2 Ocak 2011 Pazar

Metin Üstündağ'ın Hayvanlar Üzerine Bir Denemeyenler Ağıtı

ben gene metin üstündağ'ın yazılarını özleyince, asla vazgeçmeden  ve pes etmeden.. binbir aramayla  bulduğum denemeyenler adlı kitabını  kitaplığımdaki yerinden usulca elime aldım.. denemeyenler'i o vakit kitapçılarda bulamamıştım da çok iyi hatırlıyorum kadıköy'deki kitapçıya "ne olur bulun" diye yalvarmıştım.. felek hep iyi insanları çıkarıyor karşıma çok şükür.. kitapçıdaki  çocuk, sadece denemeyenler'i değil, aradığım diğer kitaplarını da bulmuştu bana bir bir..  her istanbul'a gittiğimde kadıköy'deki  sahafa uğruyordum.. her seferinde sevinçten havalara uçuyordum.. bir ya da iki kitabını bulmuş oluyordu.. çoğu ikinci el kitaplardı.. olsun.. daha iyi.. birileri okumuş.. onların da ruhları  kitaba sinmiş.. her birini severek okudum.. tekrar tekrar karıştırmayı ve elime almayı severim.. metin üstündağ bir mizahçı.. karikatürist.. şair.. ayrıca bana göre memleketimin genç bir bilgesi o.. hiç aklıma gelmeyen ya da unuttuğum ya da görmek istemediğim şeyleri öyle kendine has bir uslupla anlatıyor ki.. biliyorum ağzı bozuk biraz..  üstelik  okurken insanı kendi usulünde acıtyor.. ben o'nun yazılarının yüreğime acı kırmızı biber tozu serpmesini seviyorum.. şimdi  gözümü kapıyorum.. kitabından bir bölüm açıyorum.. okuyorum o bölümü.. ve kendi cümlelerinden alıntılarla anlatıyorum.. aşağıdaki hayvanları en son ne zaman gördün.. onlar hakkında en son ne zaman düşündün.. bak bakalım bunları biliyor muydun.. metin üstündağ'ın  hayvanlar üzerine denemeyenler ağıtı  bu bana göre..


metin üstündağ kirpi hayvanı'yla ilk kezi daha çoluk çocukkene, erzincan'ın o uzak dağ köyünde nasıl tanıştığını anlatarak başlamış yazısına.. arkadaşları, naylon ve yırtık pırtık ayakkabıları ile top diye oynarlarmış kirpiyle.. kirpi ise darbelerden kurtulmak için başını içeri çeker, oklarını daha da sivriltmeye uğraşırmış sanki.. ve fakat onun bu nafile ve çaresiz girişimleri, olası hazin sonunu biraz daha uzatmaktan başka bir işe yaramazmış.. on üç-on beş yırtık pırtık ayakkabı darbesi sonrası ölürmüş ve hareketsiz bedeni, henüz canavar olduklarını  bilmeyen arkadaşlarının  zafer çığlıkları eşliğinde, bir sopa'nın ucunda, beyaz bir teslim bayrağı gibi kanlı kanlı dalgalanırmış.. ne feci! çocuklar farkında olmadan bazan  ne kadar acımasız oluyorlar değil mi?


metin üstündağ daha çoluk çocukkene, çevresindeki bütün hayvanların etinden, sütünden, yününden, derisinden, iç organlarından ve hatta bokundan bile-tezek olarak- faydalanırken, kirpi, tilki, yaban domuzu, porsuk türü tırsık hayvanların, bu dünyadaki varlık nedenlerini bir türlü anlayamadıklarından söz eder. "bazı insanlar neden var" muammasını büyüklere sorduğunda, hep bir ağızdan veya solo olarak "tanrı'nın bir hikmeti işte yavrum" diye cevap verdiklerini  ama bu cevabın hınzır ve gaddar çocuk akıllarını asla ve katiyyen teskin etmediğini, aksine bu hayvanların varolmalarının ille de bir nedeni olması gerektiği, bu hayvanlar kirpi, porsuk, tilki, yaban domuzu olmayı kendileri mi seçmişlerdi gibi temel çıkmaz sokak sorunsalına getirdiğini anlatıyor.. yoksul çocukluk.. köyde hayat.. ve böyle iman gevreten, boş yere nefes tüketen, tuhaf sorular.. 


metin üstündağ sonra kobay hayvanıyla istanbul'a taşındığı yıllarda tanışır.. onca hayvan dururken ille de bilimsel araştırmalarda bilhassa ve ısrarla bir nevi deneme tahtası gibi neden acaba bu kobay hayvanı kullanılmaktadır.. bu hayvanın bu hallere düşmesinin suçu veya mucizesi nedir.. acaba bu soruyu şehirdeki büyüklere sorsa gene "tanrı'nın bir hikmeti işte yavrum" diye mi cevap işitecektir.. bir bilimadamı olan alfred nobel, icat ettiği dinamit nesnesinin sonradan insanlarca kötü şekillerde kullanılmasından vicdanen müthiş rahatsızlık duyduğu için vasiyet olarak dünya, insanlık ve hayat için bir takım güzellikler üreten güzel insanlara teselli mahiyetinde nobel ödülünü bırakmışken, neden hem bilime hem de bilimsel araştırmalara bir sürü insanlardan daha çok katkıda bulunan sevgili kobay hayvanı'na gereken değer verilmemekte, neden anıtı dikilmemekte, neden taş kadar kıymet i harbiyesi yoktur bu alemde.. 
metin üstündağ'ın sevgili öküz hayvanı'na karşı önlenmez hisli duyguları ise sevgili öküz ve boğa hayvanının ayırımına varmasıyla ayyuka çıkmış..  boğa'nın lime lime iğdiş edilmiş godoş haline getirilmiş şekline öküz adı verilmektedir.. tarlada, kırda, bayırda  daha çok çalışsın, zerre enerjisini asla ve bilhassa sırnaşma  eylemine harcamasın diye bu yola başvurulmaktadır.. iyi de bu uygarlık ve insanlık delikanlılığı'na sığar mı..  fakat neden diye sorsa gene  bu hazin durumun cevabı "tanrı'nın bir hikmeti işte yavrum" diye geçiştirilebilir türden bir cevap cümlesi midir acep.. 


metin üstündağ bu yazısında hayvanlara reva görülen bu hunharca ve gaddar uygulamaların en dram derecesi yüksek olanının katır hayvanına reva görülenidir herhalde diye düşünmektedir..   köyde yaşayıp, erkek eşek'le, dişi at'ın insaneli yordamı ile çiftleştirilmesinden  husule gelmekte olan katır hayvanı'nın durumuna şahit olan küçük gözlerin daha sonra tavukların, kedilerin, köpeklerin de hangi iki ayrı hayvanın el yordamı ile yapılmasından meydana geldiği merakıyla nasıl karman çorman olduklarını anlatıyor.. katır hayvanı dişi ve erkek ata göre daha sert çizgilere sahip oluyor, daha çok ağır yük taşıyor, sapa yolları  kolay geçebiliyor.. ama düğünlerde atlar ya da eşekler gibi süslenmiyor.. sadece cirit oynamak, yük taşımak, sapa yolları çıkmak gibi meşakkatli işler sırasında hatırlanıyor..  anadolu insanı bu durumdan  mahçup ve suçluluk duyuyormuş gibi folklorunda da katıra, katır tırnağı kadar yer vermemişti sanki.. katır üzerine söylenmiş bir türkü, bir şarkı, onları öven bir söz var mıydı sahi..  herşeyi "tanrı'nın bir hikmeti işte yavrum" gibi bir cevap doğru olabilir mi? tanrı eşeği eşek olarak, at'ı at olarak yaratmış..  eşek ve dişi at hayvanından insan eli yardımıyla nasıl katır diye bir yalnız hayvan husule gelmesine sebep olurlar.. tanrı'nın kaç iyi  kulu bu durum karşısında oturup şöyle iki satır düşünmüştür ki..

metin üstündağ, denemeyenler adlı kitabındaki kirpi kobay öküz ve katır başlıklı yazısını şu cümlelerle bitirir: "yoksulluğun, bilhassa yoksul çocukluğun gördüğü, şaşırdığı bu acı sahneler ve bu acı sahnelerin tıfıl ruhlarda açtığı karmaşık incinmeler, nasıl, nerede ve ne zaman tedavi edilebilecek ve bu gecikmiş terapi de hayatı nereye kadar hoş tutabilecek ve neye iyi gelecek ki"  böyleyken böyle işte.. metin üstündağ yüreğime  acı kırmızı biber tozu serpti gene..