11 Mart 2015 Çarşamba

Onu Aklımdan Attım, Peki Ya Kalbimden ?


 

Üç gündür griple tuhaf bir ilişki içindeydim.  Hani o dünyalar güzeli film var ya… Enternal Sunshine Of The Spotless Mind… Neydi Türkçesi? Sil Baştan… Hah işte… Ben sanki Sil Baştan adlı filmdeki Clementin’dim…  Grip ise hayatımdan çıkarmak istediğim…

Ne yani, çok mu zorlama oldu örneğim?  Yeminle, üç gündür o kadar bunalttı, o kadar haksızlığa uğramışlık hissi yarattı ki, grip'in adını bir daha asla anmamak için onunla ilgili her şeyi hafızamdan sildirmek niyetindeydim.

Abartmak gibi olmasın, griple ortak tükettiğimiz her eşyayı  yok edesim bile vardı ne yalan söyleyeyim.   Meyve suyu bardağı, çay bardağı, limonluk, çarşaflar, yastık kılıfları, sıcak su torbası, battaniye, ısı ölçer…  Bu düşüncelerle  nasılsa uyuyakalmışım.

Az önce içimde bir boşluk duygusuyla uyandım.   Yatağın baş ucundaki, beyaz renkli toparlak gövdeli sehpanın üzerinde duran radyoyu açtım.  Gipsy Kings  müziği odayı doldurdu. Bomboleo’yu söylüyordu. Kollarımı iki yana açıp bir süre gerindim. Latin müziği için bünyede enerji içeceği tesiri yapar diye haybeye söylemiyorlar demek ki… İyi hissettim.

Ama başka bir  his daha vardı içimde… Anlam veremediğim.  Ayağa kalktım. Müziğin ritminde salınarak mutfağa gittim. Çay demledim.  Canım istedi. Çay bardağımın yanına birkaç pötibör bisküvi ekledim.  Koltuğa oturdum.  Çaydan bir yudum içtim. Koku almaya başlamışım. Miss! Bisküviden bir parça ısırdım. Ağzımın tadı gelmiş. Nefis.  

Ilık, şekerli paşa çayı  ve pötibör bisküvi… Çocukluğumda annem her şey olduğumda bana verirdi… Şey olduğumda… Bir şey olurdum. Bütün bedenim tir tir titrerdi. Sırtımda tüylerimi ürperten serin bir esinti gezerdi. Gene de çok terlerdim.  Annem incecik bir tülbenti belimden yukarıya  şefkatle iterdi.  Kaybolmuş zamanlar gibi…  Yemek yemek istemezdim. Paşa çayı ve bisküvi…  Ben bir şey olduğumda annem verirdi. İyi gelirdi. Neydi?  Bir adı vardı. Unuttum şimdi.


Bu Hafta Seyrettiğim Filmler

 



10 Mart 2015 Salı

Mutluluk Neydi?



 
 
Mutlu olmak için büyük nedenlere gerek yok. 
"Cebimde 75 kuruşum var, 
havada bahar."

Nazım Hikmet Ran

3 Mart 2015 Salı

Ve Oğuz Aral Ve Avanak Avni Ve Yaşar Kemal


Kapak fotoğrafını çekip yukarıya iliştirdiğim bu kitap, küçüklüğümde yolunu gözlediğim, ailemin "kızlar okumaz öyle dergiler" deyip yasakladığı için gizli satın alıp okuduğum bir zamanların efsanevi mizah dergisi Gırgır'daki Oğuz Aral'ın saf ve sevimli tiplemesi Avni'nin en güzel maceralarından oluşuyor. Kimi zaman elime alır, her karesini tekrar tekrar tüm hevesimle okuyup seyrederim. Harikuladedir! Tatlı tatlı gülümsetir. Kederimi alır. Yüreğimi serinletir. Bu çizimler, yaşamıma anlam katan küçük, masum sevinçleri hatırlatıp, hissettirir.


Şimdi neden aklıma geldi bu kitap biliyor musunuz? İlk sayfasında, kitabın yayımlandığı 1999 yılında, Oğuz Aral'ın yazdığı bir yazı vardır. Gırgır mizah dergisini çıkarırken, okur olarak gençliği hedeflediğini anlatır  büyük usta...  "O sıralar, yeni türeyen bir genç tipi vardı. Kendini zeki, bitirim, uyanık ve dayanılmaz çapkın zanneden fakat aslında meteliksiz, ezik ve epeyce de avanak,  bir gençlik... Üstelik bu avanaklık, saf ve sevimli bir avanaklıktı." der. Gırgır'dan önceki mizah dergileri sadece politikacıları, vurguncuları, devlet otoritesini eleştirirken, Gırgır'da daha zorunu seçerler. Mizahçının kendisiyle dalga geçmesi, daha da zoru okuruyla dalga geçmesi...

İşte Avanak Avni'yi bu niyetle çizmeye başlamış. Ve ben de dahil, okuyan herkes çok sevdi. Oğuz Aral yıllarca çizdi. Biz okurlar ilgiyle okuduk. İçimizdeki Avni'yi keşfettikçe mutlu olduk. Sonra, "Acaba bu herifin çocukluğu nasıldı?" diye meraka kapılmış. Ve Avanak Avni'nin çocukluğunu çizmeye başlamış. O kadar ilgi görmüştü ki, ustanın deyimiyle  Küçük Avni, Avanak Avni'yi yenmişti. Tabaklar, bardaklar, tişörtler, kalemler, çarşaflar, her yer, her şey sanki Avni olmuştu. Bir Meksika dergisi Avni'yi kapak yapmış, üçüncü dünya ülkeleri simge olarak Avni'yi seçmişler, ırkçılığa karşı bayrak yapmışlar. O vakitler, internet filan yok tabii... Nerden duyup bilecez? Daha neler neler...

Bütün bunlar kendi istediği dışında oluyor, Avni ticaret amacıyla kullanılıyor, zaten memlekette Avrupa ve Amerika'daki gibi telif eserleri kanunu olmadığı için, Allah Oğuz Aral'ı koruyor da, bunca milyonları ne halt edeceğim diye kara kara düşünmekten kurtuluyor. Yazısında bunları tatlı tatlı anlatıyor.

 

Hah işte... Oğuz Aral  bu yazının son paragrafını aynen şöyle bağlıyor:

"Yaşar Kemal yıllardır "Bir gün Avni'nin bir kitabını çıkarırsan ve ön sözünü bana yazdırmazsan valla dövüşürüz!"  diye tutturmuştu. Ama Avni'yi çizmeyi bıraktıktan yıllar sonra gelen bir okul mektubu beni çok duygulandırdı. Dergi ve gazete sayfalarında yitip giden Avni öykülerini bu kitapta okumaya mecbur etti.  Yaşar Kemal gibi 190 santimetre ve 100 kiloya yakın birinden sopa yemek pahasına bu okur mektubunu da ön söz olarak kitaba koydum."  


Şimdi memleketimin iki ustası kavuştular ya hani... İkisi  birliktedirler. Huzur içinde, en şahane mekandadırlar, eminim. Çok merak ediyorum,  Avni'nin bu kitabını çıkardığında, ön sözünü kendisine yazdırmadığı, bir okurun mektubunu kitaba ön yazı diye koyduğu için, acaba Yaşar Kemal sözünde durup, orada Oğuz Aral'la dövüş müdür? Bir şey söyleyeceğim. Kitabın en son çizimi, şu yukarıdaki başı sarılı Avni tiplemesi... Şeyyy! Acaba Oğuz Aral,  sonunda Yaşar Kemal'den illa sopa yiyeceğini bildiği için mi başı sarılı Avni tipini kitabın en son sayfasına çizmiştir? Ne diyeyim? "Dıgıl dıgıl!" yani:)

 

24 Şubat 2015 Salı

"Ah Benim Nergis Kokulu Cesaretim, Bana Yıllarca Bunca Sözü Boşa Söylettin."


"Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz kadınsı, durup dururken bağıran şiirler."
 
didem madak
 
 
 

23 Şubat 2015 Pazartesi

Diyor Ki Bir Şair...


Türkü dinlemeyen, 
şiir sevmeyen,
kitap okumayan
ve çay içmeyen birine;
gönül vermeyin...

aykut ciyhan




22 Şubat 2015 Pazar

Gemilerle Her Gece Ben Çok Uzaklardan Dönerim...

 
"Sergüzeştin ne haritası ne de pusulası vardır. Gözleri değiştiren bu manzara nedir?
Hayat."



peyami safa / bir akşamdı

19 Şubat 2015 Perşembe

Şşşth Kimse Duymasın 17 - Sobaya Güzelleme



Ey soba!
 Hayatta hiç kıymetin kalmadı mı zannediyorsun? 
Olur mu?
Sırf  şu fotoğraftaki  halinle, 
ruhumu ısıtıyor, hayallerimi süslüyorsun...

Gerçekten!




17 Şubat 2015 Salı

Manda Yuvası - Gece On İkiden Sonra, Şafak On...



"Çiğdem Sineması, Yeşilyuva İlkokulu'nun yanındaydı...
Yalnız, bir dakika durup isimlerin güzelliğine dikkatinizi çekmek istiyorum. 
Çiğdem Sineması, Yeşilyuva İlkokulu, Cennet Mahallesi, Florya, Menekşe İstasyonu..."
 
atilla atalay/çiğdem sineması


Böyle düşsel bir mekanda, dev bir hercai menekşenin dibinden trene binip,  çiğdem kokan bir sinemada film seyretmeyi hayal ederek Beyoğlu'na gelmiştim. Aynen Çiğdem Sineması'nın olmadığı gibi, Emek Sineması da yok artık, kesin biliyorum. Fitaş'ın  yüksek  koltukları arasında boynumu uzata uzata,  !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin   filmlerini arka arkaya seyrediyordum.

Üzerimde tuhaf bir hal vardı.  Parmağına çekiç vurmuş insanın, elini deli gibi sallayıp zıplaması, söz konusu acıyı geçirmesi nasıl mümkün değilse, Tokyo'daki çetelerden, Avustralya'daki trans anneye, büyükler için yazılmış masal tadındaki İngiliz filminden, Brezilya'nın ağustos esintilerine kadar muhtelif lezzette filmler seyrederken,  27 Şubat'ta vizyona girecek olan Manda Yuvası adlı filmin sürekli zihnimde gezinmesini ve günleri saymayı engellemem de mümkün olamıyordu. Acayipti!

Bilenler bilir,  öykü seven biriyim.   Atilla Atalay'ın  komik kitaplarının arkasına gizlediği, ciddi ve hisli öykülerini tekrar tekrar okumaya doyamam. Benim için nadide  mücevher ayarında her biri...  Tek kelimeyle biterim.

Biliyordum ki, Atilla Atalay  son kitabına yeni öykülerini hazırlıyordu. Çıkacak kitabının adı  bile belliydi.  Ağır Tren... Of! Trene dair her şeyi seven bencileyin biri için bu kitap adı tam anlamıyla harikuladeydi.  Diğer kitapları gibi bu kitabının adını da çok sevmiştim. Öğrendiğim anda yüreğim pıtı pıtı  kanatlanıvermişti. En hakiki okuru olaraktan, sabırsızlıkla  yeni kitabının yolunu  gözlemekteyim. 

Pekiii.... Manda Yuvası adlı filmle  alıp veremediğim neydi? 

Şuydu...  Yavaş Tren bir türlü yayımlanmamıştı.  Sabırsızlıkla beklerken, Manda Yuvası'yla ilgili haberler  gözüme ilişmişti. Haberlere göre, Manda Yuvası'nın senaryosunu  Atilla Atalay, Can Barslan ile birlikte yazıyordu. Kastamonu'ya filmin çekiminin yapılacağı yerleri görmek, köylülerle konuşmak için gitmişler, bir süre  oralarda kalmışlardı. Eee...   Bu durumda Yavaş Tren'in gelmesi gecikiyordu.  Yıkılmıştım resmen...  Çok fenaydı.

Yalan söyleyecek değilim.  Manda Yuvası hakkında bütün bu haberleri duyduğumda çok öfkelenmiştim. Fikrime göre, Yavaş Tren'in gelişini yavaşlatmıştı ya, bırakın Manda Yuvası'nın adını anmayı, mümkünü yok... Asla seyretmeyecektim.  

Sanki kızgın  ütüler  ayaklarıma düşüyor, boğazımda petrol yüklü tankerler infilak ediyordu. Hatta bir süre sonra kabuslarımda rol değişimi oldu.  Asabi kadın el emeğiyle, psikolojik gürültüler çıkarıp, Manda Yuvası'na karşı menfur suikast girişimleri planlamaya kadar işi götürünce, kendimden korktum. Geçer diye bekledim, geçmedi. Harbiden rehabilite olma durumum söz konusuydu. Nihayetinde Manda Yuvası'nı zihnimin ücra çekmecelerinden birine kilitlemeyi becerebildim. Vallahi unuttum sanıyordum.

Bilirsiniz, unuturken, sinemaya gider, öyküler okursunuz, gülersiniz, gözleriniz dolar... Aynılarını yaptım.  Yooo... Besbelli unutamamışım. Bırakın unutmayı, için için Manda Yuvası'nın vizyona girmesini dört gözle beklediğimi anladım. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin  dünyanın her yerinden farklı  bakışları sinemaseverlerle buluşturan filmlerini seyrederken, aynen askerin kafa izninin bitmesine kalan günleri sayması  gibi,  kaç kere Manda Yuvası'nın vizyona gireceği günü sayarken  yakaladım kendimi.  Şaşırdım kaldım.  İçimdeki yavru kedi debelendi...  Gece on ikiden sonra, şafak on... 

15 Şubat 2015 Pazar

"İnsanın Duası Bile Kendine Benzer."

Akşam saatleriydi. Sinemadan çıkmıştım. Hava buz gibiydi. Sokağın köşesindeki kitapçıya daldım. Bir süre dalgın adım dolandım. Raflardan rastgele bir kitap çektim. İlk sayfasını araladım. Gözüme çarpan  cümleyi okumaya başladım: "İnsanlar, birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususi boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı birer dünyadır." Bu cümleyi nasıl sevdim anlatamam. Murathan Mungan'ın  o şahane dizelerini hatırladım. 

  "Şimdi biz neyiz biliyor musun?
  Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
  Birbirine uzanamayan
  Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
  Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz."


Şiir yüreğimi titretti. Tanımadığım kitabın  sevdiğim bir şiiri hatırlatıp bünyemi silkelemesi hoşuma gitti.  Dayanamadım. Bir kaç sayfa çevirdim.  Durduğum sayfanın en alt paragrafına heyecanla baktım.  "Bu, günün en hoşuma giden saatiydi. Akşam şehre ve kalplere helmesini döküyor, sokaktan geçenlerin gözlerine karanlıkların sürmesini çekiyor, yüzlerini sanatın manalarıyla güzelleştiriyor, hareketlerini kahramanların edalarıyla asaletleştiriyor, her şeyi romantik gölgelerle sararak kıymetleştiriyordu."  Ne hoş  cümlelerdi. Gözleriminin önünden bir merak bulutu geçti. O anda kitabın kapağına bakmayı akıl ettim. Fahim Bey ve Biz... Yazarı Abdülhak Şinasi Hisar. Ah!.. Hatırlayıverdim.  Dört hüzünlü yazardan biri... Orhan Pamuk, İstanbul adlı kitabında anlatır.
"Hatıra yazarı Abdülhak Şinasi Hisar, hakkında bir kitap yazdığı arkadaşı şair Yahya Kemal, onun öğrencisi ve sonra yakını romancı Ahmet Hamdi Tanpınar ve gazeteci-tarihçi Reşat Ekrem Koçu, bu dört hüzünlü yazar, bütün hayatları boyunca yalnız yaşadılar, hiç evlenmediler ve yalnız öldüler. 

"Koşar adım kasaya gittim. Fahim Bey ve Biz adlı kitap.. İşte... Artık benim...

Yahya Kemal dışındakiler ölürlerken eserlerini istedikleri gibi tamamlayamadıklarını, kitaplarının parçalar halinde yarıda kaldığını ya da istedikleri okuru bulamadıklarını  da acıyla hissediyorlarmış ya hani...  Yattıkları mekan nurla dolsun.  Diğer üçünün zaten  hastasıyım. Abdülhak Şinasi Hisar'ı  hiç okumamıştım.  Ne yapabilirim? Yolumuz yeni kesişti.  Yeminle  şimdi okuyacağım.
 
Aramızda kalsın. Az önce kitabı yüreğimin üstüne bastırıverdim. Edip Cansever "İnsanın duası bile kendine benzer," der. İnandığım Tanrı'ya kendimce bir dua gönderdim. "Tanrım, Abdülhak Şinasi Hisar üzülmesin e mi? İnanıyorum, istediği okur benim. "