10 Mayıs 2009 Pazar

Size Anne Diyebilir miyim?

Ortaokula o yıl başlayacaktım. İzmit'e taşınmıştık.İlk evimiz, bir açık sinemanın bahçesindeydi. “Yok canım daha neler!” demeyin sakın. Hakikaten… İzmitli olup, yaşı bana yakın olanlar bilecektir. Hoşgör Pastahanesi’nin hemen arka sokağında Oğuz Bahçe Sineması vardı. Bizim taşındığımız apartman, sinemaya bitişik bir binaydı. Birinci katta oturuyorduk. Üst katların değil de sadece bizim katın sinema salonuna doğru koca bir balkon uzantısı vardı. Sanki bir loca… Film seyretmeye bayılırdım… Bu balkon bana bir armağandı..Gözlerim okadar bozuktu ki tam beş numara. Haftada bir film değişirdi. Her akşam aynı filmi seyretmekten bıkmazdım. Annem gözlerimin bozukluğunu her akşam film seyretmeme bağlardı. Çok kızardı. Ben de hemen seyrettiğim filmlerden ezberlediğim birkaç repliği taklit ederdim. Şöyle… Türkan Şoray olurdum mesela… Tek elimin tersini gözlerimin üzerine kapardım ve…
- Aman Tanrım! Nayıır! Artık göremiyorum… Göremiyorum… Artık kör oldum… Ohh! Tanrım, nedennn…nedennn bennn! Okadar bedbahtım kii!
Yada Aysecik olurdum. Annemin önünde diz çöker:
- Teyzeciğim… Sizi çok sevdim… Size anne diyebilir miyim? Derdim.
Annem dayanamaz,kızmaktan vazgeçer… Hatta kimi zaman kahkaha ile gülerdi;
- Şımarık kız! Derdi. Haydi yatağa!
Yatar gibi yapardım. Sonra gizlice balkona kaçardım. Görünmez bir köşeye tüner, gizli gizli,sanki ilk kez seyreder gibi büyük bir hayranlıkla, o geceki filmi izlerdim. Annemden saklı yapıyorum ya Yarabbim o ne güzel bir histi. Neden anneden gizli çevrilen işler bu denli haz verirdi ki insana? Ah ne günlerdi!
Film haftada bir değişirdi. Bıkmazdım. Asla usanmazdım . Sürekli aynı filmi seyredince replikleri ezberlemem tabi ki çok doğaldı. Ezberlediğim bu cümleler gerçek hayatta çok işime yarardı zira:)
"Seni gördüğüm zaman içimde böyle bişeyler oldu...Konuşmayı beceremem ama, anladın dimi ? Canımsın be... Güneşimsin...Havamsın...Yani bu ağzımdaki izmarit yok mu be kız işte onun gibi benimsin be... Yani buramdasın be...Sen hayatımın tek golüsün yani..."
( Bu da Sadri Alışık'ın meşhur repliklerinden bir hatırlatma... Vallahi gerçek bu sözler!Hani Filiz Akın'la çevirdiği Şakayla Karışık filminden )

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Eskiden Kafe

Bugün üzerinize afiyet nasıl bir bezgin bekir durumundaydım anlatamam. Hani bir Meksika atasözü vardır: "Ne güzel çalışmamak, arkasından da dinlenmek!" der. Evet bugün ben bu sözü söyleyen Meksikalı'nın ruh halindeydim. Ama benim balık burcu, romantik kardeşim yok mu? Sürekli aradı durdu beni cepten, sıraladım bir çok bahane, dediklerim bir kulağından girdi öbür kulağından çıktı. "İzmit'e gel de gel!" dedi durdu. Şu dünyada hiç rahat yüzü yok mu? Aaaa! Nedir bu? Tabi iki haftadır benim koşuşturmalarım nedeniyle hiç uğrayamadım kendisine, bugün çocukları bırakmış eve ya, görüşmek istiyor benimle. Haklı. Yarın anneler günü. Annemiz yok, gitti cennete. O benim annem ben O'nun, belli etmiyoruz güya hiç bir şey birbirimize, hüznümüz yüreğimizde saklı. Neyse... Dedim ki "Tamam bebek, o zaman buluşalım Eskiden Kafe'de." "Eskiden Kafe mi? O da nerden çıktı şimdi?"dedi. Dedim "Kardeş, Mimar Sinan'ın yaptığı Yeni Cuma Cami yok mu? Sırtını eski tren yoluna dön. Caminin duvarını soluna al. E5 e doğru yürü. Yürürken sağına bak ama. Ara sokağın sonuna doğru Eskiden Kafe'yi göreceksin. Bak bayılacaksın bu mekana!"

Ufuk Uzun Kocaeli Anadolu Lisesi Mezunu. Bu yıl okul mezunları ve öğrencileri ile çıkarılan Kelebek Etkisi adlı dergiyi, okul şehir dışında olduğu için, şehrin merkezinden satmamız gerekiyordu. Ufuk Eskiden Kafe'yi bir kaç ay önce açmış. Rica ettim kendisine, satmak için dergiden biraz kafede bulundururmusunuz diye, kabul etti. Telefonda konuşmuştuk bunları.Dergileri bırakmak için Eskiden Kafe'ye gidince kendimden geçtim. Bu ne güzel bir yerdi böyle ve ben neden daha önce görmemiştim? Şahane bir kafeydi!

Eskiden Kafe çok özenle hazırlanmış ve belli bir özelliği var. Herşey 1980 li yıllara ait. Mesela bugün kardeşle kafeye girdiğimizde Modern Talking çalıyordu. Bu 80 li yıllar insan kaç yaşında olursa olsun neden güzel duygular uyandıyor insanda anlamıyorum ki? Duvarda "1980 li Yıllarda Yaşamak" diye bir başlık atılmış. Altta şunlar sıralanmış:
- Fon müziği Laura Brannigan'dan Self Control olan günler demek
-Şehirlerarası yolculuğa çıkarken otobüsün 302S olması için dua etmek demek
-Çavuşesku ve karısının kurşuna dizilişini TV den seyretmek demek
-Gorbaçov'un kafasındaki lekenin ne olduğunu anlamaya çalışmak demek

Her Şeye Rağmen Temiz El Değmemiş Bir Hayat Demek

-Breyk,breyk arkadaş arıyorum demek
-Videocudan American Ninja, Kan Sporu ve Karete Kid filmlerini kiralamak demek
-İcraatın İçinden izleyip, Özal'ın kalemine bakıp hipnotize olmak demek
-Gazoz kapağı, misket oynamak demek

Duvarlarda eski long playlar, 45'likler, üst katta 1980 yıllara ait film afişleri, koridor ve merdiven duvarlarında siyah beyaz fotoğraflar, mekanik saatler, oyuncaklar, radyolar, o yılları anımsatacak her türlü objeler ve resimler... İşin olmayacak yada konuşacak kardeşin yanında, saatlerce duvardakilere bak! Harikulade! Peki ne yiyeceğim? Ufuk'un annesi Remziye Hanım'ın evde yaptığı fevkalade lezzetli pastalar var. Ben bugün Haşhaşlı Pasta yedim. Çok lezzetliydi. Fiyatlar da çok makul. Başka yere gitmeye gerek yok, eğer İzmit içinde 1980'lere ışınlanmak istiyorsanız Ankara Üniversitesi Sosyal Antropoloji mezunu, tabi ki aslı KAL mezunu, Ufuk'un yeri, Eskiden Kafe'ye mutlaka gidin. Benden de selam söyleyin. Bir de Kelebek Etkisi dergimizden alın olur mu? Mutlaka okuyun ama... Hem KAL'lının Kafe'sine, hem de KAL'lıların Kelebek Etkisi adlı dergisine hayran kalacaksınız. Garanti ederim!...

Tabi benim kardeş de bayıldı Eskiden Kafe'ye. Artık arada buluşacağız bu yerde. Hep romantik şeyler konuşuruz biz kardeşimle genelde. Edebiyat veya sinemada aşk mesela. Bu gün var ya, eğer dinleseydim içimi karartacaktı. Şöyle dinledim de bir ara, tam bir gamlı baykuş modundaydı. Anlattıkları bir kulağımdan girdi bir kulağımdan çıktı valla... Çünkü ben bir ara girmişim mekanın illizyonuna ve ışınlanmışım 1980'li yıllara! Hiç dinleyemedim. Kafeden çıkışta şöyle diyordu ama: "Abla, iyi ki varsın. Ne tatlı dinliyorsun! Hem de anlattıklarıma hiç kızmıyorsun. Ben de kızarsın diye çok korkmuştum. Demek ki kabul ediyorsun. Yaşaaa!" Hımm! Vallahi kalakaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Benim kızacağımı düşündüğü ne anlatmıştı ki acaba? Soramadım... Nasıl derim "sen havaya konuştun, sen anlatırken ben life is life'ı dinliyordum".... Diyemedim.... Diyemedim... "Ben 1980 li yıllardaydım " diyemedim!!!

8 Mayıs 2009 Cuma

Ege Görgün ve Gelecek Öyküler


"Oturma odamızda "ailecek" naklen savaş izlediğimiz, ileriyi göremediğimiz,kendimizi güvensiz hissettiğimiz bu günlerde,gelecekle ilgili hayal kurmak belki de zor... Gelin hep beraber bu öykülerle zamanda yolculuk edelim ve şimdiden - iki yüz yıl beklemeye gerek kalmadan - boyut değiştirelim!"
Yeni okumaya başladığım "Gelecek Öyküler" adlı kitabın editörü Deniz Koç böyle yazmış kitabın önsözünde... Bahar Korçan, Çoşkun Hepyonar, Ege Görgün, Giovanni Scognamillo, Halkan Alpin, Haldun Aydıngün, Halil Gökhan, İmren Mutlu, Özlem Alpin, Yusuf Eradam'ın gelecek üzerine kurguladıkları, okuyanı zaman içinde yolculuğa çıkan öyküler var içinde. Bu kitabı almamın nedeni Ege Görgün'dür. Öykülerini okumayı çok severim. Kendine has bir tarzı ve anlatımı vardır. Çok iyi bir sinema yazarı olduğu için olsa gerek, öykülerinde yarattığı fantastik dünyayı, kolaylıkla okuyucuya geçirebilmektedir.
Ege Görgün'ün "Gelecek Öyküler"adlı kitaptaki öyküsünün adı "Zamansız". Öyküsü, bir uçak anonsu ile başlar. Okuyucu, yazarın daha önce hiç öyküsünü okumamışsa, anonsdaki sözler biraz farklı olsa da, normal bir uçuş anonsu zannedebilir. Oysa Ege Görgün'ün öykülerini daha önce okuyanlar bilirler ki, başkası için doğal olan bu anonsun arkasından, mutlaka bir sürpriz gelecektir. Çünkü okuyucusunu şaşırtan öyküler yazar. Mesela bu öyküde, okudukça anlıyoruz ki biz 21.yüzyılda değil, 30.yüzyıldayız. Bu uçuş da herhangi bir uluslararası hava yolu seyahati değil, geçmiş zamana yolculuktur.

"İlk durağımız,Mayalar devrindeki Güney Amerika. Bu kadar eski bir zamanda,gemimizi tam kamufle etme gereği duymuyoruz.Işık yansıtıcılarını kullanmamız yeterli oluyor. Aşağıdakiler şu an bizi uçan dev parlak cisimler olarak görüyorlar. Ayrıca yapılan araştırmalar ziyaretlerimizin mayaların kültürlerine olumlu etki yaptığını gösteriyor. Altımızda görülen muhteşem yapılar Maya tapınakları.Birazdan Amazon Ormanları üstünde bir tur attıktan sonra yolculuğumuzun ikinci durağına geçeceğiz. Rönesans dönemindeki Avrupa... Lütfen tekrar koltuk kalkanlarını çalıştırınız."
Okudukça yazar şaşırtmaya devam edecek ve okuyucu bu yüzyılda da boyut ve zaman değiştirebilme ihtimali olabileceğini öğrenecek! Öyküde 30. yüzyıldayız. Geçmiş zamanda yolculuk devam ediyor ve "Son durağımız,bir felaketin eşiğinden dönülen 2000'li yıllar." diye bir anons okuyoruz... Öyküde günümüze gelindiğinde uzay gemisi maksimum kamuflajla gizlenir. Püskürtülen bir gazla yapay bir bulut oluşturulur ve aşağıdan bakanlar gökyüzünde yalnızca hareket halinde bir bulut görürler. Yasalara göre gemiden inmek, insanlarla konuşmak kesinlikle yasaktır. Ancak 30. yüzyılda da yasal olmayan işler yapan şirketler vardır. Bazı turizm şirketleri on onbeş kişilik kaçak turlar düzenlemektedir. Bu turlar gemilerini tam kamuflajla gizleyemedikleri için, eski zaman insanları tarafından görülebilmektedir. Bu kişiler yakalandıklarında ağır cezalara çarptırılmaktadırlar aslında ama bu bile sektöre darbe vuramamaktadır.

Ayrıca geçmişe yapılan yolculuklar sadece turistik amaçlı değildir. Teknolojik ve tıbbi araştırmalarda kullanılmak üzere canlı denek sağlamak üzere geçmiş zamanlardan insanlar kaçırılmaktadır. Kurulan bir polis şubesi, eski zamandaki kaçırılma olaylarının zaman ötesi suç olup olmadığını araştırmaktadır. Okudukça "Olabilir mi?" diye düşünmeden duramıyorsunuz. Dünyada her yıl kaybolup bulunamayan okadar çok insan var ki! Gelecek yüzyıldan dünyamıza gelip kaçırmış olabilirler mi? Kim bilebilir?
İşte böyle bir öyküdür "Zamansız". Okuyucuya hayal kurduran, şaşırtan, düşündüren öykülerden. Bu öyküyü okuduktan sonra, baktığınız her bulutun ardında, kamuflaj durumunda, gelecekten dünyamıza turist olarak gelen uzay gemisi olup olmadığını düşüneceksiniz. Hikayeyi tam anlatmak istemiyorum, okurken tadı kaçar sonra; öyküyü okudukça sizin de geçmişe yada geleceğe gidebilme ihtimaliniz olabileceğini öğreneceksiniz... Velev ki illa bu zamanda kalmak istiyorsanız, siz bilirsiniz. O halde havanın karanlık ve çevrenin ıssız olduğu yerlere dikkat ediniz!!...


Ege Görgün, genelde geçmiş yada gelecekle ilgili fantastik öyküler yazsa da, ben iyi bir takipçisi olarak nedense Ege Görgün ile gene tüm kitaplarını ilgiyle okuduğum ünlü İngiliz romancı Nick Hornby arasında bir paralellik sezerim. Ege Görgün, iyi bir sinema, müzik ve futbol yazarı olması sebebiyle, memleketimizde hiç türüne rastlamadığım, Nick Hornby tarzı romanlar yazabileceği kanaatindeyim. Umalım ki yakın zamanda Ege Görgün'ün, fantastik yada kendine özgü öykülerini yada romanını yazdığı bir kitabını elimize alıp okuyabilelim. Ne diyelim? Okur hayal ettiği müddetçe yaşar!

4 Mayıs 2009 Pazartesi

"Yeniçeri" Diye Bir Çizgi Roman Kahramanımız Varmış!


"Topkapı'da hologram Yeniçeler dolaşacak" diye bir haber okuyunca, hayalperest ruhum depreşti. Bir elimi koydum yanağıma ve kendimi ışınladım Topkapı Sarayı'na. Konu daha ihale aşamasında olmasına rağmen, ben çoktan Saray'daydım ve Yeniçerilerle Topkapı Sarayı'nı dolaşmaya başlamıştım bile. Keşke Yeniçerilerle ilgili bir çizgi romanımız olsa, kahramanlık filmleri çevrilse mesela, diye düşünerek konuyla ilgili yazıları sanl ansiklopedide araştırıyordum ki, gözlerime inanamadım. Çizgiroman.genç.tr diye bir sitede 2004 tarihli "Özel Dosya-Amerikan Çizgi Romanı, Türk Politik Hayatının Aynasıdır! : Yeniçeri" başlıklı bir yazı gördüm. Bir araştırma yazısıydı ve yazarı ÇROP ve TERSNİNJA'dan tanıdığım, Sarp bebeğin babası Ümit Kireççi'ydi.

Üç dizilik bu çok ilginç araştırma yazısını (http://www.cizgiroman.gen.tr/dosya/28 ) siteden girip mutlaka okumalısınız. Ben Ümit Kireççi'nin yazısından bir bölümü buraya alacağım:

"1566 yılında DC okurlarının yakınen tanıdığı iblis Etrigan, İzmit’e - (dikkatinizi çekerim benim yaşadığım şehre:) -yaratık ordusuyla saldırır. Kanuni Sultan Süleyman şanlı ordusuyla karşı koysa da başarısız olur. Bu sırada Merlin ortaya çıkar ve Arthurvari bir Excalibursal buluşla, Kanuninin kılıcını taşa saplar, bir büyü kitabını da yanına bırakır. Etrigan avucunu yalar ve gelecekte dönmek üzere gider. Yıl 1999 İzmit depremi. Doktor Selma Tolon, depremzedelere yardım ederken yeraltına düşer. Kılıcı ve kitabı bulur, çarşaflı şalvar karışımı, kırmızı üstüne ay-yıldızlı kostümlü Yeniçeri’ye dönüşür, ilk icraat olarak da Türkiye başbakanını teröristlerin suikastinden kurtararak vatanseverliğini dışa vurur.Aslında dergiyi okuma imkanı bulanlar benimle hem fikir olacaklardır. Çıkış öyküsü fazla basit ve fazla zorlama kurmaca; ancak yer yer türkçe konuşmaların geçmesi, isimlerin türkçe olması inanılmaz bir zevk veriyor. Bir de hayal ettiğimiz gibi kahramanlık merkezi olarak İstanbul yerine İzmit merkez alınmış. Dahası ülkemizi temsil eden süper kahraman da bir kadın olmuş (Ben çok hoşlandım ama acemi çizerler nedense hep bayrak desenli bir erkek kahraman çizmeye eğilimli oldukları için hayal kırıklığına uğramış olabilirler)." Aynen böyle yazmış Ümit Kireççi.


Neticede anladım ki:

1- Demek ki Yeniçeri adında bir çizgiroman kahramanımız var.
2-Bu kahraman İzmit'te yeraltına düşüyor ve Yeniçeri'ye dönüşüyor.
3-Bu kahraman hem Yeniçeri, hem İzmitli, hem de kadın:)
4- Bu yazının yazarı ise Ümit Kireççi!

Bu kadar güzellik bir arada olabilir mi? Şimdi bakın, bugün okuduğum bir gazete haberi, ve bendeki merak tabii, beni nerelere getirdi? Sizce de çok ilginç değil mi?  Ve hayat ne tesadüfler ve ilginçliklerle dolu öyle değil mi?

3 Mayıs 2009 Pazar

Bana Dokunmayan Yılan Bin Yıl Yaşasın Deme!

Meksikanın doğusunda, domuz çiftliğinde yaşayan bir çocukta başlayan grip mikrobu, diğer ülkelerin insanlarını korkutunca, anlıyoruz ki siz istediğiniz kadar görmek,duymak istemeyin, ben en büyüğüm, refah içindeyim deyin, duvarlar örün, sınırları kapatın; mikrop zengin, fakir, Amerikalı, Meksikalı, eğitimli, eğitimsiz, temiz, pis dinlemiyor. Din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese bulaşabiliyor. Bana ne elin Meksikalısı düşünsün diyemiyorsunuz, gelip New York'un göbeğindeki büyük denetim firmasının beyaz yakalı çalışanına bulaşabiliyor. O halde dünyanın herhangi bir yerindeki insanın derdinin bizim derdimiz gibi önemsemenin vakti geldi de geçiyor bile. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!" dememek, umursanmayan o yılanın bir gün gelip kendinize değeceği ihtimalini unutmamak gerek!

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Kendini Hep Ihlamur Ağacı Gibi Hissetmek!...

"Bir ıhlamur ağacını kesmekle, kendimi yazı yazmaktan alıkoymak aynı şey. Yada ıhlamur ağacının olmasıyla benim olmam anlam bakımından farklı değil. Bundan sonrası ayrıntılar..." Böyle diyordu ya Edip Cansever. "Yazmazsam çıldıracaktım." diyordu Sait Faik de bir yazısında. İnsan duyguları müşterek."Yazmak" böyle bir sevda işte galiba. Çılgınca. Bugünlerde kendimi tam manasıyla bir ıhlamur ağacı olarak hissetttiğimden olsa gerek, hep yazmak istiyorum. Hep yazmak. Biteviye hem de...Tüm günün koşturma aralarında, masada açık duran bilgisayarıma oturup yazdım durmadan. Abartma sanatında üstüme yoktur da, bugün o günlerden biri demek!

Baktım sanal posta kutuma arkadaşım Oya'dan bir mektup düşmüş. "Başlık 40 yaş üstü kadınlar!" Dedim Oya beni kendime getirmek için mi yazdı birşeyler acaba. "Aklını başına al kadın, yaşına uygun yaz ve davran!" mı demek istiyordu ki? Ama Oya benim yüreğimi bilir. Bu yazı 40 yaş üstü kadınlarla ilgili eğlenceli bir şeydir. Ben de 30 yıllık arkadaşımı tanırım. Yazıyı okumadan önce, aynı yaşta olsalar da, farklı hisseden ve davranan insanları düşündüm. Galiba her yüreğin farklı bir aklı, her insanın kendi meşrebince bir olgunluğu oluyor. Bazen "Keşke çocuk kalsaydık!" derler ya, ben pek katılmam bu görüşe. Neden çocuk kalalım ki, büyüyelim bence... Ancak büyüdükçe anlaşılıyor hayatın lezzeti, yüreğin ve aklın kıymeti. Büyüdükçe öğreniyoruz ki hayat tesadüfler ve kazaralar demeti. Büyüdükçe görüyoruz ki hiç beklenmedik olaylar geliyor insanların başına. Düşmeler, kalkmalar, savaşlar,darbeler,evlenmeler, boşanmalar, aşklar, ayrılıklar, hastalıklar, kazalar, kaçışlar, dönüşler, doğumlar, ölümler, daha neler neler, yaşadığınız yeri dümdüz eden deprem bile... O zaman ne korkmak lazım hayattan ne de yakalayacağım herşeyi diye koşturup durmak galiba... Hayatı sizin dışınızdaki büyük yönetmen idare ediyor ve siz oyunculardan birisiniz aslında. Hayat kendi akışını kendi buluyor ve kendi mecrasında akıp gidiyor siz ne kadar çabalasanızda. O zaman yaş aldıkça yüreği akıllandırmayı bilmek gerek. Her yaşın kendine has güzelliğini farketmek, keyif veren her hissin ve kişilerin değerini bilmek.
Şimdi bakalım 40 yaşını geçmiş kadınların durumuna:
*40 yaşını geçmiş bir kadın asla sizi gecenin bir yarısı uyandırıp 'nedüşünüyorsun?' diye sormaz. Umurunda değildir çünkü ne düşündüğünüz.
*40 yaşını aşmış bir kadın TV deki maçı seyretmek istemiyorsa, söylene söylene TV'nin karşısında yanınızda oturmaz. Yapmak istediği bir şeyi yapar. Ve bu genellikle daha enteresan bir şeydir.
*40 yaşını aşmış bir kadın kendini yeterince iyi tanır ve kendinden emindir. Kim olduğunu, ne olduğunu, ne istediğini, ve kimden istediğini bilir.
*40 yaşını aşmış çok az kadın onun hakkında ya da yaptıkları hakkında ne düşündüğünüzü önemser.
*40 yaşını aşmış kadın, ağırbaşlıdır. Bir operanın ortasında ya dapahalı bir restoranda sizinle çığlık çığlığa kavga etmesi çok nadirdir. Ha tabi hak ettiyseniz, sizi vururken de hiç tereddüt etmez,sonuçlarına katlanmayı da planlayarak.
*40 üstü kadınlar açık sözlü, doğrucu ve dürüsttürler. Onun için ne anlam taşıdığınızı merak etmenize gerek yoktur.Ne kadar geri zekalı olduğunuzu bir çırpıda açık açık söyleyiverir.Eğer bir geri zekalı gibi davrandıysanız.
*Kadınlar yaşları ilerledikçe medyumlaşırlar. Ona günah çıkarmanıza hiç gerek yoktur. Onlar her haltınızı bilirler..

Ben kendimi "Ihlamur Ağacı" gibi hissediyorum hala..... Teşekkürler Oya!

Elveda Mrs.Robinson

Bugün evde, "Simon&Garfunkel"'in söylediği unutulmaz "Mrs.Robinson" şarkısını dinleyince, "Dustin Hofman"'ın "The Gradute" yada Türkçe ismiyle, "Mezuniyet" yerine "Aşk Mevsimi "diye çevrilmiş filmi aklıma geldi. İnterneti karıştırınca, gördüm ki üniversiteden yeni mezun Ben’i (Dustin Hoffman’ı) baştan çıkartan ve güzel kızı Elaine'den (Katharine Ross'dan) koparmaya çalışan , unutulmaz "Mrs. Robinson" karakterini canlandıran büyük aktrist "Anny Bancroft" uzun zaman önce vefat etmiş. Bu filmde Dustin Hofman'ın "Mrs. Robinson beni baştan çıkarmaya çalışıyorsunuz. Öyle değil mi?` cümlesi bizim kuşak sinema severlerin hafızasında yeretmiştir. Ne diyelim "Toprağı bol olsun!" Oscar sahibi aktrist, filmlerinde canlandırdığı karakterlerle, sevenlerin gönüllerinde!

Berezilya.com'dan Bir Yazı Aşırdım:)


ÜÇ BÜYÜKLER Mİ? MEMLEKET TAKIMI MI?

Geçtiğimiz hafta sonu memleket havası almanın zamanı geldi dedik ve rotamızı Körfez’e çevirdik. İzmit İsmetpaşa Stadı’nın yanından geçerken Kocaelispor’un üst sıraları zorladığı günlerindeki maçlarından kareler geçti gözümün önünden. Hemşehrilerle Kocaelispor muhabbeti yapmak da kaçınılmazdı elbette…

İzmitliyseniz eğer ya Kocaelisporlusunuzdur ya da ikinci takımınız Kocaelispor’dur. Ben İzmitli olup da futbolseverler arasında bana ne Kocaelispor’dan diyenine pek rastlamadım. Ancak has Kocaelisporlular, benim gibi ikinci takımım Kocaelispor, diyenleri pek haz etmezler. Aslında haksız da sayılmazlar. Ancak biz, üç büyüklerin büyülü dünyasına(!) kapılmış taraftarlar için de, “ne yardan vazgeçerim ne serden” misali hem onu desteklerim hem de diğerini tavrı en basit çözümdür.

Kocaelispor’un yıldızının parladığı günler, benim lisede olduğum yıllardı. Ondan önce hangi takımı tutuyorsun denklemini çözmek kolaydı. 2. Lig’de Kocaelispor’u, 1. Lig’de Beşiktaş’ı tutuyordum. Ancak Kocaelispor, 1. Lig’e yükselince hem Beşiktaşlı hem Kocaelisporlu oldum. Bu sefer de iş Kocaelispor-Beşiktaş maçlarında karmaşıklaşmaya başladı. 1994-1995 sezonunda Kocaelispor-Beşiktaş maçını İsmetpaşa’da izliyorum ve elbette Kocaelisporlular arasındayım. Bir ara Beşiktaş’ın bir atağında kaptırmışım kendimi, yanımdaki arkadaşım, kızım şaşırdın mı sen, diye uyarıyor da öyle kendime geliyorum. Ne yapayım, iki tarafı da destekleyince bir o tarafa kayıyorsun, bir bu tarafa. Maç beraberlikle sonuçlanıyor da ben huzurla stattan ayrılıyorum. Ne şiş yandı ne kebap (:

Bugün de hala ne Beşiktaş’tan vazgeçebildim ne Kocaelispor’dan. Kocaelispor-Beşiktaş maçları en objektif izleyebildiğim maçlardır. Zaman zaman hangisinin daha çok puana ihtiyacı varsa gönlüm ondan yana olur. Sonuç ne olursa olsun üzülmem, iki durumda da tuttuğum takım kazanmış olduğundan, benim için gerilimi en az maçlardır.Merak ettim tüm İzmitliler acaba benim gibi mi düşünüyor, benim gibi mi hissediyor diye, sordum birkaçına. İkinci takımım Kocaelispor diyenler, hangisi kazansa üzülmem diye yaklaşıyor genel olarak bu duruma. Bununla birlikte, önce Kocaelispor, diyenlerin sayısı da hiç azımsanmayacak büyüklükte. Üç büyüklerin mahalle futbolu oynamalarından sıkılmış olmalılar ki memleket takımını desteklemeyi çok daha samimi, çok daha futbola yakışır buluyorlar. Arada kendini üç büyük takımdan birinin fanatizmine kaptırmış bir iki kişi de var elbette. Ancak görünen o ki İzmitlilerin tamamına yakını Kocaelispor’u tutuyor, destekliyor, başarılılarını görmek istiyor.

Kocaelispor’un kümede kalma savaşı verdiği bugünlerde işi çok çok zor gözükse de yine de umutlar tükenmiş değil. Taraftarı Kocaeli’den bu mucizeyi gerçekleştirmesini istiyor.

Yazan- Aysun Başaran

Öğretmenler Anılarıyla Bile Ders Verebilir!

Her bayram annelere mutlaka hediye almak benim için bir şenlikti. Hem benim hem eşimin annesine, özenle seçer alır, itinayla paketlerdim hediyeleri. Onlar layıktı hediyelerin en güzeline. Sonra arka arkaya uğurladık her ikisini de Hakkın rahmetine. Alışkanlık var bir kere, annelere yapmalıyız gene bir hediye ama ölene dua etmekten başka ne yapabilirdik ki? Düşündük eşimle. Mezarlarını süsleyebiliriz dedik. Bu şahane bir fikirdi. Hem istiyoruz ki kabristanlar üzüntü ve sıkıntı vermesin ziyaretçilerine. Evlatlar, torunlar hem dua okusunlar, hem de yaşadıkları anıları hatırlasınlar hepbirlikte. Ve her bayram arefesinde, mezarlarına çiçek ekmeye başladık. Ancak sıkıntılı bir durum vardı. Biz ekiyorduk, bayram sabahı geliyorduk ki kabristana, çiçeklerin bir çoğu yerinde yoktu. Nasıl sinirlenip öfkeleniyordum. Diyordum ki "Mezardan da çiçek çalınır mı? Bu insanlarda vicdan, insaf kalmamış. Ne utanmaz insanlar bunlar, pes artık!"Bu böyle devam etti gitti. Ben öfkelendim her seferinde. Ta ki bir öğretmen anısıyla bana ders verene kadar...

Sınıfta bayram seyran demeden,herhangi bir gün aniden, hem de herseferinde değişik çiçekler getiren, Umut adında bir öğrencisinden bahseder Gülizar Öğretmen. Oysa şehrin kenar mahallesinde, yakınlarda ne bir çiçek bahçesi ne de bir çiçek satıcı olmayan bir bölgesindedir okul. Zaten çiçek alacak parası da yoktur Umut'un.Annesi çok küçük yaşta terk etmiş,sonraki yıllarda babasından da olmuştur. Büyükannesinin emekli maaşıyla, şehrin en büyük mezarlığının yanındaki bir viranede yaşamaktadır. Son anneler gününde öğretmenin boynuna sarılıp, elindeki çiçeklerini vermiş"siz benim annem gibisiniz" demiştir gülen yüzle. Bir gün gene bir kucak dolusu gülle sınıfa gelince, öğretmen Umut'a bu çiçekleri nereden bulduğunu sormuş. Çocuk büyük bir samimiyetle mezarlıklarda ziyaretçilerin getirdiği çiçekleri aldığını söylemiş. Öğretmen üzüntülü
"Ölülerin çiçekleri alınmaz oğlum!" demiş. Hikayenin sonu beni bitirdi... Umut kendinden emin bir tavırla şöyle demiş: "Ama öğretmenim ölüler çiçek koklamaz ki! Hem ben her gece dua ediyorum onlara penceremden!"
İşte bu öyküyü okuduktan sonra, kaybolan çiçekler için üzülmüyorum şimdi... Eğer böyle masum bir neden için ektiğimiz çiçekler yok oluyorsa... İnanmak istiyorum böyle olduğuna... Helali hoş olsun! Umut doğru söylüyor... Ölüler çiçek koklamaz ki!

1 Mayıs 2009 Cuma

Bir Sigortacı Filmini Kim Çevirmiş? John Carpenter

“Korku, insan ırkının sahip olduğu en güçlü duygudur; bilinmeyenin verdiği korku ise muhtemelen bu duyguların en eskisidir. Herkesin hissettiği bir şeyle uğraşıyorsunuz; daha küçük birer bebekken karanlıktan, bilinmeyenden korkardık. Bir korku filmi yapıyorsanız, seyircinin hisleriyle oynamanız gerekir. ” John CARPENTER


GELECEK FİLM: Bir sigorta müfettişinin başına gelenleri merak ediyorsanız, bir John Carpenter filmi olan Çılgınlığın Ötesinde'yi, bir sigortacının kaleminden okuyabilirsiniz. Yazacak sigortacı kim? Beeen! Filmdeki sigorta müfettişi kim? Sam Neill! Onun yerine geçeceğim ve kaybolan bir korku yazarının izini süreceğim. Bu filmde bir korku romanları yazarı kaybolmuştur ve son yazdığı "Çılgınlığın Ötesinde" adı kitabı kim okursa başına garip olaylar gelmektedir.Gerçekten çok heyecanlı ve gergef bir film!Hele o kasabadaki kilise var ya!Oooo... Anlatmamalıyım!Tadı kaçar sonra! Yaa bir dakika, bu film bir Stephen King romanından sinemaya uyarlanma mı yoksa? Birden şüphelendim. Olabilir mi! Uykum gelmişti. Yatmaya niyetlenmiştim. Merak ettim. Öğrenmeden uyumam mümkün değil ki! Durup dururken nerden çıktı şimdi "Gelecek Film" fikri? Off ya!

Zorla Kitap Yazdırma Sanatı

Hani insan sevdiği yazarların fanatik okuyucusuysa, sevdiği yazarlar da uzun zamandır kitap yazmamışlarsa, bazen "Misery" adlı film düşer aklıma. Derim ki kaçırsam şu yazarı bir kır evine, yazdırsam bir kitap söylene söylene. Öyle öfkelenirim ki bazen; marifet bende olsa yazacam, yoook, sana verilmişse bu kabiliyet, neden yazmıyorsun sevgili yazar, lütfen , bir zahmet!
Şimdi bu tatil gününde elimdeki kitapları okumayı bitirince, kalakaldım öylece. Kitap yok mu okunacak? Çook! Ama ben yazılarını keyifle, özlemle okuduğum yazarların kitaplarını istiyorum.Yazmıyorlar? Niye? O zaman "Misery" filmini seyrettirmeli bu kişilere...Kesinlikle!

Sakın hafife almayın bu filmi. Film en iyi Stephen King uyarlamalarından biri. Ayrıca James Caan, hayranı tarafından rehin alınan yazar rolünde. Kathy Bates ise benim düşündüğüm rolde. Nasıl mı? Bakın şöyle: Çok popüler bir yazar, özellikle sekiz kitaptan oluşan, Misery adlı melankolik bir kadının maceralarını anlattığı kitapları ile iyice şöhret ve servet sahibi olmuştur. Ama artık bu seriden sıkılmıştır. Bu kitap serisine nihayet vermek amacıyla, serinin bu son romanında, Misery adlı kadın kahramanını öldürür. Bu son kitap henüz yayımlanmamıştır. Bir gün karlı havada araba kullanan yazar, trafik kazası geçirir. Neyse ki Annie adındaki kadın onu bulacak ve hayatını kurtaracaktır.Yazar gerçekten çok şanslıdır. Çünkü hayatını kurtaran kadın bir hemşiredir.

Ayrıca enteresan bir durum daha olur.Kadın yazarı tanır ve şöyle der:" Merak edecek bir şey yok. Sana çok iyi bakacağım. Bir numaralı hayranın benim!" Bu gerçektir.Öyle ki, şehir dışında insanlardan uzak bir yerde yalnız yaşayan Annie'in en büyük tutkusu Misery serileridir ve yazarın fanatik hayrandır. Geçirdiği feci bir trafik kazası sonucu yazarın, kaburgaları ve bacakları kırılmıştır.Annie hemşire olduğu için hem ilk müdahaleyi yapmış, hem de ilaçlarla yazarın ağrılarını dindirmiştir. Annie hayranı olduğu yazara gereken her türlü hizmeti yapar. Karnını doyurur,ilaçlarını verir, tıraş eder. Şiddetli tipi yüzünden telefon hatları arızalıdır ve yollar kapalıdır. Bu nedenle yazar, bir süre Annie'in evinde kalmak durumundadır.Bir ara Annie, yazarın arabasında bulduğu çantadaki yeni romanı okumak amacıyla izin ister. Bir kaç gün içinde satışa çıkacak olan bu kitabı, hayatını kurtarmış, kendisini tedavi etmiş ve bakımını üstlenmiş olan hayranı okumayacakta kim okuyacaktır?Yazar tabi ki memnuniyetle kabul eder.

İşte asıl film bundan sonra başlayacaktır. Ertesi sabah, Annie sanki farklılaşmıştır. Konuşmadan yazara çorbasını içirir. Yazar ne olduğunu sorar. Annie romanın bir kısmını okumuştur. Bakışları sabitleşmiş, gözleri hissiz bakmaktadır. Elindeki çorba yatağa dökülünce bas bas bağırır. Artık yeni bir Annie başrollerdedir. Bir ruh hastası fanatik hayran! Kadın delinin tekidir. Son romanı okuyan Annie,yazarın serinin bu son kitabında Misery adlı kahramanını öldürdüğünü öğrenince, iyice çıldırmıştır. Annie'nin isteği ile bu kitap yakılacak ve yeni bir roman yazılacaktır. Yazar sorar:
‘’Benim ne yazacağımı sanıyorsun?’’
‘’Oh, Paul! Sanmıyorum. Biliyorum!’’
Nanananom!....Kitabın ismi ‘Misery’nin Dönüşü’ olacaktır.
Size bir şey söyleyeyim mi, öyle böyle değil, bu acayip bir gerilim filmi. Hem de içinde vampir, hortlak ne bileyim doğa üstü şeyler yookk! Direk damardan gerilim enjekte edip, gerip gerip gergef eden bir film yani!Yaaa... Böyle işte... Şimdi bazen gerekmiyor mu bazı yazarlara böyle bir vaziyet? Koskoca Stephen King boşuna yazmamış bu romanı. Bildiği bir şey vardır elbet!

Kathy Bates,bu filmdeki Annie performansıyla 1990’da hem Altın Küre’de hem de Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi oldu.

Yönetmen: Rob Reiner / Senaryo: Stephen King (Kitap)

Sen Ağaçların Aptalı,Ben İnsanların!


ARKADAŞIM BADEM AĞACI
Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış..
Acarsın çiçeklerini ..
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz..
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiç bir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya
Aziz Nesin

28 Nisan 2009 Salı

Şimdi Ben Neyleyeyim, Bu Şehri Ateşe mi Vereyim?

Dün okuduğum gazete haberinden sonra yemin ederim aynı şu hisler içindeydim: "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyim, bu şehri ateşe mi vereyim?" "Of!" dedim. "Of!Of!" Nasıl duymadım daha önce, neden gitmedim ben de?!..."Niye?"

Burcu Aktaş'ın Radikal'deki haberi şöyle başlıyordu: "Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek... Bu cümle önceki gün santralistanbul’da yapılan İhsan Oktay Anar sempozyumunun başlığıydı. Akın Tek mimarlığında İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen ve başlığıyla müsemma sempozyum birçok İhsan Oktay Anar müptelasını bir araya getirdi...........İhsan Oktay’ın ortalarda pek görünmeyen, söyleşilerine rastlamadığımız bir yazar olmasının, okurlarının onunla ya da edebiyatıyla ilgili en ufak bir bilgiye ulaşma merakının bundan etkisi olsa gerek. Yazdıkları kadar hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı bir durum söz konusu İhsan Oktay Anar için de. ...............Dili, üslubu ve tarihe bakış açısıyla Türk edebiyatında farklı bir yer kaplıyor, romanları yayımlanır yayımlanmaz elden ele dolaşıyor fakat kendisi hakkında ufak bir bilgiye ulaşmak kitaplarına ulaşmak kadar kolay olmuyor. Sempozyuma gelenler için bir profil çizecek olsak, İhsan Oktay Anar’a dair bir şeyler öğrenmek isteyen, onun muhayyel olmadığını bir kez daha gözleriyle görmek için gelen müptelaların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden her etkinlik çıt çıkmadan, katılımcıların dikkat kesildiği bir şekilde takip edildi. "

Ya haberin devamına ne demeli? "Sempozyumda en ilgi çeken şüphesiz sergiydi. Metin Üstündağ’ın küratörlüğünde, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyaları, serginin dikkat çekici işlerini bir araya getiriyordu..........Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya ve Tagut’a nevi şahsına münhasır Anar karakterleri can bulmuş. Selçuk Erdem, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu, Metin Üstündağ, Kenan Yarar, Galip Tekin, Latif Demirci gibi çizerler İhsan Oktay Anar karakterlerine can vermiş. Çizerlerin yarattığı karakterler Anar’ın ince mizah anlayışından da izler taşıdığı için oldukça başarılı. Çizerlere yol gösteren eskizler de sergide yer alıyor. Anar’ın çizimlerinin yanına yazdığı notlar yazarın kendi hayalindeki karakterleri açığa çıkarıyor. Kimi karakterini mistik kimisini içe dönük olarak tanımlamış, kimisinin de ne giydiğine kadar belirlemiş: başında namaz takkesi Anar’ın el yazısını gösteren bir diğer iş, yazarın Efrasiyâb’ın Hikâyeleri adlı öykü kitabının taslakları. Sarı sayfalara kurşunkalem ile yazılmış, bazı cümlelerin üzeri fosforlu kalemler ile çizilmiş"

İnanın çok kitap okunuyor ama lezzetli kitaplar az bulunuyor. İhsan Oktay Anar'ın tüm kitaplarının fevkalade özel lezzeti vardır. Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın bazı kitapları da bana aynı lezzeti hissetirir. Benim okur dünyamda bu yazarların yeri çok önemlidir. Hele İhsan Oktar Anar ortalarda çok görünmeyen bir yazar olarak, kendisi de herdaim ilgimi celbeder. Bu sempozyum kesinlikle görülmeye değerdi. Ama kaçırmışım işte. Yazının sonunda serginin 29 Nisan'a kadar devam ettiğini görünce, kanatlanıp uçmak istedim. Şimdi Santralistanbul'un yerini tespit etmeliyim. Gidemezsem : "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyeyim,bu şehri ateşe mi vereyim?"

"Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: "Dünya bir düştür. Evet,dünya... Ah! Evet,dünya bir masaldır." Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar"

25 Nisan 2009 Cumartesi

Bu Hafta İçimde Kalan Mevzular

Önce şunu söylemeliyim. Bloğumda yazdığım "İntihar Bulaşıcı mı?" yazım, çok eleştiri alınca, yazıyı kaldırmak zorunda kaldım. Dediler ki " Yazın okadar etkili ki, okuyunca insanda artıyor itihar eğilimi!" Haydi bakalım, lütfen gelin burdan yakın! Şaşakaldım. İnanamadım. Yazılar bu kadar etki eder mi insana? Girdim bir yaşıma daha. Neyse, dedim ki kendi kendime, madem bir blog yazıyorum,yazılarım olumlu duygular yaratsın insanlarda. Allah saklasın, ya intihar eden biri, geriye bıraktığı mektubunda " Bir yazı okudum Hayal Kahvesinde ve bir intihar virüsü oradan bulaştı bana. Eminim! Kendimi tutamıyorum, intihar edeceğim!" dese ve üstüne vazife edinip bir de bunu gerçekleştirirse, ben ömür boyu vicdan azabı çekmez miyim? Çekerim. Bunu düşününce kaldırdım yazımı bloğumdan ne yapayım bende? Ne insanlar var şu dünyada,yazılar etkiliyebilir belki. Kimseye sebep olmak istemem ben. Hem de şimdi durup dururken! Sylvia Plath ile başlamış olduğum, "edebiyat dünyasında intihar eden yazarlar"ı, tabi ki yazmamaya karar verdim. Hatta intihar konusunu tamamen aklımdan sildim.
Ta ki bu hafta üyesi olduğum İl Kadın Kurulu Komitesi'nin proje tanıtımı yapılan toplantısında, bir yekili kriz nedeniyle dünyada intihar oranları arttığı halde, memleketim insanlarındaki intihar durumlarında bir artış olmadığını söyleyince, aklıma ilginç konular geldi. Elimi koydum gene çeneme. Dalmışım. Bakın şöyle... Finlandiya ile ilgili bir yazı okumuştum. Finlandiya'da iki resmi dil var. Fince ve İsveçce. Tüm sokak adları ve resmi yazılar, ilanlar falan iki dilde yazılıyor. Büyüklüğü Türkiye'nin yarısı kadar, nüfusu Türkiye nin onda biri. Ülkede yaklaşık 70.000 göl var. Bu nedenle kuzey bölümüne göller bölgesi deniyor. Tüm arazinin %70 i ormanla kaplı. Helsinki de güneş sabah 10 da doğuyor ve öğleden sonra 15.30 da batıyor. Kuzeyde kışın 50 gün güneşin doğmadığı ve yazın da aynı süre içinde batmadığı yerler var.
Finlandiya'da hemen hemen tüm sorunlar çözülmüş. Trafik sorunu yok. Yılda 1.5 kişi trafik kazasından ölüyor. Ulaşım sorunu diye bir şey bilinmiyor. Tramvay ve otobüsler vızır vızır işliyor. Bir telefonla taksi kapınızda bitiyor. Hava deseniz temiz. Temiz havaları turistik sebeplerle kavonozlarda satılıyor. Saunaları insanları rahatlatıyor. Gazetelerine baktığınızda ne terör, ne hırsızlık, ne cinayet haberleri var. Turistik broşürlerinde yazan slogan şöyle: "Helsinki'ye gel ve rahatla!" Şehirlerde yapılması gereken bir düzeltme kalmadığı gibi, 15 yıllık bir nazım planı bile yapılmış. Gelecekte nüfus artarsa diye, henüz üzerinde hiç bir yapı bulunmayan arazilerin bile, su merkezi ısıtma,elektrik vs. gibi alt yapısı tamamlanmış. 15 yaşın üstünde okuma yazma oranı %100. 15 yaşın altında %70'i okur yazar. Din konusunda tutucu değiller. Ülkede 60 gazete okunuyor. İki kişiye 1 gazete düşüyor.
Şimdi geleceğim sadede. Trafik kazası, terör,soygun,cinayet, kan davası, belediye çukuruna düşme gibi sebepler olmadığından çok uzun yaşayan Finlilerin, intihar açısından İsveç'ten sonra ikinci sırayı aldığı söyleniyor. Misal, kadınlar kocaları bilgisayara çok düşkün diye, ihmal edildiklerini düşünüyor ve kendilerini balkondan atabiliyor. Dünyanın en çok içki içilen 5. ülkesi olması sebebiyle, fazla içki içmenin ruhsal dengeyi bozmasının bu eğilimi artırması mümkün olduğu düşünülünce, her türlü zenginlik, refah,imkan olmasına rağmen, dünyadaki en fazla intihara meyilli insanlar bu bölgelerden çıkabiliyor. Şaşkınım bunları düşündükçe."Bu insanlar belelalarını mı arıyorlar durup dururken? Neden intihar ediyorlar ki basit sebeplerle?" diye düşünürken, arkadaşımın kolumu dürtmesiyle kendime geldim. Silkelendim....Yetkili şöyle diyordu: "Kriz mi var memleketimizde? Nerde arkadaşlar nerde? Kriz yaşayan memleketlerde intihar oranlarında feci artış var. Bizde ise bu oranlar düşmekte. Kriz bizi teğet geçmekte!" Kalakaldım! Yaa, demek ki böyle!...

NOT: Diyeceksiniz ki,Finlandiya ile ilgili fotoğraflar koymuşsun bloğuna anladık. Peki o en üstteki papatya niye? Valla hani gene yazımda intihar geçiyor diye, insanlar meyletmesin kendilerini öldürmeye, bu fotoğraflar iyi hisler uyandırsın okura dedim de! Böyle işte!...


Bir Fotoğraf

Fotoğraf - Eser Özkoçak

22 Nisan 2009 Çarşamba

Çok Bir Şey De Getirmez Ama Eli Boş Da Gelmez!

Her bayram öncesi annelerimiz, kardeşlerimiz için çam sakızı çoban armağanı hediyeler alırım. Herkes büyüklere çikolata veya tatlı alır bayramlarda yada ziyaretlerinde. Bense öyle bir şey almalıyım ki bitmemeli, kullanışlı olmalı, hep eline gelmeli, işine yaradıkça memnuniyetle adımı anmalı. Yenip bitirilecek yiyecek yada koklanıp atılacak çicek değil de, genelde mutfakta kullanılacak bir gereçtir aldıklarım. Elma şeklinde komik bir komposto takımı mesela, birbirine sarılan romantik bir tuzluk karabiberlik yada, bir cam sürahi veya salatalık kasesi ama pratik mi pratik, hiç olmadı süzgeç bile olabilir plastik... Hediyenin azına çoğuna bakılmaz. Bilinmelidir ki ama asla boş olmaz!

Bizde adet böyledir. Bu ailemin kadınlarından bana intikalen geçmiştir. Anneannem , annem ve şimdi de ben. Böyle gördüm, bu adet böyle gidecek. Çok küçükken yadırgardım annemi. Misal, yolda aklımıza geldi ve annemin bir arkadaşının evine gireceğiz ayaküstü. Boş gitmek olmaz ama. Mümkün değil! Etrafta bakkal varsa bir paket çay, bir paket kesme şeker belki yada bir kutu pötibör bisküvi, fırın varsa etrafta bir yada iki tane ekmek bile alıp götürürdü. Nasıl utanırdım! Böyle şeyler hediye diye götürülür mü? Annem götürürdü. Göğsünü gere gere girerdi eve, hiç aldırmazdı. Girdiğimiz evde de, nasıl hora geçerdi götürdüğümüz hediye inanamazdım. Hemen çay yapılırdı misal, "Çay yanına evde başka bir şey kalmamıştı vallahi !"deyip bizim bisküviler konurdu. Nasıl da yerdik iştahlı iştahlı, anneme hayretle bakardım. Ne rahattı!!

Bende de vardır aynı huy şimdi. Besbelli ki geçmiş genlerle. Bayramlar özel tabi, ama gene de çok büyütmem gözümde. Elime ne gelirse, ne uygunsa keseme, içime ne sinerse, karınca kararınca mutlaka alırım bir hediye. Boş gitmem kimseye... Mümkün değil! Bazen arkadaşıma giderken alırım bir paket kahve yada halama giderken ekmek bir yada iki tane, amcama uğrayacağım baktım misal, vitrinde saplı büyük bir bardak var, ne olacak rahatça su içsin diye; hiç aldırmam alırım ve götürürüm göğsümü gere gere... Eğer yeni tanıdığım birilerine, böyle bir hediyem denk geldiyse, gülerler götürdüğüm hediyelere önce, sonra şaşarlar nasıl da hora geçti diye, ayrıca gıpta ediyorlardır nasıl yapıyorum diye...Eminim, kesinlikle! Bilirim bazı arkadaşlarım, bebek yada ev nedeniyle,hayırlı olsun demeye gidemezler, ellerinde iyi bir hediye yok diye... Bebek büyür, ev eskir, bizimki halen bir hediye beğenememiştir. Ben bebek mi oldu? Yol üstünde varsa bir eczane, alırım bir paket çocuk bezi. Ne var? Komik mi şimdi? Kaç bebekli arkadaşıma denk gelmişimdir. Tam bezleri bitmiş, ne yapacaklarını bilemezken, ben elimde çocuk bezi paketiyle ile salına salına gelmişim. Hem çok şaşırmışlar hem de sevinçlerinden havalara uçmuşlar! Hala anlatırlar!
Bizim için şöyle derler : "Çok bir şey de getirmez ama eli boş da gelmez!" Bu geleneği bozamam ben! Üzgünüm arkadaşlar... Çok bir şey de getirmem ama eli boş da gelmem!!... Böyle işte!!

21 Nisan 2009 Salı

Sözümü Tutacağım,Adını Anmayacağım!

Genel Sigorta'nın Gala Gecesinde, Emel Sayın çıkınca sahneye, Türk Sanat Müziğini ne kadar özlediğimi farkettim. Emel Sayın, tam "Geçse de gençlik çağım / Boş kalsa da kucağım / Sözümü tutacağım / Adını anmayacağım" diye şarkı söylemeye başlayınca ben koptum, gene daldım gittim bambaşka dünyalara...İzmit'li olup, yaşı bana yakın olanlar hatırlayabilirler anca, şimdi Sanat Sokağı'nın olduğu yerde, eskiden Oğuz Bahçe Sineması vardı. "Açık hava sinemasıydı. Çekirdek kabuklarını yerlere attığınız, tahta sandalyeli, iki günde bir filmin değiştiği, bazen ‘iki film birden’ olan, yağmur yağdığında filmin yarıda kaldığı sinemalardan yani. Film aralarında Modern Talking çalardı hep. You’re my heart, you’re my soul… Comenchero, Live is Life çalardı sonra. Bazen de Türkçe şeyler… Ayağıma bastın çocuk, çok kötü bastın çocuk, çocuğum olur çocuk…" gibi anlatır ya bazı yazarlar, işte o sinemalardan... Ben ortaokula başlayacağım yıl bu sinamaya bitişik bir apartmana taşınmıştık. Birinci kattı. Evin sinemanın bahçesine doğru uzayan, sanki sinemanın locası gibi duran bir balkonu vardı. Bu kesinlikle bana bir armağandı. Sinemayı işte ben bu evde sevmiştim. Film seyretmeye bayılırdım. Gözlerim okadar bozuktu ki tam beş numara. Haftada iki film değişirdi. Her akşam aynı filmi seyretmekten bıkmazdım. Annem gözlerimin bozukluğunu her akşam film seyretmeme bağlardı. Çok kızardı. Gizli gizli seyrederdim ve anneden gizli yapılan her şey ne keyif verirdi insana...

Emel Sayın'a nasıl hayrandım. Hem şarkılarına hem de sinemadaki duruşuna. Engin Çağlar'la oynadığı Feride, Cüneyt Arkın'la Rüzgar şimdi aklıma gelenler bir anda... Ama en çok Tarık Akan'la çevirdiği filmlere hastaydım. Mavi Boncuk mesela. Altı arkadaş - Tarık Akan, Zeki Alasya, Metin Akpınar,Halit Akçatepe, Minür Özkul, Kemal Sunal- Emel Sayın'ın çalıştığı bir gazinoya giderler. Paraları yetmeyince hesabı ödemeye yemekten sonra,bir güzel dayak yerler.Bunun üzerine intikam almak için Emel Sayın'ı kaçırırlar. Emel Sayın ile bizim kafadarlar muhabbeti ilerletince, gazino patronu fidyeyi ödemesine rağmen, Emel Sayın bir türlü gitmek istemez falan... Böyle bir şeydi galiba. Bol şarkılı, komik, eğlenceli ve aşk dolu bir filmdi.
Eski aşklardan, misal bu ya!

Ya Tarık Akan'ın şımarık zengin fabrikatör çocuğu rolündeki fimi "Yalancı Yarim"... Ferdi ile fakir ve güzel kızımız Alev arasındaki önce yalanla başlayan sonra katmerlenen aşkları tam bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyorken, yanımda oturan arkadaşımın elimi tutmasıyla kendime geldim. Emel Sayın sahnede şarkı söylüyordu. Salonda yerlerinde oturan acenteler, elele tutşmuşlar ve sağa sola sallanarak şu şarkıyı söylüyorlardı... "Yok artık!" dedim. "Yok artık bu kadar da olmaz ki!"Yalancı dünya gibi / Yalancısın sevgilim / Sen mevsimler gibisiiinnn / Değişirsin sevgiiiiiliiiimmm!"