15 Şubat 2010 Pazartesi

Onsuz Olmazdı.. Yeri Dolmazdı..

Günümüzden 146 yıl önce doğmuş bir yazar. Acaba yukarıdaki fotoğrafından kim olduğunu hatırlayabilmek mümkün olabilir mi? Bugün minibüsle İzmit’e gidecektim. Araba kullanmayacağım ya yanıma bir kitap alayım istedim. Hep ucucuna yaşadığımdan gene telaş içindeydim. Kitaplığın yanından geçerken bahtıma ne denk gelirse diye rafların birinden bir kitap çektim. Kitabı çantama koydum. Koştura koştura evden çıktım. Arabaya bindiğimde kitabı çıkardım. Aa! O ne? Yılardır okumadığım bir kitap! Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın öykü kitabı. Ne kadar sevindim anlatamam! Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç biraz daha uzundu. İkinci öyküyü okumaya başladım. Öykünün adı şuydu: Melek Sanmıştım Şeytanı.

Aradan bu kadar geçmiş. Dile kolay. Nerden baksan aramızda bir asırdan fazla var. İyi bir edebiyatçı yaşlanır mı hiç? Mümkün mü? Tekrar anladım ki mümkün değil!.. Öyküde kibarca bir ailenin yanında üç yıldır içgüveysi olan Hüsnü, kendi başından geçenleri anlatıyordu. Öyle eğlenceli bir lisanla, öyle tatlı bir mizahla anlatıyordu ki, bir an karşımda gencecik yaşında Hüseyin Rahmi Gürpınar oturuyor sandım. Evet.. Hayal değil hem de gerçekten. O samimi üslubuyla sırlarını bana döküyordu resmen. Dırdırcı kaynana, altına iç takkesi giymekle kafasındaki şapkanın günahını hafiflettiğine inanan kayınbaba ve kıskanç bir eş. Yan bastığı, öne baktığı, aksırdığı, öksürdüğü affedilmez kabahat olan sığıntı durumda bir damat. Asıl önemlisi o devirlerin aile ve sosyal hayatını gözler önüne seren eğlenceli bir tasvir. Hangi tarih kitapları anlatabilir bu denli etkilisini? Sanki Hüseyin Rahmi Gürpınar anlatıyor, ben de dinledikçe dayamıyor kıkır kıkır gülüyordum. Sırlarını anlatıyordu anlatmasına ama, tatlı tatlı da akıl veriyordu arada. Öykü bitince yazarın diğer öykülerini düşündüm. Biliyorum diğer yolcuların tuhaf bakışları arasında kendi kendime gülüyordum. O çocukluğumda okuduğum perili Gulyabani, Cadı öyküleri mesela... Tekinsiz öykülere onunla alışmıştım galiba. Şimdi ne düşündüm biliyor musun? İyi ki doğmuş, iyi ki bu öyküleri yazmış Hüseyin Rahmi Gürpınar! İyi ki! Ruhuna Rahmet!.. Onsuz ne eksik olurdu değil mi? Yeri tam bir boşluk olurdu. Kesin! Sen hiç Hüseyin Rahmi Gürpınar'sız bir Türk Edebiyatını düşünebiliyor musun? Mümkün değil.

NOT: Eski ve yeni kitap kaplarına bakınca iyice anlıyorum ki, demek kitap kapları artık özensiz hazırlanıyor. Ne fena değil mi? Çok fena hem de. Bir yeni baskı kitabın kapağına bakalım bir de eskisine... Kim merak edip okumak ister kapağı bu kadar ruhsuz hazırlanmış bir kitabı? Kimse! Ya da Edebiyat öğretmeni ödev verecek. Zorla okuyacaklar. Oysa ne dünyalar var Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın kitaplarının içinde!

14 Şubat 2010 Pazar

Godard'ın Filminde Rol Verdiği Kitapların Peşine Bir Dedektif Gibi Düşünce...

Fransız yönetmen, Jean Luc Godard'ın çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde kitaplara oyuncu muamelesi yaptığını öğrendiğimde çok merak etmiştim. Filmi seyrettim. Doğruydu. Filmde oyuncuların elinde, masada, sehpada hep kitaplar vardı. "Ne var bunda?" denebilir. Kitapların bolca yer aldığı kütüphanede, kitapçıda çevrilen filmler yok mudur? Vardır. Ama bu filmde durum farklıydı. Kamera kitapların kapaklarına bir oyuncunun yüzüne yaklaşır gibi odaklanıyordu. Adeta her kitap bir oyuncu yüzü gibiydi. Bu durum çok hoşuma gitti. Çünkü ben de kitap kapaklarına meraklı biriyim. Sevdiğim kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Ayrıca filmde oyuncular da kitap gibi konuşuyorlardı. Sanki Godard kitap yazmak istemiş de, kitap yazacağına kitap gibi bir film çekmişti. Filmi seyrederken, kameranın odaklandığı kitapların yazarlarının adlarını not ettim. Acaba Godard niye bu yazarların kitaplarını seçmişti? Merak ettim. Şimdi bu yazarları ve kitaplarını tek tek inceleyeceğim. Jean Luc Godard'ın Aşka Övgü adlı filminde, uzun uzun gösterilen kitaplardan birinin yazarı Peter Cheyney'di. Sanal ansiklopedide yazarın kitaplarını buldukça kapaklarına bayıldım. Bakınız işte aşağıya ve yukarıya ekledim.


İngiliz polisiye yazarı Peter Cheyney, bugün adı pek bilinen bir yazar değil. Yazarın kitapları Çağlayan yayınlarının değişik kapak tasarımlarıyla 1954 yılında bizim memlekette yayımlanmaya başlamış. Ve zamanında oldukça fazla satmış. Tükçe'ye çevrilen 25 civarında kitabı varmış. Öykülerinin konuları Avrupa'da geçiyormuş ve türdeşlerinden daha az şiddet içeriyormuş. Malum, İngiltere'de polis bile tabanca taşımaz. Bu nedenle İngiliz yazar Peter Cheyney'in dedektifi, sıkıştığında 45 liğine davranan ünlü dedektif Mayk Hammer tiplemesi gibi değilmiş. Peter Cheyney'in kitaplarındaki dedektif iş kavgaya geldi mi, sanıyorum bizim şimdi Ju do diye bildiğimiz, o dönemin tabiriyle Jui Jutsu ile düşmanlarını alt edermiş. Ama çapkınlıkta ABD'li meslektaşlarını aratmazmış. Şimdi ilginç bir tespit yapacağım. Romanlarının edebi değeri tartışılan Peter Cheyney'in Türkçe metinlerde Lemi Kovşun olarak adlandırılan, orijinalinde ismi Lemmy Caution biçiminde geçen ünlü dedektif karakteri var ki, bu dedektif sinemada da tanınmış biri değil mi? Hatırlasana Jean Luc Godard'ın Alphaville(1965) adlı filmini.. Bu filmde Alphaville adlı ilginç bir şehre gelen özel dedektifin adı nedir? Lemmy Caution.

Çok tuhaf bir filmdir Alphaville. Alpha 60 adında bir bilgisayar şehri yönetmektedir. Şehirde aşk, vicdan gibi kelimeler yokedilmiştir. İnsanlara ağladıkları için ölüm cezası verilebilmektedir. İnsanları her an gözlemekte ve denetim altında tutmakta olan bilgisayarı tasarlayan bilimadamının kızına aşık olur bu ünlü dedektif Lemmy Caution... Neyse.. Şimdi anlatmak istediğim film konuları değil. Jean Luc Godard'ın, yazar Peter Cheyney'in bir kitabına, 2001 yılında çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde rol vermesi haybeye değil demek ki. Çünkü Godard yıllar önce, taa 1965 de çevirdiği Alphaville adlı filminde yazarın kitaplarının ünlü kahramanı dedektif Lemmy Caution'un adını kullanmış. Bundan yıllar sonra Godard, çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde Peter Cheyney'in kitabına rol vermekle, kendi tarzında yazara teşekkür ediyordur belki, kim bilir? Bakar mısın sen şu işe? Neler öğreniyor insan... Seyirci olarak yönetmenin filmindeki kitapların peşine dedektif gibi düşünce...



Edebiyat Aşk Değil De Ne?



İki saat boş vaktim vardı. Ne yapacaktım? Kardeşimi ayarttım. Gene iki saat evinden kaçırdım. Kimi zaman böyle dar zamanlarda buluşuveririz. Birlikte hasbihal ederiz. Kardeşim öğretmendir. Uzmanlığı da Türkçe olunca, deymeyin edebiyat muhabbetine… Edebiyata meraklı bu öğretmen bir de balık burcuysa eğer, ohhh şahane aşk sohbeti yapabilirsiniz böyle biriyle. Balık burcu bilirmisiniz ki, en romantik, en gizemli, en duygusal, en hayalperest ve depresyona en meyilli kadın tipidir. İki hafta çocukları hasta oldu diye döküntü oldu vücudu sıkıntıdan vallahi. Ama hastalığının adı da pek yakışmış haspaya; Rose! Okadar romantiktir ki, döküntüleri bile gül şeklinde!. Neyse iyileşti şimdi çok şükür!... Gene bir kaçamak yaptık kardeşimle. Önce bir kafeye gittik. Kahvelerimizi sipariş ettik. Şöyle koltuklarımıza rahatça yerleştik. Yaslandık arkamıza. "Bu gün konumuz edebiyatımızda aşk olsun! Ne dersin?” dedik göz kırparak birbirimize. Kahvelerimiz geldi. Şöyle bir kahveleri kokladık çektik içimize. Sonra fincanların uçlarını birbirine değdirdik “Aşk olsun!” diye bağırdık çevreyi umursamadan gene... Vee.. Başladık muhabbetimize…


Önce ben Attila Atalay'ın çok sevdiğim Ebekulak adlı öyküsünden bahsettim. Benim kardeş de çok sever Ebekulak'ı. Her öyküseverin ayrıcalıklı öyküleri vardır. Ebekulak benim için öyledir. Zaman zaman kitabını açar okurum. Tekrar tekrar okumaktan bıkmam. Bilakis öyküyü bildiğim için yüreğimde hissederim. Haa.. Bir de mutlaka sesli okurum. Gözümün görmesi yetmez, kulaklarım da duysun isterim. Çok severim.

Ama asıl benim küçük, Nezihe Meriç’in "Keklik Türküsü" öyküsünü okadar güzel anlatır ki doyamazsınız tadına. Dinlerken kardeşimi, kendinizi bir kaptırırsınız konunun akışına... Öykü bir kara tren olup, tünelden geçer gibi gönlünüzü delip geçer. Öyyyle bakakalırsınız ardından . Çok güzel anlatır gerçekten."Keklik Türküsü’nü anlatsana bana kardeş"dedim. " Tamam!” dedi. Hiç itiraz etmedi… Canım benim ya… Bu bildiğim hikayeyi kaç kez dinledim kardeşimden. Neden yeni duymuşum gibi geliyor bana her seferinde? Neden gözlerim doluyor ve zor tutuyorum ağlamamak için kendimi… Bu akşam da müthişti anlatımı! Sakın bilmeyenler adında keklik var diye fabl gibi bir şey sanmasınlar. Yoo! Bu bir genç kızın İstanbul'da her gün bindiği vapurda karşıdan aşık olduğu bir çocukla ilgili... Şehir hikayesi yani.. Ama daha eski yıllarda geçer... Gene içten içe çekilen, dile dökülmeyen aşklardan. Eski aşklardan! Yazarın Bozbulanık adlı kitabında yeralan öykülerinden...

Sonra nedense birden Huzur’a atladık. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın arkasından rahmet okuduk… Bir çocuklu dul bir kadın kahraman ile genç sevgilisinin aşkını hatırlamaya çalıştık. A.H.Tanpınar'ın, Orhan Pamuk‘un en etkilendiği romancı olabileceğini konuştuk. Biz aslında öyküleri konuşacaktık. Nerden geçtik acaba şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’a? Konu konuyu açıyor işte. Huzur'dan, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne atladık. Nasıl saplantılı bir aşktı değil mi Kemal'in Füsün’una duyduğu aşk? Ya Kemal’in sevgilisinin her kullandığı eşyaya hastalık şeklinde düşkünlüğü… Sekiz yıl içinde kaç taneydi, sevgilisinin 4.213 tane miydi sigara izmaritini biriktiren aşık… Böyle sapkın bir aşık olabilir miydi gerçek hayatta acaba? Konuştuk da konuştuk… Konu edebiyatımızda aşk olunca ve iki kadın bir araya gelince kimi çekiştireceğiz konu komşuyu mu? Tabii ki edebiyatçılarımızı öyle değil mi?



Uykusuz mizah dergisinde sürekli takip ettiğim Ersin Karabulut’un Sandıkiçi’den bahsetmeye başladım. Bir keresinde anlattığı öykü, yanlışlıkla bir adama çarpması ile başlıyordu. İnanılmaz tatlı yazmıştı gene ve okurken çok eğlenmiştim. Tam onu anlatırken kardeşime, ben de ilgi dağınıklığı vardır işte böyle… Konu aşk iken değiştirdim konuyu birden. "Hani birine çarparsın fark etmezsin de sana “Hişt dikkat etsene” diyen bir ses duyarsın ve sinir olursun ya " diye söze başladım şimdi de. “Hişt” ne kardeşim dedim. Hişt ne? şeklinde konu akınca… Birdenbire “Hişt Hişt”e atladık. Hani Sait Faik’in “Hişt, Hişt “adlı yalnızlık temalı öyküsü. Ben hişt kelimesine sinir oluyorum ama ya kimsem olmasa , bir hişt diyenim bile olmasa ne olurdu acep halim diye düşündüren öyküsü. Çok güzeldir bu öykü de sahiden! Biraz dedikoduya girip Sait Faik’in özel hayatıyla ilgili konulara dalıyorduk ki… Boşver dedik şimdi bunları… Birkaç da şair yadetsek! Mesela kim?



İlk olarak nedense Sezai Karakoç geldi aklımıza… Mona Rosa şiiri… Hani üniversitede okurken platonik aşık olduğu kız için yazmış bu şiiri de kızın haberi yokmuş… Kızın ceplerine gizli gizli aşk şiirleri koyarmış. Kız, bu şiirleri erkek arkadaşı yazıyor sanırmış. Oysa Sezai Karakoç yazarmış. Mona Rosa'yı okuduğunuzda kızın adı çıkar ya şiirden sahiden. Kızın adı da aramızda kalsın Muazzez Akkaya. “Mona Roza siyah güller akgüller” diye başlayan uzun şiiri. Kız yıllar sonra bu şiir ortaya çıkınca sevildiğini öğrenmiş. Bunu duyduğunda evliymiş tabii ki! Yoksa kızı, Muazzez Akkaya benim annem diyerek ortaya mı çıkmış? Muhtelif söylentiler var ama bildiğimiz kadarıyla şair hiç evlenmemiş. Ne aşklar var ! Aaa biraz dedikodu yapalım artık bu kadar da öyle değil mi? Hemen büyük şairimiz Attila İlhan'a geçtik ki kardeşimin telefonu çaldı..

Tam Attila İlhan’a geçtik .. Pia… Yağmur kaçağı ve Üçüncü Şahsın Şiiri ile sohbetimize devam edecektik ki... Devam edemedik… Bitirdik… Çünkü küçük yeğen evde “Anne..Anne!” diye tutturmuş. Hemen hesabı ödedik. Arabaya bindik. Birbirimize baktık.. Bir ağızdan: “Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu ağlardım. Beni sevmiyordun, bilirdim. Bir sevdiğin vardı, duyardım. Çöp gibi bir oğlan, ipince, Hayırsızın biriydi fikrimce. Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım. Felaketim olurdu, ağlardım!" Üçüncü Şahsın Şiiri adlı muhteşem şiirin ezberimizdeki ilk dizelerini aşkla seslendirdik… Kardeşimi bıraktım evine... Araba kullanırken devam ettim şiire: "Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi öterdi. Bir rüzgar aklımı alırdı. Sessizce bir cigara yakardın. Kirpiklerini eğerdin bakardın. Üşürdüm içim ürperirdi. Felaketim olurdu, ağlardım!" Bu kadarı kalmış ezberimde... Edebiyat AŞK değil de ne?

13 Şubat 2010 Cumartesi

Kadınları Sinir Krizinin Eşiğine Kimler Mi Getirmiş?


Dvd kabının üzerinde Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar adını görünce, “Ay, hiç çekemem şimdi kadınların vırvırlarını… Hele bir de İspanyol filmi… Laflarının ardı arkası gelmez… Vıdır... Vıdır... Depresyondaki kadınların muhabbetini mi izleyeceğim? Hiç işim olmaz!” dedim ki, baktım yönetmen Pedro Almodovar’mış. O zaman bir durdum. Almodovar’ın ilk ödüllü filmlerinden. 1988 yılında çevrilmiş. “Hımm.. Öyleyse seyredeyim bari,” dedim. Pedro Almodovar kadınları hep erkeklerden daha ilginç bulduğunu söyleyen bir yönetmendir ya kadın erkek ilişkilerini, sorunlarını, açmazlarını, hayatı görme ve anlama durumlarını onun bakış açısıyla seyretmek zevkli olur diye düşündüm. Bakalım bu hınzır yönetmen, kadın ve erkeğin hayatta kendilerine biçilen rollerin klişelerini nasıl sorgulamış, görüntüleri nasıl reklendirmiş, hangi müziklerle süslemiş, hangi filmlere gönderme yapmış, hangi şaşırtan şakalarıyla desenlemiş, doğrusu merak ettim. Sonuç olarak filmi seyrettim. Eski de olsa filmi sevdim. Kadınları sinir krizinin eşiğine getiren kimler mi? Erkekler… Evet, öyleydi... Yooo…Ben söylemiyorum ki. Filmde durum böyleydi. Filmdeki Antonio Banderas'ın hali ise tam seyirlikti. Vallahi... Çok komikti. Eğlendim.

12 Şubat 2010 Cuma

Şimdi Pedro Almodovar'ın Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar Adlı Filmini Seyredeceğim. Bakalım, Kadınları Sinir Edenler Kimlermiş Öğreneceğim.

Ne Olacak Bu Takımın Hali?


Futbolla ilgili olduğumu söyleyemem. Bana tuttuğum takımın oyuncularının isimlerini sorma istersen. İnan çok mahçup olurum. Cevap veremem. Geçen sene lig şampiyonu hangi takımdı diye sorsan? Bilmem. Yo, biliyorum. Beşiktaş’tı galiba. Eyvah! Değil miydi yoksa? Anlatmayayım daha fazla. Ne yapayım? Üzgünüm. Durumum aynen böyle.

Ama bak… Futbol seyredenler daima ilgimi çeker. Gizli gizli bakarım. Alenen bakıp rahatsızlık vermek istemem. Merak ederim. Bir küçük meşin top. Topun peşinde koşan adamlar. Onları seyreden milyonlarca insanlar. Aynen eskiden Roma’da birbiriyle dövüşen gladyatörleri ya da aslanları seyredenler gibi. Değişen ne ki? Seyirci aynı. Seyredilen olay farklı. O kadar. Bakınız alttaki ve üstteki fotoğraflar.

Dünyanın her yerinde futbol oynanıyor. Futbol sporun gözdesi. Özellikle derbi denilen maçlarda ya da milli maçlarda tüm ülkenin nefesi ekranda atıyormuş gibi. Sokaklar nasıl ıssız. Herkes maça kilitli. İnsanlar o günlerde futbolla yatıyor, futbolla kalkıyor. Neredeyse futboldan başka bir şey konuşulmuyor. Bunu yazınca bak aklıma ne geldi? Portekiz’in eski dikatörü Salazar demiş ki, “Futbol olmasaydı yarım saat bile idare edemezdim bu ülkeyi.” Tuhaf geliyor değil mi? Ama futbol böyle bir şey işte. İlginç olan Salazar gitti. Dünyada rejimler değişiyor. Duvarlar yıkılıyor. Futbol kurallarıyla halen yaşamaya devam ediyor. Ya seyirci? Aynı. Başından beri bilindiği gibi. İnsanlar hayranlıkla futbol maçlarını seyretmeye devam ediyor. Spor tarihi boyunca seyirci hiç değişmiyor. Coşkuyla seyrediyor. Vazgeçemiyor. Özlüyor. Söz söyletmiyor. Sahipleniyor. Tuttuğu takımı yenilse bile, sanırım futbol insanı gene de hayal kırıklığına uğratmıyor.. İlginç bir büyü. Beni futbolu seyretmek değil… Seyirciyi seyretmek cezbediyor.

Nick Hornby'ın “Futbol Ateşi” adındaki kitabını bilir misin? Tuttuğu takımın maçlarını kaçırmamak için hayatındaki her şeyden vazgeçebilen bir adamı anlatır. Şahane bir kitaptır. Sonra kitabın filmi de çevrildi. Tekrar tekrar keyifle seyrettiğim fimlerden biridir. Aslında Nick Hornby kendisi de tam bir taraftar. Resmen Arsenal delisi. Kitabında aynen şöyle diyor “Sonraları kadınlara nasıl âşık olduysam, futbola da öyle âşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.” Eğitimli bir insan nasıl kendini bu denli futbola kaptırabilir? Kaptırıyor vallahi. Kitapta okuyorsun. Filmde seyrediyorsun. Duruma şahit oluyorsun. Şaşırıyorsun. Hayrete düşüyorsun. Futbol tutkusu, futbol sevgisi bu denli iyi anlatan başka yazar var mı ben bilmiyorum. Bu kitabı okuyunca, ardından filmini seyredince şunu çok iyi anlıyorsun. Futbol gerçekten kimileri için aşk gibi. Bu aşkın içinde fazlasıyla hüzün de var biliyor musun? İki ellerini yanaklarına dayayıp diyorlar ya: “Ne olacak bu takımın hali?” O vaziyetlerini görünce… Öf! Öyle üzülüyorum ki!

11 Şubat 2010 Perşembe

Simon & Garfunkel Dinliyorum...

Eski dostum karanlık merhaba. Tekrar konuşmak için geldim seninle. Çünkü bir ilham hafif hafif yaklaşıp, ben uyurken tohumlarını bıraktı zihnime ki hala oradalar. Sessizliğin sesinde. Bitmek bilmez o rüyalarda, dar Arnavut kaldırımlarda, sokak lambalarının halesi altında yürüdüm. Yakamı doğrultup soğuğa ve neme, gözlerim geceyi bölen neon ışığıyla süngülenmişken, dokundum sesizliğin sesine. O çıplak ışıkta binlerce, belki de daha fazla insan gördüm. Söylemeden konuşan, dinlemeden duyan o insanlar, seslendirilmemiş şarkılar yazarlar ki rahatsız etmezler asla sessizliğin sesini. ‘Aptallar’ dedim, “Bilmiyorsunuz kanser gibi yayılan sessizliği. Kulak verin sözlerime öğreteyim, tutun kollarımdan ki geleyim.” Fakat sessiz yağmur damlaları misali, düştü ve yankılandı sözlerim kuyularında sessizliğin. (The Sound of Silence adlı şarkılarının şarkı sözlerinden alıntılar...)


10 Şubat 2010 Çarşamba

Zagor'la Türkülerin Menzilinde Dolanma Durumları

Zagor'u bilmeyen var mıdır? Zagor çocukluğumda en sevdiğim çizgi roman kahramanlarından biriydi. O zamanlar ailem, çizgi roman okumama izin vermezdi. Abim alıp okurdu. Ben elime alınca kıyamet kopardı. Zaten meşrebim yasaklanan her şeyi daha fazla merak etmeye meyilliydi. Ben de ders çalışıyorum diye kitabımın arasına koyup, gizli gizli okurdum. Sanki çizgi roman okumakta ne varsa? Kız kısmı böyle kitaplar okur muymuş... Çizgi roman yerine resimli Ayşegül dizileri ne güne duruyormuş... Ayşegül tatlı bir kızdı aslında. Ama uymuyordu ki benim yapıma. Öyle sinir olurdum ki anlatamam... Ayşegül Ormanda, Ayşegül Lunapark'ta, Ayşegül Hasta... Hele bir tanesi vardı ki, annem hep önüme sürerdi. Hangisi mi? Ayşegül Evde tabi.. Bak şimdi... Ayşegül'ün annesi gezmeye gider. Ayşegül de, annesi gelene kadar bulaşıkları yıkar, evi süpürür, temizler. Vay canına sayın seyirciler. Şimdi şimdi anlıyorum. Sanırım annem Ayşegül'ü okuyayım da örnek alayım istiyordu. Hatta bana Ayşegül'ün giysilerinden de dikiyordu. Hiç sevmezdim ki o hanım hanımcık giysileri... Bile isteye kirletirdim. Ayşegül'le hiç işim olmazdı hiiç! Hiç kafama denk değildi resimli Ayşegül dizileri.

Şimdiki gibi binbir çeşit ve renkli olmasa da benim çocukluğumda da muhtelif çizgi romanlar vardı. Tommiks vardı. Teksas vardı. Swing vardı... Hatırlasana... Çelik Blek vardı. Yooo... Olmaz... Ben illa Zagor'un yolunu gözlerdim. Baltalı İlah!.. Zagor'un iştahlı mı iştahlı, şişko mu şişko, korkak mı korkak Çiko diye bir kankası vardı. İşi gücü Zagor'un başına bela açmaktı.

Hey gidi günler hey!.. Neyse... Aradan yıllar geçti. Artık Zagor'u takip etmeyi bırakmıştım bırakmasına ama eski sevgim yüreğimde küllenmiş kalmış demek ki... Günlerden bir gün Tersninja'nın sağ üst köşesinde Zagor'un Sözü Bu! diye bir blog adı görünce nasıl sevindiğimi anlatamam. Hemen ziyaret edip, bloğun yazılarında bir süre dolandım durdum. Sanki uzun zamandır görmediğim bir arkadaşıma kavuşmuştum. İşte o günden sonra ara ara bakar oldum Zagor'un Sözü Bu! adlı bloğa. Blog sahibi Sıtkı Sıyrıl'dı. Bana göre "Zagor'un sözü bu!"nun bloglar arasındaki yeri çok özeldi. Tüm blogda Sıtkı Sıyrıl'ın sadece Zagor'la ilgili esprili yazıları vardı. İşte bu yazılar arasında Zagor'un Duman Mesajları ve Tamtam Mesajları diye iki yazı okumuştum.

Sıtkı Sıyrıl'ın anlattığı, zamanında Kızılderililer tarafından kullanılan ama Zagor'un da zaman zaman kullandığı duman mesajlaşmasını, bir ara okadar çok okumuştum ki ezberlemişim. Biriyle haberleşmek istersem, önce bir tepeye çıkıp ateş yakacağım. Gökyüzüne yükselen dumanı bir örtü ile yönlendirip kesik kesik duman işaretleri yani puf elde edeceğim. Her bir pufun bir anlamı vardı tabi. Bir puf “dikkat!” , iki puf “Her şey yolunda” üç puf ise “Tehlike - SOS - Yardım çağırın” anlamına geliyordu. O kadar eğlenceli anlatıyordu ki Sıtkı Sıyrıl bu haberleşme durumunu, mutlaka Zagor'un Sözü Bu! bloğuna bakıp orijinalinden okumalısın.

Peki Tamtam Mesajlaşması nasıl yapılıyordu? Bak şimdi... Tıpkı cep telefonu gibi elimizin altında bulundurmamız gereken demirbaşlar şunlar... Hakiki meşeden içi boş kütük parçası ve gene meşeden mamul iki adet tokmak.. O kadar!.. Hem bunu kullanırsak ne iletişim vergisi var ne de herhangi bir ücret... Ne güzel!.. Peki nasıl mesajlaşacağız bu durumda? Tamtam mesajlarında geçerli bir alfabesi yok ki. Alfabe müziğin ta kendisi, o yörenin türküleri.. Şahane değil mi? Arkadaşıma gitmek istiyorum sözgelimi... Hemen alıyorum tamtamımı elime... Bil bakalım hangi türküyü tamtamlıyorum? Mesela şunu..."Oyaaaa! Gelemezsen haber veeeer... Ben sana geleceğiiiim!" Ya da yağmur başladı bizim köyde... Haber gönderiyorum İzmit'teki benim kardeşe... "Yağmur yağdı kaççç kaç kaç!.. Şemsiyeni aççç aç aç!" Çok keyifli vallahi. Bu akşam yemeğe çağırmak istiyorum mesela seni... Hemen alacağım elime meşeden mamul tokmakları... Vuracağım içi boş meşe kütüğe... Bak şöyle... "Bir fırın yaptırdııım... Doldurdum ekmekleriii, Gel beraber yiyeliiimm, Yaptırdım börekleriiii" Ne güzel değil mi? Diyelim ki bizim köyde yangın var.. Başlıyorum tamtamları çalmaya... Hangi türküyü çalıyorum öyle mi? Aaa! Sorulur mu? "Yangın var, yangın var, ben yanıyorum! Yetişin a dostlar tutuşuyoruuuummm!" tabii ki!.
http://sitkisiyril.blogspot.com/2008/05/zagorun-tamtam-mesajlar.html

NOT: Zagorun Sözü Bu

9 Şubat 2010 Salı

Kitap Kapaklarına Odaklanan Kamera

"Jean Luc Godard'ın Aşka Övgü adlı filmini seyretmeliyim" dedim kendi kendime. 2001 yapımı bu filmi seyretmek için o kadar çok heveslendim ki anlatamam. Neden mi? Bak şimdi... Filmde kitaplara bir oyuncu muamalesi yapılıyormuş. Kamera kitapların kapaklarına bir oyuncunun yüzüne yaklaşır gibi odaklanıyormuş. Ne hoş değil mi? Demek Godard kitap kapaklarına meraklı biri. Aslında sinema yoluyla, körleşen algılarımızı, bakıp da farkedemediklerimizi hatırlatmak istiyor belli ki. Bunu okudum ya... Artık mutlaka seyretmeliyim bu filmi! Hemen bulmalıyım hemen... Bugün sona ermeden!



Louis Armstrong - Caz Ve Yaşama Sevinci

"Dünyalılar hiçbir yüzyılda 20.yüzyılda çektiği kadar acı çekmedi." derler. Bu söz sence de doğru değil mi? Gerçekten, 20. yüzyılın ilk yarısı, neredeyse iki uzun dünya savaşıyla geçmiş. Bakıyoruz ikinci yarısında ise, bu savaşların sarsıntıları devam edip gitmiş. İlginç olan ne biliyor musun? 20.yüzyıl dünyalıların en fazla hayattan keyif aldıkları bir yüzyıl aynı zamanda. New Orleans'ta, tam 1900 yılında doğmuş olan Louis Armstrong , caz'da sadece 20. yüzyıla damga vurmakla kalmamış, 21. yüzyılda da halen caz deyince aklımıza ilk gelen isim oluyor. Louis Armstrong caz tarihinin en büyük ismi... En ünlü solisti... Şu fotoğrafların sevimliliğine bakar mısın lütfen? Ben bu fotoğraflara baktığımda sadece yüzyıllara damgasını vurmuş bir caz ustasını görmüyorum ki! Bana göre bu fotoğraflarla Louis Armstrong , 20. yüzyıl insanının tüm acılarına rağmen yaşama sevincini de simgeleyen biri! Sence de öyle değil mi?


8 Şubat 2010 Pazartesi

Ayrı İki Kalkış Yerinden Aynı Anda Hareket Eden İki Tren

"Ayrı iki kalkış yerinden aynı anda hareket ederek birbirine doğru - saatte şu kadar hızla - ilerleyen iki tren ne kadar sonra karşılaşırlar?" Asıl sorun ne kadar sonra karşılaşırlar, ilk karşılaştıklarından?" Okuldayken problem çözmeyi severdim sevmesine de, iş tren problemlerine gelince, nedense çuvallardım işte. Bak, Murathan Mungan'ın Makas adlı öyküsünü, uyarlayacağım şimdi kendime... Dumanlarla, sislerle, homurtularla, ıslıklarla boğulmuş güvercin grisi bir tren, garın ortasında beklemektedir. Kirli bir sabahtır. Güneşi bulutlar gizlemiştir. Yağmur öncesinin hüzünlü havası ortalığı sarmıştır. Küçük kedi adımlarla ilerliyorum. İpinin üzerinde ilerleyen bir tel canbazının gerginliği içindeyim. Ses yükselticilerinden hırıltılı duyurular yükseliyor: trenlerin gideceği yerleri, yönleri sayıyor; kalkış saatlerini bildiriyor. Bir garın her günkü olağan gürültüsü, alışılageldik görüntüsü yineleniyor. Bu nedir şimdi? Kitaplığıma bakınca, elime neden Murathan Mungan'ın Kırk Oda adlı kitabı geldi? Haydi rastgeldi diyeceğim... Peki... Elime bir kitap değince, gözümü kaparım, bir sayfasını açarım ya hani... Gözümü kapadım. Bir sayfasını açtım. Kitapta dokuz tane öykü var. Gele gele neden tren yolculuğu ile ilgili Makas adlı öyküsünün ilk sayfası geldi peki? Devam edemeyeceğim. Çünkü unuttuğum bir dosyayı almak için eve gelmiştim. Şimdi tekrar işe dönmeliyim. Kitaptan bir kaç sayfa çevirdim. Şiir gibi bir kaç cümle ile göz göze geldim.
"ne kadar sonra karşılaşırlar,
ilk karşılaştıklarından?
birbirlerine karşı yönde ilerleyen
iki tren
saatte şu kadar hızla
ve ne kadar sonra
karşılaşırlar?
- hiçbir zaman... hiçbir zaman... "
Demek ki sorunun cevabı böyle! Bu cevabı daha önce bilebilseydim keşke!

Trenle Yolculuk Yapmayı Hayal Edersem, Gör Başıma Neler Gelir?

Tamam. Geçen hafta seyrettiğim Alfred Hitchcock’un Kaybolan Kadın adlı filmi başından sonuna trende geçiyordu… Tamam. Bugün seyrettiğim Herkesin Keyfi Yerinde adlı filmde de, Robert de Niro trenle seyahat ediyor ve kompartımandakilerle mütemadiyen sohbet ediyordu. Yok artık dayanamayacağım… Tamam.. Çantamı takacağım sırtıma… Mutlaka trenle seyahate çıkacağım… Evet… Evet… Çıkacağım… Hem de tek başıma… O kadar gözüm kaldı ki.. Anlatamam… Yanıma fazla eşya almayacağım. Birkaç kitap mutlaka.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda… Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım… “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela uzaktaki ıssız bir kasabaya…

Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir. Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.

Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmelrinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım yola… Olmaz ama… Yoo.. Gece gece karabasanlar bastı beni galiba… Şimdi uyumalıyım… Sabah ola hayrola… Evet… Sabah ola hayrola… Sabah aydınlık hayaller kurmalıyım. Hımm.. Pazartesi… Çok işim var... Çokk... İşe gitmeliyim.. İşe… Trenle mi? Yooo… Ne treni? Kim trenden bahsetti ki? Yooo… Gideceğim işe... Neyle mi? Sorulur mu? Neyle gideceğim, arabamla gideceğim tabi ki!