Şu çizimleri ilk gördüğümde var ya, resmen
çarpıldığımı söylemeliyim. Gözlerime inanamadım. Evet, evet... Gözlerime
inanamadım da, ööylece şaşırdım kaldım. Yoo... Sadece şaşırmakla kalsam neyse,
ayrıca hayretler içinde kaldım iyi mi? Hayretler içinde kalınca, bu sefer
gözlerimi öyle bir açmışım ki gözbebeklerim yerlerinden fırlayacak sandım.
Hatta kalakaldım! Ve donakaldım tabii ki. Sonra kafam iyice karıştı! Niye mi?
Çünkü bu fotoğraflar Benjamin Lacombe'un çizimleriydi. İyi ama...
Olamaz! Bak bir şey itiraf edeceğim.. Bunlar var ya esas benim rüyalarımın
tipleri! Tamam... Elimden gelmiyor. Tanrı benden esirgemiş ne yazık ki çizim
yeteneğini. Ama çizgilerin büyüsüne kapılıp rüya gören ya da hayal kuran bir
ruhla cezal.... Yoooo... Cezalandırmış diyemeyeceğim... Bence ödüllendirmiş
beni. Evet... Evet... Çok şükür, Tanrı beni çizgilerin büyüsüne kapılıp hayal
kurmakla ödüllendirmiş. Hayal kurup rüya görmek kötü bir şey değil ki. İyi de
Benjamin Lacombe'la aynı rüyaları nasıl görebiliriz peki? Ben becerip
çizemedim, o yetenekli biri olunca benden önce çizdi demek ki! Ne diyeceğimi
bilemiyorum! Yoksa Benjamin Lacombe benim ruh ikizim mi?
12 Ocak 2012 Perşembe
İlkbahar Oyunlarımı Özledim.
Bu sabah yattığım odanın duvarında dans eden ışığı farkedince... Nasıl ansızın başlayan bir bir yürek çırpıntısı hissettim anlatamam. Heyecanlanıp ayaklarımla kendimi geriye geriye ittim. Dudağıma kendiğinden yerleşen sevimli bir tebessümle, pencerenin havalanan perdesinden duvara sızan güneş ışığının oynayışını seyrettim. Ne diyeceğim? Ayna oyunu oynamayı bilir misin? Eline küçük bir ayna alırsın hani... Güneş ışığına ayar edersin.. Güneş ışığı aynaya vurunca... Bu ışığın yansımasını duvarda oynatırsın mesela. Hatırladın mı? Hele bir arkadaşın varsa karşında. Bu kez elindeki aynanın ışığını gizlice onun yüzüne yansıtırsın... Ne olduğunu anlayamaz önce... Şaşırır... Elleriyle gözlerini siper ederek ışığın nerden gözüne değdiğini bulabilmek maksadıyla sağa sola bakınır. Güneşin aynadan yansıyan ışığını arkadaşının yüzünde görmek... Onun şaşkınlığını seyretmek... Of! İnsana nasıl muzurca tatlı bir his verir... Yapmadım deme lütfen. İyi düşün. Yapmışsındır illa ki ömrünün geçmişinde. Ben bu unuttuğum hisler içinde... Bu sabah duvardaki ışığı seyrederken seyrederken işte... Şimdi kış ayının en soğuk günlerindeyiz ya... Hep rüzgâr... Hep yağmur... Kar yolda... Nasıl derler? Ha geldi... Ha gelecek... Eli kulağında... Tamam... İlkbahar güneşini özlüyorum bu durumda... Ne bileyim? Hımmm... Hayal bu ya... Ahhh! Şimdi ilkbahar mevsiminde bir sap papatya oluversem.. Mesela... Neyse... Ben hayallerimden şimdilik vazgeçeyim... Aklıma ne geldi bil bakalım? Sait Faik'in o güzeller güzeli Bir İlkbahar Hikayesi adlı öyküsü. Of, nasıl severim. Anlatacağım sana... Bak şöyle...
Sait Faik ilkbahar için aklımıza gelenleri sıralar.. Nedir bunlar? İlkbahar bir bayramdır. Bir mucizedir. Bir çılgınlıktır. Kuştur. İlkbahar çiçektir. Mimozadır. Su sesidir. Çingenedir. İlkbahar çayırdır. Çimendir. İlkbahar papatyadır. Öyle değil mi? Ama en mühimi ilkbahar güneşidir. Peki ömrün mevsimlere benzetilmesine ne demelidir? Bu çok doğru bir benzetmedir. Gel gelelim Sait Faik, insanın, ilkbahar mevsimine hayvanlara göre geç girdiğini düşünmektedir. Mesela bir at bir ya da iki yaşında ömrünün ilkbaharına girerken, bir kuzu altı ayda koç olmaktadır. İnsan ise yirmisinden önce ömrünün ilkbahar mevsimine girdiğini idrak edebilir mi? Pek idrak edemez. Yirmisinden önce ömrünün ilkbaharını idrak etse bile bu yalancı bir ilkbahardır. İşte Bir İlkbahar Hikayesi, Sait Faik'in yirmisinden önce yaşadığı yalancı ilkbahar hikayesidir.. Of.. Dinlemelisin... Nefis bir öyküdür.
Yazar oniki yaşındadır. Babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu'nun bir şehrindedirler. Bu şehre bir yaz sonu gelmişler. Kötü, karla dolu bir kış geçirmişler. Sonra birgün bahar geliverir. Fakat memleketin öyle bir coğrafyasındadırlar ki güneş kendini rahatça gösterememektedir. Sabah biraz ortaya çıksa bile sürekli şakır şakır yağmur yağmaktadır. Bütün kış başı hastalıktan kurtulmayan yazarın içinden, bu yağmurlu, kara bulutlu, kapanık havalı şehir sebebiyle hep bağırmak, ağlamak geçmektedir. Gene bir sabah gözleri tavanda yağmur bakalım ne zaman başlayacak diye düşünürken duvarda bir parlak daire titreye titreye hareket etmeye başlar. Önce ne olduğunu anlayamaz. Sonra anlar ki bu, bir aynanın duvara vurmuş ışığından başka bir şey değildir. Yataktan fırlayıp pencereden bakar. Pembe şeftali çiçeklerinin arasından onu görür. Onaltı onyedi yaşlarında bir genç kız elindeki aynayı yazarın yüzüne tutmaktadır. Yazar önce kalakalır. Sonra ışık gözüne değdikçe ellerini yüzüne kapamaz da gözlerini kırpmadan kıza dimdik bakar. Ertesi gün bizimki de eline bir ayna alır. Birbirlerinin yüzlerine ayna tutarlar. Bu oyunu her sabah ancak yarım saat oynayabilirler. Çünkü yağmur yağmaya başlar. Kırkikindi yağmurları... Günlerce her sabah bu oyunu oynarlar. Bir sabah gene böyle ayna oyunu oynarlarken... Çocuk gözünü kırpmadan kızın ayna ışığına bakarken... Kız her zamanki gibi gözlerini güzel elleriyle siper ederek çocuğun ayna ışığına bakarken... Çocuğun annesi odaya girer ve çocuğu ayna oyununda yakalar. Garip garip kıza, ayna ışığına ve çocuğun elindeki aynaya bakar. Ve çocuğa giyinmesini söyler. Arabaya binerler. Yola çıkarlar. Babası başka bir yere tayin edilmiştir. Tam ormanın içinden geçerken bulutların arasından çıkan güneş ışığı ağaçlarda bir görünür bir kaybolur. Çocuğun aklına bir daha göremeyeceği ayna ışığı gelince... İşte tam o anda hüngür hüngür ağlamaya başlar.
Bu olayın üzerinden otuz yıl geçmiştir. Yazar şimdi kırkiki yaşında olmalıdır. Ve tahmin edersin ki yaşı kırkı aşmış bir adam için ilkbahar mevsimi biraz üzüntü hissi verir. Fakat yazarın ilkbaharda üzüntüyle dolu yumuşaklık, bir yerinde duramayış, bir yürek çırpıntısı duyması yaşının kırıkiki olması sebebiyle değildir. O ilkbaharda odasının penceresine ışık vurduğunu farkettiğinde çocukluğundaki o kızı hatırlar. Otuz yıldır kimsenin yüzüne bir daha ayna tutmamıştır. Kimse yazarın yüzüne ayna tutmamıştır. Ama ilkbaharda kazara bir ışık odasının duvarında kırlangıç gibi hareket etse, o gün ne ettiğini bilemez. Ne hoş ilkbahar öyküsü değil mi? Şimdi bu öyküyü bilince ve sabah odamın duvarında dans eden ışığı fark edince ben... Yüreğim bir kırlangıç kanadı gibi çırpındı önce.. Sonra ne edeceğimi bilemedim. İlkbahar oynadığım ayna oyunumu özledim. Bugün güneş çıkarsa, ayna oyunu oynayalım mı, ne dersin?
Mart.2010
10 Ocak 2012 Salı
Vay Canına Sayın Seyirciler! Kadın Yok Ağlamak Yok Öyle Mi?
Neee? Bu kim? Bu.. Bu.. Bob Marley değil mi? Hey! Gerçekten bu fotoğraftaki futbolcu Bob Marley olabilir mi? Jamaikalı efsane reggae şarkıcısı Bob Marley futbol oynuyor öyle mi? İnanmıyorum! Ne güzel! Şahane! Ama... Bir dakika.. Yooo... Yazamam... Hımm.. Küsüm ben kendisine.. Öyle böyle değil hemde.. Asla fotoğrafını koymam Hayal Kahvem'e.. Hakkında tek bir kelam bile yazmayacağım işte.. Niye mi? O güzelim şarkısının sözlerini düşünsene.. "No woman! No Cry!" Hayret edilecek şey! Kadın yok! Ağlamak yok! Öyle mi? Şaşırmış vallahi..
Hayır ne var biliyor musun? Bob Marley 1978 de Afrika insanına yapılan insancıl yardımlara şarkılarıyla destek olduğu için, Birleşmiş Milletler tarafından "Barış Madalyası" almış, yani dünya insanları arasında müzisyenliği dışında insani yönüyle de takdir toplamış biri.. İyi de, hal böyleyken, kadınsız bir dünya nasıl öneriyor peki? Kadın yok.. Ağlamak yok öyle mi? Hayır, laf aramızda no woman no cry şarkısına bayılırım bayılmasına ama gücüme gidiyor işte, ne yapayım yani?.. Aslında hakkında pek çok şey okudum Bob Marley'in.. Rastafarianizm dinini kabul etmiş.. Bu din Musevilik ve Hristiyanlık ile Mısır tanrısı RA dininin karşımı bir dinmiş.. Rastafarianizm‘e göre Hz.Musa'nın İsrailoğullarına değil aslında zencilere ve özellikle Etioypyalılara gönderildiğine inanırlarmış.. Bu din ve kültür Reggea müzik türüne ilham olmuş.. Rastafarianizm'cede kutsal kabul edilen renkler varmış.. Bunlar Jamaika’nın bayrak renkleri de olan; siyah, sarı, yeşil ve kırmızıymış.. Siyah zencileri, sarı mücevher ve hazineleri ve yeşil de üzerinde yaşadığımız dünyayı temsil ediyormuş.. Rastafariler, insan bedeninin toprağa geldiği gibi tek parça dönmesine inanırlarmış.. Ve cerrahi operasyonlara karşı çıkarlarmış.. Dilimizde rasta olarak bilinen saç modeli de Rastafariler için kutsalmışve bu görünüşün moda haline gelip herkesçe kullanılmasına da karşılarmış..
Aslına bakarsan Bob Marley kısacık hayatında memleketinde ve tüm dünyada ırkçılık ve nefreti, barış ve sevgi ile değiştirmeyi kendine görev edimiş.. Yazığı şarkılarla verdiği konserlerle bunlarla hep mücadele etmiş.. Hımm.. İşte 1975 yılında çıkarttığı "No, Woman No Cry’"şarkısı dünyanın dört bir yanında dinlenmeye başlayınca, haydi art niyetli insanlar demeyeyim de benim gibiler diyeyim, Jamaika'daki Ingilizcenin farklı kullanımı sonucu oluşan yanlış anlaşılma nedeni ile şarkıyı "Kadın Yok, Ağlamak Yok" şeklinde anlamak istemişler.. Bu şarkı erkek gruplarının en gözde şarkısı olmuş.. Ama Bob Marley'den, onun görüş ve felsefesinden böyle birşey çıkmayacağını bilmek gerekiyormuş.. Bu sözlerin asıl çeviri neymiş biliyor musun? "Hayır Kadın Daha Fazla Ağlama".. Aaaa! İnanayım mı şimdi ben buna? İyi de hani Bob Marley'e küsmüştüm.. Hani hakkında tek kelam bile yazmak niyetinde değildim.. Nedir bu? Üç paragraf oldu.. Ben yazdıkça yazıyorum.. Üstelik fotoğraflar da konduruyorum.. Neden ama biliyor musun? Şu anda Bob Marley'i dinliyorum... Ve onun şakılarını çok ama çok seviyorum.. Haydi söyleyelim mi birlikte? Hangi şarkısını mı? Aaa! Sorulur mu? "No Woman No Cry" elbette.. Böyle saftoriğim işte.. Hemen inandım söylenenlere. Yaa.. Böyleyken böyle.
05.10.210
9 Ocak 2012 Pazartesi
Ana'lı Ve Baba'lı Deyimlerle Bir Deneme Yazısı
Yılın son ayı ile ilk ayı işim açısından en debdebeli günlerimdir. Bugünlerde eskaza denk gelirsek, beni sinirlerim tepemde, babalarım üstümde görebilirsin. Abartıyorsun gene demezsen eğer, bu aylarda anamdan emdiğim sütün burnumdan fitil fitil geldiğini söyleyebilirim. Şimdi ben böyle dertleniyorum diye ana kuzusu sanma beni e mi? Yoo… Genellikle cadının tekiyimdir. Misal bu ya, rakiplerim çelme takmak, dirsek atmak isteyebilir. Uymam onlara asla… Bildiğim ana yoldan sapmam çetrefilli patikalara… Bööölee dümdüz devam ederim burnumun istikametindeki yolda… Sonraa... Kimi zaman koskoca şirketler anamı ağlatıp, müşterilerimin istediği fiyatları vermeyebilir. Bu durumlarda işi raconuna uydurabilmek için, müşterilerimi, alttan almam, pohpohlamam gerektiği sanılabilir. Yooo… Yapamam. Anan yahşi, baban yahşi diyecek bünyeye sahip değilim. Hiçbir şeyi saklamam. Vaziyeti müşterilerime "böyleyken böyle" diyerek beyan ederim. Benim işimde güvenilir olmak çok mühimdir. Söylesene, hin oğlu hin, kurnaz, çıkarcı, anasının gözü biri olmak bana ne kazandırabilir? Sadece bu günümü kurtarabilir. O kadar... Peki sonra? Çekirge bir sıçrar... İki sıçrar, öyle değil mi? Ancak dürüst iş yaparsam uzun yıllar işimde başarılı olabilirim. Anamın ak sütü gibi helalinden para kazanabilirim. Başım yukarıda, huzur içinde dolaşabilirim. Müşterilerim babalarının hayrına mı iş veriyorlar bana?Tabii ki, hayır!.. Her Allahın günü ofis neden ana baba günü oluyor peki? Neden mi? Heey! Benim müşterilerim nasıl ağır başlı, iyi yürekli, olgun, baba adamlar ve tatlı kadınlardır anlatamam sana…
Hepiciğinin babalarına rahmet... Neden olacak? İyi sigortacıdan anlıyorlar elbet:)
Ey Aşk, Geldinse Üç Kere Vur!
Şu yukarıdaki notu okurken nasıl mahcubiyet hissettiğimi anlatamam sana. İçim nasıl utanma duygusu ile doldu. Öte yandan bu notu tüm merakımla tekrar tekrar okudum. Hatta bu notu bir tablo gibi uzun uzun seyrettiğimi samimiyetle itiraf edebilirim. Aslında nasıl özel bir not bu... Çok mahrem bir not... Altında tanıdığım imza olmasa ilgimi çekmezdi ki. Ama bu Cemal Süreya'nın imzası. Bilirim. Cemal Süreya'nın imzası çok ünlüdür. Kimileri şapkaya benzetir. Sunay Akın ise imzayı yan çevirir bakarsak, şairin profilden bir resmini elde edeceğimizi, hatta imzadaki ü harfinin noktalarının Cemal Süreya'nın vazgeçemediği sigarasını resmettiğini söyler. Cemal Süreya ressamdır aynı zamanda. Belki de imzasıyla kendisini resmetmektedir, kimbilir? Bu notu Tomris Uyar'a yazmış. Nasıl özel bir not! Şairin en mahrem duyguları. Nasıl ortaya dökülmüşse dökülmüş işte. Şairin şiirleri gibi bu not da bilinir olmuş. Cemal Süreya veTomris Uyar şimdi diğer alemdeler... Ruhlarına rahmet! Bilseler bu mahrem notun herkes tarafından okunduğunu üzülürler miydi acaba? Bilmiyorum. Bildiğim Cemal Süreya bu notu sevdiği kadına tüm içtenliği ile yazmış. Parlak sıfatlar, yürekte yankılanacak rengarek kelimeler kullanmak yerine insanın iliklerine işleyen alçakgönüllükle yazdığı nota bakar mısın? Müthiş!
Cemal Süreya (1931 - 09.01.2012)
24.12.2012
8 Ocak 2012 Pazar
En Güzel Yaz, Yaz Mevsiminde Mi Yaşanır Sence?
Düşünsene... En güzel yaz, yaz mevsiminde mi yaşanır sence? Yoo! En güzel yaz, kış mevsiminde yazı hayal etmekle yaşanır! En güzel yaz, kış mevsiminin titreten soğuğunda, sıcak yaz günlerini hatırladığımız zamanlarda yaşanır. Ben, yazı, güneşi, sıcağı değil, dondurucu soğukların kol gezdiği kış günlerinde; yazı, güneşi, sıcağı düşünmenin içimde uyandırdığı hisleri seviyorum.
7 Ocak 2012 Cumartesi
Erkekler İçlerindeki Remy'i Uyandırmalılar.
The Kitchen Crashers bloğu ilgiyle takip ediyorum. Bu bloğun yazarları yeni evli bir çift. İkisi de çalışıyor. Ev dışında hem müşterek hem ayrı ayrı ilgi duydukları uğraşları var. Bloglarında bunları okurlarıyla paylaşıyorlar. Sinemaya gitmeyi ve kitap okumayı seviyorlar. Seyahat etmekten, müze, sanatevi dolaşmaktan hoşlanıyorlar. Seda fotoğrafla ilgileniyor. Hakan gitarıyla vakit geçirmeyi seviyor. Tamam... Buraya kadar çok güzel. Bir de ne hoşuma gidiyor biliyor musun? Evin erkeği, yemek işi söz konusu olunca "yemeği kadın yapar" demiyor. Evin hanımı ise "ben kocamı mutfağa sokmam." demiyor. Bilakis kocasının mutfağa girip yemek yapması için teşvik ediyor. Bence, evde erkeklerin yemek yapma konusunda yeteneklerini körelten kadınlar... Oysa düşünsene en meşhur aşçılar erkekler değil mi? Eveeet!... Eeee... Öyleyse evlerde erkekler neden yemek yapmıyorlar? Çünkü büyürken anneleri, evlenince eşleri erkekleri mutfağa sokmuyorlar. O geleneksel "erkek rolü"nü erkeklerin beyinlerine gene kadınlar yerleştiriyorlar. Bu durumda erkekler, aslında bünyelerinde var olduğuna inandığım yemek pişirme yeteneklerini geliştiremiyorlar. Ne fena! Oysa Seda ve Hakan'ların mutfağında durum farklı. Sırayla yemek yapıyorlar. Sonra Hakan son derece kompleksiz biri. Yemek pişirdiğini söylemekten çekinmiyor. Bilakis blogta yazarak umuma ilan ediyor. İşte Seda ve Hakan'ın bu vaziyetleri ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gidiyor. Bloglarına çok sık yazı yazmıyorlar. Ama her yazdıkları çok ilgimi çekiyor. Ben bu bloğa bayılıyorum. Bir yazılarını gizlice aşırdım. Bak nasıl içinden geldiği gibi, rahat rahat yazmış Hakan... Gene çok sevdim. Bence erkekler bu bloğu takip etmeli ve aşağıdaki yazıda Hakan'ın söylediği gibi içlerindeki Remy'i uyandırmalılar:) İşte buyrun aşırdığım yazı...
Ben Pixar’ın inanılmaz eğlenceli ve iştah açıcı çizgi filmi Ratatouille’i 2007’de sinemada izlemiştim. Filmden çıktığımda karnımın guruldadığını hatırlıyorum. Bir animasyonun yemek gibi 5 boyutlu, bütün duyuları harekete geçiren bir şeyi bu kadar iyi verebildiğine inanamamıştım.
Ratatouille, Gurme fare Remy’nin köyünden çıkıp, bütün zorluklara ve her şeyden öte fare oluşuna rağmen Paris’te hayranı olduğu büyük şef Auguste Gusteau’nun restoranında yemek yapmaya başlamasının ve kendini kabul ettirmesinin, tutkusunun peşinden her şeyi bırakıp koşmasının çok ama çok eğlenceli ve tatlı hikayesi.
Filmin sonlarına doğru bir sahnede, burası bilemiyorum “spoiler” sayılır mı ama, Remy acımasız yemek eleştirmeni Anton Ego için kendine has stiliyle, rustik bir Fransız sebze yemeği olan Ratatouille hazırlıyor. Anton Ego böylesine şık bir restoranda önüne gelen köy yemeğini ağzına koyduğu anda, bu lezzet onu alıp çocukluğuna götürüyor, yemeğe bayılıyor, filmin heyecanı izlemediyseniz kaçmasın diye daha fazla anlatmıyorum. İnanılmaz hoş bir sahne, filme adını veren Ratatouille ise harikulade gözüküyor.
Seda da yazmıştı, bizim evde bu aralar aramızda girdiğimiz bir iddiayı kaybeden bir hafta boyunca yemekleri yapıyor. O hafta sıra bendeydi:) Aynı filmdeki gibi Ratatouille hazırlayıp Seda ile birlikte filmi yemeği yerken izlemeye karar verdim. Başladım araştırmaya. Filmdeki Ratatouille meğer orijinal ratatouille değilmiş. Film için danışmanlık yapan, Kaliforniya’daki French Laundry restoranın usta şefi Thomas Keller’a “Dünyanın en meşhur eleştirmeni restoranınıza gelse ve ona Ratatouille hazırmanız gerekse bunu nasıl yapardınız?” diye sormuslar. O da orijinal tarifi oldukça değiştirerek Confit Byaldi adını verdiği bu alternatif tarifi ve sunumu oluşturmuş. İşin ilginci Confit Byaldi adındaki “Byaldi” bizim güzeller güzeli sebze yemeğimiz imam bayıldıdan geliyormuş! Orijinal Ratatouille oldukça basit bir sebze yemeği, Thomas Keller’ın Confit Byaldisi ise oldukça zahmetli.
Biraz daha araştırınca şef Thomas Keller’ın yorumuyla Ratatouille tarifinin New York Times gazetesinde yayınlandığını gördüm ve orijinal tarif’ten yola çıkarak yemeği yapmaya koyuldum. Tarifin İngilizce orijinalini şu linkte görebilirsiniz: http://www.nytimes.com/2007/06/13/dining/131rrex.html
Yemeğin orijinal tarifini her zamanki gibi azıcık değiştirdim. Orijinal tarif hem yeşil kabak hem bal kabağı kullanıyor, ben evde olmadığı için bal kabağı yerine havuç kullandım çok da güzel oldu. Orijinal tarif 3 saatten uzun sürüyor ben 2.5 saatte olacak şekilde ayarladım yoksa aç kalacaktık:) işten zaten geç geliyoruz filme başlamamız 9’u buldu yemek 9 buçuk gibi hazırdı.. Lezzeti inanılmaz oldu. Bir sebze yemeği sonuçta, çok daha hızlı bir şekilde yapılabilir ama bu lezzet ve görsellik için biraz zahmet ne yazık ki şart. Filmimizi izlerken yemeğimizi afiyetle yedik ve Seda da ben de çok beğendik. Soldaki resimler filmden, sagdaki resimler ise bizden;)
Bu tecrübe ayrıca hoşumuza gitti, önümüzdeki günlerde birkaç filmi daha konsepte uygun yemekler eşliğinde izlemeye karar verdik! Umarım siz de bu tarifi denersiniz, hoşunuza gideceğinize eminiz. İçinizdeki Remy’i uyandırın…
5 Ocak 2012 Perşembe
Mailleşme Değil Mendilleşme Aşk Dili...
Bu sabah yeni gelen makineleri sigortalatmak için müşterim beni fabrikasına çağırınca, ne yalan söyleyeyim koşa koşa gittim. Sigorta çeşitleri arasında en çok Makine Kırılması Sigortasını seviyorum. Çünkü böylelikle hiç bilmediğim makine çeşitlerini tanıma olanağı buluyorum. Galiba insanların yüklerini hafiflettikleri, işlerini kolaylaştırıp daha konforlu yaşamalarını sağladıkları için makinalara sadece büyük bir sempati duymakla kalmıyorum... Biliyorum abartıyorsun diyeceksin gene bana ama… İnanmalısın… Yüreğimden gelerek söylüyorum... Resmen her birinin yanında önümü ilikleyip saygı duruşuna geçmek istiyorum. Hele evdeki çamaşır ve bulaşık makinelerinin benden işittikleri iltifatları anlatmaya kalksam var ya şaşırıp kalacağını biliyorum. Ben makinaların ruhu olduğuna inanıyorum. Neyse… Benim bu halim başlı başına bir hikaye tabii. Hele sigortaladığım makinenin bir tarafına bir şey olup kırıldığı bana haber verildiğinde… Makina Kırılması Sigorta teminatını devreye soksam bile… Benim o makinenin illa romantik bir sebeple kalbinin kırıldığını filan hayal ettiğimi... Makine Kırılmaları hasarlarında eksperle birlikte benim de kırılan makinanın başına illa gittiğimi… Kimseye belli etmemeye çalışarak, makinanın kulağına Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesinde dediği gibi usulca “Kırılan kalbin hiç kimseye faydası yok.” diyerek psikolojik destek verdiğimi… Kimi zaman sadece bu kadarlık bir hissi dokunmayla bile makinanın çalışmaya başladığına defalarca şahit olduğumundan sana bahsetmeyeyim istersen… Biliyorum artık “abartıyorsun” demeyip, “delirmişsin sen” diyebilirsin. Her neyse…
Sabah sabah ofisten fırladığım gibi müşterimin fabrikasına gittim. Gelen makineleri hayranlıkla seyredip, fotoğrafladım. Akabinde detayları bizim ofise göndermek niyetiyle fabrikanın idari bölümüne geçtim. Masaların arasında hâl hatır sormak için hızla dolanırken Dış Ticaret bölümünün sekreterliğini yapan, hafta sonları arada sırada buluşup hâsbihal ettiğim veya sinemaya gittiğim Selen’le birkaç dakika oturup muhabbet ettim. Canı çok sıkkındı gene. Camekânlı bölmenin arkasındaki masada oturan çocuğu çaktırmadan başıyla işaret etti. Göz ucuyla çocuğa baktım. Selen daha önce bana bahsetmişti. Bu çocuk üç ay kadar önce, bölüm değiştiren Selen'in müdürünün yerine işe alınmıştı. Pek haz etmediğim "anan soğan baban sarmısak sen nereye gidiyon ıspanak" türü hava atmaya meraklı bir tipti. İlk ay Selen'le aralarında duygusal bir yakınlaşma olmuştu. Tam iş çıkışları buluşmaya başlamışlardı ki çocuğun nişanlı olduğu Selen'in kulağına gelmişti. Belli ki gönül eğlendirmeye meyilli hercai erkek tiplerindendi. Zaten Aralık ayı başında evlenmişti. Üstelik başkalarının yanında kızı umursamaz görünüyor, gözünün içine baka baka Selen'e yazdığı maillerde ise unutamadığını yazıyordu. İyice rüzgârına kapılmadan ucuz kurtulduğu için Selen adına seviniyordum. Eğer nişanlı olduğunu tesadüfen öğrenmeyip ilişkisini iyice ilerletseydi etkisinin daha dehşetli olacağı kesindi. Harbi bir kızdı Selen. Henüz çok gençti. O güzelim kadınlık duygusallığını kaybetmesini asla istemiyordum. Dünyada güvenilecek ve aşık olunacak erkek çoktu. Buna gönülden inanıyordum. Makinalar kadar bile ruhu olmayan bu gereksiz adamın Selen'in üzerinde erkekler adına olumsuz etki bırakmasını asla arzu etmiyordum. Şimdi ufak sıyrıklarla atlatmıştı işte. Zaman her şeyin ilacı olacaktı. Selen olanı biteni kulağıma usulca fısfısladı. İş dışında görüşmek istemediğini defalarca anlatmaya çalıştığı halde, gene sabahtan beri Selen’e “akşam 7 de buluşalım.” diye mesaj atıyormuş. Malûm günümüzde teklifler artık elektronik mektup yoluyla yapılıyor ya… Selen'in suratı sinirden kıpkırmızıydı. Masanın üzerinde duran peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Elinin içinde öfkeyle sıkmaya başladı. Onu eğlendirmek istiyordum. Ne dedim bil bakalım Selen’e? “Ne duruyorsun? Sen de gözünün içine baka baka mendili ortasından yırtsana!” dedim. Şaşırarak baktı suratıma. Güldüm. Ne demiştim ben Allah aşkına? Anlamayacaktı tabii beni. O mailleşmeyi biliyordu. Mendilleşmeyi –mendilnameyi- bilmiyordu ki… Bak şimdi…
“Keyfim, sen buraya gelir misin, yoksa ben mi geleyim?” Bu söz Salâh Birsel’in bir sözüdür. Ne yalan söyleyeyim kendisi bayıldığım biridir. İşte Selen’le konuşurken Salâh Birsel’in “Ey okur, şimdi seni sana gösterip, yeniden öğrenim rahlesinin önüne oturtacağız.” diye başladığı ve Kağıthâne aşk dilini bellettiği yazısı aklıma geldi. Yazar bu yazısında resmen bir öğretmendir. Şimdi sıkı dur. Dersinimizin adı nedir bil bakalım? Kırk yıl düşünsen tahmin edemezsin. Çünkü dersimizin adı Mendilname. Yani mendileşme yoluyla haberleşme metodları… Şimdiii… Mailleşme değil mendilleşme yoluyla yapılacak teklifleri ve cevap verme metodlarını öğreniyoruz:
Mendili sağ elinde toplayıp onunla ağzını örtmek – Hiç merak etme. Söz bir, Allah bir. Aşkımız aramızda sır olarak kalacak.
Elindeki mendili başına götürmek – Her ne buyurursan can ile baş üstüne… Dile benden ne dilersen..
Mendili kalbinin üstüne bastırmak – Sevgin kalbimde yer etti, canım sana feda olsun..
Mendili kabinin üstüne bastırmanın bir anlamı daha var. – Sensiz dünya bana karanlık. Buluşmaya ne dersin?
Mendili kalbinin üstüne bastırdıktan sonra hemen başını mendille örtmek – Korkma, kimse görmez.
Şimdiii… Bir taraf mendille böyle haber edince, muhatabın cevapları şöyle olabilir:
Mendili havada sallamak – Dolaş gel. Şimdi buluşamayız.
Sol elindeki mendilin yanında sağ elinin beş parmağını havaya kaldırmak – Şimdi olmaz. Saat 5’de buluşalım. (Eğer gece 5 de buluşulacaksa beş parmağını gösterdiği elini mendilin altına sokmalıdır.)
Mendilin iki ucunu iki elinde tutmak – Sensiz ölüyorum. Saat 5’i bekleyemem.
Mendili dize bırakmak – Zahmetten sakınma.
Nanananoooommmm….
Mendili ortasından iki parça etmek – Sen yoksun artık. Benim için bittin.
Nasıl ama? Şahane haberleşme yolu değil mi bu? Güldürmek maksadıyla oturduğum yerden bunları Selen’e anlatınca… Kağıtlıktan bir peçete çekti. Ayağa kalktı. Camlı bölmeye döndü. Ben çocuğa sırtım dönük oturuyordum. Ama karşımdaki camekana yansıyan görüntüden çocuğun her hareketini ayna gibi görüyordum. Tam göz göze geldiklerinde Selen iki eliyle iki ucundan tuttuğu kâğıt peçeteyi ortadan ikiyi böldü. Çocuk umursamaz bir tavırla ayağa kalktı. Cebinden bir tomar para çıkardı. Kalbinin üstüne bastırdıktan sonra başına örttü. Şaşırma sırası bana gelmişti. Çünkü Selen beni olduğum yerde bıraktı. Bir hışımla odadan çıkıp çocuğun yanına gitti. İnan rüzgarından çıkan çizgi romanlardaki "Whooossh!" efektini işittim. Ne fesatsın! Hemen “Parayı görünce Selen çocukla çıkmaya karar verdi demek ki” diye geçirdin aklından değil mi? Hayır canım. “Sen beni sen mi sanıyorsun?” dedi. Çocuğun masasındaki peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Ortasından ikiye böldü. Çocuğun yüzüne fırlattı. Bunu sanırım yedi defa tekrarladı. İdari bölümdeki herkes onlara baktı. Zaten neler olup bittiğini merak edenler tarafından durum öğrenilecek ve çocuk bir daha dönmemek üzere işten ayrılacaktı. Selen olduğu yerde topukları üzerinde gerisin geri döndü. Bana gülümsedi. Elindeki son mendili kalbinin üstüne bastırdı. Güldüm. Kendimi tutamadım. Kahkalarla güldüm. Salâh Birsel'in ruhuna rahmet gönderdim.
11.07.2011
4 Ocak 2012 Çarşamba
Ve İş Ve Ofis Ve Hayal
Bazan kambur üstüne kambur gelir ya... Du bi.. Teker teker gelin dersin hani... Hah! Bugün el attığım herşey aynen böyleydi. Bu kadar mı devleşir, bu kadar mı ters gider bütün işler... Bu kadar mı haybeye gider sarfedilen bütün sözler... Bu kadar mı egom ayaklar altında düşer... Bu kadar mı insan kendini çaresiz, zavallı hisseder... Pes vallahi!.. Adeta kaybetmişim kendimi... Netlik ayarım tamamen gitmiş sanki... Hatta sesim içime kaçmış olabilir belki... Ya telefonda güvensiz sesle fısır fısır konuşuyorum, ya önümdeki teklifleri silip silip düzeltiyorum. Kendime güvenim sıfırın altında eksi bin beşyüz. Yaptığım, söylediğim hiç bir şeyden emin değilim. Hatta sanki ben ben değilim anlatabiliyor muyum? Sanki ceberut ruhum firar etmiş... Sanki içime en korkağından pısırık mı pısırık biri yerleşmiş... Tek başına ha babam de babam koşturan sanki ben değilmişim de sade cismimmiş. Of! Bir ara nasıl nefessiz kaldım anlatamam. Ellerim boğazımda sürünerek pencerenin önüne gittim. O ne? Bir de ne göreyim? Ben... Ben... Karşıdaki ağacın üzerinde değil miydim? Hey!.. Yüzümde ılık bir gülümseme... Huzur içinde kitap okuyordum ofisteki vaziyetimin aksine? Olabilir mi? Olabilir inan ki... Çünkü ağaçlara tırmanmayı çocukluğumdan beri sevdim... Tamam... Ben ofisteydim... Tamam... Ruhumun firar edip ağaça tırmanıvermiş olması bana hiç tuhaf gelmedi... İyi ama... Ah!.. Yağmur gibi yağan kitaplara ne demeli? Biliyor musun, ilk kez hayal ettim böylesini... Şahaneydi!..
Ben bu vaziyetimi hayal edince... Düşünsene... Ağaçta oturmuşum... Sonbahar yaprakları misali kitaplar etrafımda uçuşuyormuş... Ben ayağımı dal boyunca uzatmışım. Huzur içinde kitap okuyormuşum... Of! Hayali bile başımı döndürdü yeminle... Bu hayal üzerine ben bir toparladım bir canlandım iyi mi? Üzerime dehşet verici bir cesaret geldi... Hissettim ceberrut ruhum gerisin geri döndü.
Elimi enseme sokup saçlarımı arkaya doğru attırdım. Şimdi marş marş istikamet odan! diye bağırdım... En artiz edamla püfür püfür salınarak odama geçtim. Gün boyu gözümde devleşen işlerimi bir solukta ezdim bitirdim.
3 Ocak 2012 Salı
Sevginin Kayıp Ruhu Nerelerde Gizli?
Az önce radyoda İskender Doğan’ın Kan ve Gül’ü çalıyordu. Ah! Bu şarkı... Ah, bu şarkı gene anılarımı canlandırdı. Bak şimdi… Bazan sana da oluyor mu bilmiyorum. Bazan çok korkuyorum. Böyle böğrüme tarifsiz taş gibi bir şey oturuyor. Asıl söylemek istediğim cümleler boğazımda düğümlenip birikiyor. Konuşamıyorum. Sanki... Sevgi sadece eski dilde bir kelimeymiş gibi geliyor bir an... Bırak hissedebilmeyi, sevgi kelime olarak bile unutulup gitmiş gibi bir kanaate kapılıyorum. Sanki hepimiz robotlaşmışık. Sanki hepimiz aynı renkmişik... Mesela hepimiz yeşilmişik. Öylee… Hissizmişik… Sanki rüzgârın estiği yöne eğilen sazlarmışık, gibi geliyor anlatabiliyor muyum? Ne fena bir duygu bu!.. Derhal bu hislerden kurtulmak istiyorum.
Biliyor musun, Sadık Şendil’e “Bizi biz gibi anlatan usta.” derlermiş. Gülen Gözler, Bizim Aile ve Neşeli Günler adlı filmlerin senaryosunu Sadık Şendil yazmış. Fakir ama gururlu bir baba rolünde Münir Özkul, ne kadar geleneksel olursa olsun evi yönetenin asıl anne olduğunu sergileyen Adile Naşit ve bir aileye sahip olmanın bilincinde kızlı erkekli evlatlar... Bu filmleri tekrar tekrar seyretmek değil, düşünmek bile, kimi zaman yok olduğunu düşünerek korkuya kapıldığım sevginin varlığını hatırlatıyor bana. Senaryo gereği ne kadar inatlaşılırsa inatlaşılsın, ne kadar sürtüşmeler olursa olsun, bu filmlerde, günümüzdeki pek çok sinema filmlerinde ya da televizyon dizilerinde artık görmediğim bir saflık, bir temizlik ve asıl mühimi sevginin varlığı hissediyorum. Sevginin kayıp ruhu acaba bu filmlerde mi gizli sence? Bu filmlerdeki kahramanları hatırlamak bana ilaç gibi geliyor. Ümitsizliğim gidiyor. Yaşam sevincim diriliyor. Az önce içim kararmış, korkulu bir halim vardı ya… Bak aklıma kimi getirdim? Aynı Münir Özkul, Adile Naşit gibi her üç filmde oynayan biri daha vardır hani... Şener Şen… Gülen Gözler’in unutulmaz karakteri Vecihi… Nasıl muhteşem bir film kahramanıdır hatırladın mı? Bu filmde resmen abartı ustasıdır. O kadar abartır ki, uçakla evlerinin üzerinden süzülüp sevdiği kıza pencereden gül atacak kadar romantikleşir icabında… Şimdi diyeceksin ki, yazına Kan ve Gül le başladın, Vecihi'ye nasıl geldin? Şöylee... Vecihi'nin sevdiği kızın kardeşinin düğününde sahneye çıkıp İskender Doğan’ın Kan ve Gül adlı şarkısını söyleyerek, bir türlü kızının kendisiyle evlenmesine izin vermeyen sevdiğinin babasına, “seviyorum, veriyor musun?”, “ağlıyorum, veriyor musun?”, “istiyorum,veriyor musun?” diye şarkı söylediği sahne vardır... Of! Sevdiceğinin babası karşıdan her seferinde kafasını "hayııır" diye iki yana sallayınca... Ahh! Vecihi'nin öyle bir "peki öyle olsun" deyişi vardır ki... Yok... Bu filmler anlatılmaz. İlla seyretmek gerekir. Babasından, annesine, evlatlardan, damatlara, gelinlere... Ustasından, müteahhitine, aşığından, sevgilisine.... Bu filmdekiler benim memleketimin insanlarıdır diye içimi büyük bir sevinç kaplar. Sevgi kazanır ya bu filmlerin sonunda... Yüreğimde tekrar sevginin filizlendiğini hissederim. Sevgi ne hoş melodisi olan bir kelimedir... Ve Sevgi ne harikulade bir histir. İşte ne vakit Kan ve Gül şarkısını işitsem aklıma hep Vecihi gelir. Sen ne düşündüğümü sandın? Öyle muzip muzip gülme... Gerçekten çok fesatsın:)
2 Ocak 2012 Pazartesi
Barış Manço Ve İmkansız Aşklar
Kalabalık bir grup arkadaşla, 1970 den günümüze nostaljik şarkıların hatırlanıp söyleneceği geceye gittiğimizde, gecenin olmazsa olmazı Barış Manço şarkılarıydı. Barış Manço benim çocukluğum, gençliğim, bugünüm... Ve geleceğimde de olacağı kesin. Şarkılarıyla, tarzı ve duruşuyla, "Yediden yetmişe" adlı özel televizyon programlarıyla, herkesin gönlüne taht kurmuş, çok sevip çabuk yitirdiğimiz bir efsane isim. "Bugün bayram erken kalkın çocuklar, Giyelim en güzel giysileri, Elimizde mavi kır çiçekleri, Dinleyelim bugün annemizi" şarkısıyla güzelleşmez mi bayram sabahları Barış Manço sayesinde? Hem sevinci, hem de hüznü barındıran bir şarkıdır.
Barış Manço'nun tüm şarkıları çok sevilir. Çok bilindik şarkılarının dışında iki şarkısının bende özel bir yeri vardır. Hem müzikleri hem de tasavvuf kokan sözleriyle şahane iki şarkısı: "tuz ekmek hakkı bilene… sofra kurmasan da olur… ılık bir tas çorba yeter rızkım buymuş der içerim… kadir kıymet anlayana sandık açmasanda olur… kırk yamalı hırka yeter idris biçmiş der giyerim " Diğer şarkısı ise " bir sen var ki benim içimde benden öte benden ziyade… bir sen var ki senin içinde senden öte senden ziyade"
Gençlik yıllarının platonik aşklarına merhem olmuş bir şarkısı da "Unutamadım"dır. Barış Manço biraz imkansız aşkların şarkıcısıdır aslında. Sevgilinle yolların ayrılmıştır. Sevgili giderken "unutmak kolay" demiştir. "Alışırsın" demiştir. Yapayalnız, yağmurlarda ıslanmış bomboş yollarda dolaşırsın. Heyhat! Gözlerindeki yaş ve kalbindeki sızı onu unutamadığını itiraf eder... Ve sevgilinin seni unutabileceğini ama senin asla onu unutamayacağını anlamasını beklersin. Şarkı sözlerinde yıllar sonra karşılaşırsın eski sevgilinle ve yıllar ikinizden de ne çok şey götürmüştür. O bir yuva kurmuştur ama sen paramparça bölünmüşsündür. Tekrar anlarsın ki onu unutman mümkün değildir.
Diğer sevdiğim şarkısı ise unutulmaz müziği ve sözleriyle "Kol Düğmeleri" dir elbette. Hani son gece sevgilisinden bir çift küçük kol düğmesi hediye almıştır. Sessizdirler. Geriye konuşulacak bir şey kalmamıştır ya hani.. Kol düğmeleri aşklarının simgesidir artık. Yalnız gece buluşup, yaşlı gözlerle sabah ayrılan, ayrı yollardaki sevgililer için yazılmış bir şarkıdır. Bazı insanlar vardır tanışmazsınız ama hayatınıza renk katan, dünyayı daha yaşanılır kılan insanlardır onlar. Barış Manço hayatımın renklerinden biridir. Nur içinde yatsın. Şarkılarını dinlemek bünyeme daima iyi gelir. (2 Ocak 1943 - 1 Şubat 1999)
(02.02.2010)
1 Ocak 2012 Pazar
Gözler Kördür, Yürekle Aramak Gerekir.
Az önce balkona çıktım. Gökyüzüne baktım. Rüzgârın tenimi ısırmasına aldırmadan, yıldızları seyrettim. Kimi düşündüm biliyor musun? Küçük Prens’i. Biliyorum “Yeryüzünde prens falan kalmayacak artık! İnsanlara eziyet etme özgürlükleri bitti… Yıkılacak bütün prenslikler, diktatörlükler birer birer! Sen hâlen kraliçelerin, prenslerin derdinde misin?” diyeceksin. Yoo… Yıldızlara bakınca aklıma gelen prens, öyle ezen, hükmeden bir prens değil. Ayrıca bu dünyada yaşamıyor. Bu prens göğe ait bir varlık çünkü. Buğday başaklarına benzeyen sapsarı saçlarıyla bir çocuk bedenine bürünmüş, gökyüzünden bir ışık demeti gibi Sahra Çölü’ne düşmüş bir varlık. Hani bilirsin Saint-Exupery’nin yazdığı öyküdeki kahramanı Küçük Prens benim söz etmek istediğim.
Malûm, mevsim kış. Ocak ayının ilk günlerini hatta ilk gününü yaşıyoruz. Az önce havayı kokladım. Sanki tütsülenmiş sonbahar kokusu var. Hüzünlü mü hüzünlü… Durup dururken insanın içine efkâr çöküyor sanki. Nedensiz derin bir iç çektim. Sonra yüzümü gene gökyüzüne çevirdim. Geceydi. Ay zifiri karanlığın ardına gizlenmişti. Çok uzaklarda irili ufaklı birkaç yıldız göz kırparak gülümsemekteydi. Hafıza tuhaf kutu! Ben Küçük Prens’i yıllar önce okudum. Neden acaba bu yıldızlar şimdi Küçük Prens’i aklıma getirdi? Öyküde uçağı arıza yaptığı için Sahra Çölü’ne inen pilotla Küçük Prens tesadüfen denk gelip tanışırlar. Pilot küçüklüğünde hayaller kurmayı seven ama kendini bir türlü yetişkinlere anlatamadığı için artık hayal kurmaktan vazgeçmiş biridir. Küçükken çizdiği fil yutmuş boğa yılanı resmini, büyükler hep şapka sanmışlardır. Çizdiği bu resimde nasıl olur da göremezler fil yutan boğa yılanını? Anlaşılmadığına çok üzülmüştür. Yetişkinler gördüklerine sadece gözle değil, yürekleriyle de bakmak gerektiğini akıllarına getirmezler ne yazık ki. Hep çok işleri vardır. Ayrıca daima rakamlara, akıl yürütmelere inanırlar. “Büyükler hiçbir zaman tek başlarına hiçbir şeyi anlayamıyorlar. Çocuklar için de onlara her zaman, ama her zaman açıklamalar yapmak az yorucu değil.” diye düşünmüş, kimseye resmin gerçeğini anlatmamıştır. Aradan yıllar geçse de bu resmi hep yanında taşımış, tanıştığı herkese sormuştur. Hep “Bu bir şapka.” cevabını almıştır. Artık büyümüştür. Bir pilot olmuştur. Hayallerini paylaşacak kimse bulamadığı için kendini bu yaşına kadar her daim yalnız hissetmiştir. İşte bu ıssız bucaksız çölde tesadüfen karşısına çıkan bu prens, varlıkların görüneninden ötesini hissedebilen, görebilen biridir sanki.
Herkesin bir derdi var, durur içerisinde misali, gökten gelen Küçük Prens’in de yüreğinde bir sıkıntısı vardır. Gülünden ayrı düşmüştür. Bir vakitler kendi gezegenlerinde daha önce hiç görmediği çok değişik bir çiçeğin filizlendiğini fark etmiştir. Sonra bu çiçek gül olarak açar. Nadide bir şeydir. Nazlıdır. Etrafa güzel kokular saçmaktadır. Su ister. İlgi ister. Prense göre bu çiçek anlaşılmaz, karışık bir şeydir. Kendi gezegenindeki çiçeklere hiç benzememektedir. Sanki tohumu dünyadan savrulmuştur Küçük Prensi'n gezegenine… Dünyaları ayrıdır. Aslında gül kokular saçıp prensin içini açmaktadır. Ama nazlanmaktadır ya gülün içindeki sevgiyi fark edemez prens. Gülü terkeder. Yeni dünyalar tanımak üzere evrende bir yolculuğa çıkar. Günlerden bir gün kendinle hesaplaştığı bir sırada “Onu sözlerine göre değil eylemlerine bakarak değerlendirmeliydim. Beni güzel kokularıyla boğuyor, bana ışık saçıyordu. Hiçbir zaman onu bırakıp kaçmamalıydım. O küçük hilelerin ardındaki sevgisini göremeliydim.” diyecektir. Gururlu çiçek ağladığını asla prense belli etmez. Birbirlerinden ayrılırlar. Prens evrende altı gezegen dolaşır. Sonunda kaçarcasına uzaklaştığı gülün tohumunun toprağı olan dünyaya denk gelir. Yoo. Olmaz ki ama. Ben bu gidişle öykünün tamamını anlatacağım. Belki okumayan vardır. Tüm olanı biteni anlatmak doğru değil. Mutlaka okunması gereken bir hikâyedir.
Öykünün sonunda pilot uçağını tamir eder ve artık memleketine dönebilecektir. Küçük Prens de gezegenine dönmek, gülüne kavuşmak istemektedir. İnsan bedeninden ayrılıp göğe çıkması gerekmektedir. Bu bir nevi ölümdür aslında. Öykünün bu bölümü gerçekten çok hazindir. Neyse… Küçük Prens tercih ettiği bir ölüm yoluyla bedenini dünyada terk edecek, göğe, gezegenine yükselecektir. Nefis bir öyküdür. Aslında Küçük Prens’in yazarı Saint Exupery’nin de aynen böyle dünyayı terk ettiğini biliyor muydun? Yazar bir pilotmuş. Küçük Prens’i 1940 yılında New York’ta yazmış. 2. Dünya savaşında Almanya Fransa’ya saldırınca memleketine dönmüş ve orduya katılmış. 1944 yılında savaşırken uçağı Akdeniz’de kaybolmuş. Uçak ve ceset yıllarca bulunamamış. 1998 yılında bir balıkçı Akdeniz’de yazarın bilekliğini bulmuş. Bilekliğin bulunduğu bölgede araştırmalar yapılmaya başlanmış. Ve ancak 2004 yılında Exupery’nin batık uçağı bulunmuş. Hayat ne tuhaf değil mi? Küçük Prens öykünün sonlarına doğru pilota şöyle söyler: "Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde benim yaşadığımı ve orada gülüyor olduğumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün dünyada yalnızca senin gülen yıldızların olacak." Acaba Küçük Prens’le, Exupery o parlayan yıldızlardan birinde birbirlerine tesadüf etmişler midir? İşte bu gece gökyüzünü seyrettim. Hayallere daldım. Aklıma gelenleri bir bir anlattım. Güldün bana gene değil mi? Olsun. Zaten ben de tam şimdi yıldızlara bakıp gülüyordum. Küçük Prens ne der öykünün bir yerinde biliyor musun? "Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Ve zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın. Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara "Ah, evet, yıldızlar beni hep güldürürler diyeceksin. Onlar da senin deli olduğunu düşünecekler. Görüyorsun sana ne kadar kötü oyun oynadım." Oynamayı küçükten beri sevdim. Oynamaktan hiç bıkmadım. Hey! Bakar mısın gökyüzüne lütfen! Şu karşıdaki yıldızdan el sallayanlar Exupery'le Küçük Prens mi? İnanmıyoruuumm.! Aaaa! Bir araya mı gelmişler yoksa! Gözle görünmüyorlar diye sakın inanmamazlık etme lütfen!.. "Gözler kördür, Yürekle aramak gerekir." diyor Exupery. Sadece gözlerle değil, yüreğinle de bakmayı unutma e mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































