5 Ocak 2012 Perşembe

Mailleşme Değil Mendilleşme Aşk Dili...

 Bu sabah  yeni gelen makineleri sigortalatmak için müşterim beni fabrikasına çağırınca, ne yalan söyleyeyim  koşa koşa  gittim. Sigorta çeşitleri arasında  en çok Makine Kırılması Sigortasını seviyorum.  Çünkü böylelikle hiç bilmediğim makine çeşitlerini tanıma olanağı buluyorum. Galiba insanların yüklerini hafiflettikleri, işlerini kolaylaştırıp daha konforlu yaşamalarını sağladıkları için makinalara sadece büyük bir sempati duymakla kalmıyorum...  Biliyorum abartıyorsun diyeceksin gene bana ama… İnanmalısın… Yüreğimden gelerek söylüyorum...  Resmen her birinin yanında önümü ilikleyip saygı duruşuna geçmek istiyorum. Hele evdeki çamaşır ve bulaşık makinelerinin benden işittikleri iltifatları anlatmaya kalksam var ya şaşırıp kalacağını biliyorum. Ben makinaların ruhu olduğuna inanıyorum. Neyse… Benim bu halim başlı başına bir hikaye tabii. Hele sigortaladığım  makinenin bir tarafına bir şey olup kırıldığı bana haber verildiğinde… Makina Kırılması Sigorta teminatını devreye soksam bile… Benim o makinenin illa romantik bir sebeple kalbinin kırıldığını filan hayal ettiğimi... Makine Kırılmaları hasarlarında eksperle birlikte benim de kırılan makinanın başına illa gittiğimi… Kimseye belli etmemeye çalışarak,  makinanın kulağına Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesinde dediği gibi usulca “Kırılan kalbin hiç kimseye faydası yok.” diyerek psikolojik destek verdiğimi… Kimi zaman sadece bu kadarlık bir hissi dokunmayla bile makinanın çalışmaya başladığına defalarca  şahit olduğumundan sana bahsetmeyeyim istersen… Biliyorum artık “abartıyorsun” demeyip,  “delirmişsin sen” diyebilirsin. Her neyse…


Sabah sabah ofisten fırladığım gibi müşterimin fabrikasına gittim. Gelen makineleri hayranlıkla seyredip, fotoğrafladım. Akabinde detayları bizim ofise göndermek niyetiyle fabrikanın idari bölümüne geçtim.  Masaların arasında hâl hatır sormak için hızla dolanırken Dış Ticaret bölümünün sekreterliğini yapan, hafta sonları arada sırada buluşup hâsbihal ettiğim veya sinemaya gittiğim Selen’le birkaç dakika  oturup muhabbet ettim. Canı çok sıkkındı gene. Camekânlı bölmenin arkasındaki masada oturan çocuğu çaktırmadan başıyla işaret etti. Göz ucuyla çocuğa baktım. Selen daha önce bana bahsetmişti. Bu çocuk üç ay kadar önce, bölüm değiştiren Selen'in müdürünün yerine işe alınmıştı. Pek haz etmediğim "anan soğan baban sarmısak sen nereye gidiyon ıspanak" türü hava atmaya meraklı bir tipti. İlk ay Selen'le aralarında duygusal bir yakınlaşma olmuştu. Tam iş çıkışları buluşmaya başlamışlardı ki çocuğun nişanlı olduğu Selen'in kulağına gelmişti. Belli ki gönül eğlendirmeye meyilli hercai  erkek tiplerindendi. Zaten Aralık ayı başında evlenmişti.  Üstelik başkalarının yanında kızı umursamaz görünüyor, gözünün içine baka baka Selen'e yazdığı maillerde ise unutamadığını yazıyordu. İyice rüzgârına kapılmadan ucuz kurtulduğu için Selen adına seviniyordum. Eğer nişanlı olduğunu tesadüfen öğrenmeyip ilişkisini iyice ilerletseydi  etkisinin daha dehşetli olacağı kesindi.  Harbi bir kızdı Selen.  Henüz çok gençti. O güzelim kadınlık duygusallığını  kaybetmesini asla istemiyordum. Dünyada güvenilecek ve aşık olunacak erkek çoktu. Buna gönülden inanıyordum. Makinalar  kadar bile ruhu olmayan bu gereksiz adamın Selen'in üzerinde erkekler adına olumsuz etki bırakmasını asla arzu etmiyordum. Şimdi ufak sıyrıklarla atlatmıştı işte. Zaman her şeyin ilacı olacaktı. Selen olanı biteni kulağıma usulca fısfısladı. İş dışında görüşmek istemediğini defalarca anlatmaya çalıştığı halde, gene sabahtan beri  Selen’e  “akşam 7 de buluşalım.” diye mesaj atıyormuş. Malûm günümüzde teklifler artık elektronik mektup yoluyla yapılıyor  ya…  Selen'in suratı sinirden kıpkırmızıydı. Masanın üzerinde duran peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Elinin içinde öfkeyle sıkmaya başladı. Onu eğlendirmek istiyordum. Ne dedim bil bakalım Selen’e? “Ne duruyorsun? Sen de gözünün içine baka baka mendili ortasından yırtsana!” dedim. Şaşırarak baktı suratıma. Güldüm. Ne demiştim ben Allah aşkına? Anlamayacaktı tabii beni. O mailleşmeyi biliyordu. Mendilleşmeyi –mendilnameyi- bilmiyordu ki… Bak şimdi…



“Keyfim, sen buraya gelir misin, yoksa ben mi geleyim?” Bu  söz Salâh Birsel’in bir sözüdür. Ne yalan söyleyeyim kendisi bayıldığım biridir. İşte Selen’le konuşurken  Salâh Birsel’in “Ey okur, şimdi  seni  sana gösterip, yeniden öğrenim rahlesinin önüne oturtacağız.”  diye başladığı ve Kağıthâne aşk dilini bellettiği yazısı aklıma geldi. Yazar bu yazısında resmen bir öğretmendir. Şimdi sıkı dur. Dersinimizin adı nedir bil bakalım? Kırk yıl düşünsen tahmin edemezsin. Çünkü dersimizin adı Mendilname. Yani mendileşme yoluyla haberleşme metodları… Şimdiii… Mailleşme değil mendilleşme yoluyla yapılacak teklifleri ve cevap verme metodlarını öğreniyoruz:

 

Mendili sağ elinde toplayıp onunla ağzını örtmek –  Hiç merak etme. Söz bir, Allah bir. Aşkımız aramızda sır olarak kalacak.

Elindeki mendili başına götürmek – Her ne buyurursan can ile baş üstüne… Dile benden ne dilersen..

Mendili kalbinin üstüne bastırmak –  Sevgin kalbimde yer etti, canım sana feda olsun..

Mendili kabinin üstüne bastırmanın bir anlamı daha var. – Sensiz dünya bana karanlık. Buluşmaya ne dersin?

Mendili kalbinin üstüne bastırdıktan sonra hemen başını mendille örtmek – Korkma, kimse görmez.

Şimdiii… Bir taraf mendille böyle haber edince,  muhatabın cevapları şöyle olabilir:

Mendili havada sallamak – Dolaş gel. Şimdi buluşamayız.

Sol elindeki mendilin yanında sağ elinin beş parmağını havaya kaldırmak – Şimdi olmaz. Saat 5’de buluşalım. (Eğer gece 5 de buluşulacaksa beş parmağını gösterdiği elini mendilin altına sokmalıdır.)

Mendilin iki ucunu iki elinde tutmak – Sensiz ölüyorum. Saat 5’i bekleyemem.

Mendili dize bırakmak – Zahmetten sakınma.

Nanananoooommmm….

Mendili ortasından iki parça etmek Sen yoksun artık. Benim için bittin.
 

Nasıl ama? Şahane haberleşme yolu değil mi bu? Güldürmek maksadıyla oturduğum yerden bunları Selen’e anlatınca… Kağıtlıktan bir peçete çekti. Ayağa kalktı. Camlı bölmeye döndü.  Ben çocuğa sırtım dönük oturuyordum. Ama karşımdaki camekana yansıyan görüntüden çocuğun her hareketini ayna gibi görüyordum. Tam göz göze geldiklerinde Selen iki eliyle iki ucundan tuttuğu kâğıt peçeteyi ortadan ikiyi böldü. Çocuk umursamaz bir tavırla ayağa kalktı. Cebinden bir tomar para çıkardı. Kalbinin üstüne bastırdıktan sonra başına örttü.  Şaşırma sırası bana gelmişti. Çünkü Selen beni olduğum yerde bıraktı. Bir hışımla odadan çıkıp çocuğun yanına gitti. İnan rüzgarından çıkan çizgi romanlardaki  "Whooossh!" efektini işittim.  Ne fesatsın! Hemen  “Parayı görünce Selen çocukla çıkmaya karar verdi demek ki” diye geçirdin aklından değil mi? Hayır canım.  “Sen beni sen mi sanıyorsun?” dedi. Çocuğun masasındaki peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Ortasından ikiye böldü. Çocuğun yüzüne fırlattı. Bunu sanırım yedi defa tekrarladı. İdari bölümdeki herkes onlara baktı. Zaten neler olup bittiğini merak edenler tarafından durum öğrenilecek ve çocuk bir daha dönmemek üzere işten ayrılacaktı. Selen olduğu yerde topukları üzerinde gerisin geri döndü. Bana gülümsedi. Elindeki son mendili kalbinin üstüne bastırdı.  Güldüm.  Kendimi tutamadım. Kahkalarla güldüm.  Salâh Birsel'in ruhuna rahmet gönderdim. 

11.07.2011


15 yorum:

  1. İşterenklihayat, yaaa, böyleyken böyle işte:)

    YanıtlaSil
  2. ne değişik bir yazı ve mendillerin anlamları çok hoş :)

    http://rainbowgatherer.blogspot.com

    YanıtlaSil
  3. böyle ısrarcı insanların egolarıyla alakalı bir sorunları var sanırım zira kolay kolay laftan anlamıyorlar.
    ama mendil dilini hiç bilmiyordum okurken çok eğlendim, pek hoş =)

    YanıtlaSil
  4. ben daha iki gün önce bu yazıyı okumuştum.çok seviyorum bu yazını,ara ara açıp okuyorum. :))

    YanıtlaSil
  5. keyif verici bir yazı daha :) artık mendilname yi de biliyorum, biri böyle bi şey yaparsa hemen cevabını veririm :D yalnız o eleman tam sopalıkmış.

    YanıtlaSil
  6. Selam Rainbow Gatherer, Salah Birsel'in kitaplarını okumadıysanız tavsiye ederim:)

    YanıtlaSil
  7. Selam Küçükkurba, şimdi böyle yazınca.. Çocuk şarkısı var ya hani.. "Küçük kurba küçük kurba kuyruğun nerede? Kuyruğum yok kuyruğum yok ıynarım derede." diyesim geldi:))

    YanıtlaSil
  8. Selam Kara Kitap, son günlerde o kadar çok makine sigortalarıyla haşır neşirim ki anlatamam. Bütün gün fabrikaların makinaları arasında eksperlerle dolanıyorum.

    Yazı yazamadım bu durumda. Bari makineli yazımı öne alayım dedim:) Ben de arada Salah Birsel'in mendilnamesine bakmak isterim:)

    YanıtlaSil
  9. Selam Men De Boor:)))) Evet mendilleşmeyi bilmekte fayda var:))

    YanıtlaSil
  10. Merhaba,

    Yazınızın ilk bölümündeki tema bana bir arkadaşımdan dinlediğim bir hatırasını hatırlattı. Bir seferinde arkadaşım, enstrümanını yere koyduğu için hocası tarafından ikaz edilir, "Yarın mahşerde diğer her şey gibi tüm nesneler de dile gelecek, sizin onlara nasıl davrandığınıza tanıklık edecekler. Enstrümanına saygısızlık edip de, yere bırakma evladım". Bu hatırası bana her şeyin bir ruhu, belki de aklı olduğunu düşündürtmüştü.
    Sonra, bu sabah Ahmet Haşim'in denemelerine kaldığım yerden devam ederken, hoş bir tesadüf olsa gerek, "bir ağaç karşısında" adlı denemesine rast geldim. Yazar bu denemesinde, bir çiçekçide bir saksı içinde karşılaştığı hurma ağacının ona çağrıştırdıklarından bahsederken, "(...) Hareketsiz duran haşin ağaca baktı ve düşündüm: Bir limonlukta mahpus olduğu için, uzaklarda kalan diğer hemcinsleri gibi, öğle güneşlerinde sıcak toprağa gölge salamayan, yağmurlarda ıslanamayan, fırtınalarda sarsılmayan, semayı, yıldızları, ayı görmeye görmeye unutan şu ağaç, bulunduğu köşede acaba mesut muydu? (...) Nebatatın zekâsı hakkında büyük Meterlink'in (Maeterlinck) anlattığı muhayyirü'l-ukul müşahedelerden sonra, bir ağacı mesut veya muztarip tasavvur etmekte hiçbir garabet kalmıyor. Mevcudatın sükutuna aldanmamalı! Muztaripler yalnız "Muztaribim"! diye bağırabilenler değildir.", diyor.

    Haşim'in andığı Meterlink ise, sembolizm akımının tanınan temsilcilerindenmiş. Maeterlinck'in o eserinin adıysa "L'Intelligence des Fleurs (Çiçeklerin zekâsı)".

    Esenlikler dilerim,
    S.

    YanıtlaSil
  11. çok uzun bir yazı olmasına rağmen sonuna kadar okudum. çok enteresan bir olay... bu kadar ısrarcılık neden ki. türk filmi gibi..

    YanıtlaSil
  12. Evet Zeynep,çok uzun oldu ama ben bu yazıyı seviyorum biliyor musunuz?
    Ne zaman aklıma Salah Birsel gelse okumak istiyorum. Demek sonuna kadar okudunuz:) Sağolun:))

    YanıtlaSil