15 Eylül 2012 Cumartesi

Puslu Kıtalara Yolculuk


"Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. 
Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör.





Kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl;
böcekleri, kuşları, çiçekleri, tepeleri seyret.





Bırak dünyanın haritasını yapmayı!





Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy.  
Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam 
Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"

İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası  s.21



14 Eylül 2012 Cuma

Hayvani Bilmeceler


1- 1940-70 yılları arasında Galatasaray tarihinin sembol figürlerinden olan, gelmiş geçmiş en büyük Galatasaray taraftarı Amigo Mehmet Şevki Güney'in lakabı nedir?



2-Alman Kralı II. Wilheim'in İstanbul'u ziyareti sırasında II.Abdülhamit'e armağan olarak getirilen, önce Yıldız Saray'ının bahçesine, sonra Lütfü Kırdar Salonu'nun önüne konulan, en son Kadıköy Altıyol'daki kızgın heykel, hangi hayvan figürüdür?




3- Derviş Zaim'in Tabutta Rövaşata filminin afişinde, başrol oyuncusunun kucağında hangi kuş vardır?





4- Hayvanlar ansiklopedisinde, dünyanın en hırsız, en cüretkar ve en güçlü canlılarından biri olarak tanıtılan, gelincik ailesinin en iri ve en kurnaz bireyi olarak sunulan, keçeleşmeyen ve donmayan bir kürke sahip olan, kürkü eskimolar tarafından kullanılan, merhamet dilemeyen, korku nedir bilmeyen, mutlaka kazanmak için dövüşen, avcıların nefret ettiği, çünkü kazaen öldürülen hayvanın eşinin avcının mutlaka kulubesini bastığı söylenen ama bir çok insanın bilmediği hayvanın adı nedir?





5- Güvendiğimiz birisi bizi hayal kırıklığına uğratırsa, hangi sözü söyleriz?





 CEVAPLAR-
1. cevap - Karıncaezmez Şevki
2. cevap - Boğa
3. cevap - Tavuskuşu
4. cevap - Volvarin
5. cevap - Dağ fare doğurdu. 
 
 

Taraftarlığın Masum Ruhunu Sevmek...


Elimde 1990 basımı bir kitap var.  Kitabın bir bölümünde Oktay Akbal,  Otuzlu Yılların Çocuğu diye başlık atmış. Hayata dair düşüncelerini anlatıyor. Bir bakmış ki penceresinde Fenerbahçe bayrağı asılı... Evde kendisinden başka kimse yokmuş. Kim takmış bu bayrağı acaba diye merak ediyor. Sabahın erken saatleriymiş. Uyku sersemi kalkmış çayını içiyormuş. Sabah gazeteleri yedibuçukta gelirmiş. Gazetenin içinde bir de ne görsün? Sarı Lacivertli plastik bayrak yok muymuş? Ondan başka kimse bu bayrağı pencereye yapıştıramazmış tabii...  Anladın değil mi durumunu?  İnsan kimi zaman çocukluğuna döner ya... Yazar da anlaşılan çocukluğuna dönmüş. İlkokul günlerini hatırlıyor. Düşünebiliyor musun? Taaa 1930'lı yıllar. Dile kolay 80 yıl öncesi... Ne hoş! İlkokula giderken babası Fenerbahçe renklerini taşıyan bir forma bir de futbol topu almış. O yıl Fenerbahçe şampiyonmuş. Fenerbahçe'den başka, Galatasaray, Beşiktaş ön sıralardaymış. Vefa, İstanbulspor, Beykoz, Anadolu, Süleymaniye, Hilal de 30'lu yılların takımlarıymış. Ama en başta Fenerbahçe ve Galatasaray gelirmiş.  Daha sonra da Beşiktaş, Vefa, İstanbulspor...  1935 yılların günlerinde,  babası illa Galatasaray Lisesi'ne yazdırmak istemiş. Ama Oktay Akbal sırtında Sarı-Lacivet forması, elinde Fenerbahçe bayrağıyla, gitmem de gitmem diye direndikçe diretmiş.


Aradan yıllar geçmiş. Yıl 1989 olmuş. İşte bu yazıyı yazdığı o tarihte, 30'ların o çocuğu anlaşılan tekrar çıka gelmiş ve Fenerbahçe bayrağını astırmış çalışma odasının balkon kapısının camına... Sonra çekip gitmiş. Yoldan geçen arabalar "en büyük Fener başka büyük yok" diye yeri göğü inletiyorlarmış. "Bir insan hangi yaşta olursa olsun çocukluğunun, gençliğinin bir parçasını koruyabilir mi yılların karmaşasında?" diye kendi kendine soruyor. Eski günleri hatırlıyor. Fener'in gene birinci yerdeki zamanlarını... Ben bilmem... Zeki, Alaattin, Fikret'iyle olan Fenerbahçe dönemlerini.. 1989 da olan bitenlere, yoldaki gürültü ve klaksiyon seslerine anlam veremiyor. Çünkü onun çocukluğunda ve gençliğinde lig birincisi olan takımın taraftarları asla böyle yollara dökülmezlermiş.  Otomobiller, kamyonlar, minübüsler, otobüsler dolusu insan kent sokaklarını alt üst etmezlermiş. Yarım yüz yılda ne büyük değişme oldu diye düşünüyor. 30'ların çocuğu 89'ların coşkusuna şaşkınlıkla baktığını söylüyor. Üstelik artık takım tutmanın anlamsız olduğunu da düşünüyor. Çünkü 30'lı yıllarda Aslan Nihat vardı misal, Galatasaray'ın simgesiydi diyor. Zeki Rıza varmış, Fenerbahçe'nin değişmez kaptanıymış. Öyle 1989'lardaki gibi onlar para pul hesabı yapmazlarmış. Bugün Fenerli yarın Galatasaraylı, öteki gün Beşiktaş'lı olmazlarmış. Sırtlarına giydikleri formaları iki üç yılda değiştirmezlermiş. Böyle bir şeyi zaten akıllarına getirmez, eskaza gelse, onurlarına sürülmüş bir leke sayarlarmış. 


 !989 yılında "Çok şey değişti." diyor Oktay Akbal... 30'ların Fenerbahçeli çocuğun bunları zor da olsa  kabullendiğini düşünüyor. Ama zor alışmış ne yalan söyleyeyim... Elli yıldır Fenerbahçeliymiş.  Şampiyon da olsa, lig sonuncu da olsa Sarı-Lacivert'li olduğunu söylüyor. 89 yılında lig şampiyonu olan Fenerbahçe bayrağını odasının camına yapıştıran o uzak çocukluk günlerinde sanmış ya kendini bir an... Sonra zamanın acı oyununu sezivermiş tabii.. Ama bu yazıyı yazarken gene bayrak camda duruyormuş. Çıkarmamış. O, 30'ların çocuğunun, o, bir anda canlanıp bugünlere koşuveren Fenerbahçe formalı çocuğun bayrağı bir kaç gün daha penceresinin önünde asılsın istiyor. Çok sevdim bu yazıyı.


Sorarsan bana, lafta Kocaelispor'u tutuyorum. Kocaelispor'un adı  kaldı mı? Ben şehrimin takımımın son durumlarına çok üzülüyorum. Futbol'dan ne anlıyorsun diye sorsan bana...  Futbol'un F'sinden anlamıyorum. Ben taraftarlığın sadece, sanırım  çocuksu, masum ruhunu seviyorum. 


 2011

13 Eylül 2012 Perşembe

Şşşttth!.. Kimse Duymasın! -1 -


Sabah bulutla bulut olmuştum.
 Öğlen kuşla kuş oldum.
Akşam,
uzandığım yerde uçmayı denedim. 
Uçtum. 

Gerçekten...




"Kafa"lı Deyimlerle Yedinci Gün


Hiç unutmuyorum 2010 senesiydi. Gazetede bir haber okumuştum. Ertesi gün bütün planlarımı iptal edip, İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum." Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Hemen bulmuştum. Hülya. Telefon etmiştim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Santralistanbul'daki sergiye gideceğiz. "Kafan yattı" mı bu planıma ne dersin?" diye sormuştum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." demişti.


Hiç duymamıştı bu sergiyi. "Biz İstanbul'da yaşayanlar bilmiyoruz, sen nerden biliyorsun?" demişti. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma, bana takıl hayatını yaşa!" demiştim. Gülmüştü. Buluştuğımızda, önce "kafa kafaya vermiştik". Nasıl gidelim karşıya diye epeyce "kafa yormuştuk." İstanbul'du burası. "Kafamızı işletmeliydik." Trafik yoğundu. Yollarda vakit kaybetmemeliydik. Elbette, "Kafamızı kullanmıştık." Arabayı Anadolu Yakası'na bırakmıştık. Vapura atladığımız gibi ver elini Avrupa!...  Koşa koşa  sergiye gitmiştik.

uzun ihsaneflatun

İhsan Oktay Anar'ın kitaplarında okuduğum kahramanların, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyaları sergileniyordu. Düşünebiliyor musun benim gibi İhsan Oktay Anar kitaplarının hastası, üstelik  hayalperest bünyeye sahip biri için bu sergi resmen hazine değerindeydi. Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya, Uzun İhsan'dan Eflatun'a kadar nevi şahsına münhasır İhsan Oktay Anar karakterleriydi ya bunlar, benim "kafamda canlandırdıklarımla" sanatçılarınkini mukayese etmiştim. Bir kez daha "Sanatçı olmak ne şahane bir şey!" diye düşünmüştüm.  Roman yazmak ve yazılan romanların kahramanlarının başka sanatçılar tarafından  hayal edilip ortaya çıkarılması... İnsan hasetinden "kafayı üşütebilirdi." Hele sanata yeteneği olmayan benim gibi biri.


Şimdi bu  kafalı anılarımı, durup dururken,  haybeye hatırlamadım tabii. Ah, İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün diye bir  kitabı çıkmış ve ben yeni duydum, biliyor musun? Nasıl  haberim olmadı diye düşünürken, birden "kafama dank etti." Tabii ya, ben son zamanlarda yeni kitaplara pek bakmıyordum ki. Ne "kafasızım" görüyor musun?  Unutmuşum. Aklım fikrim  hep eski kitaplarda olunca, Yedinci Gün karanlığımda kalmış demek ki. Ben bunları aklımdan geçirirken, az önce telefon çalmasın mı? Aaa! Dilek İstanbul'a gidecekti, çoktan eve dönmüş. Bil bakalım ne dedi? Allahım, ne ballıyım!.. Bana İstanbul'dan  Yedinci Gün'ü satın alıp getirmiş. Ben bunu işittim ya, sevinçten "Kafayı  yememek" için, ilkin kocaman bir çığlık attım. Sonra şu yukarıda anlattıklarımı,  telefonda Dilek'e, bombardıman gibi bıdı bıdı anlatmaya başladım.  Arkadaşım "Ay, yeter, anlattıklarından "kafam kazan gibi oldu!" dedi. Ben ise mutluluktan "kafayı bulmuş" gibiydim. Güldüm.

Bu sefer tane tane dedim ki: "Ah, çok teşekkür ederim Dilek. Sen benim anlattıklarımı "takma kafa"na. Bak yol yorgunusun zaten... Hemen "kafayı vurup yat" olur mu? Sabah erken kalk sonra... Ofise kahveye gel erkenden. Şeey, ama sen sen ol, kitabımı getirmeyi aman diyeyim sakın unutma. Yoksa... Hiiç...  İş miş yapamam ben bu KAFA'yla!"


12 Eylül 2012 Çarşamba

Yaşamak Hatırlamaktır!


"Metin'in attığı gollerin neredeyse hiçbiri sıradan değildi. 
Hepsinin bir başkalığı, ayrı bir güzelliği olurdu. 
"Gol goldür"  deyip geçmezdik o yıllarda. 
Bizim için ancak güzel golün, 
Metin'in attığı gollere benzer gollerin bir anlamı vardı." 

Ülkü Tamer - Yaşamak Hatırlamaktır.


 


Kahve Molası - Fincanda Flamenko Yapan Hippopotamlar...


Sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Elimi kaldırmadan zie bastım. Acımadım. Uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Güldüm. "Bu güzelim sonbahar sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i de aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, bir süre  sesizce oturduk. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz  bir bulut  resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş...  Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden   mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arasına utangaç utangaç bir sokup bir çıkararak adeta bizimle eğleniyordu. Dilek'le Oya muhabbete başladıklarında, kalktım. Mutfağa geçip, şööyle yandan çarklı, mis gibi dumanı tüten  kahve yaptım. Bahçedeydik. Hem kahvelerimizi hüpletiyor, hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Oya, son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim.Veya "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi dedim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız. Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız. Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum." diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki, bir süre durulmadan mütemadiyen dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze  yetenek yok. Sahiden. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. İtiraf etmeliyim ki hayali yazılarım bolca var. Fincanda ise tek bir şekli bir şeye benzet bari mübarek! Ne bileyim, yol var de... Üç vakte kadar haber var de... Di mi? Nerdeee? Tın tın... Nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Sözün özü, fal bakmayı bile beceremiyorum. Çok fena!


Fakat bu sabah tuhaf bir şey oldu. Bak şimdi. Oya benim fincanıma bakıyordu tamam mı? Doğrusu hepimiz bakıyorduk  fincana. Bu kez fincanda öyle belirgin bir şekil çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee kocaman bir  bardak sanki... İçindeki kahve telvesinden anlıyoruz ki, bu bardağa benzettiğimiz şeklin yarısından fazlası dolu gibi. Bilirsin ya, kalsiyum sandoz vardır. Suya atarsın da foşur foşur eriyiverir hani... Hah işte, kahve fincanında gördüğümüz aynen anlattığımın benzeri bi şi...  Üçümüz de gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil nasıl belirgin anlatamam. Ben bile anladığıma göre, eh sen  nasıl belirgin bir şekil olduğunu anlayıver işte... O anda pek anlam verememekle birlikte ilk kez bir şekli bir şeye benzettim ya etkilendim galiba.  Sonra ne oldu bil bakalım? Ofise geldiğimde işe başlamadan önce bloglar arası dolanayım istedim. Aaa!.. O ne? Benim fincanda çıkan bardak şeklinin tıpkısı durmuyor muydu gözümün önünde? Pes vallahi!.. İnanamadım gözlerime... Du bi... Hangi aydayız? Eylüüül! Eylül'ün arkasından ne gelir? Ekim tabii Ekim!.. Hey, düşünebiliyor musun Filmekimi vakti gelmiş. Ne güzel!.. Bu gördüğüm bu yılki Filmekimi Festivalinin posteriydi. Evet!.. İyi ama, sanki gelmiş görmüş fincanda, benim falımda çıkan bardağın şeklini aşırmış biri... Yok artık, şaka mı bu?  İnan, şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani?  Falda çıkan şey,  Filmekimi'nin ön haberi miydi?  Du bi...  Yoksa bu bana bir işaret olabilir mi? Yooo. Bu kadar havayilik yeter. İşe dönmeliyim. Kahve molam bitti.




11 Eylül 2012 Salı

Kahve Molası - Dedikodu


Az önce kahve molası verdim. Nasıl yorulmuşum, anlatamam. Bir yandan kahvemi hüpletiyorum, diğer yandan geçen hafta sonu gittiğimiz Sezen Aksu konserini hayal ediyorum. Sezen Aksu sahnedeyse, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu tıklım tıklım dolmaz mı? Elbette doluydu.

Yanımda kardeşim, arkadaşlarım… Şahane bir sonbahar gecesi. Rüzgâr tam bana göre; nazlı nazlı esiyor. Sezen Aksu, birbirinden güzel şarkılarını ardı ardına söylüyor.

Karşımızda ışıl ışıl İstanbul silueti… Gökyüzünde kocaman bir mehtap, yıldızlar… O anın keyfine varmaya çalışsak da, içimizde bir hüzün, buğulu bir keder. İnsan dediğin zaten böyle, sevinci ve hüznü aynı kalpte taşıyabilen bir varlık.

Peki o kalabalığın içinde benim gibi kendini başka bir yerde hisseden var mıydı? Bilmiyorum. Ama ben bir ara gerçekten oradan “gittim”. Başka bir zamana, başka bir âna ışınlandım.

Yanımda biri vardı. Vazgeçemediklerimden biri.

Bilirsiniz… Ispanağı çok sever. Puf böreğine bayılır. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday en yakın arkadaşlarıdır. Büyümüştür, işsiz kalmıştır, aç kalmıştır. Hayatın içine karışmıştır. Ne yârdan geçer, ne serden; ne denizlerden, ne gökyüzünden… Ama geçim derdi peşini bırakmaz. Sokakta yürürken, kendi kendine gülümsediğinin farkına vardığında, kendisini deli zannedeceklerini düşünüp gülümser.

Toparladığım bu cümleler Orhan Veli Kanık’ın dizelerinden izler taşıyor. Neden mi yazdım? Çünkü o anda, sahnede Orhan Veli sözlerinden bir şarkı söyleniyordu. Benim ruhum ise çoktan firar etmişti, Orhan Veli ile yürüyordum.  O konuşuyordu, ben susuyordum. Sitemkâr gözlerle bakıyordum.

“Kim söylemiş beni Süheyla’ya vurulmuşum diye?”  dedi. 
“Kim görmüş, ama kim, Yüksekkaldırım’da güpegündüz Eleni’yi öptüğümü?” 

Dudak büktüm. Ellerimi iki yana açtım: “Ne bileyim?” dedim.

“Melahat’i almışım da sonra Alemdar’a gitmişim, öyle mi?”
Başımı üzgün üzgün evet der gibi salladım.

İnanmadığımı fark edince güldü:
“Peki, kimin bacağını sıkmışım tramvayda?” dedi.

Omuz silktim. Sonra elimle Galata Kulesi’ni işaret ettim.
Güldü yine.

“Güya bir de Galata’ya dadanmışız; kafaları çekip çekip orada alıyormuşuz soluğu…”

İki elimle yanaklarımı tuttum. Başımı iki yana salladım. Neredeyse ağlayacaktım.

Gözlerimin içine baktı:
“Geç bunları anam babam, geç… Bilirim ben ne yaptığımı.” dedi.

Saftoriğin tekiyim. Şair ne derse inanırım. İnandım. Hatta bu itiraflarına nasıl sevindiğimi anlatamam.

Gözlerimi kapadım. Tam o anda aklıma başka bir dedikodu geldi:
“Ya Mualla’yı sandala atıp ruhunda hicranını söyletme hikâyesi—”

Diyecektim ki… Hooop! hayal gitti.

Öylece.

Ne oldu sonra biliyor musunuz?

Ah… Bana bir lodos lazımdı şimdi. Bir kürek, bir kayık…

Bir dakika… İşe dönmeliyim.

Kahve molam bitti.


NOT: fotoğraftakiler- soldan sağa-oya-dilek-hk-kardeş 
          fotoğrafı çeken- sisi


10 Eylül 2012 Pazartesi

Türküler Üzerine Hasbihal...


 
Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Kolarımı dayamışım koltuğun yastığına. Kollarımın üstüne yanağımı yaslamışım sonra. Bir türkü mırıldanıyorum usulca... “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, Onbeşliler gidiyor, Kızların gözü yaşlı..” Sen bu türküyü biliyorsun. Kimi zaman “aslan yarim kız senin adın Hediyeee, ben dolandım sen de dolan geeel beriyeee..” şeklindeki türkünün iyice hareketli kısmında, oynamamak için kendimizi zor tutardık. Ama şimdi ben bu türküyü söylerken, daha önce dinlediğinden farklı söylüyorum. Ağır ağır söylüyorum. Sözler aynı, ezgi farklı. Şaşkınlığını anlıyorum. Diyorum ki sana: “Biliyor musun bu türkü aslında, kalkıp da oynanacak bir türkü değilmiş.” Gözlerini açıp bana bakıyorsun. “Bir ağıtmış!” diyorum. “Bir ağıtmış! Ve biz türkünün öyküsünü bilmediğimizden, türkünün gerçek ezgisini bilmediğimizden, dinlerken ne eğlenirdik! Ne ayıp etmişiz! ” Bir süre susuyorum. Sen de susuyorsun. Sonra gene anlatmaya devam ediyorum, “ Bir asker ağıtıymış hem de.” diyorum. İkimiz birbirimize pişmanlık dolu gözlerle bakıyoruz. Sen sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını aralıyorsun. “Dur dinle” diyorum sana. “Daha neler anlatacağım, bak dinle!” Merakla anlatmamı bekliyorsun. “Türkü içinde adı geçen Hediye, Tokat’ın bir köyünde yaşayan güzeller güzeli kızlardan biriymiş. Onu diğer köyden Hüseyin’e söz kesmişler. Kız daha çok körpecikmiş. Biraz daha büyüsün diye yaza kadar beklemeye karar vermişler. Bu arada memlekette seferberlik ilan edilmemiş mi? Tüm şehirlerde olduğu gibi Tokat’ta da, o yıl 18 yaşına girmiş olan 1315 doğumluların kışlada toplanması istenmiş mi? Eyvah! Bizim Hüseyin de 1315 lilerden biri değil miymiş? O da askere gitmiş. Hediye ve onun gibi nice kızların, 15 lilerin arkasından gözleri yaşlı kalmış. Bu toplanan askerlerin kimi Çanakkale’ye, kimi Filistine, kimi Yemen’e gönderilmiş. İşte türküde 15 liler gidiyor da, kızların gözü yaşlı ya… Meğer bu türkünün hikayesi işte böyleymiş. Nerden bilebilirdik öyle değil mi?” diyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum.           
“Bak, ne anlatacağım," diyorum sana. “ Bir ara Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı filmi seyretmiştik ya sinemada. Hani hem yazarı hem yönetmeni Ahmet Uluçay’dı da kendi çocukluğunu film yapmıştı. Filmde 15 lerinde iki arkadaş vardı hani… Ne güzel bir filmdi. Bizi derinden etkilemişti. Ne tatlı bir aşk hikayesiydi. Hem bir sinema aşkı hem de bir kıza olan sevda… Saf… Tertemiz… Hatırlasana o filmdeki türküyü… “Beyaz gezme toz olur, Siyah geyme söz olur, Gel beraber gezelim, Muradımız tez olur. Salına da salına da gel, Hadi yavrum, Dön dolaş gene bana gel” Nasıl günlerce dilimizden düşmemişti.” Gülümsüyorsun… Gülümsemen dudaklarında donuyor sonra… Konuşmanı beklemeden ben gene devam ediyorum anlatmaya. Diyorum ki, “Yooo!”diyorum. “Yoo! Biliyorum Ahmet Uluçay’ın öldüğünü… Daha 50 yaşlarında bir adam. Kütahya, Tepecik’ten. Ölüm herkesin başına… Bir varmış bir yokmuş! Sanki abraka dabra!.. Ne acayip bir numara… Ama düşünsene..." diyorum sana... "Ne şanslı biri Ahmet Uluçay. Bir türkü gibi kalacak akıllarda. Karpuz kabuğundan gemisine bindi ve yeni bir aleme doğru gitti." deyince ben, şaşıyorsun rahatlığıma. Devam ediyorum..." Sanki öte dünyada seferberlik ilan edildi de, Ahmet Uluçay da 1315'liler gibi memleketi savunmaya gitti." diyorum. "Kim bilebilir ki sebebini, öyle değil mi?" Tebessüm ediyorsun anlattıklarıma. " Haydi hem rahmet gönderelim arkasından, hem de filmdeki türküyü söyleyelim ağırdan ağırdan, ne dersin?” diyorum sana. Duadan sonra başlıyoruz usul usul söylemeye Karpuz Kabuklarından Gemiler Yapmak filmindeki türküyü. Tanımasam da, bildiğim birinin öldüğünü hatırladım ya, hissediyorum içimdeki boşluk biraz daha büyüdü. Sana bir şey belli etmiyorum da sadece titriyorum bir ara.. Sen ne olduğunu soran gözlerle bana bakıyorsun. Gülümsüyorum. Diyorum ki “ Biliyorum hava  sıcak diyeceksin ama… İçimden rüzgar geçmiş gibi, yüreğim üşüdü sanki… Allah Allah, neden acaba?”    "Salına da salına da gel... Hadi yavrum... Dön dolaş gene bana gel..."        
  

9 Eylül 2012 Pazar

Böyle Buyurdu İçimdeki Zerdüşt!

"ama rastlayabileceğin en yaman düşman kendin olacaksın daima, 
mağaralarda ve ormanlarda sen pusu kurarsın kendine.  "
friedrich nietzsche / böyle buyurdu zerdüşt


Bu sabah, aynaya baktığımda yüzüm hiçç aşina gelmedi bana. Ne fena! İnanır mısın, aynadaki görüntümden korktum da,  avaz avaz "kimsin sen?" diye bağıracaktım az kalsa. Başımı yana çevirdim. Sonra korkarak gene baktım aynaya... Bu ben miydim? Bendim elbet... İyi de niye tanışık olmadığım birini görür gibiydim? Gözlerimi iyice açtım. Suratımı aynada inceledim. Önce derin derin... Olmadı... Sonra geniş geniş... Hatta enine boyuna ve de çaprazlama baktım. Emindim.  Her zaman aynada gördüğüm ben değildim. Farklıydım. İyi  ama niye kendimi her zamankinden farklı görmekteydim? Düşündüm... Düşündüm... Bilemedim.  Ağlamama ramak kalmıştı. İnsanın kendini tanımaması ne feci!.. Acaba içimdeki zerdüşt mü böyle buyurmuştu ki? Bakar mısın, adeta en yaman düşmanım kendim olmuştum  da... Tamam... Mağarada ya da ormanda değildim ama... İşte burada... Banyoda.. Nietche'nin dediği gibi, ben mi kendi kendime pusu kurmuştum yoksa? Of! Ne diyordum kuzum ben? Bu saçmalamalar okyanusunda bir kaç kulaç daha atarsam boğulacağımı hissettim. Birden yüzümüzde 44 kas olduğunu okuduğum yazı aklıma geldi. Gülümsedim. İlgimi çeken yüzdeki kas sayısı değildi elbette. Vücudumuzdaki kasların çoğunun kas kemiklerine bağlı olduğu için hareket alanı kısıtlıyken, yüzümüzdeki 44 kasın kemiğe bağlı olmaması ilgimi çekmişti. Böylece yüz kasları serbestçe hareket ediyordu. Yazıya göre bunun sonucunda, her bir insanın 60.000 kadar farklı yüz ifadesi olabiliyordu. Düşünsene, yeryüzünde ikizler de dahil kimsenin yüz ifadesi sahiden kimseye benzemiyordu. Demek ki herbirimizin 60.000 tane ayrı yüz ifadesi vardı. Benim bugün aynada rastladığım daha önce denk gelmediğim bir yüz ifademdi belki. Ne bileyim? Yooo... Aklıma gelen bu bilgi beni ikna etmeye yetmedi. Hemen suyu açtım. Yüzümü bastıra bastıra, ovuştura ovuştura, adeta zımparalaya zımparalaya iyice sabunladım. Su o aşina gelmeyen suratı silecek, aklımsıra aynada gene bildiğim beni görecektim. Suyu tekrar tekrar suratıma çarptım. Başımı aynaya doğru yavaş yavaş kaldırdım. Değişen bir şey olmadı. İdrak edemediğim bir şey dönüyordu ortada... Şaşkın haldeydim. Yüreğim fena halde darlandı. Tam vesvese içinde banyodan fırlıyordum ki kalakaldım. Uzman bir psikolog edasıyla tekrar aynaya baktım. Du bi...  Teşhisimi koymuştum. Senelerdir istiyordum ya...  Artık gönül gözüm açılmıştı demek ki. Ne biliyordum, şimdi aynada gördüğüm, gözümün gördüğü değil yüreğimin gördüğü en hakiki  bendim belki. Bilirsin... Acemi mankenler vardır ya, podyumda üstündekilerden çok kendilerini beğendirmeye kalkarlar hani.. O an içimde, nasıl bir pır pır sevinç belirdi anlatamam.  Mimikten mimiğe akortlayarak acemi bir manken edasıyla yüzümü seyrettim. Yooo... Olmadı...  Beğenmedim. Gözlerimde biriken damlalar bir göz kırpmamla, pıtır pıtır dökülecek diye gözüm açık aynaya bakıyordum ki, aynanın yanındaki rafta lens kutumu farkettim. Ne sersemim. Her sabah aynaya bakmadan gözüme geçirdiğim lensimi, bu sabah takmadan aynaya bakınca, demek ki beş numara miyop gözlerimle  kendimi göremedim!

 

Körleşen Dünyadan Taşlaşan Dünyaya...


1981 Nobel edebiyat ödülünü alan Elias Canetti’nin romanı Körleşme’nin ilk bölümünde, romanın baş kahramanı Prof.Kien’in,  karşılarına geçerek, kitaplarına hitaben yaptığı ilginç bir konuşması vardır. Sayıları 25.000 civarında olan evindeki kütüphanesindeki kitaplarına, öncelikle kökü yüzyıllar öncesine uzanan onurlu ve acı geçmişlerini hatırlatır. Anlattığı korkunç bir olaydır. İsa Peygamber’in doğumundan 213 yıl önce yaşayan, sadece hurafelere inanan, zalim despot Çin İmparatoru Shi-Huang-Ti’nin buyruğu ile ülkedeki tüm kitaplar yakılmış. Başbakan Li-Si, verdiği bir dilekçe ile imparatorun böyle bir karar almasına sebep olmuş. Sadece kitaplar yakılmamış. Ayrıca Çin’in klasik, lirik ve tarihsel yapıtları hakkında konuşanların da ölüm cezasına çarptırılacağı Çin halkına bildirilmiş. Amaç, yazılı yapıtların yanı sıra sözlü geleneksel edebiyatı da ortadan kaldırmakmış. Kendi zorbalık rejimine karşı gelecekleri ürkütmekmiş. Ülke ne yazık ki buram buram yanık kitap kokuyormuş. Bu olaydan üç yıl sonra imparator ölmüş. İmparatorun ölümü yanan kitapları geri getirebilir mi? Getirmemiş tabii ki. Yeni imparator bu vahim olayın esas sebebinin son otuz yıldır başbakanlık görevini yapan Li-Si olduğunu bildiğinden, ilk işi Li-Si’nin ellerini kollarını bağlatarak hapse atmak olmuş. Li-Si ayrıca bin sopa yemeye mahkum edilmiş. Sopaların bir teki bile esirgenmemiş. Sopaların sonunda Li-Si, yüzbinlerce kitap yaktırdığı gibi, daha başka iğrenç suçlar işlediğini de itiraf etmiş. Pazar meydanının ortasında, daha fazla acı çekmesi için, vücudu diri diri testere ile boydan boya kesilmiş. Ayrıca geriye kimse kalmasın diye, Li-Si’nin ailesindeki çoluk çocuk, kadın erkek herkes öldürülmüş.


Aslında Prof. Kien’e göre, öldürülenlerin hepsi kitaplar gibi yakılmalıymış. Oysa vicdanlı davranılıp kafaları kılıçla koparılmış. Körleşme adlı romanın kahramanı Prof. Kien, bir Sinolog yani Çin ve Uzakdoğu bilimleri profösörü. Romanda Çin’in tarihindeki bu kitap kıyımına fena halde sinir olduğunu söyler. Çin gibi yeryüzündeki bilge kişilerce kutsal sayılan bir ülkede, böyle bir facianın nasıl olduğuna bir türlü anlam veremez. “Bazen bilgisizliğin bataklığı, kitapları ve bilge kişileri de boğar.” der romanın ilerleyen sayfalarında. Ondan sonra tarih boyunca kitaplara yapılan, buna benzer acımasız saldırıların, kitapların iliklerini nasıl titrettiğini hissettiğinden bahseder. Romanda Prof.Kien, bunları  gerçekten kitaplarına  anlatmaktadır.  Elias Canetti kitabın bu bölümünde, kitapları halkı gibi gören Prof. Kien üzerinden, aslında kitle psikolojisinin analizini yapmaktadır. Hatta ilerleyen paragraflarda, kitaplarını köleliğe karşı savaşa davet edecektir. Körleşme, neresinden tutarsanız anlatacak çok konu çıkarılacak olan, kolay okunmayan, okuyucuyu zorlayan ama lezzeti kolay unutulmayan kitaplardandır.


Körleşme’yi  okumaya başladığımda, Prof. Kien’in anlattığı zalim imparatorun gerçek olup olmadığını merak etmiştim. Gerçekten Shi-Huang Ti yaşamış ve Çin’in ilk imparatoruymuş. Çin’i birleştiren, ortak yazıyı, parayı kullandırmaya başlayan ve Çin Seddi’ni inşa ettiren imparator Shi Hung Ti, aynı zamanda ne yazık ki, yüzbinlerce kitabı yaktıran ve farklı görüşteki bilginleri diri diri gömdüren zalim kral olarak da tarih sayfalarına geçmiş. Ayrıca aşırı para harcayarak kendi mezarını ve sarayını inşa ettirmiş. Mezar yapımı 40 yıl kadar sürmüş. 700 bin kişiyi çalıştırdığı mezarın yapımı, imparator ölünceye kadar da devam etmiş. İnanılır gibi değil... Daha yeni, 1974 yılında köylüler tarafından tesadüfen bulunan imparatorun bu muazzam mezarı, 2000’den fazla yıldır toprak altında gizli kalmış.Yapılan çalışmalar sonucunda 500 den fazla insan büyüklüğünde asker heykelleri, 18 savaş arabası, 100 den fazla at heykeli çıkarılmış. İşte İsa Peygamber’den 213 yıl önce yaşayan İmparator Shi-Huang Ti’nin, daha 38 yıl önce bulunan, bu Yeraltı Heykel Ordusu, şimdi Dünyanın 8. Harikası olarak kabul ediliyormuş. 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirasları Listesi’ne alınmış. Çin’in kuruluşuna tanıklık eden imparator Shi-Huang Ti, öldüğünde çocuksuz cariyeleri ve mezarı inşa edenlerle birlikte gömülmeyi istiyormuş. Halk ayaklanmasın diye, onların yerine heykelleri yapılarak mezara konduğu ve devam etmekte olan kazılar neticesinde 8000 civarında insan heykeli çıkacağı düşülmekteymiş.


Körleşme, başta Prof.Kien olmak üzere, romandaki tüm karakterleriyle okuyucusuna farklı dünyalar anlatıyor. Zor kitapları seviyorsanız, bu kitabı kaçırmayın derim. Nobelli yazar Elias Canetti, Körleşme adlı romanının başkahramanı Prof. Kein'e haybeye anlattırmıyor tabii ki, İmparator She-Huang Ti'nin gerçek hikayesini. Hiç haybeye anlattırmıyor hemde. Kendi toplumuna karşı iletişimsiz olan, benmerkezli, görmeyen, duymayan, zalimce yöneten ve halkına karşı körleşen imparatorun ve askerlerinin taşlaşmış halini, Dünyanın 8. Harikası olarak seyretmek de, neredeyse olanlardan 2000 yıl sonra bize kalıyor. Ne diyelim... Bu dünya ne sana, ne de bana kalmaz. İmparator She Hung Ti'ye kalmamış işte!.. Hiçbir kitap yazmaz! Peki ya romandaki Prof. Kien'in kendi kafasında yarattığı dünya sebebiyle yaşadığı körleşme vaziyeti. Ve körleşmenin insanı nasıl taşlaştırdığını okuma vakti gelmedi mi? Sonra kendimize dönüp bir bakmalı. Farkında olmadan körleşiyor muyuz yoksa?


8 Eylül 2012 Cumartesi

Ben Yoksa Özenti Biri Miyim? Az Bile... Feciyim!

 
 

Aylardır bu filmi bekliyordum.
Film nihayet şehrime geldi.
Az sonra sinemaya gideceğim.   
Cesur Prenses Merida'yı  seyredeceğim. 
Ah, benim deli gönlüm! 
Biliyorum, hemen okçuluğa heves edeceğim!!!
Tamam, söyleme biliyorum.
Feciyim!


6 Eylül 2012 Perşembe

Gülümse, Hadi Gülümse, Bulutlar Gitsin...

kardeş-hk-dilek-oya-sisi


Büyükannem, ruhu rahmet istedi, nasıl kendine has bir kadındı anlatamam.  Onun, bir aralar, mütemadiyen sabah ezanında evden çıktığını söylesem, inan abartmış sayılmam. İkimiz aynı odada uyuduğumuz için, ne kadar itinalı davransa da, tıkırtısına illa uyanırdım. Uykum kaçmasın diye gözümü iyice açmak istemez, her defasında kirpiklerimin arasından şaşkınlıkla ona bakakalırdım. Çok merak ederdim. Acaba her sabah nereye giderdi? Bazan,  aklım sıra şaka yapacağım ya… Önce… “Aaa!.. Büyükanne,  sabahın bu saatinde nereye gidiyorsun?” diye sorardım. Ciddi bir kadındı büyükannem. Ben kime çekmiştim bilmiyorum ama büyükanneme çekmediğimi ayan beyan belliydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, sert, despot, dediği dedik biri asla değildi. Hayrandım ona… Çok seviyordum. Değişik gelirdi bana. Mesela pek gülmezdi.  Zaten hocaydı.  Sol kaşını kaldırdığında, hoşlanmadığı bir vaziyet var demekti. İnsanları seyrederdim. Büyükannemi tanıyan tanımayan herkes, onun tavrından, duruşundan mutlaka etkilenirdi. Karşısında kim varsa, otomatikman hareketlerine  ya da konuşmasına  çekidüzen verirdi. Kardeşim dahil, benden başka, evdeki herkes, aklı başında kişilerdi. Ben evlatlıktım belki, bilmiyorum. Çünkü şimdi olduğum gibi, çocukluğumda da sulu sepken biriydim. Aklıma geleni, büyükanneme dahi, temkin süzgecinden geçirmeden pattadanak söylerdim.  Zaten hayal dünyam genişti.  Hal böyle olunca, beynimin içinden  aklıselim düşünceler pek geçmezdi. Sabahın alaca karanlığında evden parmaklarının ucunda çıkıyordu ya… Allahım, ne feciydim… Büyükannemi bilmediğim bir caminin avlusunda, bilmediğim bir caminin hocasıyla gözgöze hayal ederdim. Haydi kendi kendine hayal ediyorsun, bari belli etme değil mi? Nerdeee? Şimdi düşünüyorum da, inan çözemiyorum, acaba nasıl cüret ederdim? İlla şaka yapacağım ya! Üşenmezdim. Yatağımdan usulcacık kalkardım. Bembeyaz, upuzun, pazen geceliğimle, çıplak ayaklarımı buz gibi marleylerde sürükleye sürükleye, adeta bir uyurgezer gibi usulca yanına giderdim.  Fısıltılı bir sesle kulağına ne derdim biliyor musun? Allahım yarabbim… İnan söylemeye utanıyorum… “Aaa! Büyükanne, sen cami hocasıyla flört mü  ediyorsun yoksa ?” derdim. Flört kelimesi yeni girmişti bilgi dağarcığıma da, cümle içinde kullanmayı deniyordum belki, ne bileyim? Büyükanneme nasıl söylenir bu söz? Cahil cesareti olduğunu farzediyorum... Vee... Lakırtımı işitince, elbette hışımla bana dönerdi. Gözlerinde kırpkırmızı şimşekler, çakmak çakmak yanıp sönerdi. Ürkerdim tabii... İşi oyuna vurur, bir şey söylemesine fırsat vermezdim. Kirpiklerimi kırpıştırarak  tüm şirinliğimi takınır, sevgiyle büyükanneme gülümserdim. Sonra  dudaklarımı büze büze, “Aaa! Fatma Girik gibi hani büyükanne, hatırlasana, filmde sabah erkenden cami avlusunda Cüneyt Arkın'la buluşuyorlardı ya!” derdim. İfadesindeki öfke anında  sönerdi. Hissederdim.  Resmen gülümseyeceğinden ürkerdi.  Her ne kadar sert tona akortlamaya çabalasa da, sesi kendisini bile şaşırtacak kadar yumuşacık çıkardı... “Evladım, ben artist miyim?” derdi.  Dayanamazdım. Boynuna atlardım. Yanaklarını defalarca öperdim. “Sen Fatma Girik’ten daha güzelsin!” derdim. Ah, büyükannem benim... Canımdı. Kaç yaşında olursa olsun, o da kadındı nihayetinde... En sevdiği artist Fatma Girik'e benzemek hoşuna giderdi. İşte tam o an… Hani Fatma Girik’e benzediğini işittiği o an… Bir mucize olur… Büyükannem önce hafifçe gülümserdi. Sonra dayanamaz, omuzlarını titrete titrete, kıkır kıkır gülerdi. Büyükannem kahkahayla bile gülerdi desem kimse inanmazdı bana. Çünkü benden başka kimse onun kahkahayla güldüğünü görmedi. Biz iki sırdaştık. Merak ettiğim, kimselerin ona sormaya cesaret edemeyeceği mahrem sorular sorardım.  Anneme bir iki kez büyükanneme sorduğum soruları anlatmaya kalktım. “Uydurukçu kız, Resmiye anne konuşur mu öyle ayıp şeyler,” dedi. Baktım söyleyeceklerime inanmayacaklardı… Kimseye anlatmadım. Büyükannemle aramızda kaldı. Şimdi düşünüyorum da, “Büyükanne, sen hiç filmlerdeki gibi öpüştün mü? ” diye sorduğum günkü yüz ifadesi ... Ve...  Kimseler bilmez… Hele o sırlı ifadenin arkasından kafasını arkaya atarak, koparttığı şen  kahkaha var ya... Resmen bir mıh gibi  işlenmiş hafızama... Ne güzeldi!..

Hoppala!.. Niçin anlattım şimdi bu eski hikayeleri?  İnan  anlatmak isteğim bambaşka bir şey, kardeşim ve arkadaşlarımla  gittiğim Sezen Aksu konseriydi.  Sezen Aksu konseri elbette çok güzeldi.  Ya kardeşlik... Ya arkadaşlık...  Dostluklar... Allahım, Sezen Aksu şarkıları eşliğinde, beraberce, elele, kol kola, omuz omuza  olmak ne şahane bir histi. Aslında, büyükanneminin her sabah hasta arkadaşına neden ziyarete gittiğini  anlatmaya başlayacak, sonra onun kardeşliğin, arkadaşlığın nasıl en büyük zenginlik olduğu hakkındaki muhabbetlerinden, bizim arkadaşlıklarımıza ve Sezen Aksu konserine gelecektim ki… Hafıza ne tuhaf bir kutu değil mi? Bakar mısın, parmaklarımdan, hiç aklımda yokken, neler neler döküldü. Du bakalım.  Şimdi yorgunum.  Uykum geldi. Bilmiyorum.  Sonra devam ederim belki.  Heeyy... Baksana... Önce... Gülümse... Gülümse hadi....

5 Eylül 2012 Çarşamba

Beni Yak! Kendini Yak! Herşeyi Yak!

Şşşşttth!.. Sus... Sakın sesini çıkarma... Aramızda kalsın ama... Ofisteki işlerimi toparlamak üzereyim. Öğleden sonra ofisten kaçıp İstanbul'a gideceğim. Geçen haftaydı sanıyorum.  Sisi'den bir mesaj geldi.  "Çok özledim. Sezen Aksu'ya biletleri aldım. Çarşamba akşamı Hisar'da buluşalım." diyordu. Nasıl sevindim anlatamam. Yoo... Sisi sadece benim için bilet almamış. Oya, Dilek ve benim kardeş de gelecek elbet... 

Eeee... Demek ki... Bu gece... Kısmetse... Uzanıp Kanlıca'nın orta yerinde bir taşa, gözümün yaşını yürdüreceğim Hisar'a doğru...  Ve biliyorum... Bi lodos lazım olacak bana, bir kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut yer gök kırmızı...  Avaz avaza söveceğim  gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp... İsterse düşsün üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...  

Bir gün daha yaşanacak ve bitecek. Sevinçleri ve kederleriyle... Bilirim herkes payına düşeni yaşayacak. Ve her yeni günde değişecek yeni birşeyler... Ben de kendi payıma düşenleri yaşayıp biriktireceğim.  

Sanki memleketime yeni bir film gelecek. Mevsim değişecek. Akdeniz olacak. Gülümseyeceğim... Gülümseyecekler...  Hepbirlikte gülümseyeceğiz biz. 

 

“Canınla Süpür Cananının Eşiğini, Ancak O Zaman Gerçek Aşık Olursun.”

"-Yerini bilmediğin bir yere nasıl gideceksin?
İnsan olan kişi asla kaybolmaz... Barış içinde olan kişi yolunu kaybetmez...
Yürümek yeterli, sadece yürümek... Devet edilenler yolu bulacaktır...
Herkez yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır.
Herkezin yolu ayrıdır!
Bazıları denizi aşar gelir, bazıları dağları... 
 -Biz çölü aşıyoruz değil mi?
Nefesini yürümek için sakla!"




"Ey gün, doğ artık, zerrecikler dans ediyor.
Ruhlar dans ediyor, çoşkunlukla üstesinden gel!
Kulağına, onların danslarının nereye götürdüğünü fısıldayacağım.
Çöldeki ve havadaki bütün zerrecikler,
İyi bilin, onlar deli görünürler.
Her zerrecik, mutlu ya da mutsuz,
Güneşe hayran kalırlar ki, hiçbir şey söylenemez."




 "Bu dünyadaki insanlar mum ateşi önündeki üç kelebek gibidir.
İlki ateşe yaklaşmış ve demiş ki:
-Ben aşkı biliyorum.
İkincisi ateşe dokunmuş ve demiş ki:
-Aşkın ateşinin nasıl yaktığını biliyorum.
Üçüncü kendini ateşin ortasına atarak yanarak kül olmuş.
Demişler ki:
-Gerçek aşkı sadece o bilir!"



Az önce bir Tunus filmi, Bab' Aziz'i seyrettim.  Film bitti. Bir baktım ki o ne? Aman Allahım, ben çölde değil miyim? Sonra mı? Du bi... Film iyice çarptı, salladı, silkeledi  beni... Daha kendime gelemedim.  Sadece  filmin bazı muhabbetlerini önsöz olarak yazabildim.