17 Kasım 2010 Çarşamba

Sevdiğim Haikular ve Naikular


ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
num-sert

dünyanın en uzun
en güzel kışına
rast-la-dık
ey ömür

yağ lapa lapa
met-üst

feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım
num-sert

farkından 
sonra başlar
hayat
met-üst

ve bugün sabah
herşeyden habersiz yanımda yatan
ölü bedenimle uyandım
num-sert

müsait bir yerde 
unutur musunuz
beni lütfen
met-üst

Bir Şarkıdan Bir Öyküye Uzanan Yol...


Dün akşam iş çıkışı arabamla eve doğru gidiyorum. Oh! Bayram gelmiş. Yaşasın! Sıkı çalışmıştım bu hafta. Bayramda ayak uzatacağım ya. Seviniyorum.  Müziğin sesini açıyorum. Mazhar Alanson söylüyor. Hüzünlü bir müzik. Sözlerini dinlemiyorum. Şarkının ezgisinin tınılarında hafif salınarak araba kullanıyorum. Şarkı bitti. Doyamadım galiba. Başka bir şarkı dinlemek istemedim.  Aynı şarkıyı tekrar başa aldım. Bir daha dinliyorum. Bu kez sözleri kulağıma değmeye başlıyor. Sözleriyle şarkıyı daha çok seviyorum. Uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı bu. Üstelik MFÖ'nün popüler şarkılarından biri değil. Hani bazı şarkılar vardır ya. Ne zaman dinleseniz, üzerinize bir hüzün çöker.  Bir garip olursunuz.  İşte bu, o şarkılardan. Diyor ki...

Bütün kabile kızar bana
Derler bu adam çalışmaz mı
Bu adam hep düşünür mü
Bir kuş ölmüş diye üzülür mü

Tam burada aklıma Sait Faik düşüyor iyi mi? Evet, bu şarkı Sait Faik'in bir öyküsünü anımsatıyor. Bak şimdi... Sait Faik'in 1952 yılında yayımlanan Son Kuşlar adlı kitabında, Sivriada Geceleri adlı bir öykü vardır. Bu öyküde yazar, balıkçı Kalafat ve yamağı Sotori ile birlikte, bir nisan akşamı balığa çıkar. Deniz dümdüzdür. Ebemkuşağı zaman zaman görünüp kaybolmaktadır. Yazarın deyimi ile sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibidirler. Adaya gelirler. Güneş batmaktadır. Martılar haykırmaktadır. Karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını deli gibi çırpmaktadırlar. Öyküde şahane betimlemeler vardır. Uzatmak istemiyorum. Sonunda balıkçılar ve yazar artık ateş yakıp, dinlenecekler. Herkes çalı çırp toplamak için koşuştururken, yazar oturduğu yerden arkaüstü yatmış, kırmızı bacakları ile havayı dövmekte olan bir martıyı izlemektedir. Martının yanına gider.  Hayvanın gözleri açıktır.  O sırada Sotori elindekilerle yanına gelir. Martının ölmekte olduğunu söyler.  Az sonra gerçekten ölür martı.  Balıkçılar için çok doğal bir durumdur martının ölmesi. Ne olacak, insanlar da ölmüyorlar mı? Yazar ise martının ölmesinden çok etkilenir.  Ağlamaklı gibidir. Diğerleri ateş üzerinde yemek pişirme gayetindeyken, yazar halen martının başındadır.  Hayale dalar.  Sanki dünyanın yaradılışındadır şimdi. İnsanların ilk zamanlarını yaşamaktadırlar. Onlar avlıyor ve ateş üstünde yakıyorlar. Yazar ise bir martıya belki türkü yazmış, ateşin karşısında onlara okumak üzeredir. Bütün kabile kızmıştır ona. Çalışmıyor ya!.. Hep kayalara oturup düşünecek mi? Martı ölmüş diye üzülecek mi? İşte öykü böyle başlıyordu. Şarkının sözleri gibi. Devamı da aynı şarkıda olduğu gibi sürüyordu..


Gündüz böyle diyenler
Gece olunca
Ateşler yakılınca
Denizler coşunca
Ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
Bakın bakın martılar uçar
Bakın bakın yıldızlar koşar
Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda

Bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
Yaklaşırlar birbirlerine
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde

Evet, gündüz çalışmadığı için yazara söylenenler, gece olup da çalı çırpı yanınca, rüzgar denizi homur homur söyletirken, martılar deli gibi bağrışırlarken, geceleyin yazardan martının ölümünün türküsünü dinlerler.. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, birbirine sokulma hissi sarar. İşte bu hal belki de işe yaramaz diye düşünülen adamın bir vazifesi olarak kabul edilir. Bir kaç gün yazar gündüz ağ tamir eder, balık tutar, beceremez, bu durumda akşamları balıkçılara sevinme veya üzülme duyguları veren türkülerinden söyleyemez. Hıımm.. Anlaşılır durum. Ertesi gün balığa çıkarken, yazarı uyandırmazlar. Onu kendi haline bırakırlar. Şarkının devamı gibi..

Bu sabah uyandırmamışlar beni
Ava giden dostlar
Ava giden dostlar
Ne güzel

"Eee!" der Kalafat, anlat bakalım şu martının ölümünü..." Yazar şiirsel bir dille anlatmaya başlar hayalinden bir hikaye.. "..... Güneş yeni batmıştı. Doğudan mavi bir karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı." İşte böyle... Martının öyküsü de öyle dokunaklıdır ki anlatamam. Doğa ile insan ilişkisini en güzel anlatan öykülerden biridir bu. Mazhar Alanson'un müziği eşliğinde anlatabilsem keşke. Hani o ölen martı var ya, balıkçı Tahir'in martısıdır yazarın hayali öyküsüne göre. Balıkçı Tahir ile martı arasında garip bir ilişki vardır.  Martı, Tahir'in yemesi için attığı balıklardan başka bir şey yemez. Kimi zaman Tahir, fırtına sebebi ile birkaç gün denize çıkıp balık tutmadığı zamanlarda bile, martı çöp karıştırıp yemez. Tembel midir, şair midir acaba? Hep Tahir'in ona balık atmasını bekler. Hatta zaman zaman martı ve Tahir aralarında konuşurlar.  Peki martı neden ölmüştür biliyor musun? Tahir ölmüştür de ondan.  Tahir'in ölümünden sonra, martı kimsenin elinden yemek yememiştir. Aslında ne o Tahir'siz ne de Tahir onsuz yaşayabilirdi. Yaşayamamıştır. İşte yazar, martının ölümünün ardından böyle bir öykü hayal eder. İnsanlar yazarın öykülerini severler. Anlarlar ki çalışmasa da, avlanmasa da, hayal gören, bir martının ardından hüzünlenen, öyküler yazan, şarkılar, türküler söyleyen bu insana ihtiyaçları vardır. Bütün gün kendileri çalışırlar. Sabah balığa giderken yazarı uyandırmazlar. Bilirler ki akşam ateşin başına geçtiklerinde, onlara üzülme veya sevinme duyguları veren türküler, öyküler dinleyecekler.  Akşam işten eve dönerken, Mazhar Alanson'un şarkısı eşliğinde bunlar düştü aklıma işte. Mazhar Alanson "Sanatçının Öyküsü" adlı şarkısından, Sait Faik'in bir öyküsüne gönderme... Böyleyken böyle. (24.07.2010)

16 Kasım 2010 Salı

Deyimlerle Bir Deneme Yazısı-Huyum Kurusun Cimriyim.

Nasıl yani? Diyelim ki, ben birine söz verdim. Sonra verdiğim zü geri isteyemez miyim? Söz aramızda, huyum kurusun, biraz cimri biriyim. Hani ben bir söz verdiysem, ne bileyim o sözü emaneten vermiş olabilirim. Yarabbim! Yoksa verdiğim söz ebediyen gidiyor mu elimden? Artık o sözün bende kullanım hakkı kalmıyor mu yoksa? Eyvah! Kullanamıyor muyum artık o sözü bir daha? Yapmayın!.. Bilmiyordum ki vallaha. Şimdi öğrendim. Verilen söz geri alınmaz mı? Kim demiş? Söz verme, verirsen geri dönme mi? Niye ki? Birisi benden söz isterse veririm. Ama sonra kesinlikle verdiğim sözü bana geri vermesini isterim. Sözümü ağzıma tıkamayın da bir yol beni dinleyin. Sözüm meclisten dışarı ama, siz beni çıldırtmak için söz birliği mi yaptınız kuzum yoksa? Söylediğiniz sözü bilin öyle söyleyin lütfen! Açık açık söyleyin, niçin dönemiyor muşum sözümden? Sözü ağzınızdan dirhemle çıkarmayın rica ederim? Yooo! Ben sözümü ayağa  düşürmedim ki! Basbayağı birine söz verdim. Verdim ama verilen sözün geri alınmayacağınısözü kimse söylemedi ki bana! Cimriyim diyorum arkadaşlar! Huyum kurusun cimriyim. Bana ne? Verdiğim sözü  geri isterim! İs - te - riiim!

Bayram Hasbihali...

Büyükannem.. Canı rahmet istedi. Nur içinde yatsın. "Ramazan ayı bitti diye üzülmelisin, yeni  esvaplar giymemelisin." derdi. Ona göre mübarek ramazan ayının ardından sevinilmez ancak göz yaşı dökülebilirdi. Oysa kurban bayramı tam bir bayramdı. Çünkü Yaradan insana acımış, yavrusu yerine bir koç kurban etmesini  uygun görmüştü. Ya İbrahim Peygamber'in Allah adına çocuğunu kurban etmeye rıza göstermesi gibi bir durum uygulanır olup gitseydi. Yaradan  esirgeyen ve bağışlayandı. Acımıştı insana ve böyle bir uygulamaya razı gelmemişti. O halde kurban bayramında bayram yapmalıdı işte. Yeni esvaplar giyinmeliydi. Gülüp eğlenilmeliydi. Bol bol Rabbe şükretmeliydi. Büyükannem böyle öğretmişti.

Bir bayrama daha sağlıkla kavuştuk ya, şükür Rabbime.. İyi günün kıymeti bilinmeli.  Bilinmeli sahiden. Küçük şeyleri büyütüp dert etmemeli. Böyle günlerde bol bol Yaradana teşekkür etmeli. Tecrübeliyim. Her zaman böyle olmuyor. Attila İlhan'ın şiirine benzeterek tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki, ne  bayramlar gördüm  sanki yoktular. Şimdi şu anda hasta bakan, cenaze başı bekleyen kimbilir kaç kişi var? Yaşadıkça  görülüyor acılar. Eğer böyle hastalık, kayıp varsa... Hayır ve  şerrin Allah'tan geldiği kabul edilse de, elde değil acı duyuyor insan. Bilirsin acının birbir çeşidi var. Kimi durumlarda ne oluyor biliyor musun? Öyle bir hal oluyor ki kendini feci falde zavallı hissediyorsun. Elinden bir şey gelmiyor. Olan bitenin karşısında elin kolun bağlı kalakalıyorsun. Hatta  acizliğine şaşakalıyorsun. "Allah gecinden versin!", "Sıralı ölüm versin!" denir ya hani.. Sakın garipseme bu duayı e mi? Ölüm herkesin başına... Bir varmış bir yokmuş olacak. Dünyaya çivi çakan olmuş mu? Nerdee?  Barış Manço "Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz.. Sultan Süleyman'a kalmadı böyle hiç bir kitap yazmaz" diye şarkı söylemez miydi o etkili sesiyle. Bari sıralı ölüm olsa keşke. Netice itibariyle baktın ki  bugün sen iyisin, yakınların, arkadaşların iyi... İşte o günün kıymeti bilinmeli.  En büyük zenginlik sağlıktır öyle  değil mi? Yaşlar ilerledikçe sevdiklerini cennete gönderiyor insan. Peki çok küçükken gönderenler yok mu? Çook! Hayat böyle bir şey arkadaşım. Yaşanacak ve görülecek. Bir an sonrasını bilen var mı? Yok! O halde... Sen ne plan yaparsan yap!  Felek sana ne kıyaklar yapacak ya da ne  tokatlar çakacak bilemiyorsun ki. Bir bakıyorsun depremmiş, hastalıkmış, trafik kazasıymış almış götürmüş sevdiklerini. Annem ve sevdiklerimin bazıları cennete gidince, elimde olmadan bayram günleri  hüzünleniyorum böyle.
Dün... Bayram öncesi... Babama gidiyordum. Ayaklarımın altında sarı sarı yapraklar. Başımı kaldırdım.  Yaprakları  dökülmüş o koca ağaca şöyle bir baktım.  Bir an öyle geldi ki bana...  Her dökülen yaprak ağacın bir acısıydı adeta.  O kadar yapayalnız ve zavallı göründü ki anlatamam sana. Elimdekileri yere bıraktım. Kollarımı açtım. Ağaca sımsıkı sarıldım. Kulağımı dayadım koca gövdesine.  Yüreğini dinlerken  hüzünle iç çekişini hissettim. Teselli ettim elimden geldiğince...  Neyse... Allaha bin şükür, sağ sağlim  bir bayrama daha eriştim işte. Biliyorum, annem  ve bazı sevdiklerim yok. Gittiler cennete. Ne yapalım, kalanlar sağ olsun demeliyim... Elimdekilerin kıymetini bilinmeliyim. Bak şimdi...  Dün annemin çorbasından pişirdim. Şöyle nefaseti yerinde, dumanı üzerinde...Yanına şahane mi şahane pilav yaptım...  Annemin tabiriyle şöyle yumruk kadar tereyağ var içinde... Söylemesi ayıp olmasın ama bir de patlıcan musakka... Babam çok sever de.. Babama götürdüm. Dedim "Babam, sakın annem yok diye üzülme, e mi! Bak, ben geldim işte. Hem de annemin yaptığı yemekleri yaptım, getirdim." Babam baktı yüzüme. Sevindi sevinmesine de... Annemin yerini tutar mı bir şey? Tutmaz tabi. İşte tam o anda  gelirken  yolda gördüğüm, yaprakları dökülmüş, bakınca yapayalnızlık hissi veren ağacı düşündüm. Sanki babam o ağaç gibiydi. Yaprakları dökülmüştü adeta. İki kolumu açtım. Sarıldım babamın zayıf gövdesine. Yanağımı  usulca dayadım göğsüne. Derinden gelen hüzünlü iç sesini dinledim. Kalbi küt küt atıyordu ya.. Sanki her atışında annemin adını tekrarlıyordu. Diyordu ki : "Sa - vi - ye" "Sa - vi - ye".  Kaptırmadım kendimi o hüzünlü hale... Gıdıkladım babamın karnını iki yandan...  Babam nasıl gıdıklanır anlatamam. Dayanamadı. Kahkahayla  güldü.  Dedim ki, "Babacım, bir bayrama daha sağlıkla kavuştuk ya, şükür Rabbim'e."  Öptü alnımdan. Dedi ki: " Komik kızsın vesselam!"

15 Kasım 2010 Pazartesi

Gohor'la Bir Bayram Arifesi


Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim, Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiç bir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda, Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını. Ya sıkılırsam… Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için, önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, evden biri olması, durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem illa okuyacağım diye. Kitabın “Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam ya kimselere vermeye. Ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

Bugün bayram arefesi.. Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabii.. Yaşlar ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken, baktım Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?
 

Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken, acı duyduklarını okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü hayatımda böyle bir acıyı hiç hatırlamıyordum.. Belki acı vardı mutlaka da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti benimkiler belki, kimbilir? Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da, büyütmez olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyüyenler çok iyi bilecekler...  Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikayelerine okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür. Çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir diye?


Şimdi bu yaşımda, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Sadece Kemalettin Tuğcu'nun değil, Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsünü düşünsene sözgelimi... Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi. Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi. Kardeşin yalancılıkla itham edilmesi. Kardeşin ceza alması. Baba tarafından azarlanma ve küçük görülme. Kardeşin hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden kardeşin ölmesi. Gerçeği itiraf edemeyen abinin hissetiği acı ve pişmanlık… İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da abiye, ne kadar hain abi gibi görse de, abinin ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder ve ölen kardeş kadar, abiye de acır bu sefer. Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı. Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur.


İşte şimdi Gohor’a dönersem eğer, Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. “Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın” “Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta.” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli.” diye devam ediyordu çünkü kitap sonra. Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söylüyordu Gohor. Baraka bile daha büyük görünmektedir annesi sağken. Yaşadığı şehir bile dünyadan daha büyüktür o zamanlar. Oysa annesi…. Ölmüştür…. Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Baba ve oğlun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için belki baraka küçülmüştür. Ya da baraka hep böyle hep küçüktür de annesinin kocaman sevgisiyle genişliyordu annesi sağken belki, kim bilir?



“Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiklerinde kendilerini, ya da ter içinde kalktıklarında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattıklarında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacakları bir anneleri olmalıydı. – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne.” diye devam edince roman... Üstüne annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, ve kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca romanda, yanağımdaki sıcacık gözyaşlarımı o anda hissettim işte… Evet ağlıyordum, ne var ki? Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi? Kitap tam Gohor'un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum. “ diyor ve roman umut dolu bilim kurgu bir hikaye devam ediyor.
Daha çok başındayım kitabın. Ama kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan kitaplardan biri. Aşkın Güngör’ün bu romanını yetişkinler dışında, çocuklara da şiddetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

NOT: Bu yazıyı geçen sene bayram arefesinde yazmıştım. Bu yazı bence Hayal Kahvem'in bir klasiği olacak. Ve her bayram arefesi yukarıdaki yerini bulacak. Ben Gohor'u çoktan okudum ve bitirdim tabii.. Ve herkese sevgiyle tavsiye ettim. Mutlaka okunası bir dost kitaptır.

Bayram İçin Sarıkız Salatası Yapmaya Ne Dersin?


Ben yaşamın eşsiz bir süreç olduğuna inananlardanım. Yemek yemenin, hayatın en büyük mutluluklarından biri olduğu sözünün altına imzamı atarım! Yemek yapmak zor bir iş değildir. Hele severek yapıyorsanız, sevdiğiniz insanlar için yapıyorsanız, yemeğe sevginizi katıyorsanız yemeyiniz de yanında yatınız diyeceğim ama... Of! Ben çok iştahlı biriyim. Yemeyip yanında yatanlardan değil, yemeği yiyen ve silip süpürenlerdenim! Bak şimdi, sen sarı kız salatası nedir bilir misin? Çok kolaydır! 

Bu sabah baktım balkondaki patatesler neredeyse buruşmaya yüz tutmuşlar.  Yarabbim görmeyeli nasıl yaşlanmışlar! Aldım elime dört beş tane," Sizi nekadar ihmal etmişim. Afedersiniz! Şimdi güzel bir cilt bakımı uygulayacağım size, siz bile inanamayacaksınız kendinize! Biraz sabrediniz." dedim. Hemen su koydum elektrikli su ısıtıcısına ve bıraktım suyu kaynamaya. Bu arada patateslerin cildini buhara tutmadan önce, ölü derisinden kurtarmalıydım. Hemen keskin bir patates soyucusuyla, tabii ki zarar vermeden hassas cildine, patateslerin buruşmuş, kalınlaşmış dış kabuklarını soydum. İyice yıkamak için musluk altında soğuk suya tuttum. Bu arada kaynamış olan suyu tencerenin yarısına kadar doldurdum. Dış kabuğu soyulmuş, soğuk duşa tabi tutulmuş patatesleri küçük küçük parçalara böldüm. Tenceredeki kaynar suyun içine koydum. Onlar şimdi kaynayacaklar sıcak suda, yumuşacacık olacak hücreleri, o kadar farklı bir cilt bakımı uygulayacağım ki, değişecek şekilleri ve şemalleri...

Patatesler haşlanırken tencerede, ayrı bir yerde, küçük bir tasa yarım çay bardağı zeytinyağ, yarım çay bardağı mayonez, bir dolu yemek kaşığı hardal, yarım limon, tuz koyarak iyice karıştırdım. Özel bir bakım yapacağım dedim ya, hücreleri yumuşamış patateslere, işte hazırladığım bu cilt bakım kremini uygulayacağım. Yumuşayınca, derince cam kasenin içine patatesleri koydum. Biraz ılınınca üzerlerine hazırladığım kase içindeki cilt bakım kremini boşalttım. Tahta kaşıkla bu hardallı sosu yavaş yavaş patateslere yedirince, renkleri döndü hardal sarısı rengine... Nasıl değiştiler, parıldadılar, gerçekten inanılmazdılar! Bir ara düşündüm acaba bu kremi kendime uygulasam  iyi gelir miydi benim cildime? Bir gün olur denersem eğer, merak etme anlatırım nasılsa Hayal Kahvem'e.

İstersen biraz kuru soğan doğrayıver bu salatanın içine. Eğer taze nane de serpersen üstüne, benim bu özel tarifimle, şekilde gördüğün gibi fevkaladenin fevkinde, nefaseti yerinde nefis bir salata yiyeceksin gene !

14 Kasım 2010 Pazar

Cennete Uzanan Bir Merdiven Satın Alsam...



Bugün İzmit'ten bizim köye dönerken, elim torpido gözüne gitti. Canım fena halde Led Zeppelin'in Stairway To Heaven parçasını dinlemek istedi. Buldum albümü çıkardım olduğu yerden. Arabamın uzun zamandır bozuk olup yeni onarımını yaptırdığım müzik çalarına koydum. Albümün dördüncü parçasıydı. Aceleyle dördüncüyü buldum. Yarabbim nasıl güzel bir Sonbahar ikindisi! Ve Led Zeppelin'in o olağanüstü ezgisi.. Of!  "Bir kadın var her parlayanın altın olduğuna emin.. ve bir merdiven satın alıyor cennete uzanan.. ve oraya vardığı zaman oraya biliyor ki.. dükkanlar kapalı olsa bile.. bir kelimeyle alacak istediğini.. ve cennete merdiven satın alıyor.. bir işaret var duvarda.. yine de emin olmak istiyor.. çünkü bilirsiniz bazen iki anlamı vardır kelimelerin.. dere kenarındaki ağaçta bir kuş var şarkısında diyor ki.. 'bazen kuşkuyla dolar tüm düşüncelerimiz'.. ah.. meraklandırıyor beni.." Bu müzik var ya nasıl iyi geliyor bana anlatamam.. İlahi bir tadı var sanki.


"Öyle bir hisse kapılıyorum ki batıya baktığımda.. Sanki ruhum haykırıyor uzaklaşmak için.. duman halkaları görüyorum ağaçların arasından yükselen.. ve durup bakanların sesleri.. ah bu beni meraklandırıyor.. eğer hepimiz katılırsak ezgiye.. gerçeğe götüreceği fısıldanıyor kavalcının.. ve yeni bir gün doğacak bekleyenler için.. orman kahkahalarla çınlayacak.. eğer bi patırtı varsa bahçenizde.. telaşlanmayın.. mayıs kraliçesinin bahar temizliğidir.. evet iki yol var gidebileceğiniz.. ama uzun vadede.. hala vakit var değiştirmek için yolunuzu.. ve bu beni meraklandırıyor.. kafanız zonklar durur.. nereden bileceksiniz.. ezgiye katılmaya çağırıyor kavalcı.. sevgili bayan duyuyor musunuz esen yeli.. ve biliyor musunuz ki.. rüzgarın fısıltılarındadır aradığınız merdiven.. estiğimizde yoldan aşağı dogru.. gölgelerimiz ruhlarımızdan daha uzun.. bir kadın yürüyor hepimizin tanıdığı.. beyazlar içinde parlayan ve göstermek isteyen.. herşeyin nasıl altına dönüştüğünü.. ve dikkatli dinlerseniz eğer.. size de ulaşacaktır ezgi.. hepimiz bir ve birimiz hepimiz olduğunda..bir kaya gibi sağlam olup yuvarlanmadığımızda.."
Ve Jimmy Page'nin o şahane gitar solosu  tılsımlı bir merhem mi? "ve kadın bir merdiven alıyor cennete uzanan.." Ve ben diyorum ki, şimdi şurada cennete uzanan bir merdiven satın alsam.

Arada Bir Silkele... Ya Altı Üstünden Daha İyiyse..

Narayama Türküsü diye bir film duymuş muydun? Sanırım bu ay aldığım bir dergiden dividi'si çıkmıştı.  Sanırım Milliyet Sanat dergisiydi. Daha önce adını hiç duymadığım bir film olduğu için konusunu bilmeden seyretmeye başladım. Ve inan ki  çarpıldım.  Sinema hiç fikrimizin olmadığı dünyaları  önümüze seriyor  ya müthiş bir sanat bence. Bak şimdi. Bu film çok eski  bir Japon efsanesi üzerine kurgulanmış. Bir dağ köyündeki yaşantıya uzanıyoruz. İnsanlar nasıl yoksullar anlatamam. İlkel mi ilkel, vahşi  mi vahşi bir yaşam. İnsanların  vaziyetini anlatabilmem kolay değil. Çok fakirler ya köyde şöyle bir gelenek var.  Kim 70 yaşına basarsa, sofrada yiyecek bir kişi eksilsin diye çocukları tarafından Narayama dağı'na götürülüyor ve orada ölüme terkediliyor.  Bu anlatılan inanılmaz geliyor değil mi? Çok ilginç.  O köyde bu durumu çocuklar da yaşlılar da kabullenmişler. Zaten film 69 yaşındaki evin büyükannesinin dağa çıkarılması sürecini anlatıyor. Şimdi biz buradan bakınca, hiç tartışılacak bir yanı olmayan, feci bir durum  gibi geliyor.  "Olur mu hiç böyle şey?" diyorsun. "Ne olursa olsun insan anne ya da babasını 70 yaşına geldi diye, dağın tepesinde açlığın ve soğuğun kucağına bırakabilir mi?" diye  bünye bu geleneği redediyor redetmesine ama diğer yandan da bir iç ses  bir an "eğer giderse geride kalan gençlerin yaşama şansı artacak" gibi sesleniyor. Bir an bile olsa feci bir vicdan med ceziri yaşatıyor. Film resmen bünyeyi rahatsız ediyor. Sonra böyle vahşi bir durumu  köydeki insanların kimi kabullenmek istemese de  uygulamak durumda kalıyorlar ya, bu kez  diyorsun ki "acaba bizim de böyle gelmiş böyle gidecek diye düşündüğümüz, sorgulamadan körü körüne yapageldiğimiz neler var?"



Bu filmi seyredince daha önce okuduğum ve bir vakitler Hayal Kahvem'e yazdığım, Parfümün Dansı adlı kitap aklıma geldi. Bu hikayede ise  bilinmez bir zamanda ve bilinmez bir yerde küçük bir site devletinin sarayındayız. Dikkat edelim bu kez yoksulluk falan yok. Zenginlik hat safhada. Zaten mekan dediğim gibi saray. Bu site devlette de aynı Japonya'nın yoksul köyü Narayama'da olana benzer bir gelenek var. Şöyle ki...  Bu devletin kralları yaşlanma belirtileri ortaya çıkar çıkmaz öldürülüyorlar. Kral yavaş yavaş yaşlanırsa ve ölmesi beklenirse ülke felakete sürüklenebilir diye düşünüyorlar. Ne yapıyorlar peki? Kralın yüzü kırışmaya ya da saç ve sakalında beyaz çıkmaya başlar başlamaz öldürülmesi gerekiyor ki yerine genç biri  kral olabilsin.  İnanılmaz geliyor bize tabii. Oysa o site devlette kral da dahil tüm halk bu geleneğe gönülden inanıyor. Hatta kralın ölüm töreni çok onurlu ve estetik bir tören olarak düzenleniyor. Kralın en gözde karısı zehirli yumurtayı kralın ağzına vermekle sorumlu oluyor. Ve kral zehirli yumurtayı yiyerek ölüyor. Hiç bir kralın yaşlanmasına ve ecelleriyle ölmelerine izin verilmiyor. İlginç bir kitaptı. Narayama Türküsü'nü seyredince, Parfümün Dansı'ndaki bu vaziyet aklıma geldi. Aynı durum işte. Kabullenen gelenekler. 

Eskiden şimdi bize garip gelen ne alışkanlıklarımız, geleneklerimiz vardı kim bilir? Peki,  bu denli  abartılı olmasa da içinde yaşadığımız şu hayatta  bize dayatılan ve   farkında olmadığımız, alışageldiğimiz neleri sorgulamadan kabulleniyoruz acaba? Kitapların ve filmlerin bünyeleri rahatsız etmesi iyidir diye düşünüyorum. Arada bünyeyi silkelemekte, hayatı sorgulamakta fayda yok mu  sence? Hatta kimi zaman öyle silkelemeli ve sorgulamalı ki altını üstüne getirmeli...  Şimdi bana "Filmden kitaba atladın tamam, bari daha fazla abatma!"  lütfen deme... Beylik laftır biliyorum ama, nereden biliyorsun, yaşadığın hayatın altı üstünden daha iyidir belki?

13 Kasım 2010 Cumartesi

Kız Zagor Baltası-1



Her kadının çantasında taşıdığı  aksesuarları olacaktır elbet. Ne bileyim cüzdan, kalem, not defteri, içinde ruju, göz kalemi, allığı olduğu küçük bir makyaj çantası taşıyanlar vardır mutlaka.. Yanında manikür seti  taşıyanları bile bilirim hatta. Neyse, her kadın gibi benim de çantamda  gerekli gereksiz birşeyler olur  tabii.. Ama olmazsa olmazım vardır. Ne mi? Benim mi? Bana soruyorsun yani? Karamba karambita... Zagor Baltam! Zagor Baltam'ı çantamda taşımalıyım illa ki. Zagor Baltası da ne mi? Of! Bunu nasıl sorarsın bana? Her Zagor severin bir Zagor baltası olmalı mutlaka.


Zagorun Sözü Bu Bloğu'ndan şu yukarıdaki fotoğrafı aldım. Bloğun sahibi Sıtkı Sıyrıl Zagor'un babası Ferri'nin  geldiği Kasım 2010 tarihli Tüyap Kitap Fuarında tanıştığı bazı Zagor fanlarının yaptıkları baltaların fotoğraflarını çekmiş. İşte görüleceği üzere her Zagor severin meşrebine göre, model model Zagor balataları olabiliyor. İyi de hiç kız Zagor baltası fotoğrafı yok. Olur mu ama? Ben bir Zagor severim.  Hem Zagor baltam da var, hem Zagor gömleğim. İşte üzerime Zagor gömleğimi giydim. Elimde de Zagor baltam. Yaaa.. Böyleyken böyle işte! Ne var? Olamaz mı Zagor baltası yani böyle? Yok canım... Zagor bile karar veremiyor. Muhtelif baltalar kullanıyor.. Bak aşağıdaki çizgi roman karesine...


Anlıyorum ikna edemedim seni. Diyorsun ki "Neden senin Zagor Baltan hem  sarı kurdeleli hem de fiyonklu öyle..." Eee... Kız Zagor Baltası olursa, olur böyle...  Sakın bakma öyle feminen göründüğüne. Muazzam etkisiyle inanılmaz bir silahıdır. Hem görünümü güzel hem etkisi  vurdu mu kafadan pekmez akıtan cinsten...  Kaç kere denedim. Tecrübeliyim.  Hatta bela arayan bir hedef buldum mu Zagor'un klasik "omuz üzerinden ters sıyırtmaç" hareketini gerçekleştirmede hiç gecikmem... Hiiiiççç! Havada kaç kere görmüşlüğüm vardır THUD! efekti.... Gerekirse girişirim hemen!

12 Kasım 2010 Cuma

Ben Bunları Hissetmeyi Seviyorum!


Ben Gırgır Dergisi müdavimiydim bir vakitler. Ama ne yazık ki gizli gizli okurdum ailemden. Nedense derginin içinde fena şeyler olduğunu sanırdı annem. "Kızlara göre değil" derdi ne demekse... Oysa "can sıkıntısını ve aşk yarasını" şip şak kesen bir tılsımı vardı. Bunu aileme izah etmem imkansızdı. İşte hep bahsederler ya ders kitabı içinde çizgi roman ya da mizah dergisi okuyan tiplerden.. İşte onlardan biriydim ben.. Neyse, aradan uzun yıllar geçti. İyi de huylu huyundan vazgeçti mi peki? Yoo... Ne yalan söyleyeyim, vazgeçmedim. Halen takip ettiğim  haftalık mizah dergileri ve çizgi romanlarım var. Karikatür seyretmeyi ve okumayı hep sevdim. Biliyorsun, her karikatüristin kendine has bir çizim stili, anlatım tarzı vardır. Mesela en sade çizgi ustası Cemal Nadir'dir denir. Ben öykü okumayı seven biriyim. Öykücüyüm. Bana her karikatür  karesi bir öykü gibi gelir. İnanamayacaksın ama bana şiir gibi gelen karikatürler bile vardır. Şimdi sevdiğim iki farklı karikatüristten bahsetmek istiyorum.



Biri Şenol Bezci. Şenol Bezci'nin karikatürlerini seyretmeyi seviyorum. Genelde sözsüzdür karikatürleri ve insanın içini acıtan hatta kanırtan karikatürleri vardır. Mizahın tam anlamını bilemiyorum. Bende bıraktığı tad ne biliyor musun? Eğlenceli gibi sanıyorsun, ama sonunda Oğuz Aral'ın dediği gibi yüreğimde gözyaşıyla bile silinmeyecek bir tortu kalıp biriktiriyor. Geriye irisinden bir "çeki taşı" kalıyor. Kalıyor sahiden. Şimdi Şenol Bezci'nin yukarıdaki karikatürlerine bakınca "söze ne gerek var?" diyor insan. Çünkü sanki bu karikatürler sözün bittiği yerde başlıyor. Ve her bir kare resmen sözsüz bir öykü anlatıyor. Sonunda da insanın dimağında şiirimsi bir lezzet bırakıyor.




Peki sözlü karikatürlere ne diyeceğiz? Çizimlerini ve esprilerini sevdiğim bir diğer karikatürist ise Yiğit Özgür'dür.   Yiğit Özgür ise  sözsüz değil bilakis  bol konuşma balonu içeren karikatürler çizer. Sadece haftalık mizah dergisindeki karikatürlerini takip etmekle kalmam, evde iki tane Karikatürler1 ve 2 kitabı vardır. Elimizin altındadır her zaman... Karikatürlerine bakmak ve okumak  ruha şifa  gibi gelir.


Karikatür seyretmeyi ve okumayı seviyorum  diyorum ya... Ben  galiba Cemal Nadir'in dediği gibi  karikatürü ne palyaçoluk, ne de göbek attıran, çeneleri ağırtan kahkaha olduğunu düşünüyorum. Karikatürü gene Cemal Nadir'in söylediği gibi  "insan beyninin muhtaç olduğu tebessüm ve düşünmeyi temin eden" önemli bir sanat olarak görüyorum. Tanıdığım pek çok  kişiye mizah dergilerinin ve çizgi romanların dili uzaktan kaba geliyor.  Oysa  sanıldığı  gibi değil. Mizah dergilerindeki karikatürlerin kimi zaman çizimleri ve dili  kaba ya da argo olsa da bilakis hayatımızın kabalığını inceltmeye yaradığını, farketmeye zorladığını ve alışılagelen durumlara karşı zaafiyetimizi kışkırttığını düşünüyorum. Bu nedenle bence  mizah dergilerine ve çizgi romanlara uzaktan bakmamak, mesafeli durmamak, ele alıp dokunmak gerekiyor. Sözlü ve sözsüz karikatürler hayatımızı daha yaşanası kılıyor. Ben karikatürü ve karikatürle uğraşanları seviyorum. Çünkü inanıyorum ki   "insan olma" yolunda verdiğim çabaya müthiş katkı yapıyorlar. Karikatürlere bakıyorum. Onları seyrediyorum. Okuyorum. Gülüyorum. Farkediyorum. Silkeleniyorum. Çivileniyorum. Ve şuramda, tam şuramda bir sızı hissediyorum. Ve ben bütün  bunları hissetmeyi seviyorum.

11 Kasım 2010 Perşembe

Merak ki, En Çok Yakışandır Bize


Yukarıdaki resme bakarak, mesela desem ki sana... Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir insanlar anlatırlar ki, eski doğu mitolojisinde Vakvak Ağacı denilen bir ağaç varmış. Bu efsanevi ağacın meyvesi neymiş biliyor musun? İnsanmış! Evet... Evet... İşte yukarıda gördüğün gibi, ağacın meyveleri insanmış da, bu meyveler güneşte sallandıkça olgunlaşırlarmış. Ne tuhaf bir şey değil mi? Sence böyle bir şey gerçek olabilir mi? Adına hayal gücü denilen o dipsiz, hudutsuz derya, merak ediyorum seni de benim kadar hayrete düşürmez mi? "Merak ki en çok yakışan ve en çok yanıltandır bizi!" Şairin ünlü dizeleri böyle değil miydi? Şimdi gelelim Sultanahmet Atmeydanında, hemen Alman Çeşmesi yanındaki çınara... Osmanlı tarihinde kanlı olaylara sahne olduğu için Kanlı Çınar da denirmiş bu ağaca. Öldürülmüş kişiler bu çınara asılırmış. Son olarak da 1826 yılında Yeniçeri ocağının kaldırılışı sırasında öldürülen Yeniçerilerin bir kısmı bu ağacın altına getirilmişler. Hatta eğer doğruysa, bir kısmı ağacın dallarına asılarak sallandırılmışlar. Bu durumda, ağacın görüntüsünü mitolojideki Vakvak Ağacı'na benzetince, bu olaya Vaka-i Vakvakiye denmiş işte. "Merak ki en çok yakışan ve yanıltandır bizi!" Sahi şair böyle mi söylemişti? Bak, merak ettim şimdi gene..

10 Kasım 2010 Çarşamba

Aylardan Şubat Bloğundan Gizlice Bir Yazı Aşırdım..


Anaokulunun kapısından girince beni gören görevli içeri doğru seslendi. Biraz sonra beş yaşındaki oğlum elinde çantası ile göründü. İlk önce her zaman olduğu gibi bana kocaman bir gülümseyişle baktı. Sonra adımları hızlandı. O da bir an önce çıkmak için acele ediyordu. Ne de olsa diğer arkadaşları gitmişti. Ben çalışan anne olduğum için onu diğer annelerin aldığından daha sonra alabiliyordum. Beraber küçük arabamıza doğru ilerledik.

Günün tam ortasındaydık. Düşününce pek çok insanın yeni kahvaltıdan kalktığı, hatta pek çoklarının güne yeni merhaba dediği bir saatte bizim okuldan dönüyor olmamız, işin en keyifli yanıydı. Mesleğimi zor olmasına rağmen çok seviyorum. İlk zamanlar gün yeni ağarırken kalkmak  zor gelirdi. Zamanla buna alıştım sanırım. İnsan yaşı ilerledikçe daha az uyumak istiyor galiba. Mesela çok erken olduğu için kalhvaltı yapamazdım önceleri. Gerçi hala sabahları bir bardak çay ve bir  dilim kek yesem öğle yemeğine kadar açlık hissetmiyorum. Bir de makyaj meselesi vardı. Çok gençken sabah yedide gözüme kalem bile süremezdim. Zamanla buna da alıştım sanırım. Ya  da ben herşeye yetişmeye başladım galiba. Artık her konuda hız kazandım.
        
Öğretmenliğin en iyi tarafı mahmur mahmur bile olsalar, sabahın köründe sıcacık yataklarından kalkıp gelmiş olan miniklerin o içten "Günaydın öğretmenim " deyişleri. İşte diyorsunuz ki "Yaşam ne güzel şeysin sen" Ölürüm sizin için..."

 Evde öğlen toplantısı bir diğer oğlumun okuldan gelmesi ile hız kazanır. Üçümüz birlikte geçte olsa yapamadığımız kahvaltını acısını çıkarırcasına bir güzel karnımızı doyururuz. Sonra büyük oğlum dershanenin yolunu tutarken biz küçük kardeşi ile başbaşa kalırız. Önce o, kocaman legolar ile inşaat yaparken ben gazeteye bir göz atarım. "Anne sen de oynasana benle" der sonra beraber kuleler ve köprüler inşa ederiz. Sonra sıra Hotwheels arabalarını ve Sharky Park' ı oynamaya gelir.  Dakikalarca onun arabayı pizzacıya götürmesini, ikimiz için bir pizza sipariş etmesini, Total' den  benzin almasını seyrederim. Bir ok gibi fırlayarak bilgisayarın başına geçer ve ustalıkla "e" harfini tıklar ve oyunlar1 yazar. "Anneee, bak tahtaları hiç düşürmeden kamyonu nasıl sürüyorummmm. " diye seslenir.

Sonra ya parka gitmek için ya da bisiklete binmek için dışarı çıkarız. Parkta tırmanma merdivenlerinden düşücek diye korksam bile, en duygudan arınmış sesimle, sanki "Hadi çorbanı kaşıkla bakalım" der gibi sıradan bir ses ile " Ben şurada seni bekliyorum" derim bankı göstererek.

Büyük taşları kaldırıp altındaki karınca ve solucanlara bakılması ve en sonra da  yaprakları dökülen ağaçların yapraklarını ayaklarımızla savrulması gibi ritüelleri tamamlayarak, bizim sokağa geliriz. Apartmanın girişinde birinci katta oturan ve benim oğlum yaşındaki kızını, bale kursundan getiren komşum ile karşılaştığımda gülümseyerek bakışırız. Benim tarzan oğlum ile onun leydi kızı da bakışırlar kısa bir süre. Hep birlikte bize gidip bir fincan sıcak çikolata içmeyi öneririm. Asansörde çocuklar tepişirken tüm katlarda birer kez durarak  nihayet eve ulaşırız. İki erkek çocuğum olduğu için mutluyum. Hayat erkeklerle daha güzel bundan eminim.

YAZAN- Aylardan Şubat  - http://aylardansubat.blogspot.com/

Feci Susarım.. Suyla Alakası Yok.. Sözedir Tavrım..


Biliyorsun geçtiğimiz hafta sonu, yani 7 Kasım'da, İstanbul Kitap Fuarı'nda, İletişim Yayınları  standında, saat 13 ile 14 arasında Atilla Atalay'ın imza günü vardı.  Ben Atilla Atalay'ın öykülerini çok ama çok severim. Onun öykülerini okuduğumda nasıl hissederim biliyor musun? Şimdi bak... Atilla Atalay'ın ciddi ve hisli  bir öyküsünü okuyorum misal... Yüreğimde inceden bir sızı hissederim.  Evet.. Evet... Resmen swaacck efekti ile ne olduğunu anlamadığım ince bir sızı girer yüreğime.  Şuramda , tam şuramda  bir yerleri acıtır. Evet yüreğimde bir yerleri acıtır acıtmasına ama bu acı anlatılmaz güzellikte bir şeydir. Vazgeçemem. Aradan bir süre geçer. Özlerim.  Okuduğum öykülerini döne döne tekrar okurum. İyi ki vardır. İyi ki bu öyküleri yazmıştır. Hatta  sevdiğim bu ciddi ve hisli öykülerinin çoğunu, Kalbin Böcüü'ğü kitabında toplamıştır. Of! Bakar mısın halime? Aslında bambaşka bir şey  anlatmak istiyorum. Ve inanamıyorum kendime! Sözü gene nasıl uzatıyorum... Nerede susmam gerektiğini bilmeliyim. Neyse... Sözü  daha fazla uzatmadan sadede gelmeliyim.

Şimdi bak... Ben Atilla Atalay'ı hiç  tanımıyorum  ya,  bu öykülerin yazarı kimdir diye çok merak ediyordum. İşte  imza günü  haberini okuyunca  gidebilmeyi yani gidip görebilmeyi  nasıl hayal etmiştim anlatamam. Hemen havasına girmiştim hemen! Ve Hayal Kahvem'e  yazılar döşenmiştim. İşte burada.  Haklı olarak bana "Ne oldu peki, gidebildin mi?" diye soracaksın. Yoo, gidemedim.  Üzüldüm mü peki?  Ne yalan söyleyeyim üzülmedim. Çünkü kendimi değil Atilla Atalay'ı düşünmeliydim.. Nasıl derler.. Gitmememin Atilla Atalay için daha hayırlı olduğunu söyleyebilirim. Bak şimdi... Bir kere ben Atilla Atalay'ın yanına gidip imza  isteyemezdim ki. Asla! Mümkün değil.  Bakma böyle rahat rahat yazar-çizer hatta keser-biçer  göründüğüme... Nasıl anlatsam sana? Hani Numan Serteli kendi hakkında der ya... "Kemiğime kadar işlemiş mahcubiyetimden, yolda giderken karşıma çıkan nisa taifesinin yüzüne açıkça bakamadığımı dahi itiraf edebilirim.. Daha da kötüsü, yüzüme bakmakta ısrarlı olacak bir hatun kişiyle karşılaşmışsam eğer; yanaklarımın o dakika al al olduğundan ve başımı hemen öne eğerek, mevcut tehlike’nin geçmesini sabırla beklediğimden, emin olabilirsiniz.." Anlatabildim mi bilmem? Bu cümleleri ilk okuduğumda o kadar iyi anlamıştım ki yazarı...  Aynen böyleydi işte... Ben bu anlatımın kadın versiyonuyum çünkü...

Diyeceğim odur ki eğer gitseydim İstanbul Kitap Fuarına... Karşımdaki  masada Atilla Atalay oturuyor  olacaktı mesela... Ben yanına gidecektim  ve imza isteyecektim öyle mi? Yooo... Kemiklerime kadar işlemiş mahcubiyetimden  Atilla Atalay'ın yüzüne açıkça bakamayacağımı  tüm samimiyetimle itiraf edebilirim. Daha da kötüsü Atilla Atalay yüzüme ısrarla baksa... Ki bakacaktı mutlaka... Herkes sıraya girmiş  imza beklerken... Düşünsene... Karşısında yüzüne değil de kendi ayaklarına bakan beni görünce, in midir, cin midir, necidir niyetiyle  yüzüme  illa ki ısrarla bakacaktı, öyle değil mi? Atilla Atalay yüzüme ısrarla bakmaya devam edince, yanaklarım o dakika al al olacaktı tabii.  Yüzüm al al olunca, kimse halimi anlamasın diye başımı  öne eğecektim iyice. Başımı iyice öne eğince, arkamda kitap imzalamak maksadıyla sıralanmış bekleyen insanların sabırsız tazzikleri korkutacaktı beni tabii... Bu durumda  benim halim tehlike arzedebilirdi Atilla Atalay için... Kimbilir heyecandan belki düşüp bayılabilirdim. Efendime söyleyeyim gazeteciler filan olacaktı orada... Ertesi gün tüm basın ve televizyonda Atilla Atalay'ın kitapları değil de benim durumum konuşulacaktı bu durumda.. Of, düşünsene bendeki vicdan azabını sonra. İşte bütün bunların hayalini imza gününden önce kurunca... "Aman!" dedim, ne olur ne olmaz, ben Atilla Atalay'ın imza gününe gidip  yazarın gününü rüsva etmeyeyim.  Zaten yeni kitabını heyecanla beklemekteyim. Allah vermeye morali bozulur, yazmaya ara verir. İyisi mi ben bırak imza gününe gitmeyi, yeni  kitabı çıkana kadar iyice sus pus  olup oturayım. Aslında ben var ya Numan Serteli'nin haikusunda dediği gibi... "Feci susarım.. Suyla alakası yok.. Sözedir tavrım."

8 Kasım 2010 Pazartesi

Dün Gece Uykum Kaçınca Gene, Gezindim Sanal Harita Üzerinde...


Biliyorsun epeydir uzun bir seyahate çıkmayı nasıl hayal ediyorum. İlla trenle yolculuk yapmalıyım ama.  Başka bir vasıtayla seyahat etmemeliyim asla. Hayal Kahvem'e yazmaya başladığımdan beri, arada bir  bu durumum nüksediyor.Trenle yolculuk.... Trenle yolculuk... Diye kendi kendime tutturuyorum. Kendimle inatlaşıyorum resmen. Olur mu sende de böyle şeyler?  Haydi böyle bir hayalim var. Anladık. Tamam. Sakla kendine değil mi? Başkalarına ne? Olmuyor. Asla uslu durmuyorum, kamu aleme ifşa edercesine, ballandıra ballandıra  trenle ilgili yazılar yazıyorum.Gizlim saklım kalmadı kimseden. Sabahın kör şafağı, işimin debdebeli zamanı demeden hayallerimi dibine kadar anlatıyorum.

Of, anlatacağım işte... Dün gece gene nüksetti. Berbat hissediyordum kendimi. Bu durumda nasıl oluyorum biliyor musun? Bak şimdi...  Tren krizim geldi sözgelimi...  O an... Diyelim sen bana "Naber?" diye sorsan... Cevaben "Çuf!Çuf!" çıkar benim ağzımdan. Nasıl anlatabilirim başka? Anla, o kadar beter oluyorum yani... Devam edip "Ne diyorsun, anlamadım" felan desen eskaza... Of!  Manitu korusun seni benim gazabımdan... Yandın vallahi... Ağzımdan resmen kara kara tren dumanları çıkar... Öyle böyle değil. Nedir bu? Bu nasıl bir hastalık çeşidi? Bilen anlatsa sevaba girer inan ki. Neyse.. Gene dün gece tren krizim tutup kendi ruh halimin çıkmaz sokaklarında dolaşmaya başlayınca... Baktım uyuyamayacağım. Bünyeyi zorlamaya gerek yok. Usulca kalktım yataktan. Üzerime pembe battal sabahlığımı geçirdim. Ayaklarıma  pofuduk terliklerimi giydim. Sabahlığımla yerleri süpüre süpüre ve suratım iki karış sarkmış vaziyette çalışma odama geçtim.  Bilgisayarı açtım. Aklımsıra gene bir tren yolu haritası açacağım ve bari harita üzerinde trenle dolaşacağım. Yoo... Gülme... İyi geliyor bu sanal tren gezisi bünyeme.  Gerçekten. Tecrübe ettim kaç kere... Halim aynen böyleyken böyleydi işte. Umutsuzca sanal haritalara bakınırken... Bakınırken... Bir haritaya denk geldim ki... Yarabbim o ne?  "Tüm Zamanların En İyi Filmleri Haritası" diye yazmıyor muydu üzerinde? Heyyy! Şahane! 

Bak şimdi... Bu haritada renk renk hatlar vardı.  Tabi ki her rengin bir anlamı vardı. Diyelim, trene bineceğim ve eflatun hattan gideceğim. Nerede duracağım peki? Haritanın üzerinde istasyon isimleri belli. İlk istasyon çok eski. 1927 yılında inşa edilmiş. Sun Rise:A Song of Two Humans... İkinci isatasyon ise 1967 yapımı Bonnie and Clyde.


Ara istasyonları atlıyorum. 3. büyük istasyonu ise 2003 yapımı Big Fish. 


O kadar güzel istasyonlar var ki anlatamam sana... 1953 yapımı o güzeller güzeli Roma Tatili... 1967 Mezuniyet... Of.. Of.. Of... Neyse.. Uzatmak istemiyorum. Bakıyorum son durak ne diye.. Aaaa.. Wall-E değil mi? Bilirsin, 2008 yapımı hani... Eflatun hattın son durağı Wall-E olduğuna göre, bu harita 2008 de hazırlanmış belli. Bu haritayı buldum ya ne sevindim anlatamam.. Ben gökte ararken sanal alemde seyahat haritamı bulmuştum işte... Heyy! Wall-E nin hastasıyım. Hayatımda seyrettiğim en romantik filmlerden biridir. Ben var ya tersten başlayıp  tren yolculuğuma Wall-E den başlamalıyım.


Diyeceksin ki "Bu film animasyon değil mi?"... Evet... Öyle...  Amaa.. Wall-E nasıl aşık bir erkektir, nasıl  Eve'in etrafında pervane olur anlatamam sana... Nasıl  melül melül bakar Eve'e... Animasyon, bilimkurgu, romantizm, dram, komedi her şey vardır aslında bu filmde... Ama eflatun hatta yolculuk yaptığım için filmin  romantik tarafını anlatmalıyım. Neyse.... Dün gece çok geç yattım... Gördüğün gibi epeyce yolculuk yaptım. Şimdi bu yazıyı yazarken felaket uyku bastırdı. Aman kaçırmayayım bu uykuyu. Benim uykularım aynen tren gibi. Bir kaçırdım mı? Bekle ki gelsin diğer tren... Haydi...  Anne sözü dinler gibi masum, gidip mışıl mışıl uyuyayım şööylee... Lütfen bana güzel hayaller dile... Böyleyken böyle.


7 Kasım 2010 Pazar

Aaaa! Ben Nasıl Unuttum? Vardır Ya... "Hatırla 5 Kasımı Hatırla!"



Of! Ben ne yapmışım? Kasım ayının beşini nasıl atlamışım? Olur mu ama? Her Kasım ayında seyrettiğim filmdir V For Vendetta.  O kadar severim ki çizgi romanını bile okudum. Kusura bakma ama... Şimdi filmi anlatacak halim yok valla. Bilenler bilir zaten. Bilmeyenler ise bir zahmet niyet edip ister çizgi romanını okusunlar, ister filmini seyretsinler. Hiç dert edemem. Kısaca diyeceğim odur ki "fikirlere kurşun işlemez" yani okadar... Evet gerçekten böyledir. Ben  daima bunu bilir bunu söylerim. Tabii film boyunca maskesini çıkarmayan kahramanımız V, bu cümleyi söyler  söylemesine de arkasından şöyle devam eder... "Fikirlere kurşun işlemez ve intikamı hiç bir şey unutturmaz." Bak şimdi... Filmini ve çizgi romanını çok beğeniyorum, V'yi kahraman olarak görüyorum diye illa inanmam gerekmez ki V'nin her söylediğine. Tamam, V'nin ilk cümlesini yürekten kabul ediyorum. İkinci cümlesini ise asla  kabul etmiyorum. İntikam iyi bir şey değildir. Evet, gerçekten intikam iyi birşey değildir. Neden mi?  Şeyyy..  Çünkü.... Hımm... Şimdi bu cümleyi nasıl bitireceğimi bilemedim iyi mi? Aklıma başka bir filmin repliği geldi. Dur bakayım... Nasıldı?  Şöyle... "İntikam soğuk yenen bir yemektir." Yoo.. Bu cümle  de olmadı. Öyle cümleler kurmalyım ki, söylediğimin arkasında durmalıyım. Dur, bir film repliği daha hatırladım. "İhanet kan doğurur.. Bu, Dokuz Klan’ın kanunudur.. Bu, ninjanın yoludur” Olmaaaz... Olmadı! Of, şöyle intikamın kötülüğünü anlatacak bir tek film repliği söyleyemiyecek miyim? Valla nedense intikamın neden kötü olduğunu anlatamayacağım şimdi. İntikamın kötü bir şey olduğunu kabul ediyorum. Kesinlikle kabul ediyorum. Ama içimden gelmiyor anlatamıyorum. Allahım yoksa ben intikam almayı seven biri miyim? Olabilir miyim?  Olabilir inan ki. Çünkü yazı yazmaya başladığımdan beri kendimi yeni yeni tanımaya başladım  biliyor musun? Sözlü ifade edemediklerim yazarken parmaklarımdan pıtır pıtır dökülüveriyor.  Kalakalıyorum. "Yarabbim... Ben yoksa bu muyum?" oluyorum... Neyse fazla geyik yapmayayım. Şu güzelim ve ciddi filmi sulandırmayayım. İnan bende anlamadım ne oldu?  Şimdilik intikam konusu kalsın aynen böyle. Bu minvalde  biraz daha devam edersem  iyice  çuvallayacağım kesin!  Ne diyordum? "Hatırla 5 Kasımı hatırla..." diyordum.


Onu bunu bilmem. Sana bir şey söyleyeyim mi V var ya acayip romantik biridir. V'nin maskesi bilindiği gibi hep gülümser. Filmin bir sahnesinde V maskesini bir kez çıkartır. Ben bu sahneyi çok önemserim. Çünkü sürekli gülümseyen bu maskenin  altında, esasında acı çeken ve ağlayan bir devrimci vardır. Ve bu sahnede  V, aşık karakter vaziyetini çok etkili sergilenmiştir. İnan  şimdi düşündüğümde bile tüylerim diken diken oldu. Müthiştir.

 
 

Şimdi  ben var ya, V'nin Evey'le dans ettiği sahneyi anlatmaya kalkarsam ağlayabilirim. Ve ben bu filmi böyle romantik filimmiş gibi anlatmaya devam edersem, düşman kazanabilirim. İş intikam almaya kadar gidebilir. İyisi mi ben yazıma  V For Vendetta'nın şu  meşhur sözleri ile  nihayet vereyim:

” Bu maskenin altında bir yüz var, ancak benim değil.
Ne altındaki kaslardan daha ‘ben’dir o yüz…
Ne de altındaki kemiklerden.
Bu maskenin altında etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında bir fikir var!
Ve fikirler kurşun geçirmez. ”
(V)