31 Ekim 2010 Pazar

Bu Gece Saatler Bir Saat Geri Alındı ya, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü Okusak ya...


Bu gece saatler bir saat geri alındı ya, aklım hep Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde. Neden mi? Çünkü bu kitap senede en az iki kez ellenmeli. Saatler ileri ve geri alındığı tarihlerde bari. Özel bir törenle hem de. Usulca alınmalı ele. Önce yazarı rahmetle anılmalı. Sayfaları şöyle bir dalgalandırılmalı. Durdu ya uzun zaman olduğu yerde... Cümleler ve paragraflar havalandırılmalı. Uyansınlar, gelsinler şöyle bir kendilerine… Bu öyle bir kitaptır ki, şimdi başlasam bir yönünü anlatmaya, hergün yazsam üstelik, inan ki her sayfasından bir yazı konusu çıkarabilirim. Öyle dolu dolu bir kitaptır. Adı üstünde işte. Bu bir kitap değil, resmen başlıbaşına bir enstitüdür diyebilirim. Şimdi neresinden başlasam acaba ? Peki… Şöyle yapayım. Kapatayım gözlerimi. Bir sayfasını açayım. Nereye denk gelirsem… O sayfayı anlatayım. Tamam. Böyle yapacağım. Kapattım gözlerimi. Kısmetime bir sayfa açtım. Şimdi tekrar okuyup, anladıklarımı anlatacağım.

Yazar, insanlar kainatın sahibi olmak üzere yaratıldıkları için, eşyanın insanlara uymak durumunda olduğu inancındadır. Mesela Abdülhamit döneminde yaşayanlar bilirler. O zamanlar vapur düdüklerinin sesi günümüzdeki kadar neşeli değildir. Padişahın asık yüzü ve ordan halka halka etrafa yayılan neşesizlik sebebiyle, o zamanın vapur düdükleri garip bir şekilde acı, keskin ve hüzünlüdür. İşte saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi fikirlerine göre yürüyüşlerini değiştirirler. Sahibinin en yakın dostu olan saat… Bileğinde sahibinin nabzının atışına arkadaşlık eden saat… İster istemez sahibiyle bütünleşmektedir. Sahibi gibi yaşamaya ve düşünmeye başlar. Saat kadar olmasa bile diğer eşyalarımız da böyle değil midir? Eski ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık bu nedenle değiştirmez miyiz? Yeni bir elbise giymekle, kendimizden çıkarız sanki biraz… Kendimize bir değişikliğin arasından bakmak isteriz. Yahut “Ben artık başkasıyım!” diyebilme saadetini hissetmek isteriz.

Eski eşyalara meraklı olanlar bilirler. Eski bir şapkadan ve ayakkabıdan sahibinin bütün huylarını, alışkanlıklarını, hatta aksaklıklarını görmek mümkündür. İnsanlar yanlarında çalışmaya başlayan hizmetlilerine, evlerine gelir gelmez kendi gömlek, elbise yada ayakkabılarından vermek isterler. Böylece kendilerini hiç tanımayan bu insanlara, birdenbire elbiselerini giydirerek ya da ayakkabılarıyla yürüterek, kendi düşünce ve alışkanlıklarını gizlice geçirmeyi düşünürler. Kahramanımız bunu iki kez tecrübe etmiştir. Bir keresinde çalıştığı bankadan atılmasına ve pek çok felaketlere düşmesine sebep olan müdürü Cemal Bey bir kat eski elbisesini vermiştir kendisine. Aralarında büyük mizaç farkları vardır. Tabiatları tamamen zıddı zıddınadır. Çok şükür, müdürünün kötü huylarını benimsemez kahramanımız. Ama müdürün bir büyük zaafı vardır. Kızına aşırı düşkündür. İşte kahramanımız, müdürün eski elbisesini giymekle, haftasına kalmadan, üstelik üç çocuk sahibi olmasına, sıkı müslüman terbiyesine, her konuda kendisinden üstün karısına rağmen, müdürün kızına delicesine aşık olur. Aradan yıllar geçer, bankadan ayrılır, bu giysi lime lime olur ama bu sevgi asla yakasını bırakmaz. Eski eşyalar böyle mizaç değişikliğine neden olurlar işte…

İkinci elbiseyi Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kurucusu, Halit Ayarcı hediye eder. Kahramanımız daha elbiseyi üzerine geçirdiği gün tüm varlığının değiştiğini hisseder. Birdenbire ufku, görüşü genişlediği gibi, hayatı Halil Ayrancı gibi yorumlamaya başlamıştır. Artık onun gibi, insanlara "Acaba ne işe yarar?"diyen gözlerle bakmaya başlar. Sanki bu bir elbise değil de büyüdür. Tabi kendi tabiatı da devreye giriyor ve kararlarını değiştirmeye çalışıyordur ama sonuçta birbiri arasından, elbisesini giydiği adam gibi düşünen, konuşan, karar veren biri olup çıkmıştır. Bu durumu Halit Ayrancı'ya anlatınca, kendine hak verir. Ona göre de büyük adamların yanlarına çalışanlara elbise ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. Roma İmparatorları, büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye etmektedirler. Hatta Osmanlı hükümdarlarının, vezirlerine kürk ve kaftan hediye etmeleri de bu yüzden olsa gerektir. Kahramanımız farkında olmadan tarihin büyük bir sırrını keşfetmiştir aslında. Büyük bir psikolojik mekanizmayı keşfetmiştir! 
Bu kadar.. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden şimdi üç sayfa okudum. Okuduklarımdan anladıklarımı yukarıda anlattım. Olmadı mı şimdi bu yazı yani? Bence pek de fena olmadı. Böyle işte. Ben şimdi bir başlasam, mesela kitaptaki karakterlerden Nuri Efendi'yi anlatmaya... Yazarın cümleleriyle tipini, mizacını, tabiatını tarife girişsem. Yarı alim yarı evliya addedildiğinden söz etsem mesela. Nuri Efendi'nin: "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur. " gibi sözlerinden bahsetsem. Nuri Efendi'nin semtin en iyi saat tamircisi olduğunu söylesem. Tamir etmeden önce bozuk saatleri bazen karşıdan haftalarca el sürmeden seyrettiğinden bahsetsem mesela. Eğer çalışıyorsa bir doktor gibi üzerine eğilip sesini nasıl dinlediğini hayalinde canlandırmanı istesem. Kitaptan iki sayfa daha yazsam.. Ne olacak ki? Okumaz mısın yazdıklarımı yoksa? Saatin saatine uymuyor der misin bana? Bazen bloğuma ciddi yazılar yazsam işte böyle. Ne olacak ki? Hani saatleri bir saat geri aldık ya bu gece... Hani Ahmet Hamdi Tanpınar'ın abidesi Saatleri Ayarlama Enstitüsü hatırına? Olmaz mı?

30 Ekim 2010 Cumartesi

Bu Filmi Seyreylemeyen Fanilere Ancak Acınır!


Sin City...  Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bu filmi anlatmak benim harcım değil. Sin City yani Günah Şehri'ne çizgi roman tadında bir film desem acaba uygun düşer mi? Yooo.. Sanırım bizzat çizgi romanın film halidir  demeliyim. Peki Frank Miller'in bu efsanevi çizgi romanını ben okudum mu? Hayır maalesef okumadım. Geçen yıl Günah Şehri'ni seyretmiştim. Tek kelimeyle büyülenmiştim. Şimdi bu film gene elime geçince, yeniden seyrettim. Yönetmenliğini ve senaryoyu Frank Miller ile Robert Rodriquez'in paylaştığı bu filmi nasıl tarif edebilirim? Günah Şehri hakkında yazılan bir yazıdan  okuduğum  güzel bir cümle  aklıma geldi: "Kendisini  seyreylemeyen  fanilere acıdığım sayılı filmlerden birirdir!" Bu film anlatılmaz. Seyredilir. Seyretmeyen fanilere insan ancak acır ve üzülür. Gerçekten böyledir!

 
 
 

Kitap Okurken Kitap Dışı Konuları Merak Etme Durumları

Elimde Solmaz Kamuran’ın Bir Kadın Bir Erkek Bir Levrek İskeleti adlı kitabı var. Okumaktayım. Nasıl akıcı! Bugün belki de kitabı bitirebilirim. Bir ara kitabın başındaki, yazarın hayatını anlatan sayfaya döndüm. Baktım yazar 1954 doğumlu. Çetin Altan’la evli ya Solmaz Kamuran, Çetin Altan kaç yaşındadır acaba diye merak etim. Biliyorum Çetin Altan yaşsız bir yazar. Denildiği gibi "kuşakları birbirine bağlayan bir ibrişimdir" Çetin Altan. Gene de merak işte. Baktım sanal ansiklopediden doğum tarihine. 1927 doğumlu. Yani aralarında 27 yaş var. Hımm!  Merakımı cezbetti bir şairimiz  aklıma geldi. Onun hayatına daldım az önce: 
 

Türk Edebiyatı’nda Şair’i Azam sıfatı ile nitelendirilen ünlü şair ve oyun yazarı Abdülhak Hamit Tarhan 1852 ile 1937 yılları arası yaşar. Şairin hayatındaki kadınların durumları çok ilginçtir. Hatta trajik bile diyebilirim. İlk eşi Fatma genç yaşta veremden ölür. Fatma Hanım’ın ölümü şairin üzerinde o kadar büyük bir etki bırakır ki, Türk Şiir sanatının şaheserlerinden biri olan, okuyunca tüyler ürperten, okuyucusunun ruhunda ölüm korkusunu hissetiren “ Eyvah ne yer ne yar kaldı, Gönlüm dolu ah u zar kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede gelip ezelden.” dizeleriyle başlayan o meşhur Makber şiirini yazar. Hayatın garip cilvesi ikinci eşi Nelly Hanım’da ince hastalıktan vefat eder. Daha sonra evlendiği Cemile Hanım’la ise evlilikler 20 gün sürer. Ve nihayetinde hayatının son 25 yılına damgasını vuracak olan dördüncü eşi Lüsyen Hanım’la evlenir. Artık evliliklerin trajik yanı bitiyor dramatik yanı başlıyor diyebilir miyim bilmem? Çünkü evlendiklerinde Lüsyen Hanım 19, Şairimiz ise 61yaşındadır. Aralarında tam 42 yaş fark vardır. “Var ol Lüsyen, tavaf et ey nur, Ey ahır-ı ömrümün baharı” diye seslenmektedir Abdülhak Hamit Tarhan Lüsyen Hanım’a. İşgal yıllarında Viyana’da yaşarlar. 1920 de İstanbul’a döndüklerinde Lüsyen Hanım Dük dö Soranzo’ya aşık olur ve şairimizden ayrılır. Venedik’e yerleşir dükle. Bu arada şairimizle mektuplaşmaktadırlar. Abdülhak Hamit Tarhan boşuna “sensiz de seninle de yaşanmaz!” dememiştir anlaşılan. Dükle evliliğinde hüsran yaşayan Lüsyen Hanım yedi yıl kadar sonra şairimize geri döner. Lüsyen Hanım 33, şairimiz ise 75 yaşlarındadırlar artık. Evlilikleri şairin 1937 de ölümüne kadar sürer. Lüsyen Hanım’ın Abdülhak Hamit Tarhan’a yazdığı mektuplar bir kitapta toplanır. Ve bence en kısa zamanda bu kitap alınıp okunmalıdır.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Bu Hafta İtalyan Usulü Yemekler Var Sofrada...


Sait Faik'in Sinagrit Baba adlı öyküsünü hatırladın mı? Ne güzel bir öyküdür. Şahane  bir Ocak akşamıdır da hani, denize kırmızı rengin türlüsü yayılmıştır. Of, hava lodostur hani... Sinagrit Baba bir balıktır. Ömrü boyunca evlenmemiştir. Yalnızdır. Kendi seçtiği bir balıkçının oltasına yakalanmaya ve daha her tarafı pırılpırılken istediği bir sofraya yemek olmaya niyetlenmiştir. Yakalanacağı oltayı kendisi seçecektir. Niye anlatıyorum şimdi bu öyküyü biliyor musun? Bu akşam özel bir tarifle balık pişirdim. Memleketimin üç yanı deniz. Ne ballıyız! Balığın envai çeşidi var. Ben balık seven biriyim. Balık sevmemin sebebi Sait Faik'tir diyebilirim. Bilmediğim bütün balık isimlerini Sait Faik öykülerinden öğrendim. Sadece balık isimleri olsa iyi... Ya balık halleri... O kadar balık yiyorum Sait Faik'in Sinagrit Baba öyküsünü okumasam balıkların istedikleri oltalara ya da ağlara yakalanmak isteyeceklerini düşünebilir miydim? Aklıma gelmezdi yemin ederim. Biri söylese komik bile gelirdi. Ama Sait Faik diyorsa doğrudur. Çünkü Sait Faik sadece yazar değildir. Sait Faik bana göre öncelikle bir filozoftur. Neyse. Bu akşam pişirdiğim balık sardalyeydi. Hani Çanakkale'nin hamsisi denen balık cinsi. Bu kez memleket usulü değil İtalyan usulü yaptım ama... Adı çok koket bir şey... Şöyle... "Sardine alla beccafico".. Şimdi... Bu hafta İtalyan mutfağına bir dalayım dedim de... Ayıptır söylemesi Sardine alla beccofico'dan başladım. Kilosu 5 liradan bir kilo sardalyeyi bizim balıkçıya ayıklattım. Fileto şeklinde olacak. Yani kılçıklar, baş çıkarılacak. Aslında malzemesi kolay. Her evde olan malzemeler.  1bardak maydanoz, 2 bardak ekmek rendesi, 1 diş sarımsak, tuz, karabiber, 1 yumurta... Sadece her evde olmayacağını düşündüğüm permesan peynir var. Bizim evde her daim az da olsa permesan olur. Çünkü makarna ve salatada rendelenmiş parmesan kullanmayı severim. Şimdi bütün malzemeyi, balık hariç tabii, benim küçük mutfak robotuna koydum. Hoop hepsi aynı ebatta parçalandı. Sonra bir saldalye filetoyu aldım. Üzerine bu malzemeden bolca sürdüm. İkinci sardalye filetoyu üzerine kapattım.  Bütün balıkları bu şekilde hazırladım. Sonra bir tavada sıvı yağ kızdırdım. Hazırladığım sardalyelerin iki tarafını da una buladım. Kızgın yağda kızarttım. İlk kez yaptım ya beccafino usulü sardalyeyi ne olacak diye doğrusu çok merak ettim. Sonra dedim ki içine bu kadar malzeme koysan ne kötü olabilir? Hımm... Tam ağzıma balığı alıyordum ki aklıma geldi. Bu balık hangi denizleri dolaştı? Hangi oltalardan kurtuldu? Sonra Sinagrit Baba gibi acaba yakalanacağı oltayı kendi mi seçti? Sinagrit Baba'ya göre yakalanacağı kişi gururlu bir yoksul olmalıdır mesela, kibirli değil. Cesur olmalıdır, korkak değil. Dürüst olmalıdır, içten pazarlıklı değil. Bu özelliklere sahip olmayanların yakamoz ışıklarına kanmak istemez Sinagrit Baba... Şimdi elimdeki bu balıkta kendini yakalayacak kişiyi seçmiş midir acaba? Hımm... Eğer öğrenmek istiyorlarsa sardalyeler  şunu çok iyi bilmeliler, sevgiyle pişirildiler. Ve iştahla mideye indirildiler. İyi ki denemişim. Hoş oldu vallahi. Yanında bol yeşil salatayla gene fevkaladenin fevkindeydiler. İşte fotoğrafı yukarıda. Hafta sonu kahvaltı için düşündüğüm ise Bruscetta..  Kalın dilimlenmiş ekmekle yapılıyormuş. Niyetim Trabzon ekmeği ile İtalyan bruscettası yapmak... Hey,  haydi saldalye anlatırken aklıma Sinagrit Baba geldi. İyi de bruscetta yı pişirince hangi öyküyü anlatıp yazdıklarımı süsleyeceğim. Hayal Kahvem bir yemek bloğu değil ya yemek tarifi verirken ya öykü ya filme bulamadan servis yapamıyorum da.. Eyvahh! Gördün mü durup dururken iş açtım gene başıma!!!!

Pireler Berber İken...

İki şairimizin hayatındaki saçla ilgili vahim çocukluk anılarını yazınca, kendi yazdıklarımdan içim katıldı inan ki.. Konuyu değiştireyim dedim. Berberlerle ilgili bir yazı yazmaya karar verdim. Dün sabah bir müşterimi ziyarete gitmiştim. Bizim köyün merkezindeki erkek berberinin tam karşısına arabamı park etmişim. İşim bitince, ofise dönmek için arabama bindim. Arabayı çalıştırırken beberdekilere gözüm ilişti. Üstelik izlediklerim de oldukça ilginçti. İlk koltukta oturan saç sakal kalabalık biri, diğerinin ise saç dökülmesinden muzdarip olduğu belli. Sonra cama asılı olan tarifeye baktım. Saç kesimi kategorileştirilmemiş. Aaa! Nasıl yani? Herkes saç kesiminde aynı parayı mı ödüyor? Olur mu Allahaşkına? Bu haksızlık değil mi? Keller, Berberler Odası'na başvurup resmen indirimli tarife istemeli diye düşünürken, gözümün önünde elindeki makası şıkşıklatarak, öfkeyle üzerime üzerime gelen birini görmeyeyim mi? Meğer bu öfkeli kişi, Berberler ve Kuaförler Odası Başkanı değil miymiş? " Hanım... Hanım... Durup dururken iş çıkarma! Muhtelif kellik durumları var. Söyle bakalım kelliğin ölçüsünü kim verecek?" demesin mi? Hoppala! Öfkeli Berberler ve Kuaförler Odası Başkanına dedim ki: "Durun! Kızmayın bana!... Haklısınız valla... Eksik saç neyle ölçülecek, öyle değil mi? Kelliğin ölçüsü nasıl tespit edilecek? Gene de göz kararı bir indirim istesem sizden. İnanın o kadar sevdiğim var ki! Eğer böyle bir indirime sebep olursam, tahmin ediyorum, her biri çok sevinecek!" Birden kendime geldim. Ortada kimse yok ki! Kiminle konuşuyorum o halde ben? Of ya... Gene ayakta hayal görmüşüm. Yoo.. Sahiden severim kellerle ilgili her şeyi. Hatta... Hayatta en sevdiğim sanat heyKEL dir, En sevdiğim hayvan KELebek, en sevdiğim hikaye KELoğlan, en sevdiğim eşya KELepir, en sevdiğim oyun KELime oyunu, en sevdiğim kelime KELalaka... Bir de şey desem... Şey... Konu başlığına uygun olsun diye hani...Bir de... Develer tallal pireler berber iken desem... "Pes artık. Bu kadar da laf olsun diye yazı yazılmaz." Bana "Yürüüü, ense traşını görelim!" deme e mi? Her konuda yazı yazmayı deniyorum... Ne var? Saçtan berbere geçince, aklıma bunlar geldi!..

İki Şairin Çocukluğundaki Saçlı Tesadüfler

 
Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Her mısrada bir cigara yaktırıyor.” dediği şairdir İlhan Berk ve şaşırtan şiirlerin sahibidir. Geçen yıl 90 yaşında kaybettiğimiz şair “Unutmak yoktu, daha zaman bölünmemişti. Saydamdı, baktı mı görülürdü” “Ben durdum, yol yürüyordu”, “Sözcükleri kaldırın dünya durur” ,“Her sözcük bir fırtınadır, yalnız şiirde patlar” “Ölüm daha kolaydır sevmekten der ya Aragon Anla ki ölüme benzer seni sevmek” dizelerinin sahibidir. Şimdi durup dururken nerden geldi aklıma İlhan Berk peki? Çünkü Cemal Süreyya’nın saçla ilgili acı hatıralı çocukluğunu anlatınca, İlhan Berk’in çocukluğuna ait gene saçla ilgili vahim anılarını hatırlamasam olmazdı ki. 
 

Şairimiz Cemal Süreyya ve evdeki kızkardeşlerine işkence eden üvey anne Esma... Bir önceki yazımda anlatmıştım. Vicdansız kadın çocukları saçlarından tutup kuyuya sallandırırmış. Feci bir durum tabi.. İnsan hayalinde canlandırdığında bile acı ve korku duyuyor. İlginçtir. Bir vahim saç hikayesi de şair İlhan Berk’in çocukluğunda gerçekleşmiş. İlhan Berk’in büyük ablası deliymiş. Huriye ablası tek başına bir odada kalırmış. Çünkü çıplak dolaşırmış. Üstüne bir şey giymeyi kabul etmezmiş. Yanına şairden başka pek kimse giremezmiş. Suyunu ve yemeğini avluya bakan küçük camdan verirlermiş. Ablası, İlhan Berk’ten başka kimseyi odasına istemezmiş. Uzun boyluymuş ve belki doğduğundan beri kesilmediği için saçları, topuklarına kadar uzanırmış. İlhan Berk o kadar güzel anlatır ki ablasını. Boticelli’nin uzun yüzlü, uzun boylu, uzun saçlı çıplaklarına benzetir ve badem gözlü olduğunu söyler mesela. Vücudu hep gergin, dik ve kösnüldü der. Odaya ne zaman girse, ablasının ona gülümsediğinden bahseder. Ablası ne zaman delirmiştir? Böyle mi dünyaya gelmiştir? Şairimiz bilmemektedir. Abla evdekileri görmek istemez… Ama İlhan Berk odaya girdiğinde, sevincini açıkça belli eder. İlhan Berk de o kadar sever ki ablasını, o çocukluk çağında bütün dünyasını adeta ablası doldurmaktadır. Onun yanında kendini bir masal dünyasında hisseder. Hatta okulu düşman olarak görür. Çünkü okula gitmediği zamanlarda, hep ablasının yanındadır. Bir ara Manisa düşman işgali altına girer. Herkes dağa çıkar. Abla odadan çıkmak istemez ve evde kalır. Ancak şehir yanmaktadır. Evlerini de yangın sarmıştır. Ablasının saçlarından tutuşarak yanıp kül olduğunu İlhan Berk sonradan öğrenecektir maalesef. “Benim çocuk dünyam böylece yıkıldı.”diyecektir.

İki ünlü şair… İki ünlü şairin çocukluğuna ait sahici ve hüzünlü saç hikayeleri… Ne tuhaf bir tesadüf değil mi?

26 Ekim 2010 Salı

"Kuyuya Sarkıtan Kadın, Saçından Kavrayıp Kızkardeşimi..."


Sanal evrende dolanırken Milliyet Sanat Dergisi Ekim 1985 sayısında, Zeynep Oral’ın Cemal Süreya ile yaptığı bir sohbet yazısına denk geldim. 1931 Erzincan doğumlu Cemal Süreya’nın, 1938’de Dersim isyanı sonrasında ailesiyle birlikte, Erzincan’dan göçüp Bilecik’te oturmaya mecbur edildiği anlatılır. Bilecik’e geldiklerinden altı ay sonra Cemal Süreya'nın annesi, dördüncü çocuğunu doğururken ölür. Çocuklara babanne bakar, Cemal Süreya’da ilkokulu okumak için, İstanbul’a amcasının yanına gönderilir. Altı yıl evlenmeyen baba, babanne çocuklara bakamayınca, önce Esma sonra Refika ile evlenir. Esma kötü bir üvey annedir. Evdeki kızkardeşlerine çok işkenceler eder. Şair “Örneğin saçlarından tutup kuyuya sarkıtırdı. Bu yüzden kardeşlerimin saçları gür değildir.” diye anlatır. Çocukların hem acısını hem de kuyuya düşme korkusunu şöyle bir hayalimde canlandırdım da  içim fena oldu inan ki... Cemal Süreya bu işkenceleri görmemek için, parasız yatılı okulları kazanır ve okul hayatı hep parasız yatılı okullarda geçer. Esma delinin biridir. Bir fırıncı ile kavga eder. Adamı vurur. Adamı öldü zannedip, Bilecik’ten kaçar. Cemal Süreya’nın kardeşleri, bu zalim kadından böylece  kurtulurlar. Neyse ki babasının sonra evlendiği Refika iyi bir annelik yapar çocuklara.

zeynep oral
Cemal Süreya kendini kitaplara verir. Eline geçen her türlü kitabı okur. Yazmanın ne demek olduğunu bilmeden yazmaya başlar. Şiirler yazar mesela. İlk şiir defterinin adı “Kızıl Mısralar” dır. Hem kırmızı mürekkeple yazmaktadır defterini, hem de sevdiği kızın saçları kızıldır. İlk dizler şöyledir: “Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu.” Defter elden ele dolaşmaya başlar dolaşmasına ama büyük ağabeyler uyarırlar kendisini. “Seni komünist zannederler,” deyince, Cemal Süreya hem defteri hem de şiiri yeşille değiştirir. Yeşil Mısralar olur defterin adı tabii. Ankara Siyasal’da okuduğu yıllardan mutlulukla söz eder. Beş kez evlenir. Evliliğin aşkı öldürdüğüne inanır. “Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür.“ der. Kendinin utangaç, şiirlerinin cüretkar olduğunu söyler. Emmanuella filminin Türkiye’de gösterilmesi yasaklanınca, Danıştay’a başvurulmuş. Cemal Süreya’da Danıştay’da bilir kişiymiş. “Ben olmasaydım bu film serbest bırakılmazdı. Rastlantılar.. Galiba rastlantılara uygun bir adamdım.” diye sohbetine devam eder. 
1957 de trafik kazasında babası ölür. Zeynep Oral'la yapılan sohbette yazmaz ama Cemal Süreya’nın "Sizin Hiç Babanız Öldü mü?" adlı şiirini, babası öldüğü zaman yazdığı düşünülürse de, böyle değildir. Şairin ilk evliliğine babası karşı çıktığı zaman yazmıştır bu şiiri: “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum Yıkadılar aldılar götürdüler Babamdan ummazdım bunu kör oldum.”
 
Hayatındaki temel duygunun yanlışlığın giderilmesi olduğunu söyler. Filmlerde hep o anlarda ağlamaktadır. Filmlerde iki sevgili bir sebeple ayrılırlar da hani, sonra yanlışlığı anlar ve koşarlar ya birbirlerine.  Cemal Süreya bu sahnelerde göz yaşı döker. Tüm ilişkilerde yanlışlığın giderilmesi önemlidir Cemal Süreya için… Aşkta da, dostluklarda da… “Ben bütün hüzünleri denemiştim kendimde, Bir bir denemiştim bütün kelimeleri” der “Aslan Heykelleri” şiirinde. Zeynep Oral’la yaptığı sohbetine “Hayatımı başka hiçbir hayatla değiştirmek istemediğime göre demek ki mutsuz değilim.” cümlesiyle bitirir. 9 Ocak 1990 yılında yitirdiğimiz ünlü şair için, Ülkü Tamer şu dizeleri yazmıştır: “Tanrı Bin birinci gece şairi yarattı, Bin ikinci gece Cemal'i, Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı, Başa döndü sonra, Kadını yeniden yarattı. "

Bir Acıya Kiracı Bir Ozanı Hatırlamak...


Az önce elimdeki büyük iş bitti. Arkama yaslandım. Ofisteki odamda dolabın üzerindeki kitap ve dergilere gözüm gitti.  Karşıdan baktım önce. Sonra bir edebiyat dergisi elime geldi. Şöyle bir sayfalarını dalgalandırdım. Mustafa Şerif Onaran'ın Metin Altıok hakkında yazdığı bir deneme yazısı dikkatimi çekti. Oturdum okudum. Neler neler anlatıyor..  Metin Altıok felsefe eğitimi  görmüş. Bir yandan insanın yüceliğine inanan, öte yandan anlamsız çıkarlar uğruna yıpratılan insanın küçüklüğünü görünce, Metin Altıok'un acısı ve çelişkisini oluşturduğunu, bu yüzden Metin Altıok'un kendini alıştığı toplumda "Yerleşik Yabancı" olarak gördüğünü söylüyor yazar.  "Kiminin dikenleri vardır... Katlanamaz üstüne... Hep dikine durur... Delmemek için gövdesini... Kiminin yoktur bir tek kemiği... Doğrulamaz ayaklarının üstünde... Ona göre varsa yoksa kendisi... Dürülür ütülü bir mendil gibi... Ben eğilmem gündüz ama... Geceleri kanatırım kendimi" 

Yalnız bir ozandır Metin Altıok... İnsanın kendisiyle barışık olması çok kolay bir şey değildir.  Kendinle kavgalı olmak belki dönemini en iyi yorumlamak anlamına gelecektir diyor ve sonra Metin Altıok kendini kurtarabildi mi, diye soruyor Mustafa Şerif Onaran... Ardından şairin şu şiirini ekliyor: "Çekip tetiği sonunda kendimi vurdum... Ne av var artık, ne avcı... O yok, ben yokum... Sadece küf kokusu... Dehlizimde kayboldum."  Metin Altıok şiirlerini, belki de kayboluşun şiirleri olarak yorumlamak gerekecek diyor. 

Yazı Metin Altıok hakkında pek çok ayrıntı verirken, şairin şiirlerinde öyle  "uyarılar"a sözü getiriyor ki, aslında belki bunlar  alışılmış basma kalıp sözler... Ama okuyunca görüyoruz ki  her biri insanın acısını hafifleten, gülümseten dizeler... "1-İnsan dediğin saçaktaki... Güvercinin farkında olacak... Ve bir çiçek açacak kendince... Bu aşk var ya bu aşk... Dikkat! Yangında ilk kurtarılacak." "2- Sevmeye başlayınca birini... Kendimi yıkıp yeniden kurarım... Çünkü bu yeni bir aşktır... Ve temelindeki yerini mutlaka alacaktır...  Yabancılar için inşaata girmek... Tehlikeli ve yasaktır."  "3- Bir akşam tek başınıza... Bir otele gidersiniz... İçinizdeki yaralı bir aşkla... Ucuz bir otele ama temiz... Kıymetli eşyalarınızı... Müdüriyete teslim ediniz."
Kendini kanatan bir ozandır o!" diyor. "Toplumsal acıları kendinde sınayan, "kendinin avcısı" bir ozan. Kendisiyle baş edebilse gerçek dinginliğini bulabileceğini uman bir ozan" Bir şiirinden bazı dizele geçiyor  gene... "Ama insan sonludur aşk da... Kovalar sonunu kendi kendinin... Bana bir uçurum gerek şimdilerde... Yeterince dik ve derin... Bir çavlan istiyorum çünkü... Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin."

"Birbirinden kopan insanların iki yabancı gibi, birbirinden uzak, yanyana yürümesi ne büyük yanlızlıktır!" diyor yazar ve sözü gene Metin Altınok'un dizelerine getiriyor: "Çıkıp yürümüştük kıyı boyu... Benim sıvası dökük yüzüm, senin çocuk gözlerinle... Oysa sen yürümeyi sevmezsin... Nasıl da değişmişti görünüşü... Yıllardır görmediğimiz kentin!.. Yürümüştük anısıyla eski cumbalı evlerin."

Sivas'ta Madımak Oteli'nde, 2 Temmuz 1993'te, 37 kişinin yakılarak öldürülmesi, en büyük utancımızdır tabii. İşte o gün ağır yaralanan ve komadan çıkamayarak ölenlerden biri şair  Metin Altıok'tu. "Borcu yok müruru zamana... Uğramış yüreğimin... Ne aşk, ne sevinç, ne kin... Reddi miras eylemiş... Beni varislerim... Alacağım da yok kimseden... Hep beraber şu beni... Gelin artık gömelim."  Ruhuna rahmet... Şairler ölürler mi ki? Yooo... Mümkün değil... İşte şiir kitapları elimizde... Bir Acıya Kiracı ozandır Metin Altıok bana göre...

Şimdi şuraya bir alıntı yazı yazmak içimden  geldi...  Kim söylemiş bilmiyorum ama diyor ki: ".... İnsan ölür, gövdesi yeniden toz olur, benzerlerinin hepsi toprağa döner yeniden ama kitap, anısının ağızdan ağıza iletilmesini sağlar. Bir kitap, sağlam bir evden yeğdir ya da Batı'da bir tapınaktan, bir kaleden yeğdir.... "Yaa, bende şimdi vaziyetler aynen  böyleyken böyledir.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Bugün Bir Öğlen Yemeği...

  
Of! Bugün hava şahaneydi. Sanki yazdan kalma bir gündü. Bak şimdi... Mevsim yaz olsa... Hava böyle günlük güneşlik olsa... Nasıl içime kapanırım anlatamam. Dışarıya adım atmam, atamam... Sıcak havayla ya da ne bileyim  güneşle falan  hiç aram yoktur benim. Ben esinti ve rüzgar seven biriyim. Sanırım düşüncelerimi güneşe çok belli ettim. Biraz güneşe çıksam hemen izini yüzümde  hissederim.  Hemen lekelenir yüzüm. Eğer güneş kremi kullanmasam var ya, kara suratlı biri olacağım kesin. Güneş kreminin en dehşetlisini kullanıyorum bende... Tamam... Şimdi suratıma baktım da aynada... Şu bembeyaz, güneş ışığı değmemiş suratımla... Vampirellanın hallicesi gibiyim. Olsun... Razıyım bu duruma. Ama şimdi mevsim sonbahar... Ve bu mevsimde rotasından sapar da esinti-yağmur olacağına böyle  güneş tüm endamıyla ortaya çıkarsa.. Heyy, güneşin hakkını veririm bu durumda ne yalan söyleyeyim. Bugün bir ara ofiste o kadar darlandım ki kendimi dışarıya attım. Üzerine afiyet karnım nasıl açtı. Midem gurulduyordu resmen. Kıyı kıyı yürüdüm. Sahildeki  köfteciye gittim. Oturdum. Derin derin denize baktım. Koca bir mavilik. Kafam karışıktı biraz. Dalmışım. Garson "köfte mi ablacım?" deyince kendime geldim.Toparlandım.  Bir porsiyon köfte ve bir piyaz istedim. Her zamanki gibi köftenin yanına pilav, piyazın yanına yeşillik konmamasını rica ettim. Köfte köfte gibi, piyaz piyaz gibi olmalı.  Hava olağanüstü güzeldi. Deniz  durgun ve masmaviydi. Önümde piyaz ve köfteler... Piyazın fasulyelerinden ve soğanından  çatala geçirdim. Çatalı tam ağzıma götürüyorken durdum. Şöyle bir  çatalın ucundakilere baktım. Yemek nasıl saygı değer bir niğmettir öyle değil mi?  O yemek pişip çatalın ucuna  gelene kadar ne emek gerektirir hiç düşünmüş müydün? Piyazdaki fasulye ve soğan sözgelimi... Kim tohumunu üretti? Peki o tohumu hangi köylü toprağına ekti, suladı, büyüttü, topladı, sattı? Böyle bıdı bıdı bunları yazmak kolay. Her biri ayrı ayrı emek vallahi. Satınalan aradaki insanların emeği peki? Belki bu lokantanın sahibi pazardan satınaldı. Getirdi. Hava gazı ya da tüple mi pişirdi? O gazların lokantaya gelmesi için verilen emeklere hiç girmeyeyim. Aşçının emeğine ne demeli? Soğan da aynı işlemlerden geçmedi mi? Hatta soğanı ayıklarken aşçı göz yaşı döktü belki... Ya tuzun üretilmesi peki? Endüstriyel vaziyetlerdeki emekleri hiç anlatmıyorum.Ya salça? Salça için gene teee köye mi gitmeli? Ya da seralara belki... Kimbilir kimler ekti,  kimler suladı, büyüttü, topladı, ezdi, salça yaptı? Gene emekçi birileri... Aşçı pişirdi, tabağa koydu. Garson masaya getirdi. Çatalımın ucundaki iki fasulye tanesiyle birkaç söğüş soğana şöyle tekrar baktım.  Sahiden ağzıma atacağım bu niğmette ne  kadar emek var  değil mi? İyi de şimdi bütün bunlar nereden aklıma geldi? Ne bileyim?  İyi ki köftede bu konulara girmedim. Koyun nerde otladı? Kim otlattı peki, diye bir başlardım... Başlardım inan ki. Çünkü bazan  bir yiyeceği  ağzıma atarken  bunları düşünmek iyi gelir. Ayırmadan bütün yemekleri seviyorum ya belki böyle düşündüğüm  içindir. Bazı insanlar yemeğe hakettiği değeri vermezler ve kolaylıkla çöpe dökerler ya hani... Bence çöpe atarken her  yiyeceğe verilen emek düşünülmeli. Hatta yerken de tabii... Çatalın ucundaki piyazı ağzıma attım. Of, lezzeti fevkaladenin fevkindeydi.  Piyaz var ya tek kelimeyle şahaneydi.

Bir Kere Daha Anladım Ki Ben Şehrimi Çok Seviyorum!

Bir kez daha anladım ki ben  şehrimi çok seviyorum. Başka bir şehirde olduğumda, hele şehrimden uzun süre uzak kaldıysam, 41 plakalı bir araba gördüğüm vakit yüreğim pır pır ediyor. Doğma büyüme İzmit'li olunca insan, girip yüzemiyor olsam bile, yaşadığım şehirde deniz varsa, hele yaşadığım şehir İstanbul'a çok yakınsa, hele arkadaşlarım, ailem yaşadığım şehirde bulunuyorlarsa, ölürüm ben o şehre.. Tamam, adamakıllı bir kitapçısı yok, Zagor arasam çizgi roman satan yok, tamam dağlık tepelik bir şehir düz ve boş alanı pek yok... Ama bir şehre ait hissediyorsa, kişisel tarihinin izlerini o şehrin okullarında, sokaklarında, çınar altı yollarında görebiliyorsa insan, herşeyi ile o şehri sahipleniyor biliyor musun? Mesela futbolla ilgisi olmasa bile Kocaelispor'un 3.lige düşmesinden hazin bir efkar duyabiliyor. Tersine şehirle ilgili güzellikler görünce de sanki kuş olup kanatlanmışcasına, kendini  çocukça bir sevinç telaşı içinde bulabiliyor. Neden anlatıyorum bunları biliyor musun? Elimin altında üç tane dergi var. Üçünde de İzmit'li hemşehrilerimin  izleri var.

Dün istanbul'daydım. Kitapçıda dergilere bakıyordum. İz dergisini bilir misin? Yayın Yönetmeni Ara Güler'dir. Eee, Ara Güler adını görünce  anlarız ki bu dergi fotoğrafçılıkla ilgilidir. İz dergisini her zaman satın almasam da  içindeki fotoğraflara  bakmayı çok severim. Fotoğrafların an'ı dondurması heyecanlandırır beni. Hele İz dergisindeki fotoğraflar her daim ilgimi cezbeder. Dün gene dergiyi aldım elime. Şöyle bir sayfalarını dalgalandırdım ki o ne? Tam orta sayfasında Fethiye Caddesi-İzmit-Türkiye yazmıyor mu? Siyah beyaz bir fotoğraf. Fotoğrafçısı ise... Hey, fotoğrafçısı hemşehrim Cem Turgay.  Cem Turgay'ın babası Cemal Turgay'ın fotoğraflarını seyretmekle geçmişti ömrümüz. İşte en üstteki fotoğraf. 1958 yılında  dondurulmuş bir İzmit an'ı... Ne kadar güzel bir fotoğraf değil mi? Bir vakitler İzmit'in içinden tren geçerdi. Ah canım şehrim benim... Besbelli ki  İzmit bir oyuncu edasıyla  pozlar  vermişti  bu baba ve oğula.  Bana göre  İzmit'in görsel tarihini en güzel yansıtan fotoğrafçıdır Cemal Turgay. Ve şimdi sıra oğlu Cem Turgay'a gelmişti. Cem Turgay'la sanıyorum  aynı dönemlerde aynı lisede okumuştuk. İz dergisinde bir hemşehrim tarafından çekilen şehrimin fotoğraflarını görmek şahane bir şeydi. Hemen aldım tabii ki bu ayki İz dergisini.

Futboldan hiç anlamam. İyi de neden elim Goal dergisine gitti. Tamam rengarenk dergi kabıyla enerji fışkıran bir hali vardı derginin. Karşıdan bakınca "Gel beni al, enerjim sana geçsin" diyordu sanki. Ama hiç futboldan anlamıyorum ki. Dergiyi naylon poşetinden çıkardım. Kapağını çevirdim. Editörden diye bir köşe yazısı.  Köşe yazısının sol tarafında da editörün fotoğrafı. Hey... Bu fotoğraftaki editör benim hemşehrim. İzmit'li. Ege Görgün.  Yazısını okuyorum ayak üstü. Tam şu satırlara gelince kalakaldım.  Diyor ki: "Siz şu anda elinizde bir futbol dergisi tutuyorsunuz çünkü, ve bu sizin bir futbolsever olduğunuzun en önemli ve en gerçek kanıtı.  Ödülünüz ise futboldan müthiş bir keyif almak, futbol sayesinde mutlu olabilmek. Bunların gerçekleşmesi için ille de maç seyretmeniz gerekmiyor üstelik.  Bir futbol dergisi okumak, bir blog takip etmek, futbol üzerine düşünmek ve hayal kurmak, belki de futbol hakkında yazmak..." Aaa! Ege Görgün bunları bana yazmış sanki. Ben futboldan anlamayan ama futbol  seyircisi üzerine hayal kurup bloğuma yazı yazan biriyim. Şaşırdım kaldım vallahi. Şimdi nasıl kıyarım ben bu dergiye. Hemşehrim Ege Görgün editörü diye Goal dergisini satın aldım.

Bir kaç ay önce gene hemşehrim Şenol Bezci'nin karikatürleri var diye Birikim dergisini satın almıştım.  Burada uzun uzun anlatmıştım. Şimdi elimin altında Goal Futbol Dergisi, İz Fotoğrafçılık Dergisi ve Birikim Sosyalist Kültür Dergisi var.  Çünkü her üçünde de şehrimin insanlarının izleri var. Bir kez daha anladım ben şehrimi çok seviyorum. Sadece 41 plaka gördüğümde değil, hemşehrilerimin her başarısına denk geldiğimde övünüyor ve mutluluk duyuyorum. Bayıldım bu dergilere.. Bayıldım yemin ederim.

24 Ekim 2010 Pazar

Zagor Maceralarının Renkli Figürlerine Bayıldım ve Gizlice Aşırdım...


Zagor Tenay
    Çiko Felipe Cayetano Lopez Martinez Gonzales         

    Dörtgöz          
    Drunky Duck

   Gitar Jim
   Hellingen
   Babacan Fitzy

 
      Eskimo
      Baron La Plume


     Bat Batterton
     Kazmakürek Bill


     Mortimer
     Kandraks

Zagor Maceralarındaki karakterlerin renkli hallerini gördüğümde çok hoşuma gitmişti. Sonra bu siyah beyaz kareye denk gelince içim cız etti iyi mi? Yooo.. Ben siyah beyaz Zagor'u daha çok sevdiğimi anladım. Siyah beyaz Zagor maceraları aman değişmesin! Ben eski biriyim. Alışkanlıklarımdan vazgeçemem. Madem Zagor tiplerini koydum Hayal Kahvem'e... Biraz Zagor sözlü ve sesli efektlerini de yazıvereyim...

Ahyaaakkk!
Zagor'un sözü bu!
Karamba karambita!
Darkwood'un bütün davuları adına!
Atalarımın ruhu adına!
Sülalemin bütün bıyıklıları adına..
Şeytanın boynuzu!

Vay canına!
Binlerce kafa derisi aşkına!

Dağlardaki bütün leş kokuları aşkına!
Şetan çarpsın seni yabancı!
Binlerce kasırga aşkına!

Şimşek çakması : Ruuumbleee
Baltanın birinin kafasına çarpması : Thud
Silah sesi : Bang
Bıçak saplanması : Swack
Ok atılması : Twang
Kartal Sesi : Skree
Karga sesi : Kraaa
Ok veya mızrak ıskalaması : swisss
Merminin kayadan sekmesi : twiiin
Tüfeğin namluya mermi sürülmesi : Ta-Tlak
Ağaç, tahta kırılması : Crack
ip kesilmesi : zack
rüzgar, fırtına sesi . whooosssh
bir şeylerin aleve alması : whamp
yumruk sesi : sock, smack
suya düşme : splaashh


ÇİKO’nun sesli efektleri
Yemek kokusu alması - SNIFF SNIFF !

Yemek karşısında yutkunma- GULP!
Yemek yerken - GNAM GNAM!

Ateşi üfelemesi – PUFF! PUFF!
Üşümesi – BRRR!
Sinir olması – PÖH!
Uyku hali – rooonn – roonn


 not: renkli çizimler zagordan haberler blog'dan, son çizim zagorun sözu bu bloğundan alınmıştır. hey, zagor adı nerden geliyormuş biliyor musun? "ZA" hecesi, sessiz sinema döneminde İtalyan sinemasının başlıca kahramanlarından "Za-La-Mort"'tan, "GOR" ise dikkatini çekerim bir önce yazdığım yazı Flash Gordon ile ilgiliydi ya büyük olasılıkla Flash Gordon'un "Gordon" dan alınmış iyi mi? aaa, Zagor ve Flash Gordon yazılarımın alt alta gelmesi ne tesadüf değil mi? ne yalan söyleyeyim bu durum hoşuma gitti.


23 Ekim 2010 Cumartesi

Hasbihal...

 
Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Şimdi  sonbahar ya… Mis gibi kokan sahleplerimiz ellerimizde mesela. Ben oturuyorum büyük battal koltukta... Ayaklarımı göğsüme toplayıp, kollarımla ayaklarımı kucaklamışım hatta. Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam, muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta,  her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Bilmediğini düşündüğüm bir konuyu usulca anlatmaya başlıyorum.
 
 
“Hani Flash Gordon diye bir çizgi roman vardır. Duymuşsundur. Hani 1930’ların ünlü çizgi romanıdır. Hayali bir kahramanın uzay maceralarını anlatır. Hatta sonra filmleri de çevrilmiş. Gazete okudum. Tekrar sinemaya uyarlanıyormuş. Yapımcılar, galiba Avatar’da baş rolde oynayan Sam Worthington’u bu filmde oynatacaklarmış.” diyerek anlatmaya devam ediyorum. Öyle boş boş bakıyorsun yüzüme. “Nerden girdim söze, değil mi? Böyle güzel bir sonbahar gününde, elimizde mis gibi tarçın kokan sahleplerimizle romantik romantik konuşacakken, şimdi Flash Gordon’un muhabbetimizin içinde yeri ne, diyorsundur.” Söylediklerimi duymamazlıktan geliyorsun. Uzanıp camdan dışarı bakıyorsun. “Bak şimdi.” diyorum. "Dinle beni. Acele etme. Bizim memlekette de çok meşhurmuş o yıllarda Flash Gordon. Hatta daha sonra, sinemalara filmi  gelmiş.” Benden farklı ilgilerin olduğunu, sözgelimi çizgi romanları pek sevmediğini biliyorum. Bildiğim halde… Yüzünü astığını gördüğüm halde, konuşmama bu minvalde inatla  devam ediyorum. 
 
 
“Bana haksızlık yapıyorsun!.. Acele edip, sözüm nereye gidecek beklemiyorsun da, surat asıyorsun. Lütfen, yapma böyle!” diyorum. Elimdeki sahlebi kokluyorum önce... Hımm! Nasıl mis gibi tarçın kokuyor!.. Efsunlu tarçın kokusu sanki başımı döndürüyor. “Bak… Şimdi hayal kuralım mı birlikte?” diyorum. “ İzmir-Karşıyaka’dayız. Çöp gibi bir oğlanı aklımıza getirelim. 13-14 yaşlarında.. İpince bir şey. Bayılıyor Flash Gordon çizgi romanlarına. Sonra filmi gelince, koşa koşa sinemaya gidiyor. Filmden o kadar etkileniyor ki, hayatının ilk romanını yazıyor. Bir bilimkurgu roman bu. Sonraları memleketimizin en ünlü yazarlarından biri oluyor. Adı neymiş bu ilk kitabının, biliyor musun?” diyorum. “ Adı Merih’e Seyahat’mış… Bu romanında Türkiye’den insanların, uzaya gidişini hikaye etmiş. 1938’li yıllar. Ne hoş değil mi? Ben de Flash Gordon sebebiyle araştırınca öğrendim. Duyduğunda yazarın ismini inan ki şok olacaksın!” diyorum. Merakla yüzüme bakıyorsun. Gözlerini koca koca açıyorsun. Devam etmiyorum anlatmaya. Elimdeki sahlepten usulca bir yudum içiyorum. Koltuktan kalkıyorum. Camdan dışarıya bakıyorum. Karanlıkta bulutlar parçalanıyor. Sokak lambaları birden yanıyor. Kaldırımlarda yağmur kokusu...  Sen sessizce bir sigara yakıyorsun. Kirpiklerini eğip bakıyorsun. Üşüyorum, sanki içim ürperiyor. Eğer biraz daha surat asarsan... Felaketimin olacak ve ağlayacağım... Biliyorum. Birden yüzün mum gibi oluyor. Aslında konuşacaksın ama tereddüt ediyorsun. “Evet, “diyorum. “Yaa… Dinlemek istemedin beni. Sana anlatmak istediğim, Flash Gordon çizgi romanlarının ve filminin müdavimi, ilk romanını bir çizgi roman kahramanından esinlenerek yazan o ünlü yazar kimdi biliyor musun? Ah! Senin en sevdiğin şairdi" diyorum.... " Attila İlhan!” 
 
Not: Bu ay Attila İlhan'ın 5. ölüm yıldönümü. Yazığı şiir dizeleri kadar, yattığı yer hakkın rahmetiyle dolsun. 
(15 haziran 1925-11 ekim 2005)

"Yürek Titremesi" Müşterek İnsan Hallerinden Biri Mi?


Haftanın son çalışma gününe yani  cuma gününe erişmişsem eğer, o gün ofisteki işlerim inan buradan göğe değer... Öyle bir koşturma, debdebe, telefon trafiği olur ki ofiste anlatamam... Dün de öyle günlerden biriydi.  İşten güçten zor nefes alıyordum. Ayrıca akşama  misafir gelecekti. Uzun zamandır bir araya gelmediğim arkadaşlarım bana gelmeye niyet edince "yemeğe gelin" demiştim. Özlemiştim. 

Vakitlice gelirlerse hepbirlikte hem yer hem daha uzun muhabbet ederiz diye düşünmüşüm. İyi ki teklif etmişim de onlar da kabul etmişler. Her şey yetişti. Hem yemekler hem ofisteki işler. Hangi arada hangi derede yaptım bilmiyorum ama nefis yemekler döktürmüştüm. Biri yukarıda fotoğrafını koyduğum patlıcanlı pilavdı. 

Tamam, aceleden patlıcanları tencereye nizami yerleştirememiştim ve domates koymayı unutmuştum ama...  Kendim pişirdim diye söylemiyorum, nasıl lezzetli olmuş anlatamam, öyle bir yemişiz ki bir pirinç tanesi bile kalmadı. 

Hele vişneli tiramusuyu hiç söylemeyeyim. Gözünüz kalmasın diye fotoğrafını bile çekmedim. Bitti. İkişer tabak yendi. 

Kendini ne çok övüyorsun demeyin olur mu? Bilirsiniz genelde  kendimi yerden yere vururum. Ama.. Yemek konusunda iddialıyım ne yapabilirim? Bir saat içinde   lezzeti fevkaladenin fevkinde dünya kadar yemekle sofrayı donatabilirim. Başka hünerin var mı derseniz? Yok. Bu kadar. 

Neyse, hoşbeşten sonra gecenin ilerleyen saatlerinde arkadaşlarım gittiler. Ben de kitaplarıma bir göz atmak istedim. Gözüme Attila İlhan'ın "Kimi Sevsem Sensin..." adlı şiir kitabı takıldı. Elime aldım. Kitaplığın yanındaki koltuğa oturdum. Uzun zamandır bu şiir kitabına bakmamıştım. Birden gözüme bir dize takıldı. Şair "Bu nasıl sonbahar?" adlı şiirinin bir yerinde, "Böyle sonbahar mı olur, yüreğim titremiyor" demiyor muydu? Aaa! Gözlerime inanamadım.  Daha dün "insanın yüreği titrer mi?" başlıklı bir yazı yazmıştım. Demek ki Attila İlhan'ın da yüreği titriyordu öyle mi? Of! Bunu okuyunca var ya inan ki  bu kez sevinçten yüreğim kanatlandı. Çırpındıkça çırpındı... Sağ elimle üzerine bastırdım da çırpıntıyı öyle durdurdum. 

Gördünüz mü, yüreğin titremesi  müşterek insan hallerinden biri demek ki? İyi ama ben yeni farkediyorum bu hali... Daha önce kimseden duymamıştım. Hiç hissetmemiştim de... Bağlamanın sesi titretiyordu yüreğimi... Bu benim için yeni bir haldi. 

Attila İlhan'ın bu şiirini kaç kere okumuştum. Kalp titremesiyle ilgili dizesini hiç farketmemişim. Hoşuma gitti bu durum ne yalan söyleyeyim. Attila İlhan'la müşterek bir hal paylaşmak beni mutlu etti. Bu sevincimin şerefine oturdum kitabındaki  bütün şiirlerini tek tek okudum. Sonra bu yazıyı yazdım. Attila İlhan'ın ruhuna rahmet... Büyük şair affetsin beni... Şu anda yazdığım yazı beni kesmedi. Şimdi gene yapacağımı yapacağım. Attila İlhan'ın bu kitabındaki şiirlerinin  bazı dizelerini yanyana getirerek  bir kompozisyon çıkarmaya çalışacağım. Haydi rast gele... Bakalım ortaya çıkan yazı, okuyanın kalbini titretecek mi? Ne de olsa Attila İlhan'ın o dünyalar güzeli  şiirlerinin bazı dizeleri...


Ben hiç böylesini görmemiştim... Vurdun kanıma girdin itirazım var.  Sımsıcak bir merhaba diyecektim.  Başımı usulca dizine  koyacaktım.  Yağmur sönecekti yanacaktı. Duvardaki saat duracaktı. Kalbim kendiliğinden duracaktı. Şehri karanlıkta görecektin... Karanlıkta yağmuru görecektin. Saçların ıslanacak ıslanacaktı. İstanbul'u yağmur tutacaktı.  Sana bir türkü getirecektim. Kulaklarımız çınlayacaktı. Aydınlık neyin oluyor senin? Gökyüzü akraban filan mı? Beni bulur bulmaz gözlerin, şimşek çakıyorum yalan mı? Bana bir şimşek çak... Ortalık fena karanlık yüreğimi örtülüyor.  Ağır bir dalgınlığa genişliyorum... Bana bir şimşek çak kötü bir tuzaktayım.... Bana bir şimşek çak, çok yanlış anlaşılmaktayım... Yaşamak mı gerek yoksa unutmak mı şaşırmaktayım... 


Sabah olmak her gece kolay mı sanırsınız? Bulutları dağıtıp gece olarak doğmak... Denizle gök arasındaki şehre, kurşun kubbeleri buğulu minareleri ıslak... Soğuk bir trenden inmiştiniz. Ne büyük yalan bu şehir! Karşı sahil yağmur bulutları... Işıklar üzerine teyellenir. Bir yansımanın ışıkları epeyce titrek, hicranlı sarı... Mahur mu yoksa nihavent midir eski bir şarkının rüzgarı? Hangi bestekar unutmuş kimbilir? Yanlızlığa dağılmış mısraları güftesinden sonbahar akşamları. Böyle sonbahar mı olur, tadı kalmamış... Eylül akşamlarını fena boşlamışlar. Sinemadan çıkmışız yağmur başlamış. Böyle sonbahar mı olur, yüreğim titremiyor... Bitmesiyle bir oluyor aşkların başlaması... Telefonda bozdurulup duygular kirleniyor.

Gecenin ortasında ne işin var? Yıldızlara dokunma yanarsın... Bak birazdan ay batacak. Karanlık bulaşmasın ellerine, tersin döner yolunu bulazsın... Gözlerin kaç gece eder? Dudakların kaç karanfil... Gülünce sehpalar devriliyor... Kızgınlığın kaç yanardağı? Kimi sevsem sensin... Sevgin hepsini nasıl değiştiriyor.  Senden nedense vazgeçilmiyor.  Hepsini senin adınla çağırıyorum. İn misin cin misin anlamıyorum. Bir belaya çattık, nasıl bitirmeli? Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor. Kapıların kapalı girilemiyor. Senden nedense vazgeçilemiyor. Ben hiç böylesini görmemiştim... Vurdun kanıma girdin kabulümsün.

yazıda kullandığım dizelere ait şiirler:
-emperyal oteli
-aydınlık neyin oluyor senin
-bana bir şimşek çak...
-har sabah, yanılmak!
-sonbahar akşamları
-bu nasıl sonbahar?
-yalnızlığı denemek
-zorro- kamçılı kadın
-kimi sevsem sensin...
-emperyal oteli