18 Ağustos 2012 Cumartesi

İçinden İstanbul Geçen Şarkılar

Ne yazık ki sesim pek güzel değildir. Güzel şarkı söyleyen insanlara bir bilsen nasıl imrenirim. Kimi zaman araba kullanırken içimden şarkı söylemek gelir. Söylerim. Özellikle yalnızken tabii. Aslında şöyle billur gibi sesim olsa... Ah! Durur muydum acaba? Mütemadiyen şarkı söylerdim. Hem de nasıl abartırdım kim bilir? Abartma sanatında usta olduğum bilinir. O nedenle demek ki bana güzel ses bahşedilmemiş. Araba kullanmayı da severim. Eğer gidiyorsam uzak bir yere... Önce ususl usul başlarım şarkı söylemeye... Sonra... Sonra... Nasıl abartırım sorma... Kaptırırım kendimi bildiğim şarkıların ezgilerine ve sözlerine... Şarkıları bir zincir gibi birbirine ekleyerek söylerim. Pek çok şarkı söylerim söylemesine de en çok sevdiklerim, içinde İstanbul geçen şarkılardır. Ve harikulade İstanbul şarkılarımız vardır. Bak dinle...


Önce Münir Nurettin Selçuk'un bestelediği Yahya Kemal'in o güzelim şiiri "Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." ile başlarım İstanbul şarkılarına. Büyük bir saygıyla... Bu söylediğim işin başında, toptan bir bakıştır İstanbul şarkılarına. Sonra Hicaz makamından Yesari Asım Arsoy'un sözleri ve bestesi olan "Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde, Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde" şakısına geçmek yakışır. Gene bir Münir Nurettin Selçuk şarkısıyla devam ederim ağırdan ağırdan... "Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan, Ah Kalamıştan , Istanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar, Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar, Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar, Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan Ah kalamıştan " Bu şarkıyı söyledikten sonra da "Ah! Münir Nurettin Selçuk'dan dinlemek vardı"diye rahmetle anarım ünlü sanatçıyı arkasından.
 
Artık günümüze gelinmelidir. Cilveli cilveli "Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısı söylemelidir. "Duruşun andırır asil soyunu, Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu? Arnavutköylü mü Ortaköylü mü? Kız sen İstanbul'un neresindensin? Bilmem sözlü müsün, ya nişanlı mı? Sevgilin yaşlı mı, delikanlı mı? Emirgan, Bebekli, Aşiyanlı mı?Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısıyla tüm İstanbul semtlerini dolaşırım bir bir.. Hey! Haydi Ajda Pekkan 45 liklerine geçeyim!... Fecri Ebcioğlu'nun sözleriyle Türk pop müziğinin resmi açılış şarkısı olarak kabul edilen şarkıyı söyleyemeliyim... "Bak bir varmış bir yokmuş, eski günlerde, Tatlı bir kız yaşarmış, Boğaziçi'nde. İşte bir sabah erken, masal böyle başlamış Delikanlı genç kıza, iskelede rastlamış Bakışmışlar göz göze, gören kimse olmamış Fakat denizde dalga, oynamaya başlamış!" Ne şahane şarkılardır! Bu şarkıları söylüyorken, unutulur günlük dertler kasavetler birer birer... Peki şu şarkıya ne diyeceksiniz? "Ay beyaz deniz mavi eylenin kızlar Yarinden ayrılanın yüreği sızlar Sandalimiz sanki ucan bir kuştur Hayat dalgalar gibi bazen yokuştur Emirgan'dan Marmara'ya Kınalı Büyükada'ya, Aşkımızı mavi suya gizleyelim yah yah!"  
Şimdi sıra artık köprülü şarkılara gelir. "Boğaz köprüsü, İnci gerdanlık, Altından geçtik, Kahkaha attık. Çek kayıkçı kürekleri Gezdir seven şu kalpleri Mavi deniz martılardan Ayırma sevenleri" diye bağıra bağıra söylerim bu şarkıyı şimdi de. Peki içinde ada geçen İstanbul şarkılarımız yok mu? Olmaz mı? Tabi ki var. Melih Cevdet Anday'ın o şahane şiiri, Sezen Aksu'nun Şinanay adlı şarkısının sözleridir. "Ada vapuru yandan çarklı Bayraklar donanmış cafcaflı Simitçi, kahveci, gazozcu Şinanay da şinanay. Müslümanı, yahudisi, urumu İsporcusu, ihtiyarı, veremi, Kiminin saçı uçar, kiminin eteği, Şinanay da şinanay. Estirir de ada yeli estirir Seni sevindirir beni küstürür Lüküs kamarada kimler oturur Şinanay da şinanay."
Ahh! Ya Mazhar Fuat Özkan'ın o en güzel İstanbul'lu şarkısı.. Ah! Hem de şarkının sözleri içinde yağmur varsa... Ağlatmaz mı bu şarkı insanı... "Bu sabah yağmur var İstanbul’da, Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe, Anne sözü dinler gibi masum, Ağladım bu sabah" Peki gene bir hüzünlü şarkı ile devam etmelidir. Demelidir ki: "Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa, Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru, Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti, Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti, Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık, Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı, Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp, Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı, Ah İstanbul İstanbul olalı, Hiç görmedi böyle keder, Geberiyorum aşkından, Kalmadı bende gururdan eser"
Şimdi bir Edip Akbayram şarkısına geçmek "Salkım salkım tan yelleri estiğinde, Mavi patiskaları yırtan gemilerinle uzaktan seni düşünür düşünürüm İstanbul "demek lazım... Bir Levet Yüksel şarkısıyla sonuna gelmeliyiz artık İstanbul seyahatimizin... Demeliyim ki : "Saçlarını dağıtır rüzgar, Yeditepe üzerinden, Hatıralar tarihin küllerini savurur, Kadın gibi, kısrak gibi sarılayım gel ince beline, Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından" Heyy! Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından!" Yollar biter, içinde İstanbul olan şarkılar bitmez! Hele bir de Türkülerimiz vardır İstanbul'a ilişkin. Başlamayayım... Bu yazı uzar da uzar.. Bitmek bilmez! Böyle işte. Bugün de durumlar bu merkezde! Aaa! Ben mehtaba çıkmaz mıydım Heybeli'de?! Yok yok, Heybelide değil! Bizim köyde... Ama... Bekle beni İstanbul!.. Sana geleyim hele!

Gohor'la Bir Bayram Arefesi



Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim, Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiç bir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda, Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını. Ya sıkılırsam… Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için, önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, evden biri olması, durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem illa okuyacağım diye. Kitabın “Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam ya kimselere vermeye. Ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

Bugün bayram arefesi.. Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabii.. Yaşlar ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken, baktım Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?
 


Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken, acı duyduklarını okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü hayatımda böyle bir acıyı hiç hatırlamıyorum. Belki acı vardı mutlaka da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti benimkiler belki, kimbilir? Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da, büyütmez olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyüyenler çok iyi bilecekler...  Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikayelerine okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür. Çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir diye?





Şimdi, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Sadece Kemalettin Tuğcu'nun değil, Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsünü düşünsene sözgelimi... Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi. Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi. Kardeşin yalancılıkla itham edilmesi. Kardeşin ceza alması. Baba tarafından azarlanma ve küçük görülme. Kardeşin hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden kardeşin ölmesi. Gerçeği itiraf edemeyen abinin hissetiği acı ve pişmanlık… İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da abiye, ne kadar hain abi gibi görse de, abinin ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder ve ölen kardeş kadar, abiye de acır bu sefer. Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı. Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur.




İşte şimdi Gohor’a dönersem eğer, Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. “Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın” “Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta.” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli.” diye devam ediyordu çünkü kitap sonra. Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söylüyordu Gohor. Baraka bile daha büyük görünmektedir annesi sağken. Yaşadığı şehir bile dünyadan daha büyüktür o zamanlar. Oysa annesi…. Ölmüştür…. Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Baba ve oğlun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için belki baraka küçülmüştür. Ya da baraka hep böyle hep küçüktür de annesinin kocaman sevgisiyle genişliyordu annesi sağken belki, kim bilir?



“Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiklerinde kendilerini, ya da ter içinde kalktıklarında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattıklarında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacakları bir anneleri olmalıydı. – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne.” diye devam edince roman... Üstüne annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, ve kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca romanda, yanağımdaki sıcacık gözyaşlarımı o anda hissettim işte… Evet ağlıyordum, ne var ki? Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi? Kitap tam Gohor'un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum. “ diyor ve roman umut dolu bilim kurgu bir hikaye devam ediyor.
Daha çok başındayım kitabın. Ama kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan kitaplardan biri. Aşkın Güngör’ün bu romanını yetişkinler dışında, çocuklara da şiddetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

NOT: Bu yazıyı iki sene önce gene bir bayram arefesinde yazmıştım. Bu yazı artık Hayal Kahvem'in klasik bayram arefesi yazısı oldu.  Ben Gohor'u çoktan okudum ve bitirdim tabii.. Herkese sevgiyle tavsiye ettim.  Gohor  benim dost bildiğim kitaplarımdan biri olarak yüreğimdeki yerini  sabitledi.

Zokayı Yutmuş Lodos Balığı Gibi Bakma Öyle...


Söyleyeceğim ilk şarkıyı mutlu insanlara adıyorum. Bu şarkının benim için tatlı acı hatıraları vardır. Aşkın ne olduğunu ben bu şarkıyla öğrendim. Saadeti bu şarkıyla tattım. Bir şey daha öğrendim bu şarkıyla… Her şeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor.”


 
Yukarıda yazdığım sözleri, Atıf Yılmaz’ın 1970 yapımı, Karagözlüm adlı filminin sonlarına doğru o meşhur buğulu ve hüzünlü bakışlarıyla Türkan Şoray söyler.  Ve devamında rol kabiliyetinin hakkını sonuna kadar yerine getirerek, o yıllarda bıyıksız, incecik, gencecik olan Kadir İnanır’a sahiden aşıkmış gibi, Orhan Gencebay’ın dinleyeni keder girdabına sürükleyen Sevemedim Karagözlüm Seni Doyunca adlı şarkısını söylemeye devam eder. Şarkıyı asıl okuyan Türkan Şoray değildir elbette, Belkis Özener’dir. 


Şimdi nereden aklıma geldi peki bu film?  Üzgünüm ama beklediğin gibi öyyle romantik bir cevap veremeyeceğim. Yukarıdaki aşk dolu  girizgahtan sonra nereye gidecek bu yazı merak ediyorsun değil mi? İnsana verilen ömrün tek bir yaşamla geçirilmesini bir türlü kabullenemeyen bünyem kimi zaman balıkçı kız olmayı hayal eder. Sait Faik'i bu kadar sevmem, hikayelerinin beni o çok merak ettiğim balıkçıların dünyasına sokması sebebiyledir belki... Kim bilir? Balıkçı kız olmayı hayal ettiğimde bu filmi illa hatırlarım.  Çünkü filmin başlarında Türkan Şoray  Karadenizli, başında kırmızı beresi, kırmızı balıkçı kazağı, pantolonu ve plastik çizmeleri ve asıl mühimi şahane argo muhabbetiyle tam olmak istediğim balıkçı kız rolündedir. Film şöyle gelişir...  Klasik müzik eğitimi alan, besteci, romantik genç adam, arkadaşıyla birlikte balık almaya gelir. Diğer balıkçılar Azizeye seslenirler... ( Laf aramızda, Azize'nin bu  muhabbetlerine biterim:)

-Azize Abla, küçük bey karides istiyor... 
-250 gr. yeter.
-Dokuz asker
-Ne askeri?
-Dokuz papel! 
-!!!???
-Dokuz lira senin anlayacağın.
-Ama tartmadınız ki.
-Benim elimin hassasiyeti eczacı terazisinde yoktur. Tastamam 260 gram verdim sana. Fazlası var eksiği yok.
-Tartsanız terazinize yapışmaz herhalde!... Ben müşteriyim siz de satıcı. Böyle göz kararı karides satıldığı nerde görülmüş?
-Eeee, balina değil, orkinos değil, sinarit değil. Alt tarafı 250 gram karides alacaksın arkadaş. Tutup bir gazetelik laf ediyorsun. Alırsan ne ala... Almazsan keyfin bilir!!
-Bari kağıdını değiştirin bu kesekağıdı ıslak...
-Hah, zatınızın teşrif edeceğini bilselerdi, karidesler ıslanmamak için şemsiye kullanırardı!


İşte bu filmde ben Türkan Şoray’ın  şık gece elbisesiyle ve her dem buğulu, hüzünlü gözleriyle Sevemedim Karagözlüm şarkısını söylemesini değil de, şen şakrak, matrak,  balıkçı kız haliyle  Balıkçı Kız şarkısını söylemesini seyretmeyi daha çok  severim.  Ah! Senin şimdi beni aşağılacağını çok iyi biliyorum. Neymiş? Balıkçı kız olmayı hayal ediyorum diye küçümsüyorsun beni öyle mi? Amaann...  Klasik müzik seven, Şopen sende... Hey! Zokayı yutmuş lodos balığı gibi bakma öyle...  Bu yazıyı yazmamın sebebi ne biliyor musun? Akşam iftarda balık yemektir niyetim.  Balıkk...  Havaya girmeliyim. Nee? Karides mi? Ne karidesi? Senin okuman yazman yok mu kuzum? Deminden beri ne yazıyorum... Balık diyorum balık!... Okuman yazman yoksa eğerrr...  Hadi bakalım... Marş... Marş... Mektebeee..  


17 Ağustos 2012 Cuma

"Elimden Tut Yoksa Düşeceğim."


Bazan tahammül eşiğim düşüyor biliyor musun? Nedense günüm günüme uymuyor. Bakma… Bana yapılan katakullilere adamsendeciyimdir aslında. Hissederim bir şeyler mesela... Ne bileyim...  Epeyce gün yaşamışlığım var ya  şu ölümlü dünyada.  Anlarsın... Başa gelen pek çok durum olabiliyor.… Ne yalan söyleyeyim... Vardır tecrübem muhtelif insanlık hâlleri bâbında… Denk gelince… "Benim yok mu kusurlarım?" diye düşünürüm..  Çokkk. Asıl derdim kendimle ya… “Bu sana ders olsun. Aman ha, sen sen ol, sakın böyle vaziyetlere düşme!” derim kendime...  İnsanların  kötü niyetli  bile olsa dalaverelerine aldırmam o nedenle. Olur böyle haller derim demesine ama… Beynimdeki cırcırböceği susmuyor ki… Cır cır da cır cır… Uzatmayayım...  Ne kadar teselli etmeye çalışsam da kendimi...  Gene iyi niyetimin kurbanı olmuştum. Dün fenaydı vaziyetim.  Sonra beni gülümsetiveren bir öykü aklıma geliverince toparlanmıştım.  Çok şükür, okuyup hafızamın çekmecelerine istiflediğim, hayatımı eşsiz kılan öykülerim, şiirlerim vardır benim.  Neyse… Öyle işte...

Gece yemekten sonra balkondaydım. Ilık yaz rüzgârı nazlı nazlı esiyordu. Balkon demirlerine dayanmıştım. Avucumla kavradığım  kız belli bardaktan, koklaya koklaya çay içiyordum. Bir an başımı gökyüzüne çevirdim ki... O ne? Of!  Yıldızlar var ya ah o yıldızlar...  Dün gece dikkat ettin mi bilmem... Yıldızlar olağanüstü güzellikteydiler.  Büyülendim. Sarhoş oldum o tiril tiril görüntüden...  Başım döndü...  Elimi uzattım gökyüzüne... En parlak yıldıza “Elimden tut yoksa düşeceğim.” diye seslendim. Dayanamadım sonra… Fırladım sokağa... Yürüdüm… Yürüdüm... Kendimi bizim köyün sahilinde buldum birden... Ayakkabılarımı çıkardım. Elime aldım.  Kumsalda yalınayak yürüdüm. İskeleye çıktım. Tahta iskelenin ucu sıra yürümeyi sürdürdüm. Ağustos böcekleri var ya… Of!.. Ağustos böcekleri  cır cır  ötüyorlardı.  Olur  mu hiç? Ne işleri var deniz kıyısında? Benim bildiğim... Cırcır böcekleri, denize, suya değil; ağaçlara, yapraklara aittirler...  Hey!.. Yoksa öten beynimin içindeki cırcır böceği miydi? Bilemedim. Deniz… Karanlıkta bulanık göründü gözüme… “Tamam!” dedim. “Acele et! Tam vakti....” Bu kez bir şairin dizelerine dayadım sırtımı şööyle...  Şair sözünü her daim hakikat belledim. Şimdi… “Beynimdeki o yaralı cırcır böceğini… Usulca elime alıyorum… O bulanık sulara atıyorum.” dedim kendi kendime… Attım… Oh! Sustu...  Kurtuldum işte... Bitti.   


NOT: Başlık  Attila İlhan'ın, koyultulmuş olan Ahmet Erhan'ın dizeleridir.

 2011

Kemalettin Tuğcu Kitapları Neden Ağlatırdı Bizi?


Bugün kasabanın meydanda bir süre beklemem gerekti. Bir saat kadar aynı mekanda durunca, elimde olmadan etrafa dikkat ettim. Yıllardır yaşadığım yeri yadırgadım birden. Etraftaki binalara baktım ve olanlara inanamadım. Kendimi yabancı bir yerdeymişim gibi hissettim. Tamam deprem yaşadık... Tamam, yeni binalar yapıldı yıkılanların yerine. Ama bu kadar mı değişir herşey, bu kadar mı yabancılaşır insan şehrine? Hiç mi eskiyi hatırlatmaz bir şey, bu kadar mı anılar gömülür yerin dibine? Sadece burada değil her yerde, her şey o kadar paldır küldür değişiyor ki bu memlekette. Hiç ehemmiyet verilmiyor, o yerde yaşayan insanların kişisel tarihlerine. Oysa bir yerde bu kadar yıl yaşamışsa insan, bazı köşelerinde anılarından kırıntılar görmek istiyor. Hele özellikle bir gecede,  deprem nedeniyle, pek çok şey yok olup gitmişse... O yerle ilintili eski hatıralar, kimi zaman sığınacak bir liman olabiliyor. Ama yok işte size geçmişi hatırlatan hiç bir mekan. Bu durumda ipek bir çorabın ucu kaçmış ilmiğini çekmişsiniz gibi, anılar ilmik ilmik ortaya dökülüyor. Derin bir iç çekiyorsunuz ve içinizi dumanlı bir efkar kaplıyor.


Eve döndüğümde, kitaplara şöyle bir göz atıyorken, ansızın Kemalettin Tuğcu'nun bir kitabıyla göz göze geldim. İşte dedim eskilerden bir ağıt bu,  bana çocukluğumu hatırlatan. Eskilerden tutunacak bir anıydı aslında istediğim. Bu kitap beni çok daha öncesine götürdü. Taaa çocukluğuma. Niye Kemalettin Tuğcu kitaplarını okurken hep ağlardım? Çocukları ağlatan kitaplar, iyi bir şey midir ki acaba? Ölen anneler ve babalar, üvey anneler ve babalar, kendisine eziyet edilen üvey çocuklar, yoksul insanların acıklı durumlarını ağlayaya ağlaya bu kitaplardan öğrenmiştim. "Kimdir bu kadar çocukları ağlatmaya meraklı yazar? Kendisi nasıl bir çocukluk geçirmiştir?" diye merak eden var mıdır benden başka bilmiyorum ama ben merak etmiştim.


İlgiçti yazarın kendi hikayesi... Şöyle ki... Kemalettin Tuğcu 1902 yılında doğar. Sakat doğduğu için dedesinin Çengelköy'deki evinde hazin ve yalnız bir çocukluk geçirir. Hiç okula gitmez ve evde okuduğu kitaplarla kendisini yetiştirir. Kendi kendine tercüme yapacak kadar Fransızca öğrenir. Hayatı boyunca 235 tane çocuk, 11 tane de büyükler için roman yazar ve 1996 yılında vefat eder. Kimbilir belki de, yazarın sakat doğması, okula gidememesi, ailesinden uzak, zor ve yalnız bir çocukluk geçirmesi hayal gücünü bu yönde çalıştırdı. Kimbilir belki Kemalettin Tuğcu'nun okuduğumuzda gözyaşı döktüğümüz her öyküsü, beterin beteri var diye kendi kendine bir avuntuydu belki... Olamaz mı? Kim bilebilir, belki...


İşte bugün geçmişimle ilgili hiçbir binanın yerli yerinde olmadığını farkedince, eskilerden birşeyler düşünmek istedim. Her zamanki sığınağım kitaplarım olunca, bugün şansıma Kemalettin Tuğcu düştü, ne yapabilirim? Ne tuhaf çocuklardık biz öyle değil mi? Okuduğumuz bazı öyküler ne kolay ağlatırdı bizleri. Şimdiki çocuklar Kemalettin Tuğcu'nun kitaplarına bizim gibi ağlayabilirler mi? Eskinin yıkılarak yeni binaların biteviye çoğaldıklarını farkedip büyüdüklerinde, artık eskiyi hatırlatmıyor hiç bir şey diye efkarlanabilecekler mi? Zannetmiyorum! Niye? Bizim küçüklüğümüzde her şey yerli yerindeydi, bu kadar hızlı değişmezdi ki! Şimdi hız zamanı... Değişim moda... Çocuklara eski diyebilecekleri bir şey bırakmıyoruz ki... Biz zamane çocukları gibi hızlı büyümedik ya, şimdi bu yaşımda, kendimi Kemalettin Tuğcu'nun öyküsündeki öksüz çocuk gibi hissedip efkarlanmam bu yüzden olabilir mi? Efkarlanmak iyi bir şey mi? 

2011

16 Ağustos 2012 Perşembe

Hava Hüzündioksit Olunca, İçimden LaNgAdAnk Yazmak Geldi...


şimdi oturdum bilgisayar başına.. canım içimden ne gelirse yazmak istiyor.. anlarsın ya.. parmaklarımdan ne dökülürse.. bırakacam sözcükleri şöölee.. nebileyim... kendimin yalın halimle.. şimdi böyle yazınca.. aklıma metin üstündağ geldi iyi mi.. beni soran olursa.. madde E şıkkı der ya sözgelimi..  seviyorum  metin üstündağ'ın langadank'larıyla oynamayı ne yapabilirim.. tamam.. metin üstündağ  langadanklarını  kendime uyarlasam.. misal şöyle başlasam.. desem ki.. ömrümün bir yerinde köyümde ofisteyim.. hava hüzündioksit.. bir yeryüzü perşembesi yaşıyorum amorti.. taksimetrem pişmanlıklar yazıyor.. tamam işte.. böyle.. çok sevdim.. aklıma gelenlerle devam edeyim.. masada bir kitap duruyor.. son günlerde  james joyce'un sanatçının bir genç adam olarak portresi adlı kitabını okuyorum..  son bölümüne geldim..  yarı otobiyografik bir roman..  türkçe'ye murat belge çevirmiş.. gelecekte yazar olacak james joyce'un çocukluk ve ilk gençlik yılları anlatılıyor.. nasıl baskıcı bir aile..  fena halde din taassubu sahibi bir okul ve  koyu katolik irlanda ortamı anlatamam.. kitapta, günah işleyince cehennemde başa gelecek vaziyetleri anlatan bölümleri okuyunca.. dışarıya çıkmak, hatta nefes almak istemiyor insan...  hele o körpecik yaşında bu muhabbetlerle büyüyen çocuğun duygularını okuyunca.. hele hele her şeyin günah sayıldığı  durumlardan  kaçınmak için tüm duyu organlarına yaşattığı işkenceleri okuyunca.. ahh.. feci.. feci.. okudukça.. sanki romandaki kahraman stephen dedalus yerine o duyguları sen  yaşamış gibi oluyorsun.. öyle böyle değil.. çok etkileyici bir kitap.. daha bitmedi.. bitirince enine boyuna yazarım belki.. bak işte yazımın tam  burasına gene metin üstündağ'tan bi langadank'ı eklemek içimden geldi.. şöyle.. off.. çok sıkıldım yahu.. ikinci kanalı yok mu bu hayatın.. yoksa.. yaşamıyoruz da.. yalnızca resimlerine mi bakıyoruz dünyanın..  inan araya bu langadankı  yazmak.. bana ilaç gibi geldi..



bak şimdi.. bu kitabı okuyup genç bir insanın yaşamının.. ebeveynler.. öğretmenler.. gelenekler.. ağır din baskısı nedeniyle.. nasıl çileli bir sürece döndüğünü.. eğer kendisine bağlanan at gözlüğünden silkelenip kurtulmazsa.. yaşamının sonuna kadar nasıl etkileyebileceğini düşününce.. bir vakitler izlediğim bazı filmler aklıma geldi..  çoğunluk adlı film sözgelimi..   bu filmdeki  geleneksel, baskıcı baba karakteri nedeniyle,  annesinin deyimiyle.. hayatında bir defa bir şeyi sonuna kadar istemeyi bilmeyen bir çocuk mertkan'ın, o acınacak halini  yönetmen o kadar  güzel sinemaya aktarmış ki.. etkilenmemek mümkün değil.. sonra özgürlük yolu'nda gene aile sorunları nedeniyle genç alexander supertrup'un vaziyeti.. özgürlük yolunda, alexander ruhunu kurtarmayı bilmişti..  istediği hayalin peşinden gidebilmeyi becerebilmişti bari.. ya siyah kuğu'daki güzel balerin nina..  hatırlasana..  nasıl aşırı kontrolcü bir anne modeli vardı bu filmde.. ve neticede ortaya çıkan şizofrenik bir kız evlat..  nina..  daha önce izlediğim bu üç film.. ve şimdi okumakta olduğum james joyce'un kitabı.. sanatçının bir genç adam olarak portresi.. herbiri baskıcı ebeveynlerin ve de yasaklayıcı toplumların yarattığı insanların halini yüzümüze şamar gibi vuruyor.. gerçek dünyada yok mu bunların örnekleri.. çoookkk...  ne yazık ki çoğunluk olduğunu söyleyebilirim..  söyler misin.. gene metin üstündağ langadank'ı anmayayım da ne yapayım şimdi.. belki de film icabı her şey.. bu dünya bu insanlar.. belki..


15 Ağustos 2012 Çarşamba

Korkunç Gerçek!


                                Jorge Luis   Borges                                       Kemalettin Tuğcu

"Borges ile Kemalettin Tuğcu'nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, 
hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm." 
Alper Canıgüz- Gizliajans


Olabilir miydi sahi? Sevdiğim iki yazar... Kemalettin Tuğcu ile Borges... Aynı kişilerdi öyle mi? Masamın üzerinde demlenmekte olan Alper Canıgüz'ün üç kitabından, ilk hangisini okuyacağıma bir türlü karar veremiyordum. İki gündür kitaplarla karşılıklı bakışıyorduk. Birinden işaret bekliyorum. Bir kıpırtı. Bir tılsım. Bir pas. Ne bileyim karşıdan bir mimik... Bir hareket... Bir his...  Yok, üçünden de tık yoktu. Dert ettiğim şeye baktı… Gözlerimi kapayıvereydim, içlerinden birini alıp okuyuvereydim ne olacaktı öyle değil mi? Du bi...  Ben bu teklifi biraz düşünüvereyimdi.  İyi teklifti aslında... Ama nasıl olurdu? Yooo, vallahi dünyada olmazdı. Tarafımdan okunmak isteyip istemediğini anlayamadığım bir kitabı, asla  okuyamazdım. İlla bir sinyal almalıydım. Çünkü sülalemin bütün eli hamurlularından bana intikalen geçen genlerim vardı. Kitaba bile olsa ilk çıkma teklifini mümkünatı yok ben yapamazdım. Yooo, asla olmazdı. Dünya tersine dönse, gökteki güneş sönse, canımdan vazgeçerdim, bu huyumdan asla vazgeçemezdim. İçimi nasıl dipten giden incecik bir efkâr kapladı anlatamam. Beni en mutlu günümde, sebepsiz bir keder alırdı da, bütün ömrümün beynimde acı bir tortusu kalırdı ya... Hah, halim aynen böyleyken böyleydi işte...  Bu bir tür melankoli vaziyetiydi yeminle... Düşünebiliyor musun? Kitaplar dizim dizim karşımda duruyorlardı. Bense...  Kederden kanı çekildiği için, hanımeli kadar bembeyaz suratım ve  hiç büyümeyip hep çocuk kalan kalbime dolan gamla... Öyyle Leyla misali melûl melûl kitaplara bakıyordum. Dokunsan var ya... Ha ağladım ha ağlayacaktım. Tam hüngürdememe ramak kalmıştı ki, takdiri ilahi bu ya… Kitaplardan en sonuncusu... Gizliajans... Bana acıdı mı ne? Güldü. Ne bileyim, ya da belki ben kitabın bana güldüğünü hayal ettim. Kaçırır mıyım bu fırsatı? Hemen kitabı kapıverdim. Hiç duraksamadan ilk sayfasını açtım. Okumaya başladım."Borges ile Kemalettin Tuğcu'nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm."  Neeee? Nasıldı yani? Sahiden doğru olabilir miydii? Kitabı  dizlerime yatırdığım gibi sanal ansiklopedide Borges ile Kemalettin Tuğcu'nun fotoğraflarını araştırmaya başladım. Gördüklerime inanamadım. İlkin tırsarak, kafamı omuzlarımın arasına gömdüm. Akabinde kafamı usul usul kaldırıp, gözlerimi kocaman kocaman belerttim. Bazı filmlerin tahmin edemediğim şaşırtıcı, sarsıcı finallerinde olduğum gibi  ekrandaki fotoğraflar karşısında kalakaldım. Allahım!.. Harbiden Borges  ile Kemalettin Tuğcu, aynı hamurdan yoğrulmuşlar gibi tuhaf bir şekilde birbirlerine benziyorlardı. Ellerim titreyerek Gizliajans’ı tekrar elime aldım. Okumaya başladım. İlk cümleler "Heyhat, ne kadar yanılmışım." diye devam ediyordu.  Bu cümleyi okudum ya... O anda... Kahkalarla ağlamak, hıçkırıklarla gülmek istedim. Du bi... Gizliajans'ın  daha ilk paragrafındayım. İz üstündeyim. Araştırmalarıma tüm merakımla devam edeceğim:)




"Elvis'ten Önce Hiçbir Şey Yoktu"


 
 
NOT:  "Elvis'ten Önce Hiçbir Şey Yoktu"  sözü  John Lennon'a aittir.

Bayan Yanı, Canımın Canı



İş Arası - Aganta Burina Burinata!

"....babam da yanık sesiyle, "Sakın ha, denizci olayım deme!" derdi. 
Ne var ki kasabanın bütün sokakları, her ne kadar sağa sola sapsalar da eninde sonunda denize çıkıyorlardı."
Halikarnas Balıkçısı /Aganta Burina Burinata 


Az önce arkadaşım "Bayramda Bodrum'a mavi yolculuğa gidiyorum. " deyince, "Güle güle git, güle güle gel. Çok eğlen." demedim. Evet demedim sahiden. Allahım! Onun yerine ne dedim biliyor musun? "Aganta burina burinata!" dedim. Tabiyatıyla önce ünlem, sonra soru işareti şeklinde bir ışık yanıp söndü gözlerinde. Ben ise gözlerimi yere devirip kirpiklerimin arasından muzurca ona  gülümsedim.  "Şeyy! Bu söylediğim  Halikarnas Balıkçı'sının bir kitabının ismi." dedim.  Bir şey sormadı. Gerisini hiiç  merak etmedi. Tatil heyecanıyla sevinçli bir telaş içindeydi zaten. Vedalaştı gitti. Ben ise olduğum yerde gene kendime şaştım kaldım. İnanmayacaksın biliyorum ama arkadaşımdan önce ben çoktan  Bodrum'daydım. Nereden aklıma gelmişti şimdi aganta burina burinata değil mi? Ya Halikarnas Balıkçısı? Asıl ismiyle Cevat Şakir Kabaağaçlı yani? Bunca yıldan sonra üstelik çok kitabını okumamışken nereden aklıma gelmişti de beni  oturduğum yerde  köyümden mavi yolculuğa sürüklemişti?  Ayrıca yıllar vardı ki, tek kitabını elime almamış hatta uzun zamandır adını bile duymamıştım. Kimdi peki?  Cevat Şakir 1886 ile 1973 yılları arasında yaşamış. Şakir Paşa'nın oğlu. Robert Kolej'den sonra Oxford'ta Tarih eğitimi görmüş. İtalya'da yaşamış. Karikatür ve resimler çizmiş.  Çevirler yapmış, gazete ve dergilere yazılar yazmış. Gazetede çıkan bir yazısı sebebiyle tutuklanmış.  Bodrum'a sürgüne gönderilmiş. Bir de çok açık olmayan, sırlı bir baba katli vakası var. Çok enteresan bir örnektir Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın hayatı bence. İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli denir ya hani... Tam öyle... Kırkından sonra  hayatı resmen başkalaşım geçirmiş.   Bir paşa oğlu, varlıklı, köklü bir aileden gelen, en iyi  okullarda eğitim almış, Avrupa'nın en sükseli hayatını yaşamış  Cevat Şakir birdenbire yaşamının orta yerinde tüm geçmişine sünger çekmiş. Bambaşka biri, Bodrum'un Halikarnas Balıkçısı oluvermiş. Yani halktan, balıkçılardan biri oluvermiş. Hemen uyum göstermiş yeni yaşamına...  Ne güzel!.. Yelken halatlarını sıkı tutmuş... Asla bırakmamış. Bir nevi aganta burina burinata vaziyeti yani. Kitaplarını yazmış. Az aş ve az üst baş ile çıktığı deniz yolculuklarıyla  Bodrum'da mavi yolculuğun başlamasına öncülük etmiş. Kitaplarını yazmış. İşte arkadaşım Bodrum'a mavi yolculuğa gidiyorum deyince, hafıza dediğim tuhaf kutu çekmecesinden çıkarıp aganta burina burinata'yı önüme getiriverdi. Bildiğim kadarıyla  aganta burina burinata bir denizcilik terimiydi. Bencileyin deniz seven birinin unutması mümkün mü bu tekerleme gibi terimi? Mümkün değil. Şahane bir anlamı var üstelik...  "Yelken halatlarını sıkı tut, bırakma" demek. Kimi zaman hayat üstüme üstüme geldiğinde... Daraldığımda yani... Bıkkınlık duyduğumda yaşananlardan... Bir görünmez el boğazımı sıktığında hani... Olmaz öyle şeyler deme... Oluyor...  Ne bileyim, anlarsın ya insanlık hâli işte. O zaman "Aganta burina burinata" diye seslenirim bazan biliyor musun? Kitap ismi diye hatırlamam da... Öylesine fısıltıyla dudaklarımın arasından  bir hayal gibi tekerlenip yuvarlanıverir. "Yelken halatlarını sıkı tut, sakın bırakma!" Heyy! Ben bu yazıyı yazarken dalıp gitmişim uzaklara uzaklara...  Du bi... Dönmeliyim işe. Toparlamalıyım işlerimi... Tamam. Çıkıyorum ben... Molam bitti. 

NOT: Düş Sokağı Sakinleri'nin Aganta Burina Burinata adlı videosu.  







14 Ağustos 2012 Salı

Ben Var Ya Şahane Bir Yazı Yazmalıyım Şimdi...


Ben var ya şahane bir yazı yazmalıyım şimdi. Madem mübarek Ramazan ayına ulaştım sağsalim.. Bitmesine şunun şurasında üç gün kaldı da Kadir gecesine bile eriştim çok şükür! "Bu gece bin geceden hayırlıdır... Gökler açılır, gönderilen haberler bizzat yerine ulaşır," denmez mi? Denir inan ki... En azından benim büyükannem öyle derdi. O halde düşünmeli.. Bir muhasebe yapmalıyım.. Hani Hilmi Yavuz der ya.. "Acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik.. Hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra" Aynen öyle söylemeliyim şimdi.. Bu akşam hafızamın çekmecelerini tek tek çektikçe, geçmiş Ramazan günleri aklıma geldi, ne yapabilirim? Akrabalarla bir araya gelinen iftar yemekleri sözgelimi.. O kadar kalabalıktık ki.. İnan bana bir arada oturmak için evdeki masaları uc uca birleştirirdik.. Yıllar içinde sevdiklerimin bir kısmı öbür dünyaya gitti... Kimi şehir ya da memleket değiştirdi.  Ya depremde kaybettiğim komşularım, müşterilerim peki.. Hayat böyle bir şey arkadaşım, bir varmış bir yokmuş.. Böyleyken böyle diyorum ya bazan.. İnan bana öyle.. Çivi çakamıyor ki dünyaya kimse.. Bir abraka dabra vaziyeti oluşuyor kimin gitme vakti geldiyse.. Sen daha ne olduğunu anlamadan bir bakıyorsun hooop eksiliyorsun.. Sevmek var ya aslında çok korkutucu  bir şey biliyor musun? Her sevdiğinin kaybı onarılmaz bir boşluk oluşturuyor yüreğimde.. Boşluk büyüdükçe esen rüzgar içimi daha fazla üşütüyor. Peki ardından iflah olmaz o feci acı hissine ne diyorsun? Korkunç! Dünyanın değişik memleketlerinde savaşlarda, deprem ve sellerde sevdiklerini kaybeden insanları düşünsene.. Ah! Ne fena.. Bir dakika.. Ben hüzünlü bir yazı yazmak için oturmamıştım ki bilgisayarın başına... Aman diyeyim.. Aman ha.. Yooo.. Hüznü demirbaş defterinden düşmeliyim ve mutlu bir yazı yazmalıyım şimdi! Demeliyim ki, bilinmeli iyi günün kıymeti. Komik şeyler yazmalıyım komik... Okuyunca insanı güldürmeli... Nasıl anlatsam, nerden başlasam peki? Bazan eğlenceli yazılar yazmak çok zor biliyor musun, inan dünyanın en zor şeyi... Tamam, dur şimdi! İyi günün ne tuhaf bir şahanelik olduğunu anlatmalıyım belki. Demeliyim ki, bilinmeli deliksiz uykunun, keyifle alınan bir nefesin, ağza atılan lokmanın, içten bir gülüşün, birlikte yenilen yemeklerin, sade senin değil sevdiğin herkesin sağlığının değeri... Gerçekten bilinmeli... Şu dünyada daha önemli bir şey yok ki! Ah! Aslında birini, birilerini, bir şeyi sevmek, müthiş bir lütuf, şahane bir kıyak değil mi? Öyle de, aynı zamanda korkunç bir şey sevmek! Dehşet verici bir film gibi! Du bi... Bu Kadir gecesinde şiir gibi bir haber göndermeli... Demeli ki: "Rabbim, seni seviyorum. Lütfen bizlere olduğu gibi dünyanın her yerindeki insanların sevdiklerine de sağlıklı ömürler bahşet.. Savaşmaktan, didişmekten bıkmayan kullarının yüreklerine sevgi, adalet, vicdan ve merhamet...  Herbirimize iyilik, doğruluk, doğaya, dünyaya, insana saygı... Şey... Bir de bu aciz kuluna bolca hayal gücü lütfet. Çok teşekkür ederim. Sevgiler."

2011

Ve Çiçekler Ve Hayat


"Yakında bir derede
Buzların çözüldüğü işitiliyor.
...................
Çiçekleri görünce hayret ediyorum
Bu kadar insan ölürken
Nasıl olur da hiçbir şey değişmiyor."

Şiir - Necati Cumalı
Fotoğraf - Tayfun Topraktepe



Ve Kill Bill Ve Bir Murathan Mungan Şiiri Ve Bir Yeni Türkü Şarkısı

Olmasa mektubun,
Yazdıkların olmasa
Kim inanırdı
Senle ayrıldığımıza




Sanma unutulur,
Kalp ağrısı zamanla
Herşeyi unutarak
Yaşanır sanma. 




Neydi bir arada tutan şey ikimizi
Birleştiren neydi ellerimizi
Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi
Sevmek birçok şeyi göze almaktır. 




Baksana geçmişe,
Ne çok anıyla yüklü
Nerde o taverna,
Nerde sinema 



Harcanmış zamanlar
Yeniden yaşanmaz ki;
Geç kaldıktan sonra
Arama boşa! 




13 Ağustos 2012 Pazartesi

Yalanım Yok... Hayalim Çok:)

 

Senelerdir haftada üç gün  bizim köydeki aynı spor salonuna gidiyorum. Geçen hafta işten geç çıkınca,  spora da geç kalmıştım. Heyecanla arabamı kullanıyordum. Bu sırada aklımdan ne geçiyordu bil bakalım? Murathan Mungan'ın o muhteşem dizeleri... Der ya hani...  "Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını.. Takvim tutmazlığını... Aramızda bir düşman gibi duran... Zaman'ı... Daha o gün anlamalıydım... Benim sana erken... Senin bana geç kaldığını..." Hoppala ne ilgisi var şimdi bu güzelim şiirle benim spor dersimin değil mi? İyi de ben hafızama  ya da hayallerime hakim olabiliyor muyum ki? Bu dizeler  kendiliğinden düşüyorlar belleğime. Geç kalınca spora... Şair de sevgilisinin  buluşalım şu saatte notunu geç alıyor ya şiirde...  Buluşacakları yere gidemeyince sevgilisini kaçırıyor hani.. Ne bileyim? Sanki ben de elimde not varmış da kaçırmayayım diye koşturuyormuşum gibi hissettim. Kimi mi kaçırmayayım diye? Of, ne fesatsın? Spor kursunu tabii. O gün nedense, artık bu şiirin etkisiyle mi bilmiyorum spora geç kaldım diye nasıl heyecan yaptım anlatamam. Köyde yaşıyorum diye,  rahat rahat araba park edecek yer bulurum sanıryorsun değil mi? Nerdeee? Arabamı park etmek için spor salonun etrafında  iki tur attım yeminle. Park eder etmez indim arabamdan aceleyle... Spor çantamı kaptığım gibi, spor salonunun kapısından içeriye daldım. Üst katta bisiklete binen, yürüme bandında koşan, ağırlık kaldıranlara  elimle bir  Sadri Alışık selamı çakıp, hemen alt kata inmek için merdivenlere saptım. Merdivenin ikinci basamağına sağ adımımı indirmiştim ki kalakaldım.


Bir taş misali durdum olduğum yerde. Müziği dinledim. O gün pilates günüydü. İyi de kulağıma gelen ezgiler pilates müziği değildi... Allahım Yarabbim! Bu bir Latin  müziğiydi... Sanıyorum o gün hayal kepenklerim sonuna kadar açık olmalıydı ki bu müziği duyunca bir heykel misali merdivende öylecee kalakaldım. Neden biliyor musun? Of, gene bana gülmeni istemiyorum. Şeyyy? En büyük hayalim şeyy benim...  Ben Ernesto Che Guevera gibi motorsikletle Güney Amerika'yı dolaşmak istiyorum. Biliyorum, bana "Yok artık bu kadar da hayallerde yaşanmaz! Hele bu yaşta!" diyorsundur.. Hatta ardından koca bir "Pes!" ünlemesi ekliyorsundur... Ne var? Yapamasam bile hayal ediyorum...  Gözlerimi kıstım. Kulaklarımı açtım. Usul adımlarla alt kata indim.  Gözlerime inanamadım. Pilates yapmıyorlardı da dans yapıyorlardı spor salonundaki arkadaşlarım. Başka bir spor hocası vardı. Şaşırdım kaldım. "Ne oluyor?" diye etrafıma baktım. Artık haftada bir gün latin dansları yapacakmışız. Heyy! Ben bunu duydum ya hangi ara üstümdekileri çıkardım. Nasıl becerdim bilmiyorum. Saniyeler içinde spor giysilerimi giydim. Büyük bir hevesle ve nefes nefese yerime geçtim. Keşke jüri falan olaydı orada. Guiness rekoru kırardım gene valla. Efendime söyleyeyim  sonra ben bir başladım latin dansları  yapmaya... Görseydin beni, kesinlikle  "Nenen mi İspanyol yoksa?" derdin bana... Şimdi her hafta ben bir Güney Amerika ülkesindeyim biliyor musun? Bu akşam Meksika'daydım mesela... Kendimi bir bırakıyorum hayallerimin peşisıra...  Oluyor muyum sana Che Guevera'nın kadın versiyonu sonra...  Atladığım gibi motorsiklete, müziğin ezgisine takılıyorum... Küba senin... Arjantin benim dolaşıyorum. O memleketlere gidemiyorum diye niye üzüleyim ki... Bak şahane bir fırsat ayağıma geldi. Spor yaparken hayalimin  akordunu kuruyorum, marş marş Latin Amerika'ya... Ve Latin müziği eşliğinde memleket memleket dolaşıyorum. Oleeee!

Merakımı Kışkırtan Kitapların, Fena Halde Düşerim Peşlerine...



Ben... Edebiyatçı değilim. Sadece kitap seven biriyim. Yooo. Yalan söyleyecek halim yok. Daha önce Alper Canıgüz ve yazdığı kitaplar kör noktamda kalmışlar demek ki... Görüp, işitmemişim. Tamam. Bugün öğrendim. Hemen sanal ansiklopediye sordum. Yayımlanmış üç kitabını buldum. Yazar hakkında hiç ama hiçbir şey öğrenmek istemiyorum. İlkin kitaplarıyla göz göze gelmeliyim. Durdukları yerden usulca almalıyım. Sayfalarını şööle bi dalgalandırmalıyım. Öncelikle kitaplar illa okumamı istemeli. Bunu hissettiğim an, kendimi kasanın önünde bulmalıyım. Birlikte eve gelmeliyiz. Kitaplar masamın üzerinde bir süre durup demlenmeli. Sadece benim hissedebildiğim, kimsenin farkedemediği gizli bir tılsım, kitaplardan yüreğime geçmeli. Hey! Çok şükür sade bir okurum ben.  Ve canımın istediği kitabı, keyfim için okumak lüksüne sahibim. Ne güzel!... Elbette kitapları kapakları için seçmem. Ama güzel kapaklı kitaplar sahiden çok hoşuma gider. Alper Canıgüz'ün kitaplarının kapaklarını görür görmez sevdim. Nananoom... Kararımı verdim. Eğer kitaplar da razı gelirlerse, cümlelerinin izini sürmek niyetindeyim. Hımm... Yalan söyleyecek halim yok...  Ben var ya... Bu üç kitabı sahiden fena halde merak ediyorum.

12 Ağustos 2012 Pazar

Kaybettim Bugün Kendimi, Hükümsüzdür !

Bu kez anladım
Kuru dallardan yapma 
Bi köprüden geçiyorum.




Ben ordaydım
Erbabı yalnızları
Yutan kentler biliyorum.



  Bu kez anladım
Hüzünlerden bozma
Mutluluklar yaşıyorum.
 


Ben ordaydım.
Acemi aşıkları 
Boğan suları  biliyorum. 
 



Ne müttefik belli
Ne sığınakların yeri

 

Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür.
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim.
Vazgeçtim bugün herşeyden halsiz şu kalbim.
Kan revan içinde hep kanamaz denen yerlerim.
Hem suçsuz... Hem güçsüz... Hem halsiz...