumda bu değerli yazarlarımız hakkında yazı yazmaya karar veriyorum. En kısa zamanda!
Bizim çocukların dişleri düştüğünde özel bir tören yapardım. Bende her durum için bir ritüel nedeni vardır. Diş çok mühim. Vücudunun bir parçası öyle değil mi? Saygı ile geldiği yere gönderilmeli. Bizim evde çocuğun dişi düştüyse, hele bir de bu ilk elinde kalan dişiyse ,çocuk şaşırır ve ne yapacağını bilemez ya...Ağlasa mı, ne yapsa? Hemen devreye girerim ve derim ki:
" Hey yaşasın!Ne güzel! Şimdi bu dişi yıkayacağız ve gece yastığının altına bırakacağız. Diş perisi gelecek ve sana bir armağan getirecek!." Çocuk ilk seferinde "Yaaa!" der. Ağlamaz, şaşar bu işe.
Gece yastığının altına koyarız birlikte. Uyurken uykusunda mışıl mışıl, dişi alırım yastığının altından ve bir küçük armağan bırakırım yerine. Usulca öperim yanağından. Sabah uyanır uyanmaz bakar yastığının altına. Aaa!O ne? Diş yok. Yerine konmuş bir hediye. "Anne diş perisi gerçekten var mı?" diye sorar. "Olmaz mı yavrum? Tabi ki var! İşte koymuş ya sana hediye!"
İnanmak ister..Gülümser... Yalan değil ya! Var bir diş perisi öyle değil mi? Bu çok keyifli bir anne çocuk muhabbetidir. Mutlaka yapmanızı tavsiye ederim:)
Bende daha çok oyun var. Anlatacağım teker teker. Her hafta dersten sonra bir tane! Mutlaka!
İşime dönerken arabada söylemeye devam ediyorum yeniden:
- Bir küçük civciv dalda oturuyor. Bir daha gelmiş kaç oluyooooorrrr?
Deyimler sözlüğünden ilham alıp yazı yazan, benden başka kaç kişi vardır diye merak ediyorum doğrusu. İnsana çiçek, böcek, yağmur,bulut, güneş,ay ne bileyim akla gelebilecek herşey ilham verebilir vermesine de, benden başka kim acaba bir "Deyimler Sözlüğü"nden ilham alabilir? Bir yazı yazmak istiyorum misal, sanki içimde bir peri - ilham perim olmalı:)- "Deyimlerle deyimlerle yazalım !"deyu beni ikna ediyor.
Şimdi bakın, bu akşam Ramize Erer'in "Evlilik" adlı karikatür kitabı elime geçti. Tarih atmışım. Bu kitabı 2005 yılında almışım. Karışmış ya benim kitaplığım, her bir kitap, diğerinin içinde sanki. Gene şöyle bir el atayım kitaplara dedim ki, bu karikatür kitabı elime geldi. Aslında kütüphanemin yanındaki pofidik koltuğu kaldırmalıyım. Bütün kabahat onun. Bir kitap ilgimi çekiyor. Elime alıyorum. Koltuğa oturuyorum. Yapacağım asıl işi unutuyorum. Hem koltuğa gömülüp hem de kitabın sayfaları arasında kayboluyorum. Öte yandan aklımda deyimlerimiz var. Madem bu kitap "evlilik" ile ilgili , düşünüyorum "ev"le başlayan deyimleri durmadan!... Bu durumda şöyle başlıyorum Evlilik kitabı ile ilgili yazıma:
Evvel emirde, bu kitabın kapağını , hiç eveleyip gevelemeden bodoslama anlatıvereyim de, Ramize Erer'in gözüyle"Evlilik" ne menem bir şeymiş anlayıverin gayri sizde! Nasıl oldu giriş cümlem?!.. Devam ediyorum. Kitabın kapağındaki karikatürde bir kadın ve bir erkek yanyana oturuyorlar. Eleleler. Adam şöyle demektedir:
- Atık beni sevmeni değil,bana katlanmanı istiyorum Sibel... Katlanacak mısın bana ha?! Kadın dudaklarını ısırır ve aklından şu geçer hemen:
- Hii!..Benimle evlenmek istiyor!... Hahha! Böyle işte!...
Kitabın ön kapağındaki karikatür buysa, demek ki Ramize Erer evliliği katlanmak olarak görmektedir. Peki, bir de kitabın arka yüzüne bakıyorum hemen. Ramize Erer'in bir fotoğrafı ve Evlilik başlıklı bir yazı var. "Mutlu aşk yoktur" demiş şair. Ya mutlu evlilik?! İnsanlığın en eski ve kutsal kurumu olan evlilik,sürekli bir mutluluk ve huzur vaad ederken,bunun aksine, sürekli bir mutsuzluk ve huzursuzluk sebebi de olabilir.Evlilik halleri hep bıçak sırtında"diye başlıyor Ramize Erer'in Evlilik adlı karikatür kitabının arka yüzündeki yazı. "Evlenmeden önce,hatta evlendikten sonra da mutlaka gülünmeli!" diye bitiyor.
Bu kitap Ramize Erer'in hınzır çizgi öyküleriyle; evlilik konusunda söyediklerimiz kadar söyemediklerimizi de gözümüze sokuyor. Evlilik öncesi ve sonrasındaki insan hal ve davranışlarındaki değişiklikleri kare kare aktarıyor. Çizen bir kadın olunca, tabi ki kadın gözünden görüyoruz erkek ve kadının evlilik öncesi ve sonraki durumunu... Okadar keyifli bir göze sokum ki bu!
Yukarıdaki karikatürde adamın bir elinde çicek bir elinde sevgilisinin eli, evlenme teklifi ederken şöyle demektedir: "Hergün çiçek almalar, üstüne titremeler, iltifat etmeler,sürekli espri yapmalar, beyin fırtınası estirmeler.. Yoruldum artık Nuran. Artık senle evlenmek istiyorum. Evlenip seni, ihmal etmek istiyorum. Her erkek gibi ihmal benim de hakkım. Evet de lütfeen.." Akşam akşam bu karikatürlere bakıp da okuyunca,yattım yerlere vallahi!!...
Evli barklı olunca,demek neler değişiyor neler? Evliya gibi olmalı uzun süren evliliklerdeki çiftler... Aa! Gece geç oldu artık, haydi bakalım evli evine köylü köyüne! Kadınlar evlendikleri erkeklerin hakkından gelirler evvel Allah! Onları mı düşüneceğiz bu saatten sonra. Artık evde kalma gibi bir korkumuz da yok ki zaten! Sadece bazen işte, evdeki pazar çarşıya uymuyor ya, o korkutuyor insanı maalesef!.. ( Bulduğum "ev"li deyimlerin hepsini yazı içinde kullanmadığımı farkedince, son paragrafa sıkıştırdım işte böyle... Anlamsız bir şey olmadı değil mi? Her bir deyimi mutlaka cümle içinde kullanmazsam rahat edemem... Yoksa eveleyip geveleme mi yaptım ben şimdi durup duruken?!..)
16 Aralık 2008
"Issız bir adaya düşsen yanında hangi film olsun isterdin?"diye sordu arkadaşım. Cevabımı hiç tereddütsüz ve anında verdim:"Rocky1"
Düşündüm de madem ıssız adada tek başıma Rocky1 filmiyle kalacağım.Bir iyilik yapın da, yanımda Rocky2 ve Rocky3 de olsun bari. Sadece Rocky1 yetmez bana... Devamını da isterim. Peki Rocky4 ve Rocky5 mi? Yok canım okadar da teklif etmeyeyim artık. Sadece ilk üç filmi isterim. Neden bu üç film mi? Anlatacağım... Şimdi değil ama... Bir ara:)