22 Ekim 2010 Cuma

İnsanın Yüreği Titrer mi?


Bu fotografta iki sevdiğim  var. Biri öğretmenim Mehtap Hoca. Diğeri Mehtap Hoca'nın elindeki  benim bağlamam. Gönül. Evet, Gönül koydum bağlamamın adını. Geçen yıl, yüreğimin kuytusunda bunca zamandır gizli kalmış bağlama çalma hevesi ayan beyan kendini belli edince, üzerine  Kocaeli Belediyesi'nin  ücretsiz bağlama kursu denk gelince,  beni kim tutabilir? Haftada bir gün iki saat bağlama kursuna devam ettim. Ben gecikmiştim tabii.. Kurs aylar önce başlamıştı. Kursa misafir öğrenci olarak katıldım. Bağlama kursuna ilk gittiğim günü hiç unutmam. Ofiste ogün gerçekten çok işim vardı. Ben kursa vardığımda, ders çoktan başlamıştı. Ben zaten koştura koştura geldiğimden sınıfın kapısında  nefes nefese kalmıştım. Çok heyecanlıydım. Bu yaştan sonra bağlama çalmaya heves etmiştim ya,  biraz da utanıyordum ne yalan söyleyeyim.  Ayrıca o anda gözümüm önünden hep bağlama çalan erkekler geçiyordu. Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Özay Gönlüm... Bağlama ile kadını bir türlü  özdeşleştirememiştim.  Bağlama erkek sazıydı sanki.. Bir kadının elinde bağlama nasıl dururdu ki? Kapıda  böyle karışık düşüncelerle bir süre kalakaldığımı hatırlıyorum. Geri dönsem mi? İçeri girsem mi? Ne yapsam? Sonra bir cesaret açtım kapıyı... Girdim içeri... Heyy! Bağlama dersinin hocası bir kadın değil miydi? Aaa! Sonradan adını öğrendiğim Mehtap Hoca elindeki bağlamayı akort yapıyordu. Allahım... Bir kadın bağlama öğretiyordu.  Ne güzel! Ellerimi amen yapar gibi göğsümün önünde birleştirdim. Sessizce “özür dilerim.” dedim. “Dert etme” der gibi başını salladı. Yerime geçtim. Oturdum. Allahım Mehtap Hoca nasıl güzel bir türküyü çalıp söylüyordu! Dinledikçe tüylerim diken diken olmuştu. Hem bağlamanın sesi hem de türkünün nağmesi nasıl çarptı silkeledi beni anlatamam...  "Lambada titreyen alev üşüyor... Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban..." Vay canına sayın seyirciler!.. Nasıl damardan bir türküydü bu böyle. Dinledikçe resmen içimi acıtıyordu. Aynı şeker kırığı gibi... "Tabiblerde ilaç yoktur yarama... Aşk deyince ötesini arama... Her nesnenin bir bitimi var ama... Aşka hudut çizilmiyor Mihriban..." "Allahım, zamanı geldiyse şimdi ölsem... Ölsem gam yemem, inan ki yemem" diye aklımdan geçirmiştim...

 
Bağlamanın sesi  şeker kırığının dile batması gibi yüreğime batıyordu. Off! Nasıl acıtıyordu... Ama türküyü dinledikçe... dinledikçe... Şeker eriyor... eriyor... Türkünün bitimiyle acı usulca sona eriyordu. Bağlamanın sesi ve türkü bana aynen böyle bir his geçiriyordu. Daha önce hayatımda hiç duymadığım yeni bir histi bu. Eğildim elimdeki bağlamamın kulağına… Dedim ki usulca “İyi ki vazgeçip dönmemişiz gerisin geriye Gönül! İyi ki! Türkülerin meziline girelim bir hele… Bakalım ne hisler öğreneceğiz türkülerle!” Şimdi Mehtap Hoca ile kursumuz başladı gene. Bu kez en baştan başlıyorum. Geçen sene heybeme koyduğum türkülerim var. Bu yıl hem onları geliştireceğim hem yeni türküler öğreneceğim. Sonra gelip Hayal Kahvem'e olan biteni döktüreceğim... Bağlamanın sesi var ya... Off! Nasıl bir şey bu Allahım! İnsanın yüreği titrer mi? Ben şahidim. Titriyor inan ki!

21 Ekim 2010 Perşembe

"Gam Defetmek" Diye Bir Şey Duymuş Muydun Daha Önce?


Cemal Kafadar'ın tam manasıyla izini sürüyorum. O nerde ben orada... Hakkında yazılan bütün yazıları okuma gayretindeyim.  Cemal Kafadar kim peki? Şarkı söylüyor da klipleri mi var? Yook! Dizi filmler çevirmiş de televizyonda mı oynuyor? Yook! Peki bir futbol takımına milyonlarca dolarla transfer edilmiş bir oyuncu ya da kaleci mi? Yook, değil!  Peki çetrefilli özel hayatı sebebiyle gazetelerin baş sayfasına konu  mu oldu? Aslaaa...  O zaman nerden bileceğiz Cemal Kafadar'ı değil mi? Oysa bilinmelidir. Türk tarihi profesörüdür. Ben nereden biliyorum peki? Bu kadar görüntü, ses ve yazı  kalabalıklığı arasında kendisini tanımam tamamen tesadüfidir. Kitapçılarda dergileri karıştırmayı seviyorum ya, dergilerden birinde denk gelmiştim. Sonra "Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken" adlı kitabını kitapçılarda çokça aramıştım. Evliya Çelebi hakkında yazılarını okumuştum. Hatta Hayal Kahvem'e yazmıştım. İşte burada.... 

 
Bazı kelimelerin melodisini çok severim diye bir yazı yazmıştım daha önce...  Burada... Severim gerçekten. Şimdi yeni bir kelime üzerinde yazı yazmaya çalışacağım. Ve referansım Cemal Kafadar olacak. Melosini ve anlamını çok sevdiğim ve artık eskisi kadar kullanmadığımız bir kelime bu... "Gam"... Ne hoş bir kelime değil mi? Okuyunca kalpten vuruyor insanı... Yüksel Göktürk ve Ulaş Özdemir'in Cemal Kafadar'la yaptığı bir söyleşide, blues müziği hakkında birşeyler anlatıyordu.  Günümüzde Türkçede blues'a en yakın kelimenin "efkar" olduğunu söylüyordu. Ama aşık edebiyatında ve kahvelerin yayıldığın dönemlerden bahsedilirse, en önemli kelime neymiş biliyor musun? "Gam"... O duygu içinde Osmanlıların en çok kullandıkları kelimeymiş "gam"... İnsanların ruhi ve zihni sorunlarından bahsederken "Ah!Gam var onda!" denirmiş. İşte bunları okudum ya o kadar hoşuma gitti ki anlatamam. Şiirlerde de çok geçermiş bu kelime... Bak şimdi... "Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürur...  Olmaz bir hanede mihman mihman üstüne" demiş Rasih Efendi sözgelimi...  Bayıldım bu dizelere... Sürur sevinç demekmiş... Bir hanede misafir misafir üstüne olmaz. "Sen şimdilik gelme sevinç, gönlümde gam var, bırak ben önce gamla helalleşeyim." demekmiş. Ne güzel! Müzikte gam kelimesi kullanılır ya, buradan gelip gelmediğini bilmediğini söylüyor Cemal Kafadar.  "Ama olabilir, duygu perdelerimiz bir yerde perde değil mi müzikte" diyor.  Gam çok kritik bir kavrammış. Eskiden gam defetmek için fıkra anlatmak adeti varmış. Hatta 16. yüzyılda yazılmış  açık saçık bir fıkra kitabı varmış. Adı neymiş bu kitabın biliyor musun? "Gam Defeden"...  Onu "Blues Buster" diye çeviriyormuş Cemal Kafadar. Niye? Çocuklar "ghost buster" lafını bildiği için.  Sonra gamla ilgili sözlerine şöyle son veriyor... Diyor ki: "Hem felsefi, hem sosyolojik tarafıyla insanların değişik bağlamlarda nasıl bir gam hissettiğini bilmek bir tarihçi için müthiş olurdu.  Müzik tam oraya giriyor, damardan giriyor yani." 



Sana bir şey söyleyeyim mi, öğrenim hayatımda bir kez ikmale kaldım. O derste Tarih'ti... Bakar mısın koskoca profösörün yaptığına? Hem tarih anlatıyor. Hem tarih dersinin içine müzik ve edebiyat katıyor. Keşke daha çok yazsa ve televizyon programları yapsa Cemal Kafadar. Çünkü tarih deyince yüreğime çöreklenen gamı kolaylıkla defediyor. Ben Cemal Kafadar'ı takip etmeyeyim de kim mi takip edeyim söyler misin? Şimdi var ya, canım  fena halde Jimi Hendrix'i dinlemek istiyor.

Trenle Yolculuk Yapmayı Hayal Edersem, Gör Başıma Neler Gelir?

Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bak şimdi... Geçen hafta seyrettiğim Alfred Hitchcock’un Kaybolan Kadın adlı filmi başından sonuna trende geçiyordu… Nasıl gözüm kaldı anlatamam. Neye mi? Trenle yolculuğa tabii.. Uzun zamandır nasıl heves ediyorum... Of! Yok artık dayanamayacağım… Tak etti canıma... Tamam.. Çantamı takacağım sırtıma… Trenle seyahate çıkacağım mutlaka… Evet… Evet… Çıkacağım… Hem de tek başıma…Fazla eşya almayacağım yanıma. Kitapsız olmaz ama.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda… Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım… “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela çok uzaktaki ıssız bir kasabaya… 
Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir ya... Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.
Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmlerinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım trenle yola… Olmaz ama… Yoo.. Şimdi sabah ya... Aydınlık hayaller kurmalıyım. Hımm.. Çok işim var... Çokk... İşe gitmeliyim.. İşe… Trenle mi? Yooo… Ne treni?  Yooo... Arabamla gideceğim tabii...Yooo.. Trenden kim bahsetti ki?

20 Ekim 2010 Çarşamba

Çok Şey Bilen Adam Mı? Çok Şey Bildiğini Sanan Kadın Mı?

Yılın son ayları... İşimin en debdebeli zamanları. Diğer aylara göre daha fazla çalışıyorum. Kafa dağıtmanın en iyi yöntemi sinema... Sinema hayatı eşsiz kılmaz mı? Kılar tabi… Film seyretmek bünyeme daima iyi gelir. Şifa verir bile diyebilirim. İnsanın hayatta bazı bağımlılıklarının olması hoş bir şey. Hele benim gibi hayal alemi geniş birinin, sinemanın engin büyüsünden etkilenmemesi ve sinemaya bağımlı olmaması mümkün değil. Neyse… Son günlerde, bir film vardı aklımın köşesinde. Merak kurdu kemirip durmaktaydı beni. Bulup buluşturup seyretmek istiyordum. Alfred Hitchcock’un İp adlı efsanevi bir filmi olduğunu okumuştum bir yerlerde. Çok merak ediyordum.. 1948 yapımı bu filmde hiç makas kullanılmamış. Tek bir mekanda, kameranın düğmesine basıldıktan sonra, film başından sonuna kadar hiç kesintisiz çekilmiş. Aynı zamanda ünlü yönetmenin ilk renkli filmiymiş falan.. Bu filmi seyretmek isterken, isterken… Gene bir Hitchcock filmi olan, 1934 yapımı Çok Şey Bilen Adam adlı film elime gelmedi mi? Ne yapayım? Oturdum seyrettim tabi.. Siyah beyaz bir filmdi. Filmin başlangıç sahneleri İsviçre’de bir kayak merkezinde geçmekteydi. Hatta kaymakta olan bir kayakçı, dengesini kaybediyor, yuvarlanıyor, yuvarlanıyor… Seyircilerin arasına düşüyordu.

Hava soğusa diye bekliyorum. Kaç zamandır dağların tepelerine bakıp bakıp duruyorum. Aslında tam gözüm karlı dağları arıyor ki,  hoop hemen yüzümü çevirmeye çalışıyorum. Fark ediyorum. İçimdeki kayak hevesi kendi kendini dürtmeye başladı gene. Kayak da başka bir bağımlılık durumu bende. Mevsimsel. Hatta yılda bir kerelik bir heves bile diyebilirim. Olsun. Yılda bir kez bile olsa, kayak yapmaktan büyük bir keyif alıyorum. Lütfen, "olur mu?" deme...  Şarkıda bile “Yeter ki gel bana, senede bir gün” denmiyor mu? Deniyor… Hatta “Senede Bir Gün” diye, hani Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet’li bir film vardır ya… İki sevgili şimdi hatırlamadığım bir sebepten ayrılırlar da hani.. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra birbirlerini bulurlar. Ama kız evlenmiştir ne yazıktır ki… Ve ölümsüz aşklarını yadetmek için senede bir gün hep aynı kır kahvesinde buluşurlar hani… Yılda bir kez yapılmasının yeterli olabildiği keyifler, bağımlıklar olabiliyor demek ki. Peki ben neden lafı bu kadar dolandırıyorum. Kaymayı severim. Ama senede ancak bir kez kayabiliyorum, desem yeterli olmayacak mıydı? Olacaktı tabi.. Neden uzatıyorum? Çok şey bildiğimi mi sanıyorum?
Aslında şunu diyecektim.. Hitchcock'un Çok Şey Bilen Adam adlı filminde, hani kayakçı yuvarlanarak düşüyor demiştim ya filmin ilk sahnelerinde... Tam o sahneleri seyredince, film dondu biliyor musun benim beynimde. Bir süre koptum filmden. Daldım eski günlere... Geçen yıl, ben, arkadaşlarım Banu ve Mualla günü birlik Kartepê'ye çıkmaya karar vermiştik. Ve çıktık. İkisi cadı gibi kayıyorlar. O zirve benim bu tepe senin cayır cayır dolanıyorlar. Ben işin keyfindeyim ya kendi kendime kayıyorum. Liftle yukarıya çıkarken yanıma kim denk gelirse muhabbet ediyorum. Kayarken, aynı bisiklete binerken olduğu gibi, arada sırada ellerimi iki yana açıp rüzgarı kucaklıyorum. "Heyyy!" diye hayata bağırıyorum... Kafama göre takılıyorum işte... Bir ara bizim kızlar "böyle kısa pistlerde dolanma, bir kere de gel en zirveye... Şöylee uzunn bir pistte kay. Bak nasıl keyif alacaksın" diyerek başımın etini yediler. İnandım arkadaşlarıma. Dinledim. Kartepe'nin en uzun pisti ne kadar olacak ki dedim. En uzun yani en yüksek piste çıkmak için lifte bindim... Çıkıyoruz güya... Nerdeee? Çık çık çık bitmiyor... İnanamıyorum yaaa... Nasıl kayacağım bu kadar zirveden aşağıya? Bu iki tatlı cadı bir süre benimle kaydılar. Baktılar ki ben ağır kayıyorum. Onlara uymuyorum. "Siz gidin!" dedim. "Zaten size uydum zirveye geldim. Şimdi mümkün değil size uyup kayamam. Kafama göre takılacam.. Yürüyüünn!" Resmen korku filmi gibiydi vallahi. Bazen nasıl dik oluyordu pist. Bir de dar mı dar...  Öyle böyle değil. Her yerden bir kayakçı fırlıyor. İnanılmazdı. Şimdi yazarken bile tüylerim diken diken oldu. Ama o korkuyu hissetmek de çok keyifliydi ya... Valla... Asıl korkutucu tarafı Kartepe, Uludağ gibi bakımlı değildi. Karlar düzeltilmiyordu. Sanki dağ "gel bende düş!" diyordu yani, öyle diyeyim. Çok dik yerlerde kaç kere kayakları çıkardım da popomun üzerinde kaydım yemin ederim. Bana ne? Düşeceğime... Utanmadım hiç kimseden. Aldım kiraladığım kayakları koltuğumun altına. Oturdum kara... Başladım oturarak kaymaya... Bir ara tam  kayaklarla kayıyordum ki Banu aradı beni. Düşmüş. Biraz beklemiş. Kalkamamış. Yardım istiyor. Hemen yardım çağırdık tabi. Kar ambulansı ile indirdiler Banu'yu. Dizde ve bacakta iki kırık. Ameliyat oldu. Korkuttu bizi. Ama çok şükür iyi şimdi... Nerden geldim kuzum ben buraya? Hitchcock'un filmini anlatmak için başladığım yazımdan, senede bir gün kayak yapmaya geçmiştim... Eee! Sonra... Ben bitirmedikçe lafı... Yazı uzadıkça uzadı... Ben var ya en iyisi Ölü Ozanlar Derneği ile son vereyim bu yazıma. Şöyle toparlasam.... Desem ki sana...  Ölü Ozanlar Derneği'n deki Robin Williams'ın oynadığı Edebiyat öğretmeninin öğrencilerine fısıldadıkları gibi: "Carpe Diem!" desem mesela... Nerdeysen şu anda... Hangi şehirde... Hangi bölgede... Hangi memleketteysen... Unutma!.. Ağlamak için değil gülmek için sebep ara.. Anı yakala!... Yoo.. Çok şey bildiğimi sanma... Ölü Ozanlar Derneği'nde Edebiyat öğretmeni demişti de çocuklara... Ordan kalmış aklımda.

19 Ekim 2010 Salı

Mutluluk Neydi Ki?


Dün İstanbul'da günüm pek verimli geçmedi ne yalan söyleyeyim... Artık gizlimiz saklımız yok ki seninle, neyi gizleyeyim? Sabah erken çıkmıştım evden. Kahvaltı yapmamıştım. Sadece bir bardak portakal suyu içmiştim. Yaptığım görüşmeden sonra canım o kadar sıkılmıştı ki yemeği aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Alışıktım aslında... Kendilerine insan diyen fakat insanlıktan nasibini almamış yaratıklardan her an her şey beklenirdi nasılsa. Yapmışlardı yapacaklarını işte. Bütün emeklerimi heba etmişlerdi gene. Bunu farkettiğim anda toplantıya nasıl dayandığımı bir Allah biliyor bir ben. Bir ara yaslandım arkama... İçimden ama içimin dayanabildiği en yüksek sesle "toplantı bir an önce bitse," diye dua ettim. Çene balatalarım talimliydi esasında... Böyle münasebetsizlik yapanlara öyle bir girşirdim ki girişmesine, nedense anlayamadığım bir hanımlık çökmüştü üstüme. İyi huylu kız olma hususunda yıllardır hiç bu kadar ileri gitmemiştim. Biraz daha sabır edersem sonu kabirde biteceğini anladığım anda çiviye oturmuşcasına fırladım sandalyemden. Yüksek müsaadeleriyle ayrılmak için izin istedim. Bu ben miydim Allahaşkına? Halen hangi nezaketin derdindeydim? Neden hem yaptıkları densizliği hem de kendi suratlarına benzeyen koca kapılarını çarpıp çıkmamıştım ki dışarıya... Bu neyin kibarlığıydı ki? Olsa olsa kibarlık budalalığı olabilirdi anca. Toplantıdan çıkıp da serin sonbahar rüzgarını suratıma şamar gibi yiyince azıcık açılır gibi oldum. Gene de sinirle arabama bindim. Hışımla araba kullanmaya başladım. En kısa yoldan otobana daldım. Müziği açtım. Asabım çok bozuktu. Biliyordum. Aslında otobanda değil kendi ruh halimin karanlık sokaklarında araba kullanıyordum. Göz açıp kapayana kadar bizim şehre varmıştım çoktan. 


İzmit'teki işlerime aynı suskunlukla devam ettim. Canım bir şey yapmak istemiyordu. Ofise hiç gitmedim. Bir ara aniden silkelendim. Neden acaba bu kadar mutsuz hissediyordum ki kendimi? İş hali ya da insanlık hali... Gün verimsiz geçmişti... Birşeyler ters gitmişti... Eee! Ne olacak ki... Hiç mi görmedim, yaşamadım böyle çapariz halleri? Beterlerini yaşamışımdır... Hatırlamıyorum şimdi... Sildim hafızamdan gitti... Bugün bir kapı kapanır... Yarın başka kapı açılır... Felsefemiz bu değil mi? Sağlık olsun illa ki! Tamam bunları düşünüyordum düşünmesine ama hala mutsuzdum... Kendimi bir türlü çözemediğim çok bilinmeyenli denklem gibi hissediyordum ki, o ara telefon çaldı... Benim kardeş... Nerde olduğumu sordu... İzmit'te olduğumu söyledim. "Hemen bize gel abla"dedi. Cuma günü bir seyahate çıkacağımı biliyor... Görüşemiyeceğiz bir kaç gün. "Çok özlerim sonra son bir görüşelim," dedi... Kıyamadım. "Tamam," dedim. Aaaa! Saat akşamın altısı olmuş... İyi de bu saate kadar ben hiç yemek yemedim ki. Anladım işte.. Mutsuzluğumun buldum nedenini... Açtım.. Aç... Kurt gibi açtım hem de... Birden ellerim titremeye başlamadı mı açlığımı hissedince... Dün gece nasıl güzel zeytinyağlı yemekler yapmıştım anlatamam... Döktürmüştüm inan ki... Oyy! Aklım evde kaldı şimdi... Kardeşin kapı zilini parmağımı kaldırmadan çaldım. Kapıyı açmasıyla ayakkabılarımı fırlattığım gibi selam melam vermeden hemen mutfağa daldım. İster inan ister inanma montumu bile mutfak kapısının girişine atmışım. Öyle bir hışımla girince korktu tabii benim kardeş. "Hayrola abla?" dedi. Cevap vermedim. Sadece "Yemeeeek...Yemeeekkk!" diye inledim. Yüzüme hicranlı hicranlı baktı... "Az önce kalktık sofradan. Bütün yemekler bitti." dedi. Öyle bir "Neeeee!" demişim ki yer gök sesimden inledi. İçimin bir kısmından gelen kahkalarla mı güleyim yoksa yüzünü gözünü mü tırmalayayım bir an bilemedim. Dişlerimi sıktım. Ellerimi yumruk yaptım. Boğazıma kadar gelen öfkemi tuttum. Gözüm kimseyi görmüyordu inan ki. Delirmiş gibiydim. "Dur dünden kalma biraz makarna var dolapta. Onu ısıtayım bari" dedi. Bu sözleri duyunca birden yüzümün ifade kontrolünü kaybettiğini hissettim. Bir şeyler söylemek istiyordum esasında. Söyleyemiyordum da, sanki Japon balıkları gibi ağzımı açıp açıp kapatıyordum o anda. Bir kaç kez derin derin nefes aldığımı hatırlıyorum o kadar. Sonra hangi ara buzdolabının kapısını açtım... Nasıl becerdim bilmiyorum... Saniyeler içinde makarnayı ısıttım... Tabağa koydum... Çekmeceden çatalı kaptığım gibi mutfak masasına oturdum. Ellerim titreye titreye, her hüplemede "hımmm.. hımmm" diye inleye inleye tabağı sildim süpürdüm. Keşke jüri falan olaydı mutfakta.. Guiness rekoru kırardım valla. Ohh yaa! Anca kendime geldim. Baktım ki o ne? İki yeğen önde babalarının dizlerine sarılmışlar, koca koca açmışlar gözlerini, dehşet içinde bakıyorlardı bana. Kardeşim... Son gördüğüm yerde, mutfak kapısının girişinde donakalmıştı sanki ayakta. "Hayrola?" dedim. "Hayrola çocuklar? Ne seyrediyorsunuz öyle? Korku filmi mi çeviriyoruz burda?" Sesleri çıkmadığı gibi bir süre daha kıpırdamadan kaldılar. Bir tablo gibiydiler adeta. Ben... Şöyle bir içime döndüm. Artık kendimi mutsuz hissetmiyordum. Ohh! Yemek yemiştim. Mutluluk neydi ki? Mutluluk galiba kocaman bir tokluk hissiydi.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Beslenme Bozukluğu Mu? Bende Mi? Yoooo...


Son günlerde o kadar iştahsızım ki sorma. Anlatılacak gibi değil. Yemek önüme hazır gelse misal, elimin tersi ile itiyorum. Bu benim tarzım değil. Öncelikle her türlü yemeğe saygı duyarım. Nimettir diye düşünürüm. Sonra emek verilmiş ve önünüze sunulmuş değil mi? Emeğe illa ki hürmet gerekir.  Ayrıca iştahlı biriyimdir. Yemek ayırmam, ne bulursam siler süpürür yerim... Hal böyleyken  şimdi  yemeğe isteksiz bakıyorum ya  bünyemi rahatsız ediyor  halim, ne yalan söyleyeyim. Yooo, yemek pişirmek konusunda gene fazlasıyla iştahlıyım. Hatta abarttım. Yemek pişirmede obur davranıyorum diyebilirim. Daha önce yapmadığım, denemediğim öyle yemekler yapmaya başladım ki, yakında yemek bloğu hazırlayabilirim.  Hiç deniz börülcesiyle yemek pişirmiş miydin? Ben pişirmemiştim. Oysa ne güzel ve ne kolay bir zeytinyağlı yemek oluyormuş deniz börülcesiyle.. Haşladığın deniz börülcesini sarmısak, limon ve halis zeytinyağla harmanlıyorsun. Nefaseti yerinde, lezzeti fevkaladenin fevkinde bir salata geliyor önüne... Öyle böyle değil. Bir çatal ucuyla ağzıma attım. Hımm... Mükemmel. Eskiden olsa siler süpürürdüm, ev ahalisine kalmazdı yemin ederim. Şimdi bir çatal ucu yetti. O kadar. Peki televizyondaki yemek programından öğrenip izini sürdüğüm Konya usulü vişne tiridine ne diyeceksin? Büyük bir hevesle özellikle markete gidip vişne kompostosu aldım. Kare ekmekleri usulune uygun pişirdiğim şekerli vişne suyuyla ıslattım ve üzerlerine çekirdekleri çıkarılmış vişneleri yerleştirdim. Verdim fırına... Bir pişti ki... Oy oy oy... Görüntü şahane... Çatal ucuyla aldığığım vişne tiridini ağzıma attım... Of! Lezizz... Leziz olmuş tek kelimeyle... İyi ama gerisi gelmiyor gene. O kadar. Hoş iyi oldu. Kilo verdim. Gene de beslenme bozukluğu yaşamak istemiyorum anlatabiliyor muyum? Beslenme bozukluğu iyi gelmez bünyeme.
Dur şimdi... Aklıma ne geldi biliyor musun? Ben unutayım yemek konusundaki beslenme bozukluğu durumumu. Başka bir beslenme bozukluğu çeşidine geçeyim. Murathan Mungan'ın bu konuda bir yazısı vardı. Nasıldı? Şöyle... Beslenme bozukluğunun çeşitleri var diyoruz ya en yaygın olanı neymiş biliyor musun? Başkalarının başarısızlığından, mutsuzluğundan zevk almak. Bu tür beslenme bozukluğu olan insanlar, başkalarının başarısızlıklarıyla beslenirlermiş. Yapılanların iyi, olumlu yönlerinden çok olumsuz yönleri bu insanları keyiflendirirmiş. Hatta öyle olurmuş ki, bu durum artık kötü niyet halinden çıkar bir görme biçimi, dünyaya bakış hali olurmuş. Ellerinden başka bir şey gelmezmiş artık biliyor musun? Bu nedenle de kendileri gibi mutsuz, dertli, karamsar insanlarala birlikte olmayı tercih ederlermiş. Kişisel yetersizlerini hep memleketin koşullarıyla açıklama yoluna giderlermiş. Elbette memleketin koşulları sebebiyle olumsuz giden durumlar olacaktır. Ancak herşeyi bu şekilde açıklamak ne kadar doğru?  "Bu memlekette bu kadar olur, daha fazlası olmaz" a göre hayatlarını kurunca, "memleketin her türlü şartlarına karşı" başarılı olanlara iyice düşman kesilirlermiş. Of, ne feci!

Bir başka beslenme bozukluğu çeşidi de, sadece kendi yarattıklarından beslenme durumu... Düşünsene sadece kendi yaptıklarıyla yetinen, başkalarının yaptıkları işlerden heyecan duymayan, başkalarının başarılarına sevinemeyen insanlar vardır ya... Sadece kendi dünyasında yaşayan... Murathan Mungan'ın dediği gibi sonunda kendi karikatürü olan insanlar. Allah saklasın... Öyle olmayayım da!

Bu tür insanlar için açılan "Beslenme Dükkanları" olduğunu biliyor muydun?  Öyle dükkanlarmış  ki buraları ayaküstü insan paralanır, insan harcanır ve çıtır çıtır insan yenirmiş.  Herkes birbirini kendi önünde bir engel gibi görürür ya hani...  Bu yüzden "bir araya gelince birbirlerine yiyecek gözlerle bakarlar, yüreklerinde bütün beklentilerini yoklarlar. Nefretler bilenir, hınçlar körüklenir, hırslar tazelenir" diyor Murathan Mungan.  Sonunda evlerine yorgun argın, mutsuz, perişan döneceklerdir tabii.  Sabah  baş ve mide ağrısı, pişmanlık duygularıyla uyanan insanlar yani... Of... Feci insan halleri...  Yazarken içim fena oldu inan ki...


Yoo... Ben bunlara dahil olmayayım da bildiğimiz yemek yeme konusunda beslenme bozukluğundan muzdarip olayım ne yapayım yani? Bu durumum bile hoşuma gitmedi.  Nedir bu? Birden acıktığımı hissettim... Karnım acıktı... Yemek istiyorummm... Ağza atılacak bir şey  yok mu?

17 Ekim 2010 Pazar

Bu Havada Denizle Top Oynayamayacağıma Göre, Oynadım Yazarların Cümleleriyle...


Denizle top oynadın mı hiç?  Şimdi "Bu  mevsimde denizle top oynamak nerden aklına geldi?" diyeceksen lütfen deme... Sabah erken uyanmıştım. Uzaktan denize bakıyordum. Hafıza ne  tuhaf  bir kutudur bilirsin.  Durup dururken şaşırtır insanı... Ne bileyim?  Öylee denize bakarken aklıma geliverdi. Heyy! Denizle top oynanır tabii. Hele patlak, mavi bir topsa eğer... Sahil boyunca yürürken topa vurursun, dalgalara gider... Deniz dalgalarıyla yeniden sana atar topu... Sonra gene paslaşırsınız.. Sonuncusunda biraz hızlı vurursun, top dalgaların uzağına düşer... Deniz şahsi oynamaya başlar... Topu alıp götürür... Bir daha sana vermez...  Dinler misin? Öykü bu ya.........

Yanlız kalmak istiyorsun... Arkadaşından yazlık evinin anahtarını istiyorsun... O da soru sormadan veriyor evinin anahtarını sana... Biraz bozuluyorsun aslında... Neden kaçmak istiyorsun yazlığa diye bir sorsa ya... Sormuyor. Eve gidiyorsun. Evin her tarafı beyaz çarşaflarla örtülü. Perdeler, sıkı sıkıya kapanmış, camlar, kapılar kepengli kitli... Nasıl ihtiyacın var yalnız kalmaya... Kendine, kendi kendine yettiğini ispatlamaya... Bu bir moral kampı... Oh! Kimseye ihtiyacın yok.. Hele  "O"na hiç... Getirdiğin yiyeceklerden yiyiyorsun. Denizle bir kerecik top oynuyorsun.

 


Radyoda "Yeşil ayna takıldın mı beline?" türküsü çalıyor. "Gelin kurban olam tatlı diline"...  Şakir Öner Gülhan söylüyor, tuhaf oluyorsun. Evi yavaş yavaş incelemeye ve karıştırmaya başlıyorsun. Bir plak kutusu buluyorsun. İçinde "naylon muhafaza yapraklara" dizilmiş 45'likler. Pikap çalışmıyor. Sen plaklara bakıp anımsadıklarını söylemeye başlıyorsun. Ömür Göksel'den "Satmışım anasını ben bu dünyanın"... Erdem Alkın, Fatoş Balkır, Rezzan Yücel... Ve Gökben'den... "Şiribim şiribom şiribinbimbim borobom, dabaday daba dayday, dabadaba day day ay ay"... Hahaha... Çok saçma... Sanki zaman bu dolaba saklanmış, açınca çıkıverdi.  Sanki bir kapak daha var. Açınca içinden Kemalettin Tuğcu'nun çocuk kitapları çıkacak.
 

Aslında şeytan ne diyor biliyor musun? Dolabın içine gir ve zaman dursun.  Gerçekten dolabın içine girmekten korktuğundan mıdır ne kendini deniz kenarına atıyorsun. Deniz gene pas veriyor sana. İki gün önce alıp götürdüğü patlak topu dalgalarıyla önüne atıyor. Oynamak istemiyorsun. Topu alıp denizin erişemeyeceği bir yere koyuyorsun. Biraz önce karıştırdığın plaklardaki şarkılardan bağıra bağıra söylemeye başlıyorsun... "Onda bunda şundadır, şunda bundaa ondadııır, mavi boncuk kimdeysee, benim gönlüm ondadır."... Asu Maralman... "Olur olur bal gibi oluuur... Kim demiş ki olmas diyeee, yeter ki seen"... Rüçhan Çamay "Parra parra parra"... Rezzan Yücel... "Sen iyisi mi çaal sööle"... Cem Karaca, "İlyas Temel Süreyya".... Erkin Baba "Sen yoksun aramızda, şüphe var kanımızdaa"... Timur Selçuk "Beni köör kuyuulardaağğ"... Son olarak Tanju Okan'dan bir parça... "Çocukluğum, çocukluğuum, bir boşluk vaar, dolduramıyorum. O zamanlardan yasaklamışalar, ağlayamıyoruuumm"... Hıçkırmakla böğürme arası tuhaf sesler çıkarıyorsun ama sen de ağlayamıyorsun... Aklına bir kaç dize geliyor...  "Ahmakıslatan değilim dedi... İnandım o yağmura... Ve ıslandım tam bir ahmak gibi"... Eve dönüyorsun. TRT1 hava ve yol durumunu verirken radyoda... "Mazıdağı mevkiindeki heyelan durumu nedeniyle......." Uyuyorsun.  "Ve bugün sabah... Herşeyden habersiz yanımda yatan... Ölü bedenimle uyandım."

BİTTİ

 
Hımm.. Şimdi ben  ne yaptım biliyor musun? Atilla Atalay'ın dünyalar güzeli bir öyküsü vardır. Saklambaç...  Öykü bu kadar değildir tabii ve böyle hiç değildir.. Ne ego savaşları vardır aslında bu öykünün içinde...  Okuyunca nasıl çeki taşı bırakır insanın yüreğine gene... Ve öykünün asıl oyunu, adı üstünde Saklambaç'tır. Yok, ben oralara girmek istemedim. Zaten öyküyü anlatmak değildi ki benim niyetim. Öykünün şarkı yoğun bölümlerini  ve bir de denizle top oynama hikayesini aldım... Çok severim bu bölümlerdeki halleri... Ayrıca öykü bahanesiyle eski şarkı ve şarkıcıları da hatırlamak istedim. Yazdığım yazının içine Numan Serteli'nin sevdiğim iki naikusunu kattım. Ve sonu farklı bambaşka bir öykü yarattım. Yazarlar affetsin beni...  Orijinalini okumak isteyen ki illa okunmalıdır. Atilla Atalay'ın Civciv Kutusu adlı kitabını edinsin. 169. sayfadadır bu öykü... İçine gömülsün... Numan Serteli  haiku ve naikuları için de sevdiğim bloglardaki mümkünmertebe'yi bir zahmet ziyaret ediversin. Eee... Adres gösterdim işte... Bu yaptığım suç olabilir mi? Şeyy...  Sabah sabah canım oynamak istemişti de... Bu havada denizle top oynayamayacağıma göre, oynadım yazarların cümleleriyle... Yaa... Böyleyken böyle işte.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Çizgi Roman Seviyorum. İyi De Niye İlla Zagor Okuyorum?

 
"Kanat Atkaya'nın yazılarını okumayı severim. Hele eskiden kankaları Riko ve Topestolu yazılarına bayılırdım. Uzun zamandır Riko ve Topestolu yazılarına denk gelmedim. Kendine has muhabbetleri vardır. Mesela Topesto "iyi misin?" diye sorarsa, Kanat Atkaya "Bebek bisküvisinin kapak güzeli kadar gürbüzüm." diye cevap verebilir. Oturur günler boyu şampiyonlar liginde kimi tutacaklarını tartışırlar. Belki bu muhabbette Kanat Atkaya Liverpool'u sırf forması kırmızı olduğu için bile tutabilir. Bir Beyoğlu çocuğudur. Cimbom hastasıdır. Kahramanlarını saymaya kalksa, country şarkıcısı Johnny Cash'ten Rezervuar Köpekleri'nde Michael Madsen'ın canlandırdığı karaktere, Hegel'den Zagor Tenay'a kadar uzanan bir liste karşımıza çıkabilir. En sevdiği yemek yaprak sarma, en sevdiği yer Arkeoloji Müzesi'nin bahçesi, en sevdiği Türk filmi Neşeli Günler, en sevdiği Türk tiyatrocusu Ferhan Şensoy, sevdiği çizgi roman kahramanlarından bazıları Krazy Kat ve Pekos Bill... Ruh haline göre, seyrettikleri ya da dinledikleri değişebilir. Kimi zaman sadece Brazil filmini seyredebilir. Lee Perry'nin Kung Fu Meets The Dragon albümünü dinleyebilir. Evcimendir. Günlerce evden çıkmadan yaşayabilir. Hey! Martı Göve li yazılarını da unutmamak lazım. Bir de ev taşıma hikayelerini tabii... Ya müzik festivalleri nasıl seçilir, nasıl gidilir vaziyetleri... Ondan öğrenmişimdir inan ki. Şapka, çamura karşı lastik çizme, iki tişört, diş fırçası, bi bermuda, her gün için bi don, güneş gözlüğü ve yağmurluk. O kadar. Daha kısmet olmadı bir müzik festivaline gidebilmek. Gitmeye niyetlenirsem sayesinde neleri götüreceğimi öğrenmişim işte."  Buraya kadar yazdığım cümleleri, "hangi durumlarda baskı rejimine evet denir?" başlıklı yazımda yazmışım. O yazımdan cümleleri aynen  buraya alıntıladım. O günden bugüne ne değişti peki? Kanat Atkaya geçtiğimiz yaz  evlendi. En son evleneceğini düşüneceğim kişilerden biriydi. Neyse demek ki Kanat Atkaya kendine yeni bir yol seçti.
 
 
Bu sabah baktım ki o ne? "Hürmetler mütemadiyen ey Baltalı İlah!" diye bir başlık  yazmıyor mu gazetedeki köşesinde. Hey! İlgimi hemen o köşeye yönelttim. Bilirsin Zagor okumayı severim. İzmit'te Zagor satılmıyor. İstanbul'a her gidişimde mutlaka satın almaya çalışıyorum. Kitap okumak bir tutkudur bende. Tamam, iyi ama neden çizgi roman okumayı da çok seviyorum? Haydi çizgi roman okumayı seviyorum diyelim, peki neden okumak için illa Zagor'u seçiyorum? Bak şimdi... Hafta içi gün boyu çalışıyorum. Oldukça yoğun bir işim var. Bilirsin  satış mantığı, üzerine bir fiyat konularak serbest piyasaya arz edilen metalar arasında herhangi bir ayırım gözetmez. Elbise de bir metadır, kitap da, poliçede. Ben sigorta poliçesi satıyorum. Benim işimde serbest tarife sistemi işliyor. Hiç şikayetim yok. Gayet güzel. Çünkü rekabet müşteriye büyük avantaj sağlıyor. İyi ama her şeyin bir yolu yordamı olması gerekmez mi? Para kazanacağım diye bu kadar mı boğazlar insanlar biribirilerini? Dirsekleye dirsekleye, itişe kakışa mı iş yapılacak illa ki? İrili ufaklı dolaplar  çevirmeye kalkanlar, saçma sapan düzenlenmiş sözümona  tuzaklarla yenmeye, mat etmeye kalkmalar... Sonra ufak yer tabii... Herkes tanıyor biribirini... Karşı karşıya gelince de, sanki hiç bir şey olmamış gibi binbir şirinlik sergilemeler. İşte yaşam içinde karşılaştığım bu tip  insan zaafları, küçük kurnazlıklar, gülünç hileler zıvanadan çıkarıyor beni. Bunca yıldır çalışıyorum değil mi, alışkın olmam lazım aslında bu tip insan hallerine... Yok olmuyor... Alışmak ve kabullenmek istemiyorum. İşte gene böyle bir haldeydim geçtiğimiz günlerden birinde. Kafam karışık eve dönmüştüm. Elim Zagor'a gitti. Birbirini tamamlayan iki macerası Batı Yolu ve Sierra Balanca'yı arka arkaya okuyup bitirdim. Oh! Ne iyi seçim yapmışım. Tek kelimeyle şahaneydi. Hele bazı karelerinde inan bana kahkahayla güldüm. Zagor bu maceralarda Mormon göçmenlerine yardımcı oluyordu. Mormon göçmenleri bilirsin çok eşli ve çok çocuklu olurlar. Maceranın bir yerinde Mormon reisinin iki kızı ortaya çıkar. Sara ve Raşel... Sarışın olan peri kızı gibidir, diğeri ise kara kuru çiroz bir şeydir. Biri Zagor'a diğeri Çiko'ya takılırlar. Babaları kızlarının bekar olduğunu ve isterlerse kendileriyle evlenebileceklerini söyleyince, Zagor ve Çiko'nun halleri o kadar güzel çizilmiş ki çizgi roman karelerinde anlatamam sana... Kitapta görmelisin mutlaka... Zagor remen hapşırıyor.. "HAP-ŞUU!" diye... Anlayacağın Zagor evlenmek lafını duydu ya, bu soğuk espri resmen kanını donduruyor. İşte kimi zaman o kadar iyi gelir ki Zagor okumak bana. Resmen bezgin  ruhuma ilaç yerine geçiyor.
 
 
Kanat Atkaya köşesindeki yazısında, İtalyan ekolünün en uzun soluklu, en sevilen kahramanı Zagor'un 50 yıl önce yazar Sergio Bonelli ve çizer Gallieno Ferri’nin ortak çalışması olarak doğduğunu ve memleketimizde 1962 den bu yana raflardaki yerini koruyan en uzun soluklu çizgi roman olduğunu  söylüyor. Peki neden benim gibiler Zagor maceralarını okumaktan hoşlanıyorlar? Çünkü Kanat Atkaya'nın dediği gibi  "Zagor'da  hem komedi hem korku, hem heyecan kasırgası, hem gizem vardır. Zagor nettir, ekleştirdi mi oturtur. Zagor problemi muhakkak çözer. Zagor dostuna gerçek dost, düşmanına beter böcektir. Zagor korkmaz, korkana da el uzatır. Zagor Baltalı İlah’tır ve baltası hedefi muhakkak bulur, nereye kaçarsan kaç!" 
 
 
 
 
Kanat Atkaya'nın yazısına bir kaç ekleme yapmalıyım. Zagor kadınlara karşı son derece zarif ve yardımsever biridir. En sinirli olduğu hallede bile ağzından küfürlü söz çıkan tek bir kare göremedim. Zagor'un uzun süren, çok ciddi aşk maceraları pek yok. Frida Lang ile evlenmekten son anda kurtulduğu, yakın dostlarından Kaptan Fisleg'in kızı Virginya'nın Zagor'un kitabını yazacak entellektüellikte tahsilli ve zeki biri olduğunu biliyoruz. Ayrıca Gambit, Elettra Warton, Margie'yi Zagor'un unutamadığı aşkları olarak sayabiliriz Evlilik lafının Zagor'a soğuk duş tesiri yaptığını ve sıcak havada bile kanını dondurarak hapşırttığını gözlerimle gördüm.  Resmen bu halinin şahitiyim. İyi ama Kanat Atkaya'da yalnız yaşamaya  düşkün, asla evleneceğine ihtimal vermediğim biriyken evlendi. Zagor'un yarın öbür gün fikir değiştirip evlenmeyeceğine kim garanti verebilir? Şaka bir yana... Ne olursa olsun... Şunu çok iyi biliyorum ki, Zagor kimi zaman bezgin ve kırgın ruhuma ilaç olmuştur. Kimi zaman da mutlu anlarımı paylaştığım çizgi roman kahramanım. Zagor'u ilgiyle okumaya devam ediyorum.  Böyleyken böyle  işte. Bende Zagor'lu vaziyetler bu merkezde.

NOT:  Zagor kareleri Zagor'un Sözü Bu! Bloğundan alınmıştır.

Haydi Masal Gibi "Gelin Pilavı" Pişirelim!

En son anlattığım kısır tarifinden sonra, okadar çok yemek tarifi talebi aldım ki anlatamam. Posta kutum doldu taştı. Sonunda "Peki!" dedim. İşte şimdi yazacağım. Bugün, özel bir törenle hazırladığım "Gelin Pilavı"nı anlatmaya karar verdim. Yemeklerimi yaparken çok özenirim. Hele "Gelin Pilavı" çok daha özel ilgi isteyen bir yemektir. Yapacağım yemeğin adında "gelin" varsa eğer, düğüne hazırlar gibi itina ister. Bu yemek farklı bir bulgurdan, frik bulgurundan yapılır. Gelimiz frik bulguru, Güneydoğu Anadolu yöreli , hatta muhtemelen Gaziantepli'dir. Biz gelini Gaziantep'ten aldık getirdik. Getirirken de "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar/ Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler/ Annesinin bir tanesini hor görmesinler/ Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim / Hem annemi hem babamı ben köyümü özledim." türküsünü söylettik. Biraz ağlattık. Eee! Gelin hem ağlayıp hem gitmez mi? Biraz ağlamak yaraşır haspaya! Bu frik bulguru, normal bulgurlardan farklıdır. Açık yeşil renktedir. Gelinimizin kendine has bir kokusu vardır. Sanki hoş bir is kokusu... Buğday başağı daha tazeyken alınıp sazların arasına yerleştirilmiştir. Sazlar biraz yakılmıştır. Başaklara is kokusu sinmesi sağlanıp, tütsülenmiştir. Bu gelin çok özeldir. Daha yetiştirilirken özen gösterilmiştir. Yoksa burada okadar bulgur varken, neden taa memleketimin Güneydoğu yöresinin frik bulgurunu alalım gelin diye öyle değil mi? Bir de diğerlerine göre oldukça pahalıdır. Özel bir gelini düğüne hazırlarken özel bir itina göstermek gerekir. Ben bu yemeği zaten bir düğün töreni şenliği içinde hazırlarım. Bakın şöyle:

Pilav ıslatmak için kullandığım kasemi iki avucumun içine alırım. Bu kase bana, sanki akça pakça bir hanımın, gülümsediğinde oluşan, tek yanaktaki gamzesini anımsatır. Bu nedenle adı Gamze Hanım'dır. Ben bazı eşyalarıma isim veririm. Hele emektar eşyalarıma taktığım isimlerin ardına mutlaka hanım yada bey gibi saygı terimlerinden birini eklerim. Onlar benim işlerimi gören eşyalar. Saygıyı mutlaka hakederler. Kaseyi yavaşça tezgaha bırakırım. Hızlıca bırakıpta "takk!"diye çığlık atmasını asla istemem. Frik bulgurunu Gamze Hanım'ın içine itina ile yerleştiririm. Böylece "Gelin Hamamı" törenine başlamış olurum. Gelinimizin üzerine kaynar suyu korkmadan boşaltırım. Bilirim ki firik bulguru sıcak suyu çok sever. Şöyleee bir bırakır sıcak suya kendini, kirlerini döker. Rahatlar...Düğün heyecanını atar...Bir yarım saat kadar tüm sıkıntılarından kurtulmasını ve ferahlamasını beklerim. 
Bu arada başka bir tenceredeki suda, bir kaç parça tavuk parçasını haşlamamam gerekmektedir. Hem suyunu hem de etini kullanacağım bu yemeğimde. Ayrıca sizde yapar mısınız bilmiyorum. Ben daima bulundururum soğutucumda... Haşlanmış bir küçük kase nohut. Eğer nohut pişireceksem biraz fazlaca nohut kaynatırım. Fazlasını dondurucuda saklarım. Hem çalıştığım hem de kırk tarakta bezim olduğu için böyle pratiklikler hayatımı kolaylaştırır. Gerekince işte böyle, elime gelirler. Yarım saat doldu ve bulgurumuz kendini şöyle bir saldı değil mi? "Olmaz ki bu kadar ama!" deriz. Şimdi kızımızı biraz kendine getirmemiz gerekir. Toparlanmalı... Düğünümüz var ya! Bir süzgeç içinde soğuk suyun altına tutmam gerekir ki toparlasın kendini. Söylerim önce ama, derim ki: "Şimdi seni soğuk su ile çok iyi yıkamalıyım. Böylece canlanmalısın öyle değil mi?" Anlar beni. Zaten gurbette... Anne yok.. Baba yok.. Ses çıkarmaz. Ne yapsın? Sessizce boyun eyer söylediklerime. Bol soğuk suyun altında çok ama çok yıkanmalıdır. Parmaklarınızla taneleri okşayarak. Bu yemeğin en önemli ipuçlarından biridir. Asla unutulmamalıdır. Çok yıkanacak. Hem de iyice... Hırpalamadan ama sefkatle... 
Ateşin üzerindeki tencereye bir miktar yağ konur. Yıkanan bulgurumuzun şimdi yağlanma, zamanı gelmiştir. Tencerede sıcacık yağ içindeyken bulgur, tahta kaşıkla bir süre kavrulur. Kavrulurken mutlaka bir kere "ettehiyyatü" duası okunur. Bu duanın içinde "berekatü" geçer ya bu dua okunursa eğer, bereketli ve lezzetli olur bütün yemekler. Bu dua annemden bana vasiyettir. Her yemeğime okurum. Gerçekten okadar bereketli olur ki inanmıyorsanız deneyin! Misal, misafir geldi acele bir yemek yapacaksınız. Malzemeniz az yetmez diye düşünüyorsunuz. Bu dua ile yaparsanız göreceksiniz yemek ne demek yetmemek...Dolup dolup taşacak. Benden söylemesi... Bu dua da yemeklerimin sırlarından biridir! Sevildiğinizi bilin yani... Kapağı kapatınca yalnız hissetmesin kendini diye, Anadolu'dan bir arkadaş veririm eşliğine. Daha önce pişirip hazır ettiğim nohutları... Şöyle bir karıştırırım nohut ile bulguru beraberce. Sevinirler birbirlerini görünce... Sanki hasret giderir gibidirler. Üzerlerine nefaseti yerinde tavuk parçaları ve tavuk suyunu katarım. Biraz tuz mutlaka... Düğünümüzün tadı tuzu yerinde olsun diye... Tencerenin kapatırım kapağını... Kısarım ocağın ateşini en düşüğe... Bırakırım yavaş yavaş pişsinler diye hepbirlikte... Pilav suyunu çekince ocaktan alırım tenceremi, yandaki Nihale Hanım'ın üzerine.. Kapağını açarım bakarım ki bir de ne göreyim?.. Frik bulguru, nohut ve tavuk ile tavuk suyu bir kaynaşmışlar, hemhal olmuşlar hepbirlikte... Oyy..Oyy..Oy... Bu "Gelin Pilavı" tadından yenmez... Bir de yendi mi ? Hep istenir...Vazgeçilmez!...

15 Ekim 2010 Cuma

İpliği İğne Deliğine On Metreden Geçirebilir Misin?

Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir eski insanlar anlatırlar ki, bir zamanlar yeryüzünde bir yerlerde, bir hükümdar yaşarmış. Bir gün bu hükümdar, memleketindeki hünerli insanları ortaya çıkarmak istemiş. Bunu halkına duyurmak için tellal çağırtmış tabi. Kim ki saraya gelip, sahip olduğu, çalışıp geliştirdiği hünerini, padişaha ne kadar beğendirirse o oranda ödüllendirilecekmiş. Memleketin her yerinden gelen insanlar, becerilerini padişaya göstermeye başlamışlar. Herbiri diğerinden hünerliymiş. Gelenlerden birinin çok ilginç bir becerisi varmış sözgelimi. On metreden geçirebiliyormuş, iğne deliğinden ipi... İğneyi on metre ötede tutmuşlar. Adam on metre beride, deliği nişanlamış. İpliği atmış. İplik sahiden delikten bir seferde geçmiş. Hükümdar adamın bu yaptığına çok şaşırmış. Nasıl olup da becerebildiğini sormuş. Adam takdir kazanacak ya "çok çalışarak hükümdarım! On metreden iğne deliğinden ipliği geçirebilmek maksadıyla, çocukluktan beri gecemi gündüzüme katarak çok çalıştım." demiş. Padişah emir vermiş adamlarına: "Tez bu yiğide 5 kese altın verile!" demiş. Bizim yiğit çok sevinmiş sevinmesine ama padişahın devam eden sözüyle, sevinci kursağında kalmış: "Sonra da, sırtına 50 kırbaç vurula!" demiş padişah hiddetle... Adamın korkudan dili tutulmuş. Konuşamıyormuş da "neden bu ceza?" diyen gözlerle padişaha bakıyormuş. Padişah demiş ki: "Söz verdiğim için, bu becerin sebebiyle, sana 5 kese altını veriyorum. Bu yaptığın ne sana, ne de insanlığa yarar sağlar. Gereksiz ve faydasız bir beceri geliştirmek için, boşa vaktini tüketmişsin. Sırtına 50 kırbaç cezası da bunun için!" demiş.
Bu hikaye durup dururken aklıma gelmedi tabi.. Şimdi MFÖ şarkılarını dinlemeyi heves ettim. Çok seviyorum MFÖ'nün şarkılarının ezgilerini de sözlerini de. O kadar çok arka arkaya dinleyince, MFÖ şarkı sözlerini anlamlı halde yanyana getirerek bir deneme yazısı yazmak aklıma geldi. Arada denemiştim çünkü. Yüksek Sadakat'in şarkı sözleriyle yazmıştım bir yazı sözgelimi. Ya da bir kaç farklı şarkıcının, şarkı sözlerini yanyana getirmeye çalışmıştım. Bir önceki yazımda ise Murathan Mungan şiirlerinden  bir yazı çıkarmaya uğraşmıştım.  Fena da olmamıştı hani.. Şimdi de tekrar denemek için, MFÖ nün şarkı sözlerini bir word sayfasına kopyalayıp geçirdim. Sonra anlamlı bir yazı çıksın diye, cümleleri taradım. Bunları yapmak için bir süre vakit harcadım tabi... Ortaya çıktı gene şarkı sözlerinden bir deneme yazısı .. İyi de ne kazandırdı ki şimdi bu iş bana? Bunun yerine bir kitaptan bir kaç bölüm okusam daha iyi olmaz mıydı? Zamanımı boşa harcamışım gibi geldi. Nelere heves ediyorum diye, kendimi yadırgadım. Hatta yadırgamayla kalsam iyi, üstüne kendimi ayıpladım. İşte on metreden iğne deliğinden ipliği geçiren adamın hikayesini o anda hatırladım. Deneme yazımı okudum. Önce, ne olursa olsun yazmayı denediğim için, kendimi ödüllendirdim. İki parça çikolatayı ağzıma attım. Sonra kendime ceza diye, boşa vakit harcadığımı alenen cümle aleme ilan etmek niyetiyle, işte bu yazıyı yazdım. Peki MFÖ şarkı sözleriyle denediğim deneme yazım mı ne? İşte:
Arayıp sormasan da… Unuttum seni sanma… Bilirsin, dünya bir yana, sen bir yana.. Aşık ettin beni kendine, sonra da terkettin gizlice… Aradım seni her yerde ama seni hiç kimselere soramadım.. Sadece seninle ilgili hayaller kurdum... Düşündüm... Belki bir şarkının her sesinde, belki bir sahil meyhanesinde, belki de içtiğim sigaranın dumanısın. Bir yıldız gökte kayıp giderken, ıslak bir yolda yalnız yürürken, bambaşka bir şeyi düşünürken, aklımdasın. Hiç umursamıyorum, sevsen de sevmesen de, gene de aklım fikrim hep sende… Aklımdasın!.. İnanamıyorum… Bunca yaşadıklarımdan sonra, nasıl da yeniden aşık oldum ben? Bu sevda, bambaşka avare eden… Nasıl bir şey bu, ne bileyim ben? Ah, ben kendimi nerelere koşsam? Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam. Gözyaşları gizlenir, böylece idare edilir durum… Off! Bir kuş kanatlanır şu gönlümden, çırpınır çırpınırda uçamaz.. Gene bir davet çıkarsa senden… Dönerim bilirsin, aşıklar kaçamaz!

14 Ekim 2010 Perşembe

Şiirlerle Bir Deneme Yazısı

Ne zaman otursam gecenin başına…Ne zaman müziğin... Göçüyorum boş kağıdın sessizliğine… Kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine… Bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan... Dudaklarında bir ıslık, kitapların on lira olduğu zamanlardan… Anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle... Hani erken inerdi karanlık, hani yağmur yağardı inceden... Hani okuldan, işten dönerken, ışıklar yanardı evlerde... Hani ay herkese gülümserken, mevsimler kimseyi dinlemezken... Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken… Hani hepimiz arkadaşken, hani oyunlar tükenmemişken... Henüz kimse bize ihanet etmemiş, biz kimseyi aldatmamışken… Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken... Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden... Daha biz kimseye küsmemiş, daha kimse ölmemişken… Eskidendi, çok eskiden. Şimdi ay usul, yıldızlar eski. Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden. Geçen geçti. Geceyi söndür kalbim… Geceler de gençlik gibi eskidendi. Şimdi uykusuzluk vakti…Biterken bir yılın son günleri.. Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini.. Gençlik ikindilerini, kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri. Bir yıl daha bitiyor. Düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey… Her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden. Bana mı öyle geliyor yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman insan yaşlanırken? Kırdım mı, incittim mi birilerini? Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? Kendimi yineledim mi yazdıklarımda? Yeniden düşünmeliyim. Dostluklarımı, ilişkilerimi… Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı? Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? Borçlarımı ödedim mi? Doğru seçtim mi soruların fiillerini? Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, giysilerim ütülü, odam düzenli mi? Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi? Geri verdim mi aldıklarımı? Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları… Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? Yokladım mı duygularımı? Hala sevebiliyor muyum insanları? Ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı… Cila geçmeli ahşaplarıma… Ovmalı umutları.. Saklı tutumalı gelecek inancını, yarınları… Eksik etmemeli ağzımızdan hançer kıvamındaki karamizah tadını… Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım… Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama…... Ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda.. Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında? Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta… Biz gündüz sürgünleri! Yazmakla tamamladık mı kendimizi? Yazmakla tanımladık mı? Kalemlerimizin uçları yine de nar çiçeği. Birgün hayatımı yazacağım... Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak. Ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.
Yukarda, Murathan Mungan'ın bazı şiirlerinin bazı dizelerini yanyana getirerek bir deneme yazmaya gayret ettim. Umarım birbirleriyle uyumlu ve anlamlı bir kompozisyon çıkarabilmişimdir. Faydalandığım Murathan Mungan şiirleri şunlar:
1- Gece ve Müzik
2- Eskidendi Çok Eskiden
3- Bir Yılın Son Günleri
4- Gecenin Uzun Söylevi
5- Üç Aynalı Kırk Oda

Mübalağa Etme Sanatı - Evliya Çelebi Seyahatnamesi ve Chatroom


Ben var ya, Evliya Çelebi'nin adını duyduğum anda, gerekirse önüne bedenimi kale yapar akan suları durdururum valla. Eğer o şehirde Evliya Çelebi varsa, diyelim ki o şehrin dereleri yukarıya aksa, genede vermem  Evliya Çelebi'mi ellere  tüm  şehir  üstüme kalsa... Çılgının biri, Evliya Çelebi'yi zincire vurmaya kalksa, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım icabında... Öyle böyle değil yani, Evliya Çelebi'yi o kadar çok severim ki anlatamam sana. Hey! Sen.. Bu sözlerimi okuduktan  sonra, gene alay dolu gözlerle bakıyorsun demek bana... Anlıyorum, diyorsun ki: "Gene mi mübalağa! Yok artık... Her şeyin bir ölçüsü var. Bu kadar da abartma!" Of! Evet, seviyorum abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Ne var yani? Tamam, kimi zaman evlatlık mıyım acaba diye düşünmedim değil.  Ailem de tuhaf tuhaf  "acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" diye suratıma baktılar çoğu zaman eminim. Çünkü ailede hiç kimse benim gibi değil. Benden başka herkes normaldir. Bizim ailede hep sorarlar bana... Derler ki: "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?"  Nihayet buldum işte  kime çektiğimi. Dinler misin, anlatacağım şimdi:


Dün Filmekimi nedeniyle İstanbul'daydım. İki film arasında gene kitapçıya uğradım. Son günlerde satın almayıp kitapçıda okuduğum kitap, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabı. Tamam, bu kitabını  özellikle satın almadım ama, bakma böyle yaptığıma, İskender Pala'nın külliyatını satın almışımdır. Kimini okudum. Kimi okunmayı bekliyor. Olduğu yerde demleniyor. Bu kitabını ise özellikle  satın almak istemedim.  Çünkü kitapçıda satın almadan  gizli gizli kitap okumayı severim. Bu benim kendi kendime oynadığım oyunlardan biridir. Genelde gideceğim her kitapçıda rahatlıkla bulabileceğim kitaplardan seçerim. "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane" denir bilirsin. İşte o misal, İskender Pala'nın  Kahve Molası adlı bu kitabında, bir kahve molasında okunabilecek, okumayı eğlenceye dönüştürecek  300 kadar küçük küçük hikayecikler, denemeler var. Tamam. Kitabı kitapçıdaki rafında  buldum. En son 98. sayfada kalmıştım. Sayfayı açtım. Aaa! Bil  bakalım konu başlığı ne? "Evliya Çelebi Mübalağacı Mıydı?" Bu başlığı görür görmez içim sevinçle doldu da kanatlanacağımı sandım  ne yalan söyleyeyim. "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" diye soruyorlar ya bana. Görsünler. Buldum işte... Kime benzeyeceğim? Tabii ki Evliya Çelebi'ye!


Evliya Çelebi denildiğinde aklımıza ne gelir? Seyahatnamesi tabii... İskender Pala diyor ki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi kadar, mübalağacı üslubu da çok meşhurmuş. Hakikatleri çarpıtmaz, değiştirmezmiş de okuyucunun ilgisini çekmek için abartarak anlatırmış. Evliya Çelebi'nin Erzurum kışı ile ilgili anlattığı mübalağalı hikayesi çok meşhurmuş. Şöyle.. Evliya Çelebi Erzurum'da 11 ay, 29 gün kalmış. Hep yaz gelecek demişler. Anlaşılacağı gibi bir gün olsun yaz mevsimini görememiş. Bak şimdi, öykünün bu bölümü şahane...  Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, Erzurum'da kışları öyle soğuk olurmuş ki, bir keresinde bir kedi damdan dama atlarken boşukta  öylee donmuş kalmış. Hahha! Sonra ancak ilkbahar geldiğinde donu çözülmüş ve miyav diye yere düşmüş. Bayıldım işte buna. Ama bak bunu Evliya Çelebi kendisi görmüş gibi anlatmıyor.  Uydurmuyor yani. Kendisine anlatmışlar. Böyleyken böyle diye duyduğunu söylüyor. Abartarak anlatmak yazıya nasıl nükte katmış! Ve bunları günümüzden 400 sene önce yazmış. Ne şeker bir çelebiymiş. Bunları okumak hoş değil mi? Demek ki  insan halleri  yüzyıllar geçse  bile değişmiyor.  Demek ki her  devirde mübalağa etmeyi seven insanlar var. Yalnız değilim ya o kadar sevindim ki anlatamam. Hani diyorlar ya bana... "Bu kadar mübalağacısın kime çekmişsin?" diye... Yaşasın, buldum işte... Büyük, büyük, büyük, büyük dedeme... Evliya Çelebi'ye! Yaa... Böyle işte. Gözlerimi kapatarak derin bir iç çektim. Evliya Çelebi'nin ruhuna rahmet gönderdim.  Sonra İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabının kapağını kapattım. Şöyle usulca etrafıma baktım. Kitapçıdaki rafına sessizce kitabı bıraktım. Bir sonraki kitapçı ziyaretimde, kitabın devamını okuyacağım. Ne yapayım bayılıyorum böyle gizli işlere. Baktım saatime. Sinema vaktim gelmiş. Hemen 400 yıl öncesinden günümüze dönmeliydim. Filmekimi için geldiğim Beyoğlu'nda günün ikinci filmini seyretmek için sinemaya girmeliydim. Of! Film de filmdi hani. Chatroom.  Sanal dünyanın korkularının mübalağa edilerek anlatıldığı bir film. Filmi daha sonra mutlaka anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim,  Chatroom'u soluk almadan seyrettim. Bence Chatroom'un yönetmeni  Hideo Nakata, (Halka, Halka2 ve Karanlık Sular gibi korku filmleri şahaserlerinin de yönetmedir) günümüzün Evliya Çelebi'lerinden biri. Mübalağa etme sanatının  sinemadaki en güzel örneklerinden biridir bana göre Chatroom.  Bayıldım yani ne diyebilirim.  Zaten mübalağa edilen her şeyi severim. Huyum kurusun. Böyleyim.