13 Mart 2015 Cuma
11 Mart 2015 Çarşamba
Onu Aklımdan Attım, Peki Ya Kalbimden ?
Üç gündür griple tuhaf
bir ilişki içindeydim. Hani o dünyalar
güzeli film var ya… Enternal Sunshine Of
The Spotless Mind… Neydi Türkçesi? Sil Baştan… Hah işte… Ben sanki Sil Baştan adlı
filmdeki Clementin’dim… Grip ise hayatımdan
çıkarmak istediğim…
Ne yani, çok mu
zorlama oldu örneğim? Yeminle, üç gündür
o kadar bunalttı, o kadar haksızlığa uğramışlık hissi yarattı ki, grip'in adını
bir daha asla anmamak için onunla ilgili her şeyi hafızamdan sildirmek niyetindeydim.
Abartmak gibi
olmasın, griple ortak tükettiğimiz her eşyayı yok edesim bile vardı ne yalan
söyleyeyim. Meyve suyu bardağı, çay bardağı, limonluk, çarşaflar,
yastık kılıfları, sıcak su torbası, battaniye, ısı ölçer… Bu düşüncelerle nasılsa uyuyakalmışım.
Az önce içimde bir
boşluk duygusuyla uyandım. Yatağın baş ucundaki, beyaz renkli toparlak gövdeli sehpanın üzerinde duran
radyoyu açtım. Gipsy Kings müziği odayı doldurdu. Bomboleo’yu
söylüyordu. Kollarımı iki yana açıp
bir süre gerindim. Latin müziği için bünyede enerji içeceği tesiri yapar diye haybeye söylemiyorlar demek ki… İyi hissettim.
Ama başka bir his daha vardı
içimde… Anlam veremediğim. Ayağa
kalktım. Müziğin ritminde salınarak mutfağa gittim. Çay demledim. Canım istedi. Çay bardağımın yanına birkaç pötibör
bisküvi ekledim. Koltuğa oturdum. Çaydan bir yudum içtim. Koku almaya
başlamışım. Miss! Bisküviden bir parça ısırdım. Ağzımın tadı gelmiş. Nefis.
Ilık, şekerli paşa
çayı ve pötibör bisküvi… Çocukluğumda
annem her şey olduğumda bana verirdi… Şey olduğumda… Bir şey olurdum. Bütün
bedenim tir tir titrerdi. Sırtımda tüylerimi ürperten serin bir esinti gezerdi. Gene de çok terlerdim. Annem incecik bir tülbenti belimden
yukarıya şefkatle iterdi. Kaybolmuş zamanlar gibi… Yemek yemek istemezdim. Paşa çayı ve bisküvi… Ben bir şey olduğumda annem verirdi. İyi gelirdi. Neydi? Bir adı vardı. Unuttum
şimdi.
10 Mart 2015 Salı
Mutluluk Neydi?
Mutlu olmak için büyük
nedenlere gerek yok.
"Cebimde 75 kuruşum var,
havada bahar."
Nazım Hikmet Ran
3 Mart 2015 Salı
Ve Oğuz Aral Ve Avanak Avni Ve Yaşar Kemal
Kapak fotoğrafını çekip yukarıya iliştirdiğim bu kitap, küçüklüğümde yolunu gözlediğim, ailemin "kızlar okumaz öyle dergiler" deyip yasakladığı için gizli satın alıp okuduğum bir zamanların efsanevi mizah dergisi Gırgır'daki Oğuz Aral'ın saf ve sevimli tiplemesi Avni'nin en güzel maceralarından oluşuyor. Kimi zaman elime alır, her karesini tekrar tekrar tüm hevesimle okuyup seyrederim. Harikuladedir! Tatlı tatlı gülümsetir. Kederimi alır. Yüreğimi serinletir. Bu çizimler, yaşamıma anlam katan küçük, masum sevinçleri hatırlatıp, hissettirir.
Şimdi neden
aklıma geldi bu kitap biliyor musunuz? İlk sayfasında, kitabın yayımlandığı
1999 yılında, Oğuz Aral'ın yazdığı bir yazı vardır. Gırgır mizah dergisini
çıkarırken, okur olarak gençliği hedeflediğini anlatır büyük usta...
"O sıralar, yeni türeyen bir genç tipi vardı. Kendini zeki, bitirim,
uyanık ve dayanılmaz çapkın zanneden fakat aslında meteliksiz, ezik ve epeyce
de avanak, bir gençlik... Üstelik bu avanaklık, saf ve sevimli bir
avanaklıktı." der. Gırgır'dan önceki mizah dergileri sadece politikacıları,
vurguncuları, devlet otoritesini eleştirirken, Gırgır'da daha zorunu seçerler.
Mizahçının kendisiyle dalga geçmesi, daha da zoru okuruyla dalga geçmesi...
İşte Avanak
Avni'yi bu niyetle çizmeye başlamış. Ve ben de dahil, okuyan herkes çok sevdi.
Oğuz Aral yıllarca çizdi. Biz okurlar ilgiyle okuduk. İçimizdeki Avni'yi
keşfettikçe mutlu olduk. Sonra, "Acaba bu herifin çocukluğu
nasıldı?" diye meraka kapılmış. Ve Avanak Avni'nin çocukluğunu çizmeye
başlamış. O kadar ilgi görmüştü ki, ustanın deyimiyle Küçük Avni, Avanak
Avni'yi yenmişti. Tabaklar, bardaklar, tişörtler, kalemler, çarşaflar, her yer,
her şey sanki Avni olmuştu. Bir Meksika dergisi Avni'yi kapak yapmış, üçüncü
dünya ülkeleri simge olarak Avni'yi seçmişler, ırkçılığa karşı bayrak yapmışlar.
O vakitler, internet filan yok tabii... Nerden duyup bilecez? Daha neler neler...
Bütün bunlar
kendi istediği dışında oluyor, Avni ticaret amacıyla kullanılıyor, zaten
memlekette Avrupa ve Amerika'daki gibi telif eserleri kanunu olmadığı için,
Allah Oğuz Aral'ı koruyor da, bunca milyonları ne halt edeceğim diye kara kara
düşünmekten kurtuluyor. Yazısında bunları tatlı tatlı anlatıyor.
Hah işte... Oğuz Aral bu yazının son paragrafını aynen şöyle bağlıyor:
"Yaşar
Kemal yıllardır "Bir gün Avni'nin bir kitabını çıkarırsan ve ön sözünü
bana yazdırmazsan valla dövüşürüz!" diye tutturmuştu. Ama Avni'yi
çizmeyi bıraktıktan yıllar sonra gelen bir okul mektubu beni çok duygulandırdı.
Dergi ve gazete sayfalarında yitip giden Avni öykülerini bu kitapta okumaya
mecbur etti. Yaşar Kemal gibi 190 santimetre ve 100 kiloya yakın birinden
sopa yemek pahasına bu okur mektubunu da ön söz olarak kitaba koydum."
Şimdi
memleketimin iki ustası kavuştular ya hani... İkisi birliktedirler. Huzur
içinde, en şahane mekandadırlar, eminim. Çok merak ediyorum, Avni'nin bu kitabını çıkardığında, ön
sözünü kendisine yazdırmadığı, bir okurun mektubunu kitaba ön yazı diye koyduğu
için, acaba Yaşar Kemal sözünde durup, orada Oğuz Aral'la dövüş müdür? Bir şey söyleyeceğim.
Kitabın en son çizimi, şu yukarıdaki başı sarılı Avni tiplemesi... Şeyyy! Acaba
Oğuz Aral, sonunda Yaşar Kemal'den illa sopa yiyeceğini bildiği için mi başı sarılı
Avni tipini kitabın en son sayfasına çizmiştir? Ne diyeyim? "Dıgıl dıgıl!" yani:)
24 Şubat 2015 Salı
"Ah Benim Nergis Kokulu Cesaretim, Bana Yıllarca Bunca Sözü Boşa Söylettin."
"Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz kadınsı, durup dururken bağıran şiirler."
didem madak
23 Şubat 2015 Pazartesi
Diyor Ki Bir Şair...
Türkü dinlemeyen,
şiir sevmeyen,
kitap okumayan
ve çay içmeyen birine;
gönül vermeyin...
aykut ciyhan
22 Şubat 2015 Pazar
Gemilerle Her Gece Ben Çok Uzaklardan Dönerim...
"Sergüzeştin ne haritası ne de pusulası vardır. Gözleri değiştiren bu manzara nedir?
Hayat."
peyami safa / bir akşamdı
19 Şubat 2015 Perşembe
Şşşth Kimse Duymasın 17 - Sobaya Güzelleme
Ey soba!
Hayatta hiç kıymetin kalmadı mı
zannediyorsun?
Olur mu?
Sırf şu fotoğraftaki halinle,
ruhumu ısıtıyor, hayallerimi süslüyorsun...
Gerçekten!
17 Şubat 2015 Salı
Manda Yuvası - Gece On İkiden Sonra, Şafak On...
"Çiğdem Sineması, Yeşilyuva İlkokulu'nun yanındaydı...
Yalnız, bir dakika durup isimlerin güzelliğine dikkatinizi çekmek
istiyorum.
Çiğdem Sineması, Yeşilyuva İlkokulu, Cennet Mahallesi, Florya,
Menekşe İstasyonu..."
atilla atalay/çiğdem sineması
atilla atalay/çiğdem sineması
Böyle düşsel bir mekanda, dev bir hercai menekşenin
dibinden trene binip, çiğdem kokan bir sinemada film seyretmeyi hayal
ederek Beyoğlu'na gelmiştim. Aynen Çiğdem Sineması'nın olmadığı gibi, Emek
Sineması da yok artık, kesin biliyorum. Fitaş'ın yüksek
koltukları arasında boynumu uzata uzata, !f İstanbul Uluslararası
Bağımsız Filmler Festivali'nin filmlerini arka arkaya
seyrediyordum.
Üzerimde tuhaf bir hal vardı. Parmağına çekiç
vurmuş insanın, elini deli gibi sallayıp zıplaması, söz konusu acıyı geçirmesi
nasıl mümkün değilse, Tokyo'daki çetelerden, Avustralya'daki trans
anneye, büyükler için yazılmış masal tadındaki İngiliz filminden, Brezilya'nın ağustos
esintilerine kadar muhtelif lezzette filmler seyrederken, 27 Şubat'ta
vizyona girecek olan Manda Yuvası adlı filmin sürekli zihnimde gezinmesini ve günleri saymayı
engellemem de mümkün olamıyordu. Acayipti!
Bilenler bilir, öykü seven biriyim.
Atilla Atalay'ın komik kitaplarının arkasına gizlediği, ciddi ve hisli
öykülerini tekrar tekrar okumaya doyamam. Benim için nadide
mücevher ayarında her biri... Tek kelimeyle biterim.
Biliyordum ki, Atilla Atalay son kitabına
yeni öykülerini hazırlıyordu. Çıkacak kitabının adı
bile belliydi. Ağır Tren... Of! Trene dair her şeyi
seven bencileyin biri için bu kitap adı tam anlamıyla harikuladeydi. Diğer kitapları gibi bu kitabının
adını da çok sevmiştim. Öğrendiğim anda yüreğim
pıtı pıtı kanatlanıvermişti. En hakiki okuru olaraktan, sabırsızlıkla yeni kitabının yolunu gözlemekteyim.
Pekiii.... Manda Yuvası adlı filmle alıp
veremediğim neydi?
Şuydu... Yavaş Tren bir türlü
yayımlanmamıştı. Sabırsızlıkla beklerken, Manda Yuvası'yla ilgili
haberler gözüme ilişmişti. Haberlere göre, Manda Yuvası'nın
senaryosunu Atilla Atalay, Can Barslan ile birlikte yazıyordu.
Kastamonu'ya filmin çekiminin yapılacağı yerleri görmek, köylülerle konuşmak
için gitmişler, bir süre oralarda kalmışlardı. Eee... Bu durumda Yavaş Tren'in
gelmesi gecikiyordu. Yıkılmıştım resmen... Çok
fenaydı.
Yalan söyleyecek değilim. Manda Yuvası hakkında
bütün bu haberleri duyduğumda çok öfkelenmiştim. Fikrime göre, Yavaş Tren'in gelişini yavaşlatmıştı ya, bırakın Manda Yuvası'nın adını
anmayı, mümkünü yok... Asla seyretmeyecektim.
Sanki kızgın ütüler ayaklarıma düşüyor,
boğazımda petrol yüklü tankerler infilak ediyordu. Hatta bir süre sonra
kabuslarımda rol değişimi oldu. Asabi kadın el emeğiyle, psikolojik
gürültüler çıkarıp, Manda Yuvası'na karşı menfur suikast girişimleri planlamaya
kadar işi götürünce, kendimden korktum. Geçer diye bekledim, geçmedi. Harbiden
rehabilite olma durumum söz konusuydu. Nihayetinde Manda Yuvası'nı zihnimin
ücra çekmecelerinden birine kilitlemeyi becerebildim. Vallahi unuttum sanıyordum.
Bilirsiniz, unuturken, sinemaya gider, öyküler okursunuz,
gülersiniz, gözleriniz dolar... Aynılarını yaptım. Yooo... Besbelli unutamamışım. Bırakın
unutmayı, için için Manda Yuvası'nın vizyona girmesini dört gözle beklediğimi anladım. !f İstanbul
Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin dünyanın her yerinden
farklı bakışları sinemaseverlerle buluşturan filmlerini seyrederken,
aynen askerin kafa izninin bitmesine kalan günleri sayması gibi, kaç kere Manda
Yuvası'nın vizyona gireceği günü sayarken yakaladım kendimi. Şaşırdım kaldım. İçimdeki
yavru kedi debelendi... Gece on ikiden sonra, şafak on...
Etiketler:
.if İstanbul bağımsız film festivali,
asker,
atilla atalay,
can barslan,
çiğdem sineması,
ebekulak,
film,
fitaş,
manda yuvası,
menekşe istasyonu,
sinema,
şafak
15 Şubat 2015 Pazar
"İnsanın Duası Bile Kendine Benzer."
Akşam saatleriydi. Sinemadan çıkmıştım. Hava buz gibiydi. Sokağın köşesindeki kitapçıya daldım. Bir süre dalgın adım dolandım. Raflardan rastgele bir kitap çektim. İlk sayfasını araladım. Gözüme çarpan cümleyi okumaya
başladım: "İnsanlar,
birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususi
boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı birer
dünyadır." Bu cümleyi nasıl sevdim anlatamam. Murathan Mungan'ın o şahane dizelerini hatırladım.
"Şimdi biz neyiz biliyor musun?Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz."
Şiir yüreğimi titretti. Tanımadığım
kitabın sevdiğim bir şiiri hatırlatıp bünyemi silkelemesi hoşuma gitti. Dayanamadım. Bir kaç sayfa çevirdim. Durduğum sayfanın en alt paragrafına
heyecanla baktım. "Bu, günün en hoşuma giden saatiydi. Akşam şehre ve kalplere helmesini
döküyor, sokaktan geçenlerin gözlerine karanlıkların sürmesini çekiyor,
yüzlerini sanatın manalarıyla güzelleştiriyor, hareketlerini kahramanların
edalarıyla asaletleştiriyor, her şeyi romantik gölgelerle sararak
kıymetleştiriyordu." Ne hoş cümlelerdi. Gözleriminin
önünden bir merak bulutu geçti. O anda kitabın kapağına bakmayı akıl
ettim. Fahim Bey ve Biz... Yazarı Abdülhak Şinasi Hisar. Ah!.. Hatırlayıverdim. Dört
hüzünlü yazardan biri... Orhan Pamuk, İstanbul adlı kitabında anlatır.
"Hatıra
yazarı Abdülhak Şinasi Hisar, hakkında bir kitap yazdığı arkadaşı şair Yahya
Kemal, onun öğrencisi ve sonra yakını romancı Ahmet Hamdi Tanpınar ve
gazeteci-tarihçi Reşat Ekrem Koçu, bu dört hüzünlü yazar, bütün hayatları
boyunca yalnız yaşadılar, hiç evlenmediler ve yalnız öldüler.
"Koşar adım kasaya gittim. Fahim Bey ve Biz adlı kitap.. İşte... Artık benim...
Yahya Kemal dışındakiler ölürlerken eserlerini istedikleri gibi tamamlayamadıklarını, kitaplarının parçalar halinde yarıda kaldığını ya da istedikleri okuru bulamadıklarını da acıyla hissediyorlarmış ya hani... Yattıkları mekan nurla dolsun. Diğer üçünün zaten hastasıyım. Abdülhak Şinasi Hisar'ı hiç okumamıştım. Ne yapabilirim? Yolumuz yeni kesişti. Yeminle şimdi okuyacağım.
Aramızda kalsın. Az önce kitabı yüreğimin üstüne bastırıverdim. Edip Cansever "İnsanın duası bile kendine benzer," der. İnandığım Tanrı'ya kendimce bir dua gönderdim. "Tanrım, Abdülhak Şinasi Hisar üzülmesin e mi? İnanıyorum, istediği okur benim. "
Etiketler:
Abdülhak Şinasi hisar,
ahmet hamdi tanpınar,
edip cansever,
fahim bey ve biz,
İstanbul,
kitap,
murathan mungan,
orhan pamuk,
Phoenix Oteli,
reşat ekrem koçu,
roman,
şiir,
yahya kemal,
yalnız bir opera
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









.jpg)






