11 Temmuz 2018 Çarşamba
6 Temmuz 2018 Cuma
Şşşth Kimse Duymasın -33-
Son günlerde neler yaptım?
2005 yapımı, Golden Globe, Emmy ödüllerine aday gösterilen Rome adlı diziyi soluksuz seyredip bitirdim. Bayıldım. Allahım Yarabbim... İyi ki o devirlerde doğmamışım... Şükrettim.
Günümüz Roma'sına gitmeyi hayal ettim:)
2005 yapımı, Golden Globe, Emmy ödüllerine aday gösterilen Rome adlı diziyi soluksuz seyredip bitirdim. Bayıldım. Allahım Yarabbim... İyi ki o devirlerde doğmamışım... Şükrettim.
Günümüz Roma'sına gitmeyi hayal ettim:)
Ocean's Eleven'e tekrar seyrettim. Ocean's Eleven'ın kadın versiyonunu yapmışlar. Nanananoom... Ocean's 8
Sinemada seyrettim. Keşke erkek versiyonunun tekrarı olmayaydı da yeni bir senaryo olaydı.
Kadınlar daha başarılıydı çünkü:)
Evde/Sinemada filmler seyrettim. Hepsini çok beğendim.
Yeniden ukulele çalışmaya başladım.
Daldan dala okumalar yaptım.
Başka ne mi yaptım?
Feci bir vaziyette çalıştım...
Çalıştım... Çalıştım... Çalıştıııım.
Gerçekteeen!..
24 Haziran 2018 Pazar
Ve İş Ve Türkü Ve Üç Ayak...
Haziranın
ilk haftaları, nasıl debdebeli çalışma dönemimdir anlatamam. Eh, işte... Dünkü son toplantımdı. Eğer sonuçlanmazsa... Eğer günlerdir emek sarf ettiğim... Şirketi için her yönüyle
avantaja çevirdiğime inandığım teklifimi onaylamayıp, muhabbeti yokuşa sürseydi var ya... Kararım karardı. En büyük müşterim demeyecek, pılımı pırtımı
toplayacak, "Haydi bana eyvallah" edasıyla, arkama bakmadan
vınlayacaktım.
Tüm hevesimle anlattığım sunumum bittiğinde, müşterim beklemedi, gözlerimin taa içine
bakarak; "Rakiplerinden pahalısın" dedi.
Sesimi çıkarmadım. Masanın üstündeki cihazlarımı çantama koymaya başadım. Yanıma geldi. Elini uzattığını görünce otomatikman uzattığım elimi avuçlarının arasına aldı.. "Lakin hiç akıl etmediğim klozlar eklemişsin, muafiyetleri güzelleştirmişsin, en önemlisi işini aşkla yapan birisin. İş senin." dedi. Heyy! Ağız dolusu gülümsediğimi hissettim... Teşekkür ettim. Gerisin geri döndüm. Asansöre binmedim. Merdivenleri hoplaya zıplaya indim. Göz açıp kapayana kadar, binanın önündeydim.
Sesimi çıkarmadım. Masanın üstündeki cihazlarımı çantama koymaya başadım. Yanıma geldi. Elini uzattığını görünce otomatikman uzattığım elimi avuçlarının arasına aldı.. "Lakin hiç akıl etmediğim klozlar eklemişsin, muafiyetleri güzelleştirmişsin, en önemlisi işini aşkla yapan birisin. İş senin." dedi. Heyy! Ağız dolusu gülümsediğimi hissettim... Teşekkür ettim. Gerisin geri döndüm. Asansöre binmedim. Merdivenleri hoplaya zıplaya indim. Göz açıp kapayana kadar, binanın önündeydim.
Hangi ara arabama bindim, hangi ara kontağı çevirip o ormanlık yola girdim, inanın
hatırlamıyorum. Burası neresiydi? Gelirken de bu yoldan mı geçmiştim? Garip bir
yadırgama hissettim. Camdan yumuşak bir aydınlık giriyordu. Devasa
ağaçlar ortama esrarengiz bir hava veriyordu. Daracık yol,
bir yılan bedeni gibi eğrile kıvrıla önümde akmaya devam ediyordu. Pencerenin
camını açtım. Dirseğimi pervazına dayadım.
Rüzgar tatlı tatlı esiyordu. Saçlarım rüzgarın ritmiyle uçuşuyordu. Ağır ağır, keyfini çıkara çıkara arabamı sürmeye devam ettim.
Ansızın o türküyü işittim. "Denizun dalgasini dereler savuşturur oy, dereler savuşturur... Ayrı düştüm yarumden, kim bizi kavuşturur oy, kim bizi kavuşturur?" Allahım yarabbim! Size bişi söyleyeyim mi, Karadeniz türküsü duydum mu var ya... Hele kemençe sesi duysam mesela... Of... Asla dayanamam... Dünyanın gelmişini geçmişini şıp diye unuturum.
Hemen arabamı kenara çektim, hemennn... Hızla arabamdan indim. Müziğin sesine doğru, ağaçların arasından koşar adım yürümeye başladım. O ne? İncecik suyu akan derenin kenarında, iki köylü kızı oturuyordu. Yanlarına koydukları telefondan, işittiğim türkünün sesi geliyordu. Kızlar kıkırdayarak hem türküye eşlik ediyorlar, hem de oturdukları yerde öne arkaya sallanıyorlardı. "Döndüm dere yukari, Aklum kaldi denizda oy, aklum kaldi denizda. Sevduğum arkamuzdan, neler dediler biza oy, neler dediler biza." Hahha! Bayıldım. Ağzımdan türkü tadında sözler döküldü. "Hey! Olur mu böyle oturmak! Fırlayın kizlar! Oynayalım üç ayak!" Söylediğime kendim güldüm:)
Ansızın o türküyü işittim. "Denizun dalgasini dereler savuşturur oy, dereler savuşturur... Ayrı düştüm yarumden, kim bizi kavuşturur oy, kim bizi kavuşturur?" Allahım yarabbim! Size bişi söyleyeyim mi, Karadeniz türküsü duydum mu var ya... Hele kemençe sesi duysam mesela... Of... Asla dayanamam... Dünyanın gelmişini geçmişini şıp diye unuturum.
Hemen arabamı kenara çektim, hemennn... Hızla arabamdan indim. Müziğin sesine doğru, ağaçların arasından koşar adım yürümeye başladım. O ne? İncecik suyu akan derenin kenarında, iki köylü kızı oturuyordu. Yanlarına koydukları telefondan, işittiğim türkünün sesi geliyordu. Kızlar kıkırdayarak hem türküye eşlik ediyorlar, hem de oturdukları yerde öne arkaya sallanıyorlardı. "Döndüm dere yukari, Aklum kaldi denizda oy, aklum kaldi denizda. Sevduğum arkamuzdan, neler dediler biza oy, neler dediler biza." Hahha! Bayıldım. Ağzımdan türkü tadında sözler döküldü. "Hey! Olur mu böyle oturmak! Fırlayın kizlar! Oynayalım üç ayak!" Söylediğime kendim güldüm:)
Ne
yaptılar dersiniz? Yeminle, fırladılar! Ömrümde görmedim bu kızları. Tanımam etmem. Ne gam! Memleketimin güzellikleri onlar... Keşke sizler de yanımızda olaydınız... Halimizi bi görseydiniz var ya... Yeminle şaşar kalırdınız. Bakın şimdi... Ne yaptık biliyor musunuz? Önce beklemeden elele tutuştuk. Sanki kırk yıldır birlikte oynuyormuşuz da birbirimize alışıkmışız gibi, aynı anda kollarımızı yukarıya kaldırdık. Sert ritmik tempoyla, kimi pat pat pat toprağa ayaklarımızla vura vura, kimi omuzlarımızı titretip sallaya sallaya, bazan kollarımızı aşağıya indirip yukarıya kaldıra kaldıra, türküye eşlik ederken bağıra bağıra... Üç ayak oynamaya bi başladık ki... Ohhooo hooo hooo... Kendimi kaybetmişim.
"Gemim geliyor gemim, duduguni çalmadan oy, dudugunu çalmadan. Azraile can vermem oy, azraile can vermem. Sevdiğimi almadan oy, sevdiğimi almadan... Oy gemim budanasun oy, yaktun beni yanasun. Bu köyün inadina oy, alup beni gidesun oy, alup beni gidesun":)
"Gemim geliyor gemim, duduguni çalmadan oy, dudugunu çalmadan. Azraile can vermem oy, azraile can vermem. Sevdiğimi almadan oy, sevdiğimi almadan... Oy gemim budanasun oy, yaktun beni yanasun. Bu köyün inadina oy, alup beni gidesun oy, alup beni gidesun":)
Fotoğraf- Google'dan
6 Haziran 2018 Çarşamba
Korkma Ben Varım Ve Her
Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat henüz gerçekleşmemiştir.
Bana sorarsanız... tam bilemiyorum, fakat galiba hayatlarımızın biçimlenmesinde formüller kadar sırların da etkisi var. Kader mekanizmasını çözmek imkansız. An geliyor, fanilik fikri, evreni bir karambol kummuması(çanağı), insanı bir fiyasko figüranı, hayatı bir skandal silsilesi gibi algılamamıza neden oluyor. Ya da içimizi derin bir şükran duygusu ve yaşama sevinci kaplıyor... Çok acayip. Siz bana bakmayın. Artık bütün tembihleri unutmuş, kapılarını teselliye kapatmış, basireti kördüğüm olmuş biriyim. Beni uygar kılan koşumlarımı kemiriyorum.
Program, prosedür, protokol umrumda değil.
Fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. Katlanabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır. Aşk dediğin, gafletin renkli köpüğüdür. Asıl dert ile çektiğimiz acılar pek örtüşmez.
Çocukken, iki sakızı birbirine değdirmeden çiğneyebilmek beni gururlandırıdı.
Şimdiyse, ölürsem sempati toplayacağımı umuyorum.
Sesi titreyen Kader, kırık dökük gülümseyerek soruyor:
"Ne içersiniz Hayati Bey? Çay, kahve? Arzu ederseniz yemek hazırlayayım?"
"Kahve" diyorum, "zahmet olmazsa..."
Ölümlü dünya şen şakrak dönüyor.
Oysa insan hayatı tek bir ömre sığmaz.
Ve hiçbir şey güzel bitmez.
Yazılar / Murat Menteş- Korkma Ben Varım'dan
Görseller / Her filminden
4 Haziran 2018 Pazartesi
Ve Kafa Dergisi Ve Ekmek Bahsi Ve Ruh İkizi
Haziran ayı Kafa Dergisi'nde, Mahir Ünsal Eriş'in Ekmek Bahsi başlıklı yazısını okuyunca, bangır bangır Ferdi çalasım, Yıldız Tilbe dinleyesim, içime bir ad koyacak olsam leyla derim, öyle güzelim, diyesim geldi. Bayıldım yazısına... Resmen düşündüklerimin tıpkısını yazıya dökmüş. Acaba Mahir Ünsal Eriş, ruh ikizim mi:)
Kafa Dergisi'ndeki, tamamını okumanızı çok istediğim yazısı şöyle bitiyor:
"Paul Eluard "ekmek, şiirden daha yararlıdır." demiş. Yine de ona aldırmayayım da gidip Orhan Veli'nin "Ekmek" şiirini okuyayım ben. "Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı."
Ne tatlı değil mi? Hey! Saat bir mi oldu? Eyvah! Yarın iş günü... Fırından yeni çıkmış pofuduk bir ekmeği kucağıma basıp uyuyasım geldi.
1 Haziran 2018 Cuma
Nanananooom! Yaşasın! Süha Oğuzertem'in Kitabı Çıkmış:)
Hayal Kahvem'i taradım. Süha Oğuzertem'le ilgili üç yazı kaleme almışım. Oysa Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesi şahidimdir. Onlarca dergi, kitap karıştırıp, Süha Oğuzertem'in sayısız yazılarını okumuşumdur. Kendisinin haberi yok elbette. Gizli bir fanıyım:)
İzini sürünce, Süha Oğuzertem'in Karşılaştırmalı Edebiyat hocası olduğunu öğrenmiştim. Ayrıca o kadar çok kitaplaşmış Edebiyat tezinde Süha hocaya teşekkür edildiğine denk geldim ki, sanki Süha Oğuzertem kendi yazılarını kitaplaştırmak için hiç uğraşmamış, hep öğrencilerine el vermiş, hep öğrencilerine rehber olmuş, hep öğrencilerine yol göstermiş. Sadece bu kadarını görmek bile çok etkilemişti beni. Müthişti!
Doğrusu, o dergi benim bu kitap senin yazılarının peşinde dolanırken oldukça yorgun düştüğümü hatırlıyorum. Keşke Süha Oğuzertem yazılarını bir kitapta toplasa diye hayal etmedim değil, yeminle etmiştim. Hayal et, olur elbet, derim ya. Nanananoom! Felek yüzüme gülmüştü gene... İletişim Yayınları'ndan Eleştirirken adlı Modern Türkçe Edebiyat Üzerine Yazılar'ının kitaplaştırıldığını duymuştum. Durur muyum? Hemen sipariş ettim. İşte kitap bu akşam elime geldi.
Henüz kitabın kapağındayım. Hakkında Hayal Kahvem'e yazı yazarken, Süha Oğuzertem'in fotoğrafını zor bulduğumu hatırlıyorum. Şimdi ara ara kitabın kapağına bakıyorum. Sanki Süha hoca kitabında da, ismiyle-cismiyle görünmek istememiş. Sanki okuruna, "Bodoslama yazılara dal," demiş. Yoo... Yapamam. Kitap bir süre masada duracak. Kendimi hazır hissettiğimde sayfalarınını aralayacağım. Yazılarını tüm merakımla okuyacağım. Biliyorum zenginleşeceğim. Şaşıracağım. Fotoğrafındaki tüm ciddiyetine rağmen bence eğlenceli biri. Kitabın bazı satırlarını okurken gülümseyeceğime eminim. Du bakalım:)
http://hayalkahvem.blogspot.com/2014/12/bir-oykunun-kesfinden-bir-yazarn_11.htmlhttp://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/kayp-yazarn-izi-ve-hayatn-bilinemeyen.html
http://hayalkahvem.blogspot.com/2015/03/tuhaf-bir-kadn.html
31 Mayıs 2018 Perşembe
Ramazan Ayında Yaptığım Muhtelif Zikir Çalışmaları
"Bir de o zamanlar Ramazan'da oruçlu olmak ne bir ayrıcalık ve gurur nedeniydi,
ne de oruçlu olmadığı belli olanlar üzerinde baskı kurma nedeni.
İstanbullu Müslümanlar "Oruçlu musun?" diye sorulduğunda bile
"Allah bilir" diye cevap verirlerdi."
İlhan Eksen/Çoklültürlü İstanbul Mutfağı
Malum Ramazan ayındayız. Yalan söyleyecek değilim, inandığım
Rabbim aklımdan geçeni bilir çünkü... Bu ay yemeklerle ziyadesiyle haşır
neşirim. Acaba yemek videolarına, tariflerine, foroğraflarına
bakarak doyduğumu mu zannediyorum? Yooo... Ramazan ayı dışında, istediğim
zaman, istediğim kadar yemeği yiyebilmenin, ince belli bardakta, kokusu aklımı
alan, mis gibi çay içmenin şahaneliğine şükrediyorum. Bu da bir nevi ibadet
sayılmaz mı? İbadetin bindir çeşidi var denir ya hani... Bu yaptığım, misal bu
ya, göz zikri olamaz mı?
Az önce kitaplarımın önünde dolanıyordum ki, incecik bir
kitabın bir adım öne çıkmış olduğunu gördüm. Usulca çekiverdim. İlhan Eksen'in
Çokkültürlü İstanbul Mutfağı adlı bir kitabı değil miymiş? Sel yayıncılıktan 2001 yılında
basılmış. Ne zaman aldım acaba? İnanın bilemedim. Sonra... İhmal ettiğim bir arkadaşımı selamlamlamış gibi içim pırpırlandı. Yüreğimin şenliğiyle
gözlerimi kapatıp, ya nasip, diyerekten, bir sayfasını araladım. Başlık,
"Kılıç, Kalkan"... Hemen okumaya başladım.
"Profesör İlber Ortaylı Türklerin balıkla geç tanışmış
olmaları nedeniyle hemen hemen bütün balık isimlerinin Rumca ve İtalyanca
olduğunu belirterek "Türklerin isimlerini koydukları iki balık vardır:
kılıç ve kalkan" der.
1950'li yıllarda İstanbulluların evlerindeki tek eğlenceleri
olan radyoda sesle çizgiler üstadı Celal Şahin bütün balıkların hamsi ile olan
yakınlığını bir Lâz'ın ağzından gülmece tarzında anlatırken kılıç balığı için
"hamsinin savunma bakanıdır" derdi. Balık meraklıları, yılların
alışkanlığı ile, palamut ve lüferden sonra yaza doğru kılıç balığını
beklerlerdi."
Okuduklarıma bayıldım. Durur muyum? Kılıç, kalkan balıklarını
gugılladım. Muhtelif fotoğraflarını uzun uzun seyrettim. Hamsiyle olan
akrabalıklarını hayal ederek gülümsedim. Yaradanın sanatına hayret ettim. Bu
aciz kuluna sanatından nasip etmesi için dua ettim.
27 Mayıs 2018 Pazar
Neden Kadının Adı Yok?
"Dünyayı değiştirirken ölmüşlerdi,
Boşa harcanan hayatlar mıydı onlar,
Yoksa
Hayır,
Olamaz.
Hayır hayır
Olamaz hayır,
Olamaz hayır."
Bulutsuzluk Özlemi
Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Charlotte
Bronte'nin Jane Eyre'i, Refik Halid Karay'ın Nilgün'ü, Peyami
Safa'nın Canan'ı, Vladimir Nabokov'un Lolita'sı, Melih Cevdet Anday'ın
Raziye'si, Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'isi... Kitaplarımın arasından bir avazda sayacağım kitap isimleri... Bunların arasında bir tek Madam
Bovary de kadının adı yok. Acaba niye kitabın adı Emma Bovary değil? Romanı okumayı yeni bitirdim. Konu hafızamda henüz tazeyken, aklımda kalanları yazıvereyim.
Flaubert, Madam
Bovery'i 1857 yılında yayımlamış. Roman bizi o yıllara ışınlıyor.
Romanın kahramanı Emma köyde doğup büyüyor. Manastır eğitimi alıyor. Manastırda okuduğu romanlar hayal
dünyasını geliştiriyor. Manastır eğitiminden sonra eve döndüğünde hayal
kırıklığına uğruyor. Baskıcı gelenekler, yeniliğe kapalı, tutucu bir
çevreden kurtulmak niyetiyle genç bir doktorla evleniyor. Yavaş yavaş anlıyor ki, gerçek hayatı okuduklarına, hayal ettiklerine hiç benzemiyor.
Küçük bir taşra kentine
taşınıyorlar. Hem ev hem muayenehane olarak kullandıkları bir evde yaşamaya
başlıyorlar. Yemek kokuları, hasta sesleri, dar mekanlar, eski eşyalar... Emma'nın
sıkışmışlık, yeniyi özlem, yalnızlık duyguları ağır basıyor. Başka bir taşra kasabasına
taşınıyorlar. Kasabada konuşulanlar
hep tarım ve hayvancılık üzerine... Bu durgun kasabada rutini bozan yegane
hareketler, düğünler, ölümler ya da vaftiz törenleri... Emma'nın hayal
ettiği böyle bir dünya değil. Aslında en başında heyecanla başladığı evliliğini, şimdi "Yarabbi, ne yaptım da
evlendim." diye sorgulamaya başlıyor.
Kocasına bakalım... Romanın ilk
bölümünde kocası Charles'in, çocukluğundan itibaren annesinin yönlendirmesi ve zorlamasıyla doktor olduğunu öğreniyoruz. İlk evliğini ailesinin kararıyla yaşlı ve dul
bir kadınla yapıyor. Karısı ölünce, Emma ile evleniyor. Charles,
yaşadığı yerle, toplumsal değerlerle uyum içinde yaşayan bir adam. Güzeller güzeli karısı Emma yanında ya, yeter ona... Mutludur. İstediği gibi
aile düzenini kurmuştur. Karısı düzeninin bir parçasıdır. Emma'yı hangi
saatlerde öpüp kucaklayacağı bile bellidir. Emma'nın
duygularını, arzularını, gelecekle ilgili hayallerini anlamaz. Oysa bir
anlamaya niyetlense, Emma kocasına coşkuyla yaklaşmak istemektedir. Emma,
doğru diye öğretilen kurallar doğrultusunda kocasına aşık olmak için çok
uğraşır. Beklediği heyecanı kocasında bulamaz. Kendisine,
giyimine, konuşmasına özen göstermeyen, karısının arzularından habersiz, akşam
yemeğinden sonra koltuğunda uyuklayan, silik, sıradan bir kocadır Mösyö Bovary.
Emma hamile kaldığında
oğlan çocuğu doğurmak istiyor. Çünkü erkekler, serbestçe dolaşmakta, istediklerini yapabilmektedirler. Hamilelik onu heyecanlandırmıyor. Kızı
doğuyor. Doğum sonrası, gelenekler gereği bebek sütanneye veriliyor. Annelik, Emma'ya özel bir duygu vermiyor.
Emma'nın karşısına
çıkan diğer erkekler nasıldır peki? Mesela, kadınları baştan çıkarma hususunda
usta olan Rodolphe'le tanışır. Genç adam kendi çıkarına dayanana kadar Emma'yı
sömürür. Bırakır. Leon da farklı değildir. Para için insanların
saflığından faydalanıp, hayatları harcamaktan çekinmeyen, diğer kurnaz
adamlar silsilesi de eklenince, Emma'nın kadın kimlik arayışının, cinsel obje'ye
nasıl indirgendiğine şahit oluruz.
Kitabın adı Emma
Bovary niye değildir? Neden Madam Bovary'dir? Çünkü Emma, kızının annesi,
kocasının karısıdır. Toplumsal kurallara, geleneklere göre öyle olmalıdır. Romandaki kadın kahramanın, bunun dışında kendisi için bağımsız bir kimlik
oluşturması mümkün olamıyor. Kitabı okuyunca, pek çok okur için kocasını aldatan bir kadının
romanı gibi anlaşılabilir. Emma'nın kadın kimliği içindeki çaresizliği o kadar bariz ki... O, erkek gibi
olmak istiyor. Erkek gibi özgür yaşamak istiyor. Dünyayı gezmek istiyor. Oysa
kadın ve erkeğin rolleri en baştan belli. Kadın eş ve anne olmalı. Evinde
oturmalı. Olanla yetinmeli. Kocasına ve çocuklarına hizmet etmeli.
Böyle olmak Emma'yı acıtıyor. Yaşadığı gibi eşliği ve anneliği kabullenmek
istemiyor. Yapıyor da... Özgür bir erkek gibi sigara içiyor. Toplumun ahlak kurallarını
çiğniyor. Kendi kurguladığı hayatın gerçek olduğunu kabullendiği yanılsamalara düşüyor ve sonunu hazırlayan çılgınca alışverişler yapıyor. Borçlanıyor. Adamların hiç biri kadına yardımcı olmuyor. Veee... Çaresizlik içinde, hayatının sonlandırmaya karar veriyor.
"Ben yıllardan beri olmayacak düşlerin peşinde miydim?" der ya "Hayır, Hayır" adlı şarkısında Bulutsuzluk Özlemi... Nedense kitap bitince bu şarkıyı dinlemek istedim. 19. yüzyılın Madam Bovary'lerin çoğunun, günümüzde artık Emma olduklarını hayal ettim.
Etiketler:
anna karanina,
bulutsuzluk özlemi,
canan,
charlotte bronte,
gustave flaubert,
hayır,
kadın,
lev tolstoy,
lolita,
madam bovary,
peyami safa,
refik halid karay,
vladimir nabokov
24 Mayıs 2018 Perşembe
Ve Pınar Ve Tango Özlemi
Oy canımın içi Pınarım. Onu
ilk tanıdığımda sahnedeydi. Dans ediyordu. Hem de tango... Yalan söyleyecek değilim... Aklımdan ilk geçen, görmeyen biri tango yapabilir mi, bence biraz görüyordur, olmuştu. Şaşkının tekiyim. Tango gözlerle mi yapılıyor? Niye
görmeyenler dans edemesin ki? Yıllardır harika arkadaşlığımız var
Pınar'la. Sayesinde pek çok arkadaş edindim. Gerçekten görmeyi Pınar'dan ve
diğer dostlarımdan öğrenmeye devam etmekteyim. Sözü uzattım. Aslında başka
bir şeydi muradım. Pınar uzun zamandır tango yapmaya fırsat bulamıyor da...
Nasıl özlemiş dans etmeyi anlatamam. Tango özlemini yazdı. İşte
buyurunuz... Ve Pınar ve tango özlemi...
"Bir…
İki… Bir… İki…
Parmaklarının
ucunda süzülürken, ağırlığını ay yüzeyinde dolaşır gibi altıda birine indirir tango
dansı. Buzdan bir zeminde gibi seni durduğun yerde durdurmayan bu
ritim duygusu, saçının telinden ayak parmağına kadar içinden geçerken, elektrik
topraklaması gibi tüm kötü enerjileri de beraberinde götürür. Önce figürlerle
başlarsın keşfetmeye. Ardından artık hiçbir figürün anlamı kalmaz, doğduğundan
beri dans ediyor zannedersin kendini. Bir parçan olur adımlar, dönüşler,
süzülüşler. Salonun bir ucundan bir ucuna savrulurken katettiğin yolda,
saatteki hızın yüzlerce kilometreye ulaşır. Çünkü fiziksel benliğin değildir
hareket eden, ruhun bedeninden fırlayıp bağımsızca koşar bir uçtan bir uca.
Ritim mi ruhunu takip eder, ruhun mu ritmi, bedenin mi figürleri bilemez
olursun her şey karışır birbirine…
Gözlerini
kapatıp bir uykuya dalarsın adeta. Tüm güzellikleri çeker örtersin üzerine,
geçmişi ve geleceği uyutursun içinde. Gözlerini kapatmasan da kör olursun
kendiliğinden zaten. Uçarcasına katedilen mesafelerde gerçek dünyaya kör
olursun. Göze görünen hiçbir çirkinlik yoktur artık.Bir zaman yolculuğudur bu.
İki kişilik bu yolculukta kimi zincirlerinden kopar, tek başına seyahat eder,
yeni coğrafyalar, ülkeler keşfedersin. Denizler aşar, dağlar tırmanırsın. Kimi
zaman dünyaya meydan okur, kederi, acıyı, kaygıyı iter; doğruyu, güzeli,
sevinci, umudu çekersin. Adımların hayal dünyasına, dönüşlerin kendine,
süzülüşlerin sonsuzluğadır, O sonsuzluk ki, orada herkes aynıdır. Eksik, fazla
az ya da çok hiçbir şeyin olmadığı bu diyarda ne kadar kaldığını
bilemezken, hafızan yitik, tertemiz ve taze arınmışlık duygusuyla titrersin.
Dönüşler sakin, sessiz, dingindir. Bir kabullenmedir, affediştir gerçek
dünyayı."
16 Mayıs 2018 Çarşamba
Bütün Kızlar Toplandık... Toplandık... Toplandık...
Etiketler:
anne karenina,
ateşle oynayan kız,
charlotte bronte,
ejderha dövmeli kız,
jane eyre,
kitap,
melih cevdet anday,
nil karaibrahimgil,
nilgün,
raziye,
refik halid karay,
stieg larsson,
tolstoy
13 Mayıs 2018 Pazar
Ömrüne Bereket...
Buzdolabında geçen
haftadan kalan yoğurt kabını görünce, Refika usulü yayla çorbası pişirmeye
niyetlendim.
Refika'nın Mutfağı
videolarını ilgiyle takip ediyorum. Ayrıca, yemek pişirirken Refika'nın
muhabbetini dinlemeyi de çok seviyorum.
Misal, bu akşam
seyrettiğim videoda Refika, naneli tereyağını çorba tenceresine
boca ederken, Amerikan şirketlerinin kullandığı sustainability kelimesine
karşılık Türkçe'de sürdürülebilirlik kelimesinin kullanıldığını, oysa
sustainability'nin gerçek anlamda türkçe'sinin sürdürülebilirlik
olmadığını söylüyordu. İnanın kulaklarımı diktim... Tüm merakımla dinlemeye devam ettim. Refika, bizim
kültürümüzde sürdürülebilirliğin binlerce yıldır kullanılan karşılığının hangi
kelime olduğunu düşünüyor, bilin bakalım?
Bereket! Hoş değil mi?
Bayıldım vallahi.
Neden peki? Amerikan mantığına göre sustainability'nin
karşılığı, bir şey yaptığında ondan çıkan şeyin sana katkısının hep devam
ediyor olması, bizdeki karşılığı ise bir işi bereketli yapmaya devam
etmek... Refika, bereket kaçmaması için ne yapılır bizim mutfakta diye soruyor? Ardından kendi sorusunun cevabını veriyor: Bizde hiç bir şey atılmaz, hiç bir şey ziyan
edilmez, diyor. Büyükannemin ruhuna rahmet.
Yeminle aynısını söylerdi.
İlk anda, bir şeyin
bereketli olması sanki o şeyin miktar olarak çokluğunu ifade
ediyormuş gibi gelebilir. Ben de Refika'ya katılıyorum. Bana göre de bir
şeyin bereketli olması, o şeyin çokluğu kadar, faydalı olması, o çokluğun ve faydanın sürekli olması anlamına geliyor.
O değil de, azıcık
yoğurttan nasıl bereketli bir yayla
çorbası pişirdim anlatamam. Ohh! Şifa olsun.... Ben yedim.
Komşulara verdim. BitmediJ
10 Mayıs 2018 Perşembe
9 Mayıs 2018 Çarşamba
Ve Kitap Fuarı Ve Dergi Ve İzzet Ziya
Kocaeli Kitap Fuarı'nı gezmeye sahaflar salonundan başladım. Hafta
içi olmasına rağmen salonlar tıklım tıklım doluydu. Bünyemi ahesteye akortladım. O
sahaf benim bu sahaf benim avare avare dolanıyordum. İnsanlarla konuşuyordum.
Yanıma düşen kim olursa laf atıyordum. Kitaplara dokunuyordum. Kokluyordum. Aynı
kitabın farklı çevirilerini yan yana getirip inceliyordum. Duvarlara asılan eski
dergiler, ilk basım kitaplara göz gezdiriyordum. Efsunlu bir zamandı... Hatta galiba müzik vardı. Kimi
kitaplara bakarken müziğin ritminde salındığımı hatırlıyorum.
Derkeenn… İşte bu, 7Gün Dergisi, İlkbahar Sayısı diye yazan dergi
kapağındaki kadınla göz göze geldim. İster inanın ister inanmayın, ayaklarım
kendiliğinden sahafın yanına gitti, ağzımdan çıkan ses kendiliğinden “Şu
dergiyi indirir misiniz lütfen, alacağım.” dedi. Dergi şeffaf bir poşetin
içindeydi. Aldım. Poşetinden çıkarmadım. İncitmeden taşımaya çalıştım.
1 Mayıs 1935 yılına ait 7Gün adlı dergide, "Her hafta
çarşamba günleri çıkar herşeyden bahseder" diye yazıyor. Müesssisi:
Sedat Simavi, İdarehanemiz: İstanbul Ankara caddesinde, Telefon: 23031, peki
cep telefonu, web sayfası, internet adresi var mı? Elbette yok. Onun yerine
bilin bakalım, ne var? Telgraf: İstanbul YedigünJ
Derginin kapağındaki resmin ressamını merak ettim. I. Turnagil imzası var. Gugılladım. Karşıma İzzet Ziya Turnagil adı çıktı. Hakkında o kadar güzel yorumlar okudum ki anlatamam… “Türk Resmi ve Edebiyatının sıra dışı figürü… En meçhul ve en dikkate değer isimlerinden biri… Bilhassa insan duygularının yüzlere yansıyan ifadelerini büyük bir maharetle tespit eder, figürlerindeki hareket ve ifade gücü bilhassa dikkati çeker… İnsanların içinde bulundukları halleri yüz ifadelerine ve beden şekillerine yansıtmakta gösterdiği başarı Türk resminde bir ilk olarak gösterilir.”
Ben İzzet Ziya Turnagil’in adını bugüne kadar duymamıştım. Bu dergi
kapağını seksen üç sene önce çizmiş. Bakar mısınız vefasızlığıma... Kapaktaki kadını
hemencik unuttum. Ruhuna rahmet ustanın… Ressamını ise tüm
merakımla araştırmaya devam ettim.
Ne yaptım bilin bakalım? Bahriye Çeri ve Ali Birinci tarafından hazırlanan, Kapı
Yayınlarından çıkarılan, 220 sayfalık, Edebiyatı Tuvalle Buluşturan Ressam İzzet Ziya adlı kitabı sipariş ettim.
Bazı
kitapları biz seçeriz, bazı kitaplar ise bizi seçer. İyi ki kitap fuarına gitmişim. Bence İzzet Ziya Turnagil, beni okumaya davet etti. Elbette memnuniyetle kabul ettim. Denk getiren feleğe teşekkür ederim.
Etiketler:
10. kocaeli kitap fuarı,
ali birinci,
bahriye çeri,
edebiyatı tuvalle buluşturan ressam,
izzet ziya turnagil,
kitap,
resim,
sedat simavi,
yedigün dergisi
8 Mayıs 2018 Salı
Bahtiyarım:)
Biri Şenol Bezci'nin, Ders:
Edebiyat Konu: Karşılaştırmalar adlı çizimi, diğeri Bülent Üstün'ün, Kötü Kedi Şerafettin çizimi... İkisine de bayılırım. Kitap Fuarı'ndan iki
tişört aldım. Bahtiyarım!
Ya kitap mı? Ah! Almaz mıyım? Sormayın. Feci abarttım:)
Ve Karanfil Ve Şiir Ve Mola
Bu sabah ofise gelirken incecik yağmur çiseliyordu. Aldırmadım. Arabamı yolun başına bıraktım. Yürüdüm. Çiçekçiye
uğradım.
- Fatma abla günaydın, bereketli, sevinçli bir gün
olsun, derken pintiricik bedenini kollarımın arasına aldım, sıkıca kucakladım.
- Ahh, bi karanfillerim var kardeş, dört dörtlük, dedi. İnan ki şahanelerdi. Eğildim kovaya, usul usul kokladım.
- Yapıver ablacım iki buket, dedim.
Beyaz cipsolar ve yeşilliklerle hazırladığı karanfilleri aldım. Kucağımdaki karanfillerle Fatma abla'ya kocaman sarılıp vedalaştım.
Ofise girdim.
- Cümleten günaydın, dedim ofis ahalisine... Her sabah olduğu gibi her birini sevgiyle öpüverdim. Berna, elimdeki karanfilleri almak istedi. Tam verirken karanfilleri, salona döndüm:
- Sakın gülmeyin olur mu, içimden geldi, size şiir okuyacağım,
dedim.
"Sen o karanfile eğimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele."
Bilgim yarım yamalak... Edip Cansever'in Yerçekimli Karanfil
adlı şiirinin sadece orta mısralarını ezbere bilirim. Elimde karanfiller şiiri
seslendirdim ya... Nasıl iyi geldi anlatamam. Arkadaşlarım da, "işimizin arasında bu şiir molası çok iyi geldi" dediler ya... Aa! Acaba seslendirip Hayal
Kahvem'e eklesem, sizlere de iyi gelir mi ki:)
7 Mayıs 2018 Pazartesi
Ve Kitap Ve Resim Ve Müzik Ve Hüzün Ve Ben
Alain
De Botton'un, Görmek ve Fark Etmek adlı kitabını okurken, bir defa daha
ne ballı zamanda yaşadığımı düşündüm. Yazar, Edward Hopper'in Otomat adlı
resmini anlatıyordu. Diyordu ki: "Edward Hopper, yapıtları hüzünlü olan, ama onlara bakan bizleri kedere boğmayan sanatçılardandır, Bach'ın ya da Leonard Cohen'in resimdeki karşılığı diyebiliriz ona. Ana tema yanlızlıktır."
Durur muyum? Önce Otomat'ın, Hopper'in hangi resmi olduğunu gugula sordum. Hey! Ben bu resmini çok seviyorum. Lakin adını bilmiyordum. Otomat'mış. Cohen'in şarkılarını dinleyerek, resmi seyretmeye koyuldum. Sonra ekranda Hopper'in hüzünlü resmi, fonda Cohen'in kederli sesi, Botton'un yazdıklarını okumaya devam ettim.
"Otomat (1927), yalnız başına oturmuş kahve içen bir kadını resmeder. Vakit gecedir, kadının üzerindeki mantodan ve şapkadan anlaşıldığı üzere dışarıda hava soğuktur. Görünüşe bakılırsa oda geniştir, boştur ve iyi aydınlatılmıştır. Dekor tamamen işlevseldir: üstü taştan bir masa, kalın ahşaptan siyah sandalyeler ve beyaz duvarlar. Kadının yüzünde içe dönük, biraz da korkmuş bir ifade vardır, kamusal yerlerde oturmaya alışkın değildir sanki. Belli ki o masaya oturmadan önce yaşamında bir şeyler ters gitmiştir. Kadın her şeyden habersizdir ya, yine de farkında olmadan resme bakan kişiyi öyküler yazmaya davet eder, onun geçmişiyle ilgili ihanet ya da kaybediş öyküleri. Kahve fincanını dudaklarına götürürken elinin titremesini engellemeye çalışır. Saat gecenin on biridir, aylardan Şubat'tır, yer Kuzey Amerika'da bir şehirdir.
Durur muyum? Önce Otomat'ın, Hopper'in hangi resmi olduğunu gugula sordum. Hey! Ben bu resmini çok seviyorum. Lakin adını bilmiyordum. Otomat'mış. Cohen'in şarkılarını dinleyerek, resmi seyretmeye koyuldum. Sonra ekranda Hopper'in hüzünlü resmi, fonda Cohen'in kederli sesi, Botton'un yazdıklarını okumaya devam ettim.
"Otomat (1927), yalnız başına oturmuş kahve içen bir kadını resmeder. Vakit gecedir, kadının üzerindeki mantodan ve şapkadan anlaşıldığı üzere dışarıda hava soğuktur. Görünüşe bakılırsa oda geniştir, boştur ve iyi aydınlatılmıştır. Dekor tamamen işlevseldir: üstü taştan bir masa, kalın ahşaptan siyah sandalyeler ve beyaz duvarlar. Kadının yüzünde içe dönük, biraz da korkmuş bir ifade vardır, kamusal yerlerde oturmaya alışkın değildir sanki. Belli ki o masaya oturmadan önce yaşamında bir şeyler ters gitmiştir. Kadın her şeyden habersizdir ya, yine de farkında olmadan resme bakan kişiyi öyküler yazmaya davet eder, onun geçmişiyle ilgili ihanet ya da kaybediş öyküleri. Kahve fincanını dudaklarına götürürken elinin titremesini engellemeye çalışır. Saat gecenin on biridir, aylardan Şubat'tır, yer Kuzey Amerika'da bir şehirdir.
Otomat hüznün resmidir ancak hüzünlü bir resim değildir. İyi bir melankolik şarkının gücünü taşır. Eşyalar sert hatlıdır, evet, ama mekan tümüyle mutsuzluk taşıyan bir mekan değildir. Salonda başka yanlız insanlar da vardır; tek başına oturmuş, tıpkı resimdeki kadın gibidüşüncelere dalmış, toplumdan kopuk bir halde kahvesini yudumlayan kadınlar ve erkekler. Toplumdan kopuşluk, hepsinde ortak olan duygudur ve bu ortaklık insana yalnız olanın sadece kendisi olmadığını anımsatır. Hopper resimdeki kadının tek başınalığıyla özdeşleşmeye davet eder bizi. Resimdeki kadın onurludur, kendinden çok başkalarını düşünür; fakat başkalarına fazlaca güvenir, biraz naif bir hali vardır sanki. Bedeni, yaşamın sert bir köşesine çarpmıştır. Hopper bizi onun yerine koyar; bizi dışarıda yaşayanların yanına, evdekilerin karşısına yerleştirir."
Ve kitap ve resim ve müzik ve hüzün ve ben... Teşekkür ederim Tanrım... Sanat ne güzel!
Ve kitap ve resim ve müzik ve hüzün ve ben... Teşekkür ederim Tanrım... Sanat ne güzel!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











































