25 Eylül 2010 Cumartesi

Hasan'ı Anlatınca, Havva'yı Anlatmasam Olmazdı.


Madem bir önceki yazımda Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsündeki Hasan'ı anlattım. Bir de 1922 doğumlu, daha beş yıl önce 2005'yılında yitirdiğimiz, ünlü yazarımız Vüs'at Orhan Bener'in Havva adlı öyküsünden söz etmesem olmazdı. Öykü şu cümlelerle başlar:

“ Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis hırsız.” 

Köyden getirilip evde besleme olarak büyütülen bir kızdır Havva. Kimi kimsesi yoktur. Öykünün anlatıcısı  ise evin kızıdır. O kadar hor görülüp eziyet edilmesine rağmen Havva'yı kıskanmaktadır. Anne ve kızı Havva'yı asla benimsemezler. Havva sürekli azarlanır, dövülür, bir yere giderken eve kilitlenir. Kilitlenmezse eğer alır başını gider diye düşünürler. Çamaşırlığa kilitlendiği bir gün, Havva kömürden zehirlenir. Evin babası Havva'yı köyüne göndermek ister. Anne göndermek istemez. Hem kimsesi yoktur köyde, hem de evde çok işe yaramaktadır. Havva kuvvetlidir. Özgürlüğü o kadar kısıtlanmıştır ki halıdaki beyaz kuşu keser. Tabii  dayak yer.

"Annem, bugün onu bir temiz dövdü. Tabii döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: "Kız niye kestin halıyı?" dedi. O: "Kuş var halının içinde," dedi "Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım." Gördün işte kuşu. Bir "Töbe töbe ana" bellemiş, onu söyler."

Sonunda hastalanır Havva. Çünkü çöpe atılan yağ tenekesinin dibini sıyırmış yemiştir. Zehirlenmiştir. Yazar öykünün finalini anlatıcının dilinden şöyle bitirir: 
"Annem Havva’nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. “Kızım Havva iyi misin evladım?” dedi. “Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?” Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: “Baklava,” dedi. Sonra da öldü."

Öykü duygu sömürüsü yapmaz. İlginç bir anlatımı ve tadı vardır. Gene oturur insanın yüreğine... Konusu itibariyle çarpar okuyanı gene... Bu öykü resmen insanın canını acıtan öykülerdendir. Merak uyandıran uslubuyla, okurken başka bir şey göremez okuyucu, cümleleri sabırsızca ardı ardına okumak ister. Edebiyat gene insan hallerine misaller vermektedir vermesinde de, bu kez memleketim insan hallerinin örneklerini Vüs'at O. Bener'in kendine has o şahane öykü dokumasıyla ilmek ilmek satırlara dizmektedir. Son arzusunda iştahla baklava isteyen Havva, anne ve kıza müthiş bir gol atarak öbür dünyaya gitmektedir. Artık Havva'ya üzülmezsiniz de anne ve kızın ömür boyu çekeceği vicdan azabını içinizde hissedersiniz. Üstelik Havva bilerek yapmamıştır ki bunu... Sahiden canı baklava istemiştir. Böyle işte...Yazarın lezzeti tarifsiz bir anlatımı vardır. Eğer yeni tanışacaklar varsa, garanti veririm Vüs'at Orhan Bener'in öykülerinden  müthiş bir tad alacaklar!

24 Eylül 2010 Cuma

Türkçe Özlenir Mi Sence?


Bugün İstanbul'a yolum düşünce, kitapçıya uğramadan geçemedim gene. Bu kez ne aklıma düşen bir kitap ismi vardı ne de elimde bir liste... Öyle avare aşık gibi kitapların arasında dolandım durdum. İlgimi çekeceğini düşündüğüm kitapları elime aldım. Kimini fırından yeni çıkmış ekmek misali mis gibi kokladım, kiminin sayfalarının satırları arasında dolandım. Sonra birdenbire kitapların birinde bir öyküye rastladım. Yıllardır okumamıştım. Resmen varlığını unutmuşum. Nasıl utandım! Öyküler benim için eski dostlar gibidirler. Hele çocukluğumda ya da ilk gençlik günlerimde okuduğum öyküler... Hele okuduğumda çarpmışsa beni... Hele iz bırakmışsa benliğimde... Öyle küllenip dururlar hafızamın bir yerinde... Sonra rastlayınca ummadığım bir yerde şaşırtırlar, hayrete düşürürler beni böyle...


Bu öykü Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsü. Mutlaka bilirsin. Çünkü Edebiyat derslerinde okutulurdu. Oturdum kitapçıdaki sandalyeye... Önce bir göğsüme bastırdım kitabın Eskici yazan sayfasını... Nasıl özlemişim! Hasretle kucakladım. Sonra usul usul okumaya başladım. Okumayan varsa mutlaka orijinalinden okumalıdır. Kısaca konusu şöyle: 



Zaten babadan yetim kalan Hasan annesi de ölünce, akrabaları tarafından Filistin'in ücra kasabasındaki halasının yanına vapurla gönderilir. Hasan daha çok küçüktür. Yolculuk sırasında vapurda epeyce eğlenir. Pek çok limana uğranmış, yolcular değişmiştir. Artık "Hasan gel! Hasan git!" denmemektedir de "Taal hun ya Hassen" Ruh ya Hassen!" denmektedir. Daha sonra çocuğu trene bindirirler. Sonunda Hasan anadilini büsbütün işitmez olduğu yerlere gelecektir. Bu durum küçük çocuğu suspus eder. Halası sevgiyle karşılar Hasan'ı "ya habibi!ya ayni!" diyerekten. Öperler, severler gittiği memlekette. Hasan durgundur, hep inatla susmaktadır. Haftalarca, aylarca konuşmaz Hasan. Bir gün evin bahçesine bir ayakkabı tamircisi çağrılır. Hasan hayranlıkla eski ayakkabıları onaran eskiciyi seyreder. Bir aralık sanıyorum nerede olduğunu unutur ve dalgınlıkla "Çiviler ağzına batmaz mı senin?" diye sorar. Eskici hayretle "Türk çocuğu musun be?" der. Hasan İstanbul'dan geldiğini söyler. Eskici de bizim buradan İzmit'tendir. Bir kabahat işleyip oralara kaçmıştır. Ve öyküde kana kana Türkçe muhabbet ederler. Altı aydan beri hiç konuşmayan Hasan çoşar. Anadilinde, Türkçe anlatır da anlatır eskiciye... Eskici de "ha! ya? öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle hem Hasan'ı konuşturur hem de yazarın kelimeleri ile "artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli hem yaslı" dinler de dinler Hasan'ı. İşini ağırdan alır almasına ama sonunda işi biter. Aheste aheste toplar tasını tarağını... Hasan'ın içi gider. "Gidiyor musun?" diye sorar. Gidiyorum deyince eskici, sessizce, titreye titreye ağlamaya başlar Hasan. Eskici "Ağlama be!Ağlama be!" deyince Hasan bu kez hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlayacaktır. Bilmektedir ki bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacaktır. "Ağlama diyorum sana!" diyen eskicinin de nasırlanmış yüreği dayanamaz bu duruma, tutamaz kendini ve eskici de ağlamaya başlar öykünün sonunda.


Bu öyküyü ilk okuduğumda çok küçüktüm. O kadar etkilemişti ki bu öykü beni, ben de iki damla göz yaşı dökmüştüm. Şimdi bugün tekrar okudum ya Refik Halit Karay'ın Eskici adlı öyküsünü, gene boğazıma bir yumru oturdu... Gene genzimde bir yanma oluştu... Gene gözlerim doldu. Öyküler insanlık hallerini anlatıyorlar ya, hayret edilecek şekilde okuyanı nasıl etkiliyorlar. Edebiyat büyük bir sanat. Peki anadilimiz Türkçe? Ece Temelkuran bir yazısından hatırlıyorum. Beyaz peyniri değil, şunu bunu değil en çok Türkçe'yi özlüyor giden diye yazıyordu. O nedenle muhtemelen her giden er yada geç geri dönüyor. Efkar, Türkçe bir duygu çünkü ve bu ülkede doğanlar efkarlanmadan yapamıyor!

23 Eylül 2010 Perşembe

Mutluluk Nedir?


Ben radyo zamanı çocuğuyum ya önce etkili sesiyle  tanıdığım , sadece sesiyle hayalimde şekillendirdiğim biriydi Çetin Tekindor. Hatam varsa, lütfen  biri beni düzeltsin. Siyah beyaz televizyon döneminde Beyaz Gölge'de  Koç Reeves'e, Mc Millan ve Karısı adlı dizide Mc Millan'ı canlandıran Rock Hudson'a ses veren  gene  Çetin Tekindor değil miydi?  Peki Kaçak dizisi... Hani  o gece televizyonda Kaçak Dr.Richard Kimble'ın dizi filmi varsa, sokaklarda kimse kalmazdı ya... Hatırladın mı? İşte bu ünlü dizi kahramanına ses veren  gene Çetin Tekindor'du. Kesin! Filmin konusu kadar Çetin Tekindor'un sesi  de filmi daha cazip kılıyordu inan bana...  Haydi o kadar geçmişe gitmeyelim. Yakın geçmişte Bir İstanbul Masalı'ndaki ya da Babam ve Oğlum'daki hallerini düşünelim. Bambaşka kişilikler ve bambaşka roller... Şahane bir ses, olağanüstü rol becerisi... Memleketimin en önemli tiyatro, sinema ve seslendirme sanatçılarından biri olduğuna tüm yüreğimle inanıyorum. Bilirsin bazı sanatçılar sadece sanatlarıyla vardırlar. Onları özel hayatlarıyla  göremeyiz ortalıklarda..  Arada güzel bir iş yaparlar. Sonra bilerek ortadan kaybolurlar. Farkında olmayız ama onları çok özleriz aslında... Onlarsız boş kalır hani içimizde bir yerler.. "Haydi canım sende, daha neler!"deme lütfen... Sahiden içimizde bir alan onlarsız  boştur. Herkesin bu kadar kendini oyuncu sandığı bir dünyada sanki eksiklik hissedilmez gibi gelebilir. Kime baksan oyuncu... Mankeninden, şarkıcısına... Sözümona dağ taş oyuncu dolu... Sonra bir televizyon dizisi  ya da  ne bileyim bir sinema filminde birden müthiş sesleri ve o güçlü oyunlarıyla karşımıza çıktıklarında... Nanananomm...  İşte tam o zaman... Tam içimizin fark etmediğimiz boşluğunu lıkır lıkır doldurmaya başladıklarında anlarız onlarsız  bir şeylerin ne kadar eksik olduğunu... Sadece sanatları ile değil duruşları ile de hayatımıza anlam katarlar.  Şimdi nereden mi aklıma geldi Çetin Tekindor? O kadar mutluyum ki.. Çetin Tekindor'u  bu sezon Deli Saraylı adlı dizide televizyonda, Av Mevsimi adlı filmle sinemada seyredebileceğimi öğrendim ya kanatlandım gene inan ki... Bazan bana mutluluk nedir diye soruyorsun ya...  Bence mutluluk  bu işte... Mutluluk olağanüstü  ses ve hakiki oyunculuk karşısında   duygulandığını hissetmektir.




Wall Street Journal'dan Dede Korkut'a

Gazetede “ABD'de çocuklara ünlü markaların isim olarak verilmesi akımı başladı.” diye bir haber okudum. "Yok artık, daha neler?!.." deyip, şaşkınlıkla okumaya devam ettim. Wall Street Journal gazetesinin Amerikan Sosyal Güvenlik İdaresi verilerine dayanarak verilen habere göre diye devam eden yazıda, kızlar için en gözde isimler arasında, lüks Japon otomobilleri Lexus ve İnfiniti, İtalyan moda markası Armani, Fransız modaevi Chanel, Amerikan lüks mallar zinciri Tiffany ve Fransız kozmetik firması Loreal önde geliyormuş. Erkek çocuklara verilen isimler neymiş biliyor musun? Fransız mücevherci Cartier, Fransız modaevi Dior, Amerikan ayakkabı firması Timberland ve İrlandalı bira üreticisi Guiness veriliyormuş. Vallahi şaka yazmıyorum. Tamamen sahi… Peki neymiş bunun sebebi? Aileler çocuklarına taktıkları ilginç isimlerin statü sembolü olacağını düşündüklerini ya da onlara güç vereceğine inandıklarını söylemişler. İnanlılır gibi değil... Bilakis hayret edilecek şey!


Şimdi, "Ne alaka?" demezsen bana, aklıma ne geldi biliyor musun? Hani eski Türkler zamanında, aileler fikrine itibar ettikleri, hürmet ettikleri büyüklerden isim isterlermiş ya!. Nasıl mı? Dede Korkut Hikayeleri’nden biri olan Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikayesini duymadığını sakın söyleme... Hep okuturlar ya Edebiyat derslerinde… Hani hayalimizde canlandırdığımız en davudi sesleriyle, “Dede Korkut gelsin, boy boylasın, soy soylasın bu çocuğa bir ad koysun!” demezler mi? O zamanlar aynı kızılderililerde olduğu gibi, çocuğa isim konması için, çocuğun bir kahramanlık yapması yada bir fark yaratması beklenirmiş. Bayındır Han’ın oğlu, diğer arkadaşları kaçarken, meydan okuyup, boğayı alt edince, Dede Korkut gelmiş meydana... 'Ak Meydanı'nda bu oğlan savaş etmiş, bir boğa öldürmüş. Oğlunun adı Boğaç olsun. Adını ben verdim, yaşını Allah versin.' diyerek, isim koyma merasimini bitirmiş. Keşke şimdi de isimler böyle verilse! Peki ben şimdi durup dururken, Amerika'daki çocuk isimlerinden, nasıl ışınlandım taaaaa Dede Korkut devrine kendi kendime! İnanılır gibi değil... Bilakis hayret edilecek şey!

22 Eylül 2010 Çarşamba

Suskunlar- "Kulak Eğer Gerçeği Anlarsa Gözdür."

Şimdi anlatacağım, İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar adlı kitabıyla ilgili... Fi tarihinde, Goncagül isimli bir Kıpti güzelinin gayri meşru ikiz bebekleri olur. Güzelimizin biraderi duruma dellenince ikizleri Kalın Musa’nın kapısına bırakmak zorunda kalır. Dokuz yıl geçer aradan. İkizlerden birinin adı Davut’tur. Diğerinin ise Eflatun. Davut ne de olsa Kıpti kanı olduğu için bünyesinde, musikiye aşıktır. Ud çalmayı ve usullerini öğrenmektedir. Cesur ve atak bir çocuktur. İstanbul’da bilmediği sokak yoktur. Ne var ki Eflatun kardeşinin tersine dalgın, sessiz, içine kapanık bir çocuktur. İnsanın içini coşturan musikiyle hiç alakası yoktur. Çok ender sokağa çıkar. İşte sokağa çıktığı o ender günlerden birinde, akşam ezanı okunduğu halde eve gelmeyince, hele bir de yağmur yağmaya başlayınca, dedesi Kalın Musa duymasın diye, Davut ve amcası Eflatun’u aramaya koyulurlar. Bekçi yalın ayak, başı açık, üzerinde sadece bir entari olan mecnun misali bir çocuğu kabristanın oralarda gördüğünü söyler. Eflatun’u bulduklarında bir mezar taşının başında ağlamaktadır. Mezar taşında: “Hüvelbaki, Goncagül – Ruhuna Fatiha “ yazmaktadır. Dedeleri duymadan evlerine dönerler. Görünüşe göre her şey yolundadır. Ama Eflatun ertesi gün gene kayıplara karışır.

davut

Ama artık çocuğu nerede bulacaklarını bilirler. Eflatun’u mezarın başından alıp tekrar eve getirirler. Çocukta değişiklik fark ederler. Eflatun’un gözlerine ışık ve yüzüne nur gelmiştir. Ayrıca en önemlisi, adeta cennetteymiş gibi gülümsemektedir. Eflatun’un bu durumu yakınlarında önce şaşkınlığa, sonra endişeye ve nihayet kedere dönüşecektir. Çünkü hiç kimse hiçbir şey işitmediği halde, Eflatun : “Biri ıslık çalıyor, işitiyor musunuz? Çok güzel!” demektedir. Çocuğu, tekrar kaçmasın diye üst kattaki sandık odasına kilitlerler. Hocalara okuturlar. Kurşun döktürürler. Kocakarıya tütsü yaptırırlar. Kulağındaki ses gitmez. Halen işitmektedir. Öte yandan çocuğun yüzündeki nur, gözlerindeki ışık sonraki günlerde de sönmez. Gene sessizdir. Yüzündeki gülümsemeye bakılırsa gayet mutlu ve huzurludur. Konuşmaz. Aslında konuşuyor olsa, kulaklarında sürekli çınlayan o esrarengiz ıslığı başkalarının nasıl olup da işitmediğine hayret etmektedir. Anlaşılmıştır ki ne yapsalar, Eflatun’a musallat olan cinlere vız gelip tırıs gitmiştir. Sonunda umudu keserler. Gaipten ıslık sesi duyan çocuğu sandık odasına kilitlerler. Eflatun bu odada 7 sene kalır. Çocuğun yüzündeki ifade hiç değişmez. Birkaç kere kapının sürgüsü açık kaldığı halde, Eflatun’un dışarıya çıkmadığı fark edilince, kapıyı aralık bırakmada beis görülmez. Eflatun’da firar etmez zaten. Etmez etmemesine, ta ki o çağrıyı duyana dek! Sanki birisi onu çağırıyordur. İşte Eflatun bu sesin peşine düşer. Ve asıl hikaye buradan sonra başlar.

eflatun

İhsan Oktay Anar’ın yazdığı Suskunlar, kitabın arkasında yazdığı gibi : “Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin gerçekliğinde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü...

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”

Not:

"Kulak eğer gerçeği anlıyorsa gözdür." Mevlana (Kitabın giriş cümlesi)
1.Fotoğraf - Davut - ?

2. Fotoğraf - Eflatun - Hande Şekerciler'in karakter tasarımı

Ben Şimdi Neyleyeyim, Bu Şehri Ateşe Mi Vereyim?

Bir ara okuduğum gazete haberinden sonra yemin ederim aynı şu hisler içindeydim: "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyim, bu şehri ateşe mi vereyim?" "Of!" dedim. "Of!Of!" Nasıl duymadım daha önce, neden gitmedim ben de?!..."Niye?"

Burcu Aktaş'ın (27 Nisan 2009) Radikal'deki haberi şöyle başlıyordu: "Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek... Bu cümle önceki gün santralistanbul’da yapılan İhsan Oktay Anar sempozyumunun başlığıydı. Akın Tek mimarlığında İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen ve başlığıyla müsemma sempozyum birçok İhsan Oktay Anar müptelasını bir araya getirdi...........İhsan Oktay’ın ortalarda pek görünmeyen, söyleşilerine rastlamadığımız bir yazar olmasının, okurlarının onunla ya da edebiyatıyla ilgili en ufak bir bilgiye ulaşma merakının bundan etkisi olsa gerek. Yazdıkları kadar hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı bir durum söz konusu İhsan Oktay Anar için de. ...............Dili, üslubu ve tarihe bakış açısıyla Türk edebiyatında farklı bir yer kaplıyor, romanları yayımlanır yayımlanmaz elden ele dolaşıyor fakat kendisi hakkında ufak bir bilgiye ulaşmak kitaplarına ulaşmak kadar kolay olmuyor. Sempozyuma gelenler için bir profil çizecek olsak, İhsan Oktay Anar’a dair bir şeyler öğrenmek isteyen, onun muhayyel olmadığını bir kez daha gözleriyle görmek için gelen müptelaların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden her etkinlik çıt çıkmadan, katılımcıların dikkat kesildiği bir şekilde takip edildi. "

Ya haberin devamına ne demeli? "Sempozyumda en ilgi çeken şüphesiz sergiydi. Metin Üstündağ’ın küratörlüğünde, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyaları, serginin dikkat çekici işlerini bir araya getiriyordu..........Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya ve Tagut’a nevi şahsına münhasır Anar karakterleri can bulmuş. Selçuk Erdem, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu, Metin Üstündağ, Kenan Yarar, Galip Tekin, Latif Demirci gibi çizerler İhsan Oktay Anar karakterlerine can vermiş. Çizerlerin yarattığı karakterler Anar’ın ince mizah anlayışından da izler taşıdığı için oldukça başarılı. Çizerlere yol gösteren eskizler de sergide yer alıyor. Anar’ın çizimlerinin yanına yazdığı notlar yazarın kendi hayalindeki karakterleri açığa çıkarıyor. Kimi karakterini mistik kimisini içe dönük olarak tanımlamış, kimisinin de ne giydiğine kadar belirlemiş: başında namaz takkesi Anar’ın el yazısını gösteren bir diğer iş, yazarın Efrasiyâb’ın Hikâyeleri adlı öykü kitabının taslakları. Sarı sayfalara kurşunkalem ile yazılmış, bazı cümlelerin üzeri fosforlu kalemler ile çizilmiş"

İnanın çok kitap okunuyor ama lezzetli kitaplar az bulunuyor. İhsan Oktay Anar'ın tüm kitaplarının fevkalade özel lezzeti vardır. Az sayıda yazarın kitapları bana aynı lezzeti hissetirir. Benim okur dünyamda bu yazarların yeri çok önemlidir. Hele İhsan Oktar Anar ortalarda çok görünmeyen bir yazar olarak, kendisi de her daim ilgimi celbeder. Bu sempozyum kesinlikle görülmeye değerdi. Ama kaçırmışım işte. "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyeyim,bu şehri ateşe mi vereyim?"

"Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: "Dünya bir düştür. Evet,dünya... Ah! Evet,dünya bir masaldır." Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar"

Dipnot: Hey! Sergiye gittim. Buyrunuz bir alt yazıya...

"Kafa"lı Deyimlerle İhsan Oktay Anar Sergisi


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Santralistanbul'daki sergiye gideceğiz. "Kafan yattı" mı bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi.

Hiç duymamış bu sergiyi. "Biz İstanbul'da yaşayanlar bilmiyoruz, sen nerden buluyorsun? "dedi."Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma, bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü. Arkadaşım arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Çok işim vardı İstanbul'da, nereden başlamalıydık, bu konuya epeyce "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Bir günde çok iş halletmeliydik. "Kafamızı kullandık." Önce sergiye gittik. Şöyle gözümüz gönlümüz şenlensin istedik.

uzun ihsaneflatun

İhsan Oktay Anar'ın kitaplarında okuduğumuz kahramanların, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyalarını inceledik. Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya, Uzun İhsan'dan Eflatun'a kadar nevi şahsına münhasır Anar karakterleriydi ya bunlar, bizim "kafamızda canlandırdıklarımızla" sanatçılarınkini mukayese ettik. Sanatçı olmak ne şahane bir şey! Roman yazmak ve yazılan roman kahramanlarının başka sanatçılar tarafından canlandırılması... İnsan hasetinden "kafayı üşütebilir" vallahi. Hele benim gibi biri.

Dönüşte Kadıköy'e gittik. Kadıköy Pasajı'ndaki Büyülü Rüzgar adlı çizgi romancıydı sonraki hedefimiz. Yüzlerce çizgi roman vardı ya, aman Allahım inanın "kafayı yiyebilirdik." Sonra sahaflara girdik. Dolaştık.. Baktık... Eski kitapları kokladık... Kimbilir hangi gözler okudu, hangi eller elledi bu kitapları öyle değil mi? Dolaşırken birden "kafama dank etti." Hep eski İstanbul gravürleri almak isterdim. İşte tam yerindeydik. İstediğimiz gibi gravürlerden bulduk. Satıcıyla epeyce bir pazarlık ettim. En küçük boyu 10 lira. Ben 4 tane, arkadaşım 2 tane alacağız. Biraz indirim yapmalı değil mi? Nuh diyor peygamber demiyor. Olur mu? "Kafam nasıl kızdı?" Dedim: "Biz müşteriyiz. Bizi memnun etmelisiniz!" "Kafasız" çocuk. "Kafasını kullansa" bizi hemen ikna edebilir. Müşteriye böyle"kafa tutulur" mu hiç? Neymiş zararına satıyormuş. Zaten kriz varmış. Daha iyi ya, hazır alıcı gelmiş hem de birden çok alacak, belki arkası gelecek, bir güler yüz göstersen ya! Şaşkın valla! Neyse hallettik.

Arkadaşım dedi ki" Sen beni eve atsana. Alışık değilim bu kadar gezmeye ve takışmaya. "Kafam kazan gibi oldu inan bana!" Baktım Hülya'ya. Gerçekten "Kafayı bulmuş" gibiydi."Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana. Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezer ve takışırım bu "KAFA"yla!

Şimdi Ben Ne Yapayım? Derdimi Kimlere Yanayım?


"Şimdi ben neyleyeyim... Bu şehri ateşe mi vereyim? Of! Şimdi ben ne yapayım? Derdimi kimlere yanayım?" Sabah sabah neden darlandım da söylüyorum bu şarkıyı biliyor musun? Az önce gazetede okudum. "Zagor'un efsanevi çizeri Gallieno Ferri 29. İstanbul Kitap Fuarı'na geliyor." diye yazıyordu. Hey! "Ahhyaaaakkkk!" demez miyim şimdi ben buna! Müthiş bir haber! Büyükçekmece'deki TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde 30 Ekim ve 7 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek fuara gelecekmiş hem de... Atalarımın bütün eli hamurluları ve bıyıklıları adına! Söyler misin kim yaptı bu kıyağı bana? Düşünebiliyor musun hem kitap fuarı... Oy! Her yer kitapla dolu olacak tepeden tırnağa... Hem de Zagor'un efsanevi çizeri Ferri olacak çizgi romanlar arasında! Karamba karambita! Darlatıp beni "Gene mi?" deme ne olursun? "Herşeye heves etme!" diye de söyleme... Ne olacak ki? Bir gün Filmekimine... Bir gün de İstanbul Kitap Fuarı'na... Yooo... Utanırım. Gidip tanışamam belki Ferri'yle... Ama görsem iyi olmaz mı Baltalı İlah Zagor'un ilk çizerini... Zagor'u çizen Sevgili Ferri'yi görmem bana yeter inan ki.. Karamba karambitaaa....Hayal bu ya...

21 Eylül 2010 Salı

Hayal Kadar Gerçek! Hande Şekerciler

Kitaplarını okumaktan büyük bir haz duyduğum yazar İhsan Oktay Anar’la ilgili Nisan 2009'da Santralistanbul’da bir sergi vardı. Bu etkinliği ÇROP tan duymuştum ve dayanamamış Değirmendere'den arabama atlayıp gitmiştim. Sergiyi son günlerinde yakalayabildiğim için, kaçırdığım çok şey vardı tabi. Mesela yazarın bizzat kendisini çok merak ediyordum. İhsan Oktay Anar ortalarda görünmeyen bir yazardı. Hiçbir söyleşisini işitmemiştim. Tipini bilmediğimi bile söyleyebilirim.

Oysa İhsan Oktay Anar'ın romanları, Suskunlar, Amat, Puslu Kıtalar Atlası ve Efrasiyab’ın Hikayeleri’ni hayranlıkla okumuştum. Yazarın denizcilik, tarih, müzik, tasavvuf, halk edebiyatı konusundaki derin bilgisine, romanlarındaki kurguya, yazım diline, kelime kullanımına tam manasıyla hayrandım. Bu yazarın kendisi hiç görünmeden kitapları satılıyordu ya, acaba gerçek biri miydi? “Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek” Bu ilk gün yapılan sempozyumun başlık cümlesiydi. İşte ben bu sempozyuma katılamamakla hem yazarı görme, hem de konuşmalarını dinleme şansını yitirmiştim. Geç duyduğum için epeyce üzülmüştüm.

uzun ihsaneflatun

Neyse.. Sonunda sergiyi gezmiştim işte. Şimdilik bununla yetinmeliydim. Metin Üstündağ’ın küratörlüğünde, Kalın Musa’dan Neva’ya, Arap İhsan’dan Eflatun’a, İhsan Oktay Anar’ın roman karakterleri Selçuk Erdem, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu, Metin Üstündağ, Kenan Yarar, Galip Tekin, Latif Demirci gibi çizerler tarafından genelde mizahi olarak canlandırılmışlardı. Zaten İhsan Oktay Anar romanlarında da ince mizahın derin izleri vardı. Bu nedenle canlandırılan karakterler çok uygun geldi bana. Bir okuyucusu olarak sergiyi hiç yadırgamadım. Bilakis çizerlerin sanatlarının hakkını verdim. Şahane çizmişlerdi.

KubelikHande

İşte bu sergide bazı oyuncak modeller vardı ki görülmeye sahiden değerdi. Baktım Eflatun, Uzun İhsan, Kubelik’in karakter modellerini yapan kişi Hande Şekerciler’di. İlginçtir. İhsan Oktay Anar’ın kitaplarında kadın karakter pek yoktur. Bu sergide de eserleri sergilenen tek kadın Hande Şekerciler’di. Doğrusu hoşuma gitti.


Daha sonra merak ettim ve Hande Şekerciler’i şöyle bir araştırdım. Sanatçı 1982 doğumlu. Gencecik. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Heykel Ana Sanat dalı mezunu. Özgeçmişindeki diğer cümleleri aynen yazıyorum: “ Eserlerinde feminist sanatın sıklıkla işlediği konulara fanatizmden uzak bir tavırla yaklaşma çabası gözlemlenebilir. Kadın sorunları, beden-iktidar ilişkisi eserlerinde sıklıkla işlenen kavramlardır. Sanatçıya göre bir heykelin sanat eseri sayılabilmesi için bir fikir taşıması gerekir. Eserin taşıdığı fikir ve kullanılan malzeme arasındaki zıtlıkların ortaya çıkardığı dramatik etkileri yoğunlukla kullanır. Uçmaya çalışan metal bir kuş ya da metal bir zırh gibi örülmüş narin bir kadın bedeni gibi. Sanatçı çalışmalarına İstanbul’da ki atölyesinde devam etmektedir.” http://www.handesekerciler.com/ adresinden sanatçı hakkında daha fazla bilgi edinilebilir. Tabii Hande Şekerciler benim hayranlarından biri olduğumu bilmiyor. Hande Şekerciler memleketimin bir güzelliği, memleketimin bir sanatçı yüzü. Bu gençlerimiz geleceğimizi aydınlık gösteriyorlar ve hayatımızı daha anlamlı kılıyorlar. Tanımasam da onların varlığından memnuniyet duyuyorum. İyi ki varlar!

Tren Gelir Hoş Gelir Ley Ley Limi Limi Ley!



O hafta sonu evde Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın adlı filmini seyretmiştim. Film başından sonuna trende geçiyordu. O kadar heves etmiştim ki trenle seyahat etmeye. En son ne zaman trene bindiğimi düşünmüştüm. Düşünmüştüm... Düşünmüştüm... Bir türlü hatırlayamamıştım iyi mi? Yoo, yurtdışında binmişimdir illa ki. Benim istediğim memleketimde bir şehirden diğerine trenle gitmek. İstanbul'a değil ama. Uzun bir yola. Mesela pastırma ya da bir kaşığa kırk tane sığan mantıdan yemek niyetiyle, canım Kayseri'ye gitmek istese, İzmit'ten Kayseri'ye tren var mıdır ki? Yolculuk kaç saat sürer peki? Gece binsem trene... Şöyle muhabbeti yerinde insanların oturduğu bir kompartımana denk gelsem.. Hatta yanımda bağlamam da olsa... Oyy! Henüz tam öğrenemedim ama iyi bağlama çalıyormuşum mesela... Şimdi yazdığım bir hayali yazı ya!.. Ben çalsam, hepbirlikte türkü söylesek. Hangi türküler var Kayseri ile ilgili ki acaba? İlla Kayseri türküsü olmasın canım. "Çemberimde gül oya, Gülmedim doya doyaaa" diye başlıyormuşuz. Sonra yolculardan biri Ege'li olduğu için, bir efe türküsüne geçiyormuşuz. Vuruyormuşum bağlamamın tellerine... "Şu Dalma'dan geçtin mi? Soğuk sular içtin mi? Efelerin içinde, Yörük de Ali'yi seçtin mi?" diye çevreyi rahatsız etmeden, usul usul çalıp söylüyormuşuz. Hatta Ege'li yolcu dayanamayıp kalkıyormuş yerinden de, "Hey gidinin efesi, efelerin efesiii" diye dizini yere vura vura hem türküyü söyleyip hem de oynuyormuş. Of ya! Şahane olurdu valla... Şimdi ben bu hayalde Karadeniz türkülerine hiç geçmesem keşke... Geçmiyeyim lütfen... Yoksa kendi hayali yazdıklarımdan, kendim etkileneceğim gene... Bulacağım bir deli horon müziği... Oynayacağım ayağımı yere vura vura... Evi ayağa kaldıracağım. Of ya! Trenden nasıl geldim ben deli horona? Hey!! Aklıma ne geldi biliyor musun? Kemençe çalmayı öğrensem mi acaba?

20 Eylül 2010 Pazartesi

Hayali Bir Yazı-Bir Rüya Gördüm. Hayırdır İnşallah Demeden Yazımı Okuma Olur Mu?


"İnanmıyorum! Sen daha uyuyor musun?" diyen bir erkek sesi ile gözlerimi araladım. Karşımda ince, uzun boylu bir adam duruyordu. Belli ki koşudan gelmiş, mavi gözleri enerji fışkırıyordu. Şaşkınlıkla üzerimdeki nevresimi boynuma kadar çektim. Karamba Karambita! Kimdi bu yabancı adam? Evimde ne arıyordu? "Haydi, kalk bakalım tembel! Seni çiğ börek yemeğe götüreceğim." dedi. Önce gözlerime şimdi de kulaklarıma inanamıyordum. Ne diyordu bu adam? Ayaklarımla kendimi geri geri çektim. Dizlerimi topladım. Sırtımı arkamdaki yastığa dayayarak yatakta oturdum. Sonra nevresimin altında gizlice ellerimi yumruk yaptım. Bu ne cüretti! Bu yabancı adamın evimde ne işi vardı peki? Üstelik beni çiğ börek yedirmeye götüreceğini söylemekteydi. Yoo... Hiç korkmadım. Ben bir Zagor okuruyum. Zagor dövüş tekniklerini çok iyi bilirim. "Acaba hangi dövüş tekniği ile bu yabancı adamı etkisiz hale getirebilirim" diye aklımdan geçirdim. Bu düşüncelerle "Ne işiniz var benim evimde?" demem gerekir değil mi? Demedim. Hımm.. Ne yalan söyleyeyim. Çiğ böreği çok severim. Midemi dinledim. Midem resmen Çiko'nun yemek karşısında yutkunma efekti "GULP! GULP!" diye sinyal veriyordu. Gözlerimi yere indirdim. Başımı hafifçe yana eğdim. Kirpiklerimin arasından bakarak "Yoksa bana çıkma mı teklif ediyorsunuz?" dedim. Gülümsedi. Gülümseyince mavi gözleri çapkınca inceldi. "Evet güzel bayan, size çıkma teklif ediyorum. Birlikte Eskişehir'e gideceğiz. Kırım Börekçisi'nde çiğ börek yiyeceğiz." dedi. Bu sözleri işitince, önce gözlerimi kocaman açtım. Sonra aynen şaşıran gözlerim gibi kocaman bir "RUUMMBBLEE!" efekti attım. Şaşkınlığımdan faydalandı sanıyorum. Banyoya girdi. Kapıyı kapadı. Hemen fırladım yataktan ve ardı sıra gittim. Banyonun kapısında usulca bekledim. İçeriden su sesi geliyordu. Sülalemin tüm eli hamurluları adına! Anlaşılan adam izinsiz evime girdiği gibi, bir de banyomda izinsiz duş alıyordu. Ben kapıya kafamı yaslamış öyleee içeriyi dinlerken ansızın kapıyı açtı. Dışarıya çıktı. Karşı karşıya geldik. Nanananoomm... Tam zamanıydı işte... Bilirsin her zaman kavgada ilk kafayı atan kazanır. Kafayı karnına hele ki burnuna attığın zaman düşmanın feleği şaşar. Kafa zaten normalde bu kadar tehlikeliyken, hele bir de benim gibi Zagor usulü kafa atmayı bilirse hatun kişi, hedefteki adamın vay haline! Şimdi bu adama Zagor usulü bir kafa atmalıydım. Kesinlikle! Yapamadım. Çünkü ben bunu düşünürken adam kafasını eğdi ve beni öptü. Sonra bir şey olmamış gibi yatak odasına gitti. Kafamı kapının köşesinden uzatıp adamın arkasından baktım. Binlerce kasırga adına! Giyinmeye başladı. Ne yani? Seyredecek halim yoktu tabii. İki elimle gözlerimi kapadım. Beni kapıda o halde fark edince: "Çabuk olmalısın. Akşama Galatasaray'ın maçı var. O saate kadar dönmeliyiz." dedi. İki elimin parmaklarını araladım ve adama parmaklarımın arasından tekrar baktım. Halimi hiç umursamadı. Giyinmeye devam etti. Tuhaf biriyimdir. Bana “Gökte eğlence var. Haydi gidiyoruz!” deseler merdiven dayayıp çıkan cinstenim. Hele ucunda bir de çiğ börek varsa! Eczacı dedemin hileli ilaçları adına! Bu adam sanki beni çok iyi tanıyordu. Sanki tuhaflıklarımı iyi biliyordu. Hipnotize olmuşcasına yatak odasına geçtim. Keten eteğimi ve desenli gömleğimi üzerime geçirdim. Sırt çantamı, güneş şapkamı aldım. O ise çoktan giyinmiş kapıda beni bekliyordu. Rüya resmen bir film akıcılığında ilerliyordu. İşte tam burada sahne kararıyor, sinemadaki film arası gibi rüya yarıda kesiliyordu.

İnanamıyorum! Rüyanın devamında Eskişehir'deydim. Hem de Eskişehir'in en meşhur çiğ börekçisi Kırım Börekçisi'nde. Çiğ börek yiyordum. O da yiyordu. İştahla çiğ börek yiyorduk birlikte... Altı tane arka arkaya hem de... İnan bana GNAM! GNAM! efekti bile vardı başımın üzerinde. Tam son lokmamı ağzıma atmıştım ki adamla göz göze geldik. Çiğ börekleri iştahla yerken onu unutmuştum demek ki. Gözlerine bakınca birden kendime geldim. Tamam çiğ börek şahaneydi. İyi ama? Ne işim vardı benim Eskişehir'de? Hem de yabancı bir adamla birlikte. Elimdeki çatalı adamın yüzüne doğru kaldırıyordum ki elimi tuttu. Sanki birilerinden gizleniyormuşuz gibi kulağıma eğildi. Usulca "Şimdi seninle Porsuk Çayı'nda tekne ile gezeceğiz." dedi. Aklımdan: "Ne işim var benim tekne gezisinde? Hem de tanımadığım biriyle?" demek geçti. Demedim. Onun yerine bil bakalım ne dedim? "Tarihi Osmanlı evlerinin olduğu Odun Pazarı'na da gidebilir miyiz?" dedim. Kuzum ben neler diyordum? Yoksa delirmiş miydim? Adam muzipçe gülümsedi. "Memnuniyetle!" dedi. Rüyalarda insan bazan ne kadar komik oluyor değil mi? Bir ara Odun Pazarı mahallesinde yürürken bir banka oturdum. İnanmayacaksın ama tanımadığım bu adama resmen poz verdim. O da fotoğrafımı çekti. Ardından gene beni şaşırttı. “Bak burada senin sevdiğin buzdolabı magnetlerinden var. Eskişehir hatırası olarak almak ister misin? Hatta Eskişehir'in meşhur lüle taşından kitap ayracı da almalısın" dedi. Hoppala! Bu adam neleri sevdiğimi acaba nasıl bu kadar iyi biliyordu? Bir türlü çıkaramıyordum. Aslında onu gözüm bir yerden ısırıyordu. Adama döndüm. İyice baktım. İşte rüyanın tam burasında aynı filmlerdeki gibi sahne birden kararıyordu.

Kapı zilinin kuş cıvıltısını andıran sesiyle uyandım. Acaba gece geç mi yatmıştım? Çabaladığım halde gözlerimi açamadım. Sokak kapısına kadar yalpalaya yalpalaya yürüdüm. El yordamı ile kapının kolunu buldum. Açtım. “Kusura bakma canım, koşuya giderken anahtarı yanıma almayı unutmuşum.” diyen bir erkek sesi işitince gözlerimi araladım. Kapıda ince, uzun boylu bir adam duruyordu. Dediği gibi belli, koşudan gelmiş, mavi gözleri enerji fışkırıyordu. Sanıyorum bir anlık şaşkınlığımdan faydalandı. İçeriye girdi. Başımı kaldırdım. Aklımdan: "Bu ne cüret! İkidir izinsiz evime giriyorsunuz!” demek geçti. Demedim. Onun yerine: “Aaa! Siz rüyamdaki adamsınız!” dedim. Bu sözüm galiba adamın hoşuna gitti. Eğildi usulca kulağıma:”Çok şekersin, kocanı ne tatlı sözlerle karşılıyorsun!” dedi. Cevap vermemi beklemeden içeriye gitti. Koridorun köşesinden kafamı uzatıp arkasından baktım. Banyoya girdi. Olduğum yerde bir süre donakaldım. Yok artık bu kadarı çok fazlaydı. Adam hem ikidir evime izinsiz giriyor hem de evli olduğumuzu söylüyordu. Bu rüya biraz daha sürerse, rüyanın finalinde bir değil iki tane çocuğumuz var bile diyebilirdi... Hatta çocuklardan birinin evli olduğunu bile söyleyebilirdi. Yok artık... İkiz torunlarımız var diyebilirdi sözgelimi... Ya da üçüz... Yoooo daha neler? Sadık Yemni'nin anlattığı Tam Özerk Hayal Film Şirketi için film mi çeviriyorduk ayak üstü? Bu ne cüret ya! Pes yani!

Yoo… Yeter ama... Bu kadar da olmaz ki! Şaşırıp kalmıştım. Çıkmak istiyorum rüyadan. Çıkamıyordum. O zaman... Rüyamda bile olsa bu adama haddini bildirmeliydim. Bu kadar da abartılmaz ki. Madem rüyayı bitiremiyordum, bari rüyamda adamı etkisiz hale getirmeliydim. Bilmiyorum anlatabildim mi? Yoksa şiddeti hiç sevmem yani. Gene banyonun kapısının önüne gittim. Bu kez Zagor usulü tekme atmayı deneyecektim. Tamam. Farkındaydım. Yarım kiloluk topukları sebebiyle, her daim normal bir tekmenin 7.5 katı kadar daha fazla hasar vermeye neden olan Zagor'un prada çizmelerinden ayağımda yoktu tabii. Onun yerine şıpıdık terliklerim vardı. Olsun. Ne var? Gene de hiç ummadığı bir Zagor tekmesiyle bu adamı kolaylıkla etkisiz hale getirebilirdim. İyi bir Zagor okuruyum ya! Her daim güvenirim kendime... Anlıyorsun değil mi? Çizgi roman okuru olmak korkusuz yapar insanı böyle! Neyse... Ansızın banyonun kapısı açıldı. Adam dışarıya çıkar çıkmaz “AHHYAAKK!” diye bağırdım. Geriye attığım ayağımı SMACK efekti çıkacak şekilde, bir Zagor asaletiyle adamın yüzüne indirecektim ki adam kendini geri çekti. Ayağım boşlukta bir yarım ay çizince, çizgi romanda havada kalan tekmelerde olduğu gibi bir SWIIISSS efekti işitildi. Çok şaşırmıştım tabii. Az kaldı sırt üstü yere düşecektim. Darkwood’un tüm davulları adına! Ona tekme atacağımı nerden bilip böyle hazırlıklı davranmıştı ki? Bence çok akıllı biriydi. Adam şakınlığımdan faydalandı. Belimden tutarak beni kendine çekti. “Sen gene ayakta rüya mı görüyorsun?”dedi. “Sen şimdi bizim Eskişehir'e gitmemizi bile hayal sanıyorsundur. Olsun, ben seni bu tuhaf hallerinle daha çok seviyorum. Hem sayende kendimi savunmayı pratik ediyorum. Güzelim, sen doğmadan ben Zagor'un külliyatını yutmuştum!” dedi. Beni öptü. Aklımdan eğer beni bırakmazsa avazım çıkana kadar bağıracağımı söylemek geçti. Söylemedim. Onun yerine öpücüğüne karşılık verdim. Beni bıraktı. “Fotoğraf makinesi salondaki masanın üzerinde, bak istersen..” dedi. Yatak odasına gitti.

Hipnotize olmuşcasına salona gittim. Fotoğraf makinesi gerçekten masanın üzerindeydi. Makineyi aldım. Salondaki battal koltuğa kendimi attım. Ayaklarımı altıma topladım. Fotoğraf makinesinin düğmesine bastım. Ekranda bir görüntü belirdi. Tiber’li tüm kayıkçılar adına! Aman Allahım! Bu benim. Hem de Eskişehir'deyim. Aynı rüyamdaki gibi Odun Pazarı'nda poz verdiğim haldeyim. Yavaşça başımı çevirdim. Titreyerek adeta sehpanın üzerindeki magnet ve kitap ayracına baktım. Atalarımın romantik ruhu adına! Magnetin üzerinde Eskişehir yazıyordu. Kitap ayracının ucunda da bembeyaz lüle taşı vardı. Pes! Afalladım tabii.. Hatta bu kez korktum inan ki! Korkudan küçük dilimi yutacağımdan endişe ettiğimi bile söyleyebilirim. Yoo.. Olamaz!.. Daha neler ya… karamba karambita... Anladım. Aslında ben şimdi rüyadayım. Az sonra uyanacağım. Bu gördüğüm son rüyaya sonra kahkaha atacağım. İyi de o adam kimdi? Aslında gözüm bir yerde ısırıyordu ama bir türlü çıkaramadım ki.. Tamam... Tamam... Şimdi uyuyorum. Bu yazıyı da rüyamda yazıyorum. Kesin! Eğer rüyamı okuduysan "hayırdır inşallah" demeyi unutma, e mi?

NOT: Çizgi roman kareleri, Zagor'un Sözü Bu! bloğundan alınmıştır. Fotoğraflar photoshopla yapılmıştır:)

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun!



Bilmiyorum şu şarkıyı hatırlar mısın? Şahin Çandar'ın sözleridir hani... Bir Avni Anıl bestesidir. "Öyle dudak büküp hor gözle bakma... Bırak küçük dağlar yerinde dursun... Çoktan unuturdum ben seni çoktan... Ah bu şarkıların gözü kör olsun... Aklımda kalmazdı yüzün ellerin... Ah bu şarkıların gözü kör olsun... Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi... En sıcak sözlerin azarlar gibi... Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi? Ah bu şarkıların gözü kör olsun... Seni terk edip de gitmek var ama... Ah bu şarkıların gözü kör olsun." Of, ne şarkıdır ama! Az önce radyoda denk geldim. Son zamanlarda inan Türkçe şarkıların sözlerini anlamakta zorlanıyorum. Şarkıcıların ağızlarının içinde kelimeler yuvarlanıp, harcanıp gidiyor. Bu şarkıyı kim en güzel söylerdi biliyor musun? Şimdiki çocuklar tanır mı onu acaba? Ben bile şimdi dinlemeseydim aklıma gelir miydi? İnan ki unutmuşum. 69 yaşındayken, tam 14 sene evvel en güzel ayda, yani Eylül'de dünyamızı terk etmişti. Nasıl nev i şahsına münhasır biriydi değil mi? O kendine has giyimi, üstelik kendisi tasarlardı modellerini, o güzeller güzeli İstanbul Türkçesi ile seyircilerine seslenişindeki edası, tavrı... Nasıl her bir kelimenin hakkını vererek, nasıl vurgulu, nasıl tane tane söylerdi şarkıları hatırladın mı? Niye acaba televizyonda eski programları ya da klipleri yayınlanmıyor? Belki de yayınlanıyordur da ben denk gelmiyorumdur bilmiyorum. O kadar güzel söylerdi ki kalpten vururdu insanı. Bazı şarkılar, hele özel sanatçıların o şahane yorumlarından dinleniyorsa, mahvetmez mi sahiden insanı? "Ah bu şarkıların gözü kör olsun!" dedirten büyük bir sanatçıdı Zeki Müren! Ruhuna rahmet!

Küstüm, Konuşmuyorum İşte...

Abimle oturuyoruz, eski günlerden söz ediyoruz. Küçüklüğümüzde oturduğumuz evimizin balkonu, açık hava sinemasının bahçesine bakardı. "Ne günlerdi?" değil mi diye laflıyoruz. "Haydi, film seyredelim birlikte, ister misin?" dedim. "Olur, isterim." dedi. Önüne seyretmediğim film cd lerini serdim. İsimlerinden iki filmi beğendi. Koydum oynatıcıya filmleri. İkisi de hoşuna gitmedi. "Biraz sabret." diyorum. "Film başından belli olur kızım, bir işe yaramaz bunlar!" diyor. "Balık mı bunlar abi ya! Baştan kendini belli eden balıktır bir kere!" diyorum. "Sen ne anlarsın, zaten eskiden de hiç anlamazdın filmlerden!" diyor. Abime "Of ya, yan odaya kitap okumaya gideceğim. Sen ne seyredersen seyret. Sen eskiden de böyle huysuzdun!" diyorum. "Sen de mızıkçının tekiydin!" diyor. İçimden gülerek odadan çıkıyorum. Abimle küçükken de çok kavga ederdik. O hep iyiydi. Damarına basan hep bendim. Şimdi güya küstüm ya... Küçüklüğümüzdeki gibi, abime küsmek hoşuma gitti.

Yan odaya girdim. Elime değen ilk kitabı aldım. Yazan İtalo Calvino. Hani 1923 de Küba'da doğan meşhur İtalyan yazar. Hani Varolmayan Şövalye'nin yazarı. Daha önce yazmıştım Hayal Kahvem'e. Hani biri kahraman, idealist ve soylu bir şövalye ama zırhtan ibaret içi boş, diğeri bir bedene sahip ama akıldan yoksun iki kahramanın hikayesini anlatır bu kitabında. Bir nevi varolanla varolmayanın çatışmasıdır yani. Şimdi elimdeki yazarın bir başka kitabı. Yeni almıştım. Henüz okumamıştım. Kitabın adı "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu". Güya kızdım ya abime. Bir hışımla koltuğa uzandım. Birinci bölümünü açtım. Okumaya başladım. İlk paragrafı şöyle başlıyordu:

"İtalo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanına başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin." Nasıl yani? Bu yazar ne diyor şimdi? Abime küstüğümü bildi mi? Şaşkınlıkla okumaya devam ediyorum. Kitapta "Kapıyı kapasan iyi olur; öte yandan çalışmakta olan bir televizyon vardır."diye yazıyor. Aaa! Vallahi var. Abim yan odada televizyon seyrediyor. Bir yandan da bana sesleniyor: "Gel, darılma hemen! Gel kardeş kardeş televizyon seyredelim birlikte!" diyor. Kitabı okumaya devam ediyorum. Yemin ediyorum yalanım varsa, kitapta aynen şu yazıyor; "Hemen seslen ötekilere:" Hayır televizyon seyretmek istemiyorum!" Sesini yükseltmezsen duyamazlar seni. "Kitap okuyorum.Rahatsız edilmek istemiyorum!" O gürültü arasında seni işitmemiş olabilirler, daha yüksek sesle söyle, bağır hatta: "Ben, İtalo Calvino'nun yeni romanını okumaya başlıyorum!" Şaşırdım kaldım. Kamera şakası mı bu? Niye hep böyle acayiplikler beni bulur. Abime sesleniyorum: "Kitap okuyorum. Rahatsız edilmek istemiyorum." İçerden abim:" Kitap mı? Kimin kitabı?" diyor. Aynı kitaptaki gibi cevap veriyorum: "Ben İtalo Calvino'nun yeni romanını okumaya başlıyorum!" Abim: "Kızım nerden bulursun bu kitapları? Hayatımda duymadım. İtalo Calvino da kim?"diyor. Dudak büküyorum. Ağlayacağım galiba. Gidiyorum abimin yanına. Elimi uzatıyorum. Ayak ayak üstüne atarmış gibi, orta parmağımı işaret parmağımın üzerine atıyorum. Çocukluğumuzdaki gibi, diyorum ki abime: "Küstüm sana abi, boz! Konuşmuyorum!!"

Calvino

NOT: Bu yazıyı çok önce bloğuma yazmıştım. Hep yazı yazınca bloğuma kardeşimle ilgili, bir de abimle ilgili bir yazı vakti geldi. Bu yazı ile başlangıç yapacağım. Sonra bir zamanlar Tarık Akan'ın İzmit şubesi denilen, peşinden kızların koştuğu abim hakkında yazacağım. Nasıl olsa Hayal Kahvem'den haberi yok. Anlatacağım da anlatacağım:)