14 Aralık 2014 Pazar

İçinden Sigortacı geçen Filmler - 1 - CUMA KIZI


 


Sigortacıyım. Şanslı biriyim. Bayıldığım işi yapıyorum. Ayrıca sinema hayatı eşsiz kılar diyenlerdenim. Elbette  içinden sigortacı geçen her filmi tüm merakımla izlerim. Mesela, yönetmen Howard  Hawks'ın 1940 yapımı (His Girl Friday) Cuma Kızı adlı filmi nasıl seyretmemiş olabilirim? 

(His Girl Friday) Cuma Kızı;

1- Diyalog filmlerinin ustası Tarantino’nun en beğendiği filmlerden biridir. Ve... Tarantino’nun fikirlerine hürmet ederim.  (Tarantino filmlerini bin beş yüz kere seyretmişimdir. Tamam. Abarttım. Şeey... Bin falan olmuştur:)

2- Film oyuncularından biri sigortacı  rolündedir.

Diyeceğim odur ki, 
Tarantinocu bir  sigortacı elbette bu filmi çoktan seyretmiş, yüreğinin nadide filmler köşesine usulca yerleştirmiştir:)


 

12 Aralık 2014 Cuma

Çizgi Roman Edebiyat Olabilir Mi?

 
"Verandalarına  açılan sürgülü kapı ardına kadar açıktı.
Dışarıda hava güzeldi. 
 Çok sıcak da değildi…
Tam bir fırtına öncesi sessizliği hakimdi."
 
 
Not/
 
Yukarıdakiler Güngezgini (Daytripper)  adlı çizgi romanın kareleri. 
Peki, çizgi roman edebiyat olabilir mi?
Bu çizgi romanı okuyun ve siz karar verin derim.
Müthiş! 
İnanmazsanız,  altevren'deki inceleme yazısını okumanızı tavsiye ederim.
Sahiden müthiş:)
 


11 Aralık 2014 Perşembe

Bir Hikâyenin Keşfinden, Bir Yazarın Keşfine Yolculuk


Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hikâyeleri arasında,  beni en zorlayan Yaz Gecesi'ydi. Ne zaman okusam, aklımın erişemediği, açıklayamadığım, çözemediğim bir sır saklıyormuş hissine kapılıyordum.  Bilinmezliğin dayanılmaz çekiciliği bu olmalı... Saklambaç oynayan yeni yetme  çocuk gibi, döne dolaşa  cümlelerini okuduğum halde, mümkünü yok, gizlediğini bulamıyor, sırrına mazhar olamıyordum.  

Keşfetmek için  kıt edebiyat bilgimin, zihnimin dikkat ve gayretinin  yetmeyeceğine kanaat getirdiğimde, sanal ansiklopediye Yaz Gecesi'ni çözümleyen bir edebiyatçı olup olmadığını sordum. Nanananooom!.. İşte bulmuştum... Kitap-lık Dergisi 40. sayı. "Süha Oğuzertem - Gizemli Bir "Yaz Gecesi"nde Freud, Joyce ve Tanpınar"

Gizemli bir Yaz Gecesi... Tamam... Buydu işte!..  Gizemli!
Ayrıca Freud ve Joyce... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın okuruyla oynadığı oyunun içinde  bambaşka oyuncular varmış demek ki... Yemin ederim,  Freud ve Joyce'un da işin içinde olduğunu kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim. Nerden bilebilirdim? Neyse. “Bilmemek değil öğrenmemek ayıptır bizim köyde. Okuyunca öğreneceğim. Ne güzel!" dedim.  Tüm hevesimle yazıyı aramaya koyuldum.

Binlerce kasırga aşkına...  Bu sayı tam on dört yıl öncesine, 2000 yılına aitti! 
Fıtratım gereği önce yıkıldım tabii... Sonra hemen toparladım kendimi...  Bilgisayar başına oturdum. Sanal ansiklopediye bu kez, Süha Oğuzertem kim, diye sordum.  Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü hocasıydı. Hakkında yapılan yorumlara göz gezdirdim. "Karşılaştırmalı Edebiyatın ustası... Zaman canavarı... Disiplinler arası çalışıp disiplini her anlamda yaşamına sokan bir bilim insanı... Karşılaştırmalı Türk Edebiyatı onsuz düşünülemez...  Düşünceli... İyiliksever... Hemen her konuda özenli...  Az yazdığından pek bilinmeyen memleketin edebiyat eleştirisi alanının en önde gelen eleştirmen - akademisyeni... "  Hay canına sayın seyirciler!  Resmen gizemli bir hikâyenin keşfinden gizemli bir yazarın keşfine yolculuk yapıyordum.

Bir kaç sahafa Kitap-lık dergisinin 40. sayısını sordum. Yok! Sanal kitapçılarda dolandım. Yoklar silsilesi. Tükenmiş. Bulamıyordum.

Dün  İstanbul'da  işim  vardı. Marş marş  Boğaziçi  Üniversitesi'nin kütüphanesine gittim. Kitap-lık Dergisi'nin 40. sayısını ve  99. sayfasındaki aradığım yazıyı buldum. Derginin tamamının  fotokopisini çektirdim. İşte elimde… Çok mutluyum! 

Doğrusunu söylemem gerekirse, Süha Oğuzertem'in,  Yaz Gecesi hakkındaki gizem dolu yazısını henüz okumadım. Bu yazıyı o kadar çok aradım ki...  Biraz nefeslenmeliyim. Yoruldum:)

9 Aralık 2014 Salı

İstanbul Modern'de Dokunmatik Müze Gezisi

Ayşegül ve Pınar 
 
 
İtiraf etmeliyim ki, kör arkadaşlarımın gözlerinin görmediğini hep unuturum. Aralarında doğuştan kör olanlar da var sonradan görme duyularını  yitirenler de...  Zaman zaman birlikte oturur, geziniriz. Konuşup, hasbihal ederiz. Patavatsızın tekiyim. Nereye gideceğini düşünmem, dangul dungul  konuşurum. Bazan “Önüne baksana, kör müsün?” derim... Hiiç aldırmazlar. Tüm güzellikleriyle “Evet, körüm, ne olacak?” derler. Güleriz. Verdikleri mücadelelere her daim hayranlık duymuşumdur. Kör olduklarına o kadar dertlendiğimi söyleyemem... Amaa… Körlere sağlanan olanakların yetersizliği ya da ne bileyim görenlerle aralarındaki fırsat eşitsizliği var ya… Of!.. Fena halde canımı sıkar. İşte bu durumlara harbiden dertlenirim.
 
Misal, çok sık müze gezen biriyim. Müze gezerken aklıma gelirler. Bu arkadaşlarım niye görme engelli oldukları için müze gezemiyorlar ki diye düşünürüm. İstanbul Modern’de görme engelli çocuklar için hazırlanan atölye olduğunu duyunca, hemen müzede çalışan Duygu'yla iletişime geçip, arkadaşlarımı anlattım. "Niye bu atölye sadece kör çocuklar için, yetişkinler de gelse olmaz mı?" diye sordum. Duygu "Neden olmasın?" dedi ve atölyenin eğitim görevlisi Ayşegül’le konuştu. Sonra bir araya geldik. Ayşegül "Şahane olur." dedi. Kollarımızı sıvadık. Ve arkadaşlarım için sürpriz bir müze gezisi planladık.

 (Sibel-Mahmut-Ayşegül-Cihan-Pınar)

Hey! Durur muyum? Beş dakika bile dayanamadım tabii... Hemen... Hemen... Pınar ve Mahmut’u heyecanla aradım. Mahmut doğuştan kör, Pınar ise on altı yaşında kör olmuş. Vaziyeti, böyleyken böyle diye anlattım. Konu çok enteresan geldi. Hepimiz nasıl heyecanlandık anlatamam. Nanananooom! Planladığımız pazar sabahı, Pınar, Sibel, Mahmut, Emel, Cihan ve ben… Sibel, Pınar’ın annesi. Sibel de çok gençken kör olmuş. Emel yüzde on görebiliyor. Cihan görüyor. Mahmut’la Cihan’ın, birlikte yürüttükleri körler için bambaşka bir uluslararası proje var. Cihan “Ben de gelirim” dedi. Ben ise şoförleri… Ver elini İstanbul yaptık. Önce Ortaköy’de kahve içmece… Sonraaa… Hep birlikte İstanbul Modern’e gitmece...

Hay canına! Özel olarak kapıda karşılandık iyi mi? Hemen eğitim odasına alındık. Ayşegül, İstanbul Modern’i ve bu projeyi anlattı. Sonra herkesi teker teker dinledi. Veee… Sıra müze gezmeye geldi. Pazar günü ya… Of… Müze nasıl kalabalıktı anlatamam. Ayşegül müzeyi gezdirdi. Tabloları tek tek betimledi. Gören gözlerimle fark edemediğim pek çok ayrıntıyı öğrendim. Şahaneydi. Sonra tekrar eğitim odasına geçtik. Betimlenen tabloların bazıları kabartma olarak hazırlanmış. Betimlenerek hayalde canlandırılan tablolara bu kez dokunabilme imkanı buluyorsunuz. Böylece resim zihinde somutlaşıyor. Müthiş bir şey bu. Kıymetli bir emek!
 
 
Arkadaşlarım bayıldı bu duruma. Daha çok duyulmalı, daha çok kör bu durumu bilmeli ve daha çok insan müzenin bu programından faydalanmalı dediler. Bi baktım ki o ne? Hemen duyurmaya başlamışlar bile…
  

(Mahmut-Sibel-Pınar-Emel)


Hey! Ayrıca İstanbul Modern'de, Türk Sinemasının 100. yılına ithafen "100 Yıllık Aşk" sergisi vardı. Müzenin hazırladığı long playleri pikaba koyduk. Evvel zaman içinde seyrettiğimiz, lezzeti hiç eskimeyen film şarkılarını dinledik. Öyle güzel bir gündü ki anlatamam. Meteoroloji yağmur fırtına olacak dediği halde, felek yüzümüze güldü. Sımsıcak bir gün geçirdik:)

7 Aralık 2014 Pazar

Ve Çizgi Roman Ve Ön Yargı Ve İletişim


" Bizim diğer kişiler hakkındaki bilgilerimiz 
o kişilerin kendilerini nasıl düşündüğüne dayanamaz, çünkü onların nasıl düşündüğünü bilemeyiz. 
Kişileri ancak ilişkiler içinde anlayabiliriz. "
 Karl Marx, İnsan Toplum ve İletişim'den


 
- Marx mı? Aaa! Bilmez miyim Karl Marx'ı?

Nedense  hınzırca gülümsediğini hissettim.

- Öyle mi?  Yoksa çizgi roman kahramanı mı? dedi.

Bir yazıda okumuştum. Bizim memlekette entellektüel ve iyi eğitim almış kişiler, Zagor gibi çizgi romanları pek okumazlar, okuyanlara karşı ön yargılı olurlarmış. Ne fena!  Çizgi roman popüler bir sanat dalı olduğundan  yani kitle tüketimi için üretildiğinden, hedef okur çoğu zaman ortalama zekanın bile altında görülürmüş.  Kimin yazısıydı ki?
 
Hımm. Acaba her denk geldiğimizde elimde Zagor'ları gördüğü için mi yüzüme böyle acımtırak bakıyordu? Yoksa hangi kitaptan hafızamın gizli arşivine kaydedildiğini bilmediğim o yazı yüzünden mi, çizgi roman okuyan kıt zekalı kompleksine kapılıyordum? Neydi bu şimdi? Muhabbetin başında aklı sıra bilgimi mi sorguluyordu? Harbi bi analiz yapmak için yüzüne iyice baktım. Olanca sevimliliğiyle bir şeyler söylememi bekliyordu.

Ben ise, sol kaşımı kaldırarak, yüzüme bilgiç  bir ifade kondurdum.  Manifesto'nun temel düşüncelerinden giriş yapacağımı düşünüyordum ki... Olamaz!... Bodoslama şu soruyu sordum:

Hiç Karl Marx’ın fotoğraflarına dikkat ettin mi?

Çizgi romanlardaki şaşıran karakterler gibi, kooskocaman açtı gözlerini:

- Ne varmış o fotoğraflarda? dedi.

- Marx 65 yaşında ölmüş. Ama saçları ve sakalları bembeyaz.  Çok acayip değil mi?  

- !!!!????

Marx’ın hayat hikayesi çok acıklı biliyor musun? dedim. Zengin ve eğitimli  bir ailenin kızı olan Jenny ile, kızın ailesinin rızası olmadan  evlenmişler. Birbirlerini çok seviyorlarmış. Yedi çocukları olmuş.  Saçları ve teni koyu renk olduğundan, ailede Marx'a "arap" derlermiş. Hayatları hep sürgünlerde, yoksulluk içinde geçmiş. Yedi  çocuğundan dördü Karl Marx'ın gözlerinin önünde ölmüş. İlk çocuğu öldüğünde Marx 37 yaşındaymış. Bir gecede saçları bembeyaz olmuş. Ne hazin bir hayat değil mi?


Uzandı, çantasını açtı. İçinden Ken Parker ın bir çizgi romanını çıkardı.

- Senin kitap sevdiğini ve çizgi roman okuduğunu farkedince sevindim. Ben de çok severim. Kitap okuyan bir çizgi roman kahramanı hoşuna gider diye düşündüm. Bak, sana bunu getirmiştim. Söze Marx'ı nasıl bilirsin, diye girdim. Yanlış anlamadın beni değil mi,  dedi.

Elindeki çizgi romanın bir sayfasını araladı. Ken Parker, Karl Marx'ın The Capital'ini okumaktaydı.  

İyice tescillenmişti... Kompleksli ve ön yargılı biriydim!


30 Kasım 2014 Pazar

Kargonuz Var!


Fransa'da yaşayan Ayşe, Paris'e gideceğimi duyunca, "Sana bir kargo gelse, gelirken getirir misin?" diye sordu. Tatlı, çalışkan, içten bir genç kadındır Ayşe. Çok severim. Ötesini berisini hiiç sormadım. "Aaa! Sorulur mu? Elbette getiririm!" dedim. En sevimli Ayşe sesiyle, "Şeey... Kargo gelince içini açıp bakmanı, eksiği varsa haber etmeni rica edeceğim." dedi. Bu kez "Hayırdır?" diye sordum. "Bizim küçük sünnet olacak da... Burada sünnet kıyafetleri çok pahalı. İstanbul'dan sipariş edeceğim. Yurt içinde kargo ücreti almıyorlar. Sana zahmet olacak, getirebilirsen çok sevineceğim."dedi. "Olur tabii!" dedim. Kargo ofise geldi. Paketi açtım. Bir kaftan, bir sarık, bir süslemeli plastik kılıç, patolon, gömlek, yelek, maşallah bandı, ayakkabı. Sorun yok. Liste tamam. Ayşe'nin dediğine göre bu padişah sünnet kıyafetiymiş. Pakettekileri görünce, diğer sünnet kıyafetleri aklıma geldi. Pelerinli prens sünnet kıyafetleri...  Subay, asker sünnet kıyafetleri...

Sünnet dini bir merasim. Sadece islamiyette değil, başka dinlerde de sünnet olduğunu biliyorum. İyi ama, sünnet olacak erkek çocuklarına neden acaba padişah, prens ne bileyim  subay, asker  kıyafetleri giydiriliyor? Bilerek ya da bilmeyerek cinsiyet rollerimiz doğuştan itibaren  belli kalıplarla şekilleniyor ya, sünnette padişah, prens, asker kıyafeti giydirmekle, acaba erkekler hangi kalıplar içine sokuluyor? Bu kıyafetler erkek çocuğun kişiliğini acaba  nasıl etkiliyor?  Böyle sorular zihnime tebelleş olunca, toplumsal olarak, taa çocukluktan erkeklere biçilen rollerin masum ritüeller içine nasıl yerleşmiş olduğunu düşündüm. Ayşe'nin oğluna padişah sünnet kıyafeti giydirmesinin altında, ataerkil sistemin işlediği dünyamıza, bir tane daha  geleceğin egemen erkek karakterini yetiştimek niyeti yok elbette...  Gene de çocukluktan içselleştirilen rollere kafa yormam gerekiyor sanırım... Du bakalım.



27 Kasım 2014 Perşembe

Ve Zagor Ve İyilik Ve Komik

           

 - ÇOK İYİSİNİZ... HERKESE EL UZATIYORSUNUZ!
- HA HA HA! ELİMDEN GELENİ YAPIYORUM AMA NE DE OLSA BEN BİR AZİZ    DEĞİLİM!



not: az önce zagor'un  denizde dehşet adlı eğlenceli bir macerasını okuyordum.  bir kadının tatlı sözleri  karşısında zagor'un yüzündeki ifade nasıl ama? mahcup mu olmuş ne? ha ha ha! bayıldım... nasıl özlemişim anlatamam. hemen bir karesini aşırıp, hayal kahvem'e koydum:)




26 Kasım 2014 Çarşamba

"Aşk Su İle Sönmeyen Bir Yangındır Mualla..."


Kırmızı renkte bir kitap kabı… 
 Kitap kabının tam ortasında Sadri Alışık’ın fotoğrafı…  Hemen üstünde  şu yazı:
“Aşkın Güngör İftiharla Takdim Eder”
Hay canına sayın seyirciler! 

Aşkın Güngör’ün külliyatı vardır bende. 
İyi de abicim, bu kitabını ne gördüm ne işittim. 
Şaştım kaldım yeminle...  

Durur muyum? Kitaplardan birini derhal rafından çektim. Heyyy!..  Ne güzel kitap ismi...
“Her Daim Bu Sevdada Ben Bir Sadri Alışık ve Türk Şiirinin Mümtaz Kafiyeleri”

Şöyle bir sayfalarını dalgalandırdım. Gözlerime inanamadım. 
Hastası olduğum Kakafona Silsilesi de vardı içerisinde…

 “Yok artık!” dedim… Yooo... 
Gerçek miydi sahiden? 
 Allahım!
Bu yaşadığım feleğin şahane bir kıyağı değil de ne?"
 
Durur muyum? 
Derhal Sadri Alışık  tavrına girdim.
“Yani ya Allahıma kitabıma, bu kitap karşısında annadınız mı bittabi, boynum kıldan incedir bilakis.” dedim. 
Hemencik  kitabı oracıkta satın alıverdim.
Nasıl almam?   
Bunlar tastamam Aşkın Güngör’ün şiirleri…  
Dikkatinizi çekerim abilerim ablalarım...  
Bu şiirler işkembe-i kübradan atmasyon değildir.  
Yeminle harbi şiirlerdir. 
Yürekten gelirler, ahaa, taaa şuracıktan...  
Gözlerimi kapadım. 
Bir sayfasını araladım.  
Şiirlerden fal tuttum şakacıktan...

Şiirin adı.... "İmdat Hanım, İhmal Sokağı, On Altı Numara"  

"Ha?
Tamam."
Kendime geleyim...
"Anlatırım bi'ara..."



20 Kasım 2014 Perşembe

Şşşttth!.. Kimse Duymasın! - 6 -


Kitaplığın merdiven basamağına oturarak düşündüm.
Makul ve insani bir sebep bulabilirdim.
Mesela "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kitaplarını, kitaplığıma güzellik katmasını düşündüğüm için aldım. Kimini okudum, kimine dokundum." diyebilirdim.
 
Bunu söylemek biraz yalan olacaktı.
 
Tüm bu kitapları alırken, görülmeyen şeyleri gören, işitilmeyen şeyleri işiten ve bir hayalin, bir gölgenin içinde, yani bir tasavvurun imkânlarındaki  hudutsuzlukla kâinatı idrak eden bir insan sıfatıyla eğlenmekti niyetim.

Gerçekten!




not- Koyulaştırılmış cümleleri Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Abdullah Efendinin Rüyaları adlı öyküsünden aşırdım.

18 Kasım 2014 Salı

Yağmurun Sesine Bak... Yooo... Şu Feleğin İşine Bak!



O gün öyle esti…   Çılgın sonbahar yağmuruna aldırmadım.  İstanbul’a gittim.
Karaköy’den tramvaya bindim. Mimar Sinan Üniversitesi durağında indim.  Orhan Kemal’in 100. Doğum Günü Sempozyumu’na yetişmek niyetindeydim.  
Yağmur hiç dinmeyecek gibiydi. Tramvaydan indim.  Kaldırımlara vuran yağmur insanın içini coşturuyordu. Bembeyaz saçlarına siyah beresini hafifçe yanlamasına takmış, ufak tefek bir adam üç adım önümde yürüyordu. Şemsiyemi açtım. Acele adımlarla yanına ulaştım. Şemsiyemin yarısını başının üstüne geçirdim.
- Aynı yöne gidiyoruz, şemsiyemin altına girmek ister misiniz? Birlikte yürüyebiliriz. Dedim.
Durdu. Bana baktı. Sakalları kaşlarıyla birlikte bembeyazdı. Fısıltıyla:

- Merhaba, dedi. Başka ses etmedi. Nazikçe koluma girdi. Şemsiyemin altında yürümeye devam etti. Ben ise yürümekle kalmadım, yeniden konuşmaya başladım.
- Orhan Kemal’in doğum gününe gidiyorum da, dedim.
Şaşırdı sanki… Tekrar durdu. Muzipçe gülümsedi.
- Orhan Kemal hemşehriniz mi olur? Dedi.
Sanırım bu soruyu hiiç beklemiyordum. Hafifçe alt dudağımı sarkıttım.
-Yoooo! Dedim.
Gülüverdi.
- Niye gidiyorsunuz peki? Dedi.

Ötesini berisini düşünmedim. Coşkuyla anlatmaya başladım:
- Orhan Kemal’i çok severim. Öykülerini severim. Anarşist ruhunu severim. Sonsuz insan ve memleket sevgisini severim. Nazım Hikmet’le hapishane anılarını severim. Onun yazdıklarını okurken, Türkçemin lezzetini hissederim. Dedim.
Mimar Sinan Üniversitesi’nin kapısına gelmiştik. Aklımdan geçen şuydu, ben nasılsa tüm gün kapalı mekanda olacağım ya, şemsiyemi ona hediye edeceğim.
- Burada yolumuz ayrılıyor…… dememe kalmadı, okul bahçesinden bir grup insan bize doğru koşmaya başladı.
-Ethem Abi hoş geldin, diyerek yol arkadaşıma el ettiler.
Hoppalaaa! Nasıl yani? Şaşırdım kaldım.
Onlar birbirlerine dostlukla sarılırken, içlerinden birine olan biteni ayak üstü anlattım.
- İnanmıyorum! Yoksa meşhur biri mi? Diye sordum.
- Elbette, dedi. Ethem Çalışkan!.. Çok ünlüdür. Mimar Sinan mezunudur. Atatürk’ün imzasını stilize eden, ders kitaplarında yer alan İstiklal Marşı’nın ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin yazımını yapan kişidir.
 
Yeminle hiç bilmiyordum. Yan yana geldik.
- Aşk olsun ama… Beni nasıl da bıdı bıdı konuşturdunuz. Meğer siz de Orhan Kemal’in doğum gününe geliyormuşsunuz, dedim.
Bembeyaz gülümsedi.
- Benim için çok güzel bir gün başlangıcı oldu, teşekkür ederim dedi.
İnanılır gibi değil… İlk konuşmacılardan biri idi… Ve  elimdeki kitabı sevgiyle adıma  imzalayıverdi:)