14 Ekim 2010 Perşembe

Mübalağa Etme Sanatı - Evliya Çelebi Seyahatnamesi ve Chatroom


Ben var ya, Evliya Çelebi'nin adını duyduğum anda, gerekirse önüne bedenimi kale yapar akan suları durdururum valla. Eğer o şehirde Evliya Çelebi varsa, diyelim ki o şehrin dereleri yukarıya aksa, genede vermem  Evliya Çelebi'mi ellere  tüm  şehir  üstüme kalsa... Çılgının biri, Evliya Çelebi'yi zincire vurmaya kalksa, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım icabında... Öyle böyle değil yani, Evliya Çelebi'yi o kadar çok severim ki anlatamam sana. Hey! Sen.. Bu sözlerimi okuduktan  sonra, gene alay dolu gözlerle bakıyorsun demek bana... Anlıyorum, diyorsun ki: "Gene mi mübalağa! Yok artık... Her şeyin bir ölçüsü var. Bu kadar da abartma!" Of! Evet, seviyorum abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Ne var yani? Tamam, kimi zaman evlatlık mıyım acaba diye düşünmedim değil.  Ailem de tuhaf tuhaf  "acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" diye suratıma baktılar çoğu zaman eminim. Çünkü ailede hiç kimse benim gibi değil. Benden başka herkes normaldir. Bizim ailede hep sorarlar bana... Derler ki: "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?"  Nihayet buldum işte  kime çektiğimi. Dinler misin, anlatacağım şimdi:


Dün Filmekimi nedeniyle İstanbul'daydım. İki film arasında gene kitapçıya uğradım. Son günlerde satın almayıp kitapçıda okuduğum kitap, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabı. Tamam, bu kitabını  özellikle satın almadım ama, bakma böyle yaptığıma, İskender Pala'nın külliyatını satın almışımdır. Kimini okudum. Kimi okunmayı bekliyor. Olduğu yerde demleniyor. Bu kitabını ise özellikle  satın almak istemedim.  Çünkü kitapçıda satın almadan  gizli gizli kitap okumayı severim. Bu benim kendi kendime oynadığım oyunlardan biridir. Genelde gideceğim her kitapçıda rahatlıkla bulabileceğim kitaplardan seçerim. "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane" denir bilirsin. İşte o misal, İskender Pala'nın  Kahve Molası adlı bu kitabında, bir kahve molasında okunabilecek, okumayı eğlenceye dönüştürecek  300 kadar küçük küçük hikayecikler, denemeler var. Tamam. Kitabı kitapçıdaki rafında  buldum. En son 98. sayfada kalmıştım. Sayfayı açtım. Aaa! Bil  bakalım konu başlığı ne? "Evliya Çelebi Mübalağacı Mıydı?" Bu başlığı görür görmez içim sevinçle doldu da kanatlanacağımı sandım  ne yalan söyleyeyim. "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" diye soruyorlar ya bana. Görsünler. Buldum işte... Kime benzeyeceğim? Tabii ki Evliya Çelebi'ye!


Evliya Çelebi denildiğinde aklımıza ne gelir? Seyahatnamesi tabii... İskender Pala diyor ki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi kadar, mübalağacı üslubu da çok meşhurmuş. Hakikatleri çarpıtmaz, değiştirmezmiş de okuyucunun ilgisini çekmek için abartarak anlatırmış. Evliya Çelebi'nin Erzurum kışı ile ilgili anlattığı mübalağalı hikayesi çok meşhurmuş. Şöyle.. Evliya Çelebi Erzurum'da 11 ay, 29 gün kalmış. Hep yaz gelecek demişler. Anlaşılacağı gibi bir gün olsun yaz mevsimini görememiş. Bak şimdi, öykünün bu bölümü şahane...  Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, Erzurum'da kışları öyle soğuk olurmuş ki, bir keresinde bir kedi damdan dama atlarken boşukta  öylee donmuş kalmış. Hahha! Sonra ancak ilkbahar geldiğinde donu çözülmüş ve miyav diye yere düşmüş. Bayıldım işte buna. Ama bak bunu Evliya Çelebi kendisi görmüş gibi anlatmıyor.  Uydurmuyor yani. Kendisine anlatmışlar. Böyleyken böyle diye duyduğunu söylüyor. Abartarak anlatmak yazıya nasıl nükte katmış! Ve bunları günümüzden 400 sene önce yazmış. Ne şeker bir çelebiymiş. Bunları okumak hoş değil mi? Demek ki  insan halleri  yüzyıllar geçse  bile değişmiyor.  Demek ki her  devirde mübalağa etmeyi seven insanlar var. Yalnız değilim ya o kadar sevindim ki anlatamam. Hani diyorlar ya bana... "Bu kadar mübalağacısın kime çekmişsin?" diye... Yaşasın, buldum işte... Büyük, büyük, büyük, büyük dedeme... Evliya Çelebi'ye! Yaa... Böyle işte. Gözlerimi kapatarak derin bir iç çektim. Evliya Çelebi'nin ruhuna rahmet gönderdim.  Sonra İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabının kapağını kapattım. Şöyle usulca etrafıma baktım. Kitapçıdaki rafına sessizce kitabı bıraktım. Bir sonraki kitapçı ziyaretimde, kitabın devamını okuyacağım. Ne yapayım bayılıyorum böyle gizli işlere. Baktım saatime. Sinema vaktim gelmiş. Hemen 400 yıl öncesinden günümüze dönmeliydim. Filmekimi için geldiğim Beyoğlu'nda günün ikinci filmini seyretmek için sinemaya girmeliydim. Of! Film de filmdi hani. Chatroom.  Sanal dünyanın korkularının mübalağa edilerek anlatıldığı bir film. Filmi daha sonra mutlaka anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim,  Chatroom'u soluk almadan seyrettim. Bence Chatroom'un yönetmeni  Hideo Nakata, (Halka, Halka2 ve Karanlık Sular gibi korku filmleri şahaserlerinin de yönetmedir) günümüzün Evliya Çelebi'lerinden biri. Mübalağa etme sanatının  sinemadaki en güzel örneklerinden biridir bana göre Chatroom.  Bayıldım yani ne diyebilirim.  Zaten mübalağa edilen her şeyi severim. Huyum kurusun. Böyleyim.

5 yorum:

  1. seni daha iyi anlıyorum:)sağlıcakla kal..

    YanıtlaSil
  2. yaa.. gördünüz mü? böyleyken böyleyim işte:))
    sağolun.

    YanıtlaSil
  3. Iskender Pala'nin romanlarini bende severim canimcim :)

    YanıtlaSil
  4. nitsche yi de unutmamak lazim dracula manhattan

    YanıtlaSil
  5. Güzel şeyleri, ilginç şeyleri abartmanın kime zararı varmış ki. Daha da ilginç daha da güzel oluyor. Hatta daha çok akılda kalıyor ne güzel işte.

    YanıtlaSil