orson welles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orson welles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2015 Pazartesi

Bu Hafta Seyrettiğim Filmler





Size bir şey söyleyeyim mi, lise öğretmenlerim şimdiki vaziyetimi görseler var ya, iki gözleri iki çeşme olur, şakır şakır yaş akıtırlardı vallahi...  Yooo… Hattızatında biliyorum kendimi. Basbayağı masumum. Sadece  benim dönemimin eğitim sisteminin kurbanıyım o kadar. Okul zamanı eksik kalan her ders, şimdilerde feci halde merakımı cezbediyor  ne yapayım yani? 

Misal, Felsefe derslerimiz  genelde boş geçerdi. Arada derse giren nöbetçi öğretmenler  Felsefe'nin f'sinden anlamadıkları gibi, zaten Felsefe dersini hiiiç mi hiç  ciddiye almaz, lalettayin konulardan muhabbetler ederlerdi. Veya işi iyice tembelliğe sürer "Açın kitaplarınızı, çıt çıkarmadan okuyun" derlerdi. Bu durum elbette hoşuma gitmezdi. Evde anlatmaya kalksam, "Ne işine yarayacak Felsefe? Otur zorlandığın dersleri çalış, daha iyi ya işte!" diye terslerlerdi. 

Zaten oldum bittim hayalcinin tekiydim. Felsefe derslerinde hemen pencereyi  hafifçe aralar, bedenim sınıfın cilası bozulmuş ahşap sırasında oturur görünürken,  ruhumu pııırrrr  diye hayal alemime  azad ederdim. Sonrasında bu halim alışkanlık oldu. Her derste ruhu firar  denemeleri yapmaya başlamıştım. Hocaların gözlerinden kaçmazdı tabii… “Nerelerde dolaşıyorsun gene, dön sınıfa!” diye sinirlenirlerdi. Öyle işte.

Neyse...  Son günlerde, kendi hür irademle Felsefe çalışmaya başladım. İlk dersim Ahlak Felsefesi. İyi/kötü, doğru/yanlış nedir? Bir eylemi doğru veya yanlış yapan nedir? Bir insanı iyi veya kötü yapan nedir? Ahlakın amacı  nedir? Mutluluk mudur? Haz mıdır? Fayda mıdır? Ödev midir? Vicdan nedir? Etik nedir?  Adalet nedir? Ahlak, insan ve toplum tarafından kabul görmüş, insan yaşamına yön veren kurallar ise, insan ahlaki davranışı sergilerken özgür müdür? Yoksa sosyal, psikolojik, hukuki, dini etkenler sebebiyle mi ahlak kurallarına uymaktadır? Ahlak kurallarını kim belirler? Bu kurallar toplumdan topluma değişir mi? 

Du bi… Sakın oturduğum yerden felsefe yaptığımı sanmayın olur mu? Esasında neden yazdım bütün bunları biliyor musunuz? Her hafta sonu, o hafta seyrettiğim filmlerin afişlerini Hayal Kahvem’e koymayı yeni huy edindim de, bu hafta felsefe içerikli filmler seyrettiğimi söylemek içindi aslında… Of!.. Yazıyı ne çok uzatmışım... Affola:)


24 Şubat 2011 Perşembe

Metin Üstündağ'la Kahve Molası.. Düş Kavuğuna Kaçanlar


ne tuhaf.. sanki daha çocukmuşuz, top oynayıp acıkmışız, aç karnına üç kilo kiraz yemişiz, rehavet çökmüş, şöyle bir kestirmişiz, uyumuşuz, uyanmışız, büyümüşüz, ölmüşüz.. kahkaha kelimesinin harfleri kadar gülmüşüz.. yeryüzü hayatı, ışık hızı'na göre, az ve daha ağır çekim miymiş, neymiş.. tortunun, tortusu kadar düşünmüşüz.. tuhaf ne

ne tuhaf, adolf hitler.. gençliğinde en çok ressam olmak istiyormuş.. iki kere güzel sanatlar akademisi sınavlarına girmiş, kazanamamış.. öpülmüş hayatın davası olmaz amma adolf hitler, dünyaya, tarihe, insanlığa düştüğü, o kara, o zifir süreyi ve macerayı resim olarak yapsaydı.. 'vışş, ne baba bir ressam', demiyecek miydik acaba.. tuhaf ne


ne tuhaf, yukio mişima.. bir nevi suret olarak hisli, duyarlı, japon cüneyt arkın'ı sanki.. batılı bir hayatı pek sevmesine ve benimsemesine rağmen, japon halkının batılaşmasına ve sonra silahsızlanmasına uyuz kaparak, kendini hara-kiri marifetiyle intihar etmiş.. fırsatı, umarı, olanağı olsaydı.. yani yazar, sanatçı olmasaydı.. yukio mişima acaba, adolf hitler'i bile mumla aratır mıydı.. tuhaf ne


ne tuhaf, franz kafka.. hayatına esas olarak üç kadın girmiş galiba.. bunlardan felice ve milana'ya acılı mektuplar yazmış.. ömrünün son demlerinde ise kendinden çok yaş küçük dora diamant isimli bir kızla mutlu mu, çok mutlu olmuş.. dora diamant, felice ve milana kadar bilinmez mi ne olmuş sonra.. veya, veya.. kafka ve mutluluk, yan yana, yakışık almaz mı ne sayılmış.. ve dora diamant unutulmuş.. tuhaf ne


ne tuhaf, orson welles.. yirmi beş yaşında çektiği, yurttaş kane isimli filmiyle, bütün zamanların en iyi filmleri sıralamasında hep başı tutmuş.. ve fakat sonra da kafasındaki nice güzel filmi çekmeye de yapımcı bulamamış.. "o vakit ben de berbat filmlerde oynarım, topladığım paralarla da istediğim gibi şahane filmler çekerim." diye düşünmüş.. lakin evdeki orson, çarşıdaki welles'e uymamış.. ne çok para toparlayabilmiş, ne de o eski enerjisi kalmış.. mutsuzlukla beraber, fazlasıyla yemeye-içmeye meyletmiş.. tıpkı marlon brando gibi olmuş ve en sonra birgünde şişko patates, yarım kilo domates bir deha olarak dünyadan çekip gitmiş.. "ömrümün yüzde doksan dokuzu'nu dangalaklara laf anlatmaya, yüzde birini sinemaya harcıyarak geçirdim," ve "sinemaya en tepede başladım, çalışarak en aşağılara indim" gibi can eriği burukluğunda çivi sözler bırakmış ardında.. tuhaf ne

Metin Üstündağ'ın Denemeyenler adlı kitabından - sayfa 131

9 Ocak 2011 Pazar

Bir Gün Sen De Aynı Şeyleri Söylüyor Olacaksın

Son zamanlarda televizyon programlarını izleyemez oldum. Sanki televizyon artık çok kötü kalpli biri. Gözünü karartmış, önüne kattığını sürükleyip karanlık dünyalara götürüyor. Yapılan programlara inanamıyorum. Kimi zaman gözüm takılıp bazı programlara denk geldiğimde, resmen kendi kendime hayıflanıyorum. Daha çok radyo dinliyorum ben de. Zaten radyo çocuğuyduk biz. O zamanlar radyodakileri görmez, seslerden de şüphelenmezdik. Bizim için radyo sanki iyi kalpli biriydi. Radyodan işitilenlerin doğru olduğuna kesinkes inanırdık. Radyoyla yatar radyoyla kalkardık desem abartı olacağını sanmam. Doğruya doğru, o vakitler  bizim hayatımızda radyo çok önemliydi. Şimdiki televizyonla mukayese edilmez, hak ettiği saygıyı hepimizden görürdü. En güzel Türkçe, radyo Türkçe’siydi sözgelimi. Güzel konuşmanın nasıl olduğu radyodan öğrenilirdi. Sanıyorum ihtilallerin başarısı öncelikle radyo binasını ele geçirilmeyle eş değerliydi ki, daima ilk ihtilal anonsu radyodan işitilirdi. Sürekli yayına başlayan kahramanlık türküleri arasında, sabırsızlıkla haber yayınları beklenirdi. Ayrıca her şarkıcı radyoya çıkarılmaz, her şarkı yayınlanmazdı ki. Radyo sanatçısı olmak çok mühim bir şeydi. Sabahları saat on civarında yayımlanan Arkası Yarın annemin gözdesiydi. Bu bir nevi radyo tiyatrosuydu. Dünya ve Türk edebiyatının klasik eserlerine, yüzünü görmediğimiz sesler ruh verirlerdi. Artık bilirdik o sesleri. Bir yerde karşılaşsak, sesinden tanıyabilirdik o tiyatrocuları sanki. Öyle bizden birileriydi. Tam merakla dinlerken, en heyecanlı yerinde program kesiliverirdi. Nanananomm… Arkası yarın, denirdi. Yarın çabuk gelsin diye beklenirdi. Saat 19:00’da eve mutlak bir sessizlik çökerdi. Çünkü ajans saatiydi. İlgiyle haberler dinlenirdi. Gece 21:00 de ise Mikrofonda Tiyatro programı vardı. Büyük bir heyecanla gecenin oyunu beklenirdi. Kulaklar iyice açılır, seslerin büyülü dünyasına dalınırdı. Radyo dinlemek ve kitap okumak birbirlerine aslında çok benzemezler mi? Birinde sesler, diğerinde harfler bizi hayal dünyamızda gezdirmezler mi? Anlatmak istediğim radyo aslında ama bak gene kitap araya girdi. Diyeceğim odur ki radyo, gönülden inandığımız bir şeydi. 
 
 
Şimdi böyle yazınca aklıma Orson Welles geldi. 1915 doğumlu sanatçının hayatı aslında çok renkli. Bu yazıda anlatmak istediğim Orson Welles’in Marslılar Geliyor diye bilinen, Dünyalar Savaşı’nı radyoya uyarlama hali. Sanatçının radyodaki ilk yayını. Program yeni başlıyor. Orson Welles küçük bir numaraya yapıyor. Programın tanıtım müziğinden ve tanıtım sözlerinden önce: “Şu anda aldığımız bir haberi vermek için, yayınımızı kesmek durumundayız.” diye başlayan cümleden sonra, dünyanın Marslılar tarafından işgal edilmeye başlandığını söyleyen bir anons yapıyor. Radyoda bu anons duyulunca, Amerika’da yer yerinden oynuyor. Aslında bu yapılan Orson Welles’in oyununun oyunudur. Sanatçı bir anda tüm dünyada meşhur olur. İşte radyo bizim zamanımızda böyle bir şeydi. Kimseyi görmezdik ya seslerden şüphelenmezdik. Marslılar dünyayı işgal etti diye şakacıktan anons yapılsa bile gerçek zannedebilirdik. Şimdi ben bu eski radyo günlerinden söz edince aklıma Orson Welles’in o güzelim şarkısı geldi. I know what it is to be young (Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum) / But you don't know what it is to be old (Fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin). Bu sözler tam bana uydu. İki cümle de ben ekleyeyim. Ben televizyonun ne olduğunu biliyorum. Fakat sen radyo günlerinin ne olduğunu bilmezsin ne yazık ki:)