10 Mayıs 2009 Pazar
Size Anne Diyebilir miyim?
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Eskiden Kafe
Eskiden Kafe çok özenle hazırlanmış ve belli bir özelliği var. Herşey 1980 li yıllara ait. Mesela bugün kardeşle kafeye girdiğimizde Modern Talking çalıyordu. Bu 80 li yıllar insan kaç yaşında olursa olsun neden güzel duygular uyandıyor insanda anlamıyorum ki? Duvarda "1980 li Yıllarda Yaşamak" diye bir başlık atılmış. Altta şunlar sıralanmış:
- Fon müziği Laura Brannigan'dan Self Control olan günler demek
-Şehirlerarası yolculuğa çıkarken otobüsün 302S olması için dua etmek demek
-Çavuşesku ve karısının kurşuna dizilişini TV den seyretmek demek
-Gorbaçov'un kafasındaki lekenin ne olduğunu anlamaya çalışmak demek
Her Şeye Rağmen Temiz El Değmemiş Bir Hayat Demek
-Breyk,breyk arkadaş arıyorum demek
-Videocudan American Ninja, Kan Sporu ve Karete Kid filmlerini kiralamak demek
-İcraatın İçinden izleyip, Özal'ın kalemine bakıp hipnotize olmak demek
-Gazoz kapağı, misket oynamak demek
8 Mayıs 2009 Cuma
Ege Görgün ve Gelecek Öyküler
"Oturma odamızda "ailecek" naklen savaş izlediğimiz, ileriyi göremediğimiz,kendimizi güvensiz hissettiğimiz bu günlerde,gelecekle ilgili hayal kurmak belki de zor... Gelin hep beraber bu öykülerle zamanda yolculuk edelim ve şimdiden - iki yüz yıl beklemeye gerek kalmadan - boyut değiştirelim!"
Ayrıca geçmişe yapılan yolculuklar sadece turistik amaçlı değildir. Teknolojik ve tıbbi araştırmalarda kullanılmak üzere canlı denek sağlamak üzere geçmiş zamanlardan insanlar kaçırılmaktadır. Kurulan bir polis şubesi, eski zamandaki kaçırılma olaylarının zaman ötesi suç olup olmadığını araştırmaktadır. Okudukça "Olabilir mi?" diye düşünmeden duramıyorsunuz. Dünyada her yıl kaybolup bulunamayan okadar çok insan var ki! Gelecek yüzyıldan dünyamıza gelip kaçırmış olabilirler mi? Kim bilebilir?
Ege Görgün, genelde geçmiş yada gelecekle ilgili fantastik öyküler yazsa da, ben iyi bir takipçisi olarak nedense Ege Görgün ile gene tüm kitaplarını ilgiyle okuduğum ünlü İngiliz romancı Nick Hornby arasında bir paralellik sezerim. Ege Görgün, iyi bir sinema, müzik ve futbol yazarı olması sebebiyle, memleketimizde hiç türüne rastlamadığım, Nick Hornby tarzı romanlar yazabileceği kanaatindeyim. Umalım ki yakın zamanda Ege Görgün'ün, fantastik yada kendine özgü öykülerini yada romanını yazdığı bir kitabını elimize alıp okuyabilelim. Ne diyelim? Okur hayal ettiği müddetçe yaşar!
4 Mayıs 2009 Pazartesi
"Yeniçeri" Diye Bir Çizgi Roman Kahramanımız Varmış!
"Topkapı'da hologram Yeniçeler dolaşacak" diye bir haber okuyunca, hayalperest ruhum depreşti. Bir elimi koydum yanağıma ve kendimi ışınladım Topkapı Sarayı'na. Konu daha ihale aşamasında olmasına rağmen, ben çoktan Saray'daydım ve Yeniçerilerle Topkapı Sarayı'nı dolaşmaya başlamıştım bile. Keşke Yeniçerilerle ilgili bir çizgi romanımız olsa, kahramanlık filmleri çevrilse mesela, diye düşünerek konuyla ilgili yazıları sanl ansiklopedide araştırıyordum ki, gözlerime inanamadım. Çizgiroman.genç.tr diye bir sitede 2004 tarihli "Özel Dosya-Amerikan Çizgi Romanı, Türk Politik Hayatının Aynasıdır! : Yeniçeri" başlıklı bir yazı gördüm. Bir araştırma yazısıydı ve yazarı ÇROP ve TERSNİNJA'dan tanıdığım, Sarp bebeğin babası Ümit Kireççi'ydi.
Neticede anladım ki:
3 Mayıs 2009 Pazar
Bana Dokunmayan Yılan Bin Yıl Yaşasın Deme!
2 Mayıs 2009 Cumartesi
Kendini Hep Ihlamur Ağacı Gibi Hissetmek!...
"Bir ıhlamur ağacını kesmekle, kendimi yazı yazmaktan alıkoymak aynı şey. Yada ıhlamur ağacının olmasıyla benim olmam anlam bakımından farklı değil. Bundan sonrası ayrıntılar..." Böyle diyordu ya Edip Cansever. "Yazmazsam çıldıracaktım." diyordu Sait Faik de bir yazısında. İnsan duyguları müşterek."Yazmak" böyle bir sevda işte galiba. Çılgınca. Bugünlerde kendimi tam manasıyla bir ıhlamur ağacı olarak hissetttiğimden olsa gerek, hep yazmak istiyorum. Hep yazmak. Biteviye hem de...Tüm günün koşturma aralarında, masada açık duran bilgisayarıma oturup yazdım durmadan. Abartma sanatında üstüme yoktur da, bugün o günlerden biri demek!
Ben kendimi "Ihlamur Ağacı" gibi hissediyorum hala..... Teşekkürler Oya!
Elveda Mrs.Robinson
Bugün evde, "Simon&Garfunkel"'in söylediği unutulmaz "Mrs.Robinson" şarkısını dinleyince, "Dustin Hofman"'ın "The Gradute" yada Türkçe ismiyle, "Mezuniyet" yerine "Aşk Mevsimi "diye çevrilmiş filmi aklıma geldi. İnterneti karıştırınca, gördüm ki üniversiteden yeni mezun Ben’i (Dustin Hoffman’ı) baştan çıkartan ve güzel kızı Elaine'den (Katharine Ross'dan) koparmaya çalışan , unutulmaz "Mrs. Robinson" karakterini canlandıran büyük aktrist "Anny Bancroft" uzun zaman önce vefat etmiş. Bu filmde Dustin Hofman'ın "Mrs. Robinson beni baştan çıkarmaya çalışıyorsunuz. Öyle değil mi?` cümlesi bizim kuşak sinema severlerin hafızasında yeretmiştir. Ne diyelim "Toprağı bol olsun!" Oscar sahibi aktrist, filmlerinde canlandırdığı karakterlerle, sevenlerin gönüllerinde!
Berezilya.com'dan Bir Yazı Aşırdım:)
ÜÇ BÜYÜKLER Mİ? MEMLEKET TAKIMI MI?
Geçtiğimiz hafta sonu memleket havası almanın zamanı geldi dedik ve rotamızı Körfez’e çevirdik. İzmit İsmetpaşa Stadı’nın yanından geçerken Kocaelispor’un üst sıraları zorladığı günlerindeki maçlarından kareler geçti gözümün önünden. Hemşehrilerle Kocaelispor muhabbeti yapmak da kaçınılmazdı elbette…
İzmitliyseniz eğer ya Kocaelisporlusunuzdur ya da ikinci takımınız Kocaelispor’dur. Ben İzmitli olup da futbolseverler arasında bana ne Kocaelispor’dan diyenine pek rastlamadım. Ancak has Kocaelisporlular, benim gibi ikinci takımım Kocaelispor, diyenleri pek haz etmezler. Aslında haksız da sayılmazlar. Ancak biz, üç büyüklerin büyülü dünyasına(!) kapılmış taraftarlar için de, “ne yardan vazgeçerim ne serden” misali hem onu desteklerim hem de diğerini tavrı en basit çözümdür.
Kocaelispor’un yıldızının parladığı günler, benim lisede olduğum yıllardı. Ondan önce hangi takımı tutuyorsun denklemini çözmek kolaydı. 2. Lig’de Kocaelispor’u, 1. Lig’de Beşiktaş’ı tutuyordum. Ancak Kocaelispor, 1. Lig’e yükselince hem Beşiktaşlı hem Kocaelisporlu oldum. Bu sefer de iş Kocaelispor-Beşiktaş maçlarında karmaşıklaşmaya başladı. 1994-1995 sezonunda Kocaelispor-Beşiktaş maçını İsmetpaşa’da izliyorum ve elbette Kocaelisporlular arasındayım. Bir ara Beşiktaş’ın bir atağında kaptırmışım kendimi, yanımdaki arkadaşım, kızım şaşırdın mı sen, diye uyarıyor da öyle kendime geliyorum. Ne yapayım, iki tarafı da destekleyince bir o tarafa kayıyorsun, bir bu tarafa. Maç beraberlikle sonuçlanıyor da ben huzurla stattan ayrılıyorum. Ne şiş yandı ne kebap (:
Bugün de hala ne Beşiktaş’tan vazgeçebildim ne Kocaelispor’dan. Kocaelispor-Beşiktaş maçları en objektif izleyebildiğim maçlardır. Zaman zaman hangisinin daha çok puana ihtiyacı varsa gönlüm ondan yana olur. Sonuç ne olursa olsun üzülmem, iki durumda da tuttuğum takım kazanmış olduğundan, benim için gerilimi en az maçlardır.Merak ettim tüm İzmitliler acaba benim gibi mi düşünüyor, benim gibi mi hissediyor diye, sordum birkaçına. İkinci takımım Kocaelispor diyenler, hangisi kazansa üzülmem diye yaklaşıyor genel olarak bu duruma. Bununla birlikte, önce Kocaelispor, diyenlerin sayısı da hiç azımsanmayacak büyüklükte. Üç büyüklerin mahalle futbolu oynamalarından sıkılmış olmalılar ki memleket takımını desteklemeyi çok daha samimi, çok daha futbola yakışır buluyorlar. Arada kendini üç büyük takımdan birinin fanatizmine kaptırmış bir iki kişi de var elbette. Ancak görünen o ki İzmitlilerin tamamına yakını Kocaelispor’u tutuyor, destekliyor, başarılılarını görmek istiyor.
Kocaelispor’un kümede kalma savaşı verdiği bugünlerde işi çok çok zor gözükse de yine de umutlar tükenmiş değil. Taraftarı Kocaeli’den bu mucizeyi gerçekleştirmesini istiyor.
Yazan- Aysun Başaran
Öğretmenler Anılarıyla Bile Ders Verebilir!
Her bayram annelere mutlaka hediye almak benim için bir şenlikti. Hem benim hem eşimin annesine, özenle seçer alır, itinayla paketlerdim hediyeleri. Onlar layıktı hediyelerin en güzeline. Sonra arka arkaya uğurladık her ikisini de Hakkın rahmetine. Alışkanlık var bir kere, annelere yapmalıyız gene bir hediye ama ölene dua etmekten başka ne yapabilirdik ki? Düşündük eşimle. Mezarlarını süsleyebiliriz dedik. Bu şahane bir fikirdi. Hem istiyoruz ki kabristanlar üzüntü ve sıkıntı vermesin ziyaretçilerine. Evlatlar, torunlar hem dua okusunlar, hem de yaşadıkları anıları hatırlasınlar hepbirlikte. Ve her bayram arefesinde, mezarlarına çiçek ekmeye başladık. Ancak sıkıntılı bir durum vardı. Biz ekiyorduk, bayram sabahı geliyorduk ki kabristana, çiçeklerin bir çoğu yerinde yoktu. Nasıl sinirlenip öfkeleniyordum. Diyordum ki "Mezardan da çiçek çalınır mı? Bu insanlarda vicdan, insaf kalmamış. Ne utanmaz insanlar bunlar, pes artık!"Bu böyle devam etti gitti. Ben öfkelendim her seferinde. Ta ki bir öğretmen anısıyla bana ders verene kadar...
1 Mayıs 2009 Cuma
Bir Sigortacı Filmini Kim Çevirmiş? John Carpenter
Zorla Kitap Yazdırma Sanatı
‘’Oh, Paul! Sanmıyorum. Biliyorum!’’
Kathy Bates,bu filmdeki Annie performansıyla 1990’da hem Altın Küre’de hem de Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi oldu.
Yönetmen: Rob Reiner / Senaryo: Stephen King (Kitap)
Sen Ağaçların Aptalı,Ben İnsanların!
28 Nisan 2009 Salı
Şimdi Ben Neyleyeyim, Bu Şehri Ateşe mi Vereyim?
Dün okuduğum gazete haberinden sonra yemin ederim aynı şu hisler içindeydim: "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyim, bu şehri ateşe mi vereyim?" "Of!" dedim. "Of!Of!" Nasıl duymadım daha önce, neden gitmedim ben de?!..."Niye?"
Burcu Aktaş'ın Radikal'deki haberi şöyle başlıyordu: "Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek... Bu cümle önceki gün santralistanbul’da yapılan İhsan Oktay Anar sempozyumunun başlığıydı. Akın Tek mimarlığında İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen ve başlığıyla müsemma sempozyum birçok İhsan Oktay Anar müptelasını bir araya getirdi...........İhsan Oktay’ın ortalarda pek görünmeyen, söyleşilerine rastlamadığımız bir yazar olmasının, okurlarının onunla ya da edebiyatıyla ilgili en ufak bir bilgiye ulaşma merakının bundan etkisi olsa gerek. Yazdıkları kadar hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı bir durum söz konusu İhsan Oktay Anar için de. ...............Dili, üslubu ve tarihe bakış açısıyla Türk edebiyatında farklı bir yer kaplıyor, romanları yayımlanır yayımlanmaz elden ele dolaşıyor fakat kendisi hakkında ufak bir bilgiye ulaşmak kitaplarına ulaşmak kadar kolay olmuyor. Sempozyuma gelenler için bir profil çizecek olsak, İhsan Oktay Anar’a dair bir şeyler öğrenmek isteyen, onun muhayyel olmadığını bir kez daha gözleriyle görmek için gelen müptelaların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden her etkinlik çıt çıkmadan, katılımcıların dikkat kesildiği bir şekilde takip edildi. "
İnanın çok kitap okunuyor ama lezzetli kitaplar az bulunuyor. İhsan Oktay Anar'ın tüm kitaplarının fevkalade özel lezzeti vardır. Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın bazı kitapları da bana aynı lezzeti hissetirir. Benim okur dünyamda bu yazarların yeri çok önemlidir. Hele İhsan Oktar Anar ortalarda çok görünmeyen bir yazar olarak, kendisi de herdaim ilgimi celbeder. Bu sempozyum kesinlikle görülmeye değerdi. Ama kaçırmışım işte. Yazının sonunda serginin 29 Nisan'a kadar devam ettiğini görünce, kanatlanıp uçmak istedim. Şimdi Santralistanbul'un yerini tespit etmeliyim. Gidemezsem : "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyeyim,bu şehri ateşe mi vereyim?"
"Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: "Dünya bir düştür. Evet,dünya... Ah! Evet,dünya bir masaldır." Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar"
25 Nisan 2009 Cumartesi
Bu Hafta İçimde Kalan Mevzular
22 Nisan 2009 Çarşamba
Çok Bir Şey De Getirmez Ama Eli Boş Da Gelmez!
Bizde adet böyledir. Bu ailemin kadınlarından bana intikalen geçmiştir. Anneannem , annem ve şimdi de ben. Böyle gördüm, bu adet böyle gidecek. Çok küçükken yadırgardım annemi. Misal, yolda aklımıza geldi ve annemin bir arkadaşının evine gireceğiz ayaküstü. Boş gitmek olmaz ama. Mümkün değil! Etrafta bakkal varsa bir paket çay, bir paket kesme şeker belki yada bir kutu pötibör bisküvi, fırın varsa etrafta bir yada iki tane ekmek bile alıp götürürdü. Nasıl utanırdım! Böyle şeyler hediye diye götürülür mü? Annem götürürdü. Göğsünü gere gere girerdi eve, hiç aldırmazdı. Girdiğimiz evde de, nasıl hora geçerdi götürdüğümüz hediye inanamazdım. Hemen çay yapılırdı misal, "Çay yanına evde başka bir şey kalmamıştı vallahi !"deyip bizim bisküviler konurdu. Nasıl da yerdik iştahlı iştahlı, anneme hayretle bakardım. Ne rahattı!!
21 Nisan 2009 Salı
Sözümü Tutacağım,Adını Anmayacağım!
Emel Sayın'a nasıl hayrandım. Hem şarkılarına hem de sinemadaki duruşuna. Engin Çağlar'la oynadığı Feride, Cüneyt Arkın'la Rüzgar şimdi aklıma gelenler bir anda... Ama en çok Tarık Akan'la çevirdiği filmlere hastaydım. Mavi Boncuk mesela. Altı arkadaş - Tarık Akan, Zeki Alasya, Metin Akpınar,Halit Akçatepe, Minür Özkul, Kemal Sunal- Emel Sayın'ın çalıştığı bir gazinoya giderler. Paraları yetmeyince hesabı ödemeye yemekten sonra,bir güzel dayak yerler.Bunun üzerine intikam almak için Emel Sayın'ı kaçırırlar. Emel Sayın ile bizim kafadarlar muhabbeti ilerletince, gazino patronu fidyeyi ödemesine rağmen, Emel Sayın bir türlü gitmek istemez falan... Böyle bir şeydi galiba. Bol şarkılı, komik, eğlenceli ve aşk dolu bir filmdi.
Eski aşklardan, misal bu ya!
Ya Tarık Akan'ın şımarık zengin fabrikatör çocuğu rolündeki fimi "Yalancı Yarim"... Ferdi ile fakir ve güzel kızımız Alev arasındaki önce yalanla başlayan sonra katmerlenen aşkları tam bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyorken, yanımda oturan arkadaşımın elimi tutmasıyla kendime geldim. Emel Sayın sahnede şarkı söylüyordu. Salonda yerlerinde oturan acenteler, elele tutşmuşlar ve sağa sola sallanarak şu şarkıyı söylüyorlardı... "Yok artık!" dedim. "Yok artık bu kadar da olmaz ki!"Yalancı dünya gibi / Yalancısın sevgilim / Sen mevsimler gibisiiinnn / Değişirsin sevgiiiiiliiiimmm!"












































