23 Mart 2012 Cuma

Kahve Molası - Zaman Öyle De Geçiyor, Hayat Böyle De Bitiyor.

 
Uykumun arasında sabah ışığı gözüne girdiğinde, homur homur homurdanan biri hiç olmadım. Her daim sabah uyanmalarımı, hayali seyahatlerimden dünyaya dönüş varsaymışımdır. Hoşbulduk dünya... Hoşbulduk dünya hayatım. Gece gözlerimi kapatıp sefer ettiğim hayal alemini mi gerçek saymalıyım? Yoksa gün ışığında gözümü açıp yaşadığım dünya alemini mi? İnan bilmiyorum. Neyse. Bu sabah ofiste işlerle boğuşuyordum. Son günlerde işini iyi yapmayan servislerden fena halde muzdaribim. Hem parasızlıktan ağlanırlar hem işlerini adamakıllı yapmazlar. Canım sıkkın. Öbür yandan bugün Cuma. Bizim ofis için haftanın son çalışma günü. Sevinçliyim. Niye çalışır ki insan? Elbette tatil yapmak için... Az önce var ya... Şu ahir ömrümde hiç işitmediğim bir şarkı beni kendimden geçirdi. Allahım... O ne hoş melodiydi öyle... Ya sözleri... Heyyy... Tam bencileyin bu şarkı... "Kim söylüyor?" dedim hayretle... "Aaaa! Ahmet Enes'i duymadınız mı? Yeni değil ki bu şarkı. Cennet şarkının adı." dediler.  Vallahi duymamışım. Yook, dayanamadım. Masadaki işlerimi öyylecene bıraktım. Müziği baştan açtım. Kalktım. Melodinin eşliğinde, salına salına mutfağa geçtim. "Kahve isteyen var mı?" diye bağırdım. Kahveyi fokurdatırken şarkıyı bağıra bağıra şarkıcıdan sonra tekrarlamaya başladım "fani bu hayat ümit bağlayamam... olmadı diye oturup ağlayamam... gönlü geniş olan sükutu öğrensin... sevgimi yok yere ele bağlayamam... gelir mi diye hayallere sığınamam... kemale eren kendinden versin." Ne hoş ya! Bayıldım bayıldım... Bittim... "zaman öyle de geçiyor... hayat böyle de bitiyor... ama umudum cennetten" Tamam umudum cennetten! "ben dalkavuk olanı hizaya getiremem... sorma bana ben görünmezi göremem... merak eden kendine yönelsin.... boş yere kimseyi oyalayıp üzemem... geçici şeylere heves edip üzülemem... fikrim, hevesimi alt etsin. Tamam, fikrim, hevesimi alt etsin! Masama kuruldum. Kahvemi koklaya koklaya üç seferde hüplettim. Şarkıyı başa aldım. Elimdeki kahve fincanını canlı farzettim. Dedim ki... "ben gözü görmeyene resim gösteremem...  değerimi bilmeze değeri öğretemem... o önce, e haddini öğrensin...  biten sevgiye imrenip özenemem... boş sözü duyup düstur edinemem... eden, kendine ah etsin..." Tamam kendine ah etsin! "bildim lakin söylemem... gördüm ama izah edemem... dünya, senle baş edemem" Tamam, dünya senle baş edemem...." Zil çaldı. Müşterim geldi. Gördün mü bak... Zaman öyle de geçecek...  Hayat böyle de bitecek... E bitsin,  zaten kahve molam  gene bitti!


22 Mart 2012 Perşembe

31. İstanbul Film Festivali'ne Giriş Yaptım.


Bu yıl, 31 Mart 15 Nisan arasında, 31. si yapılacak olan  İstanbul Film Festival'i vakti yaklaşıyor. Bilet satışı başladı. Hafta içi işi kaytarıp gidebileceğim günleri tespit ettim. Şimdi tespit ettiğim günlere denk gelen, bileti tükenmemiş filmleri internet satış noktasından satın almaya sıra gelmişti. Bakalım kısmetime hangi filmler denk düşecekti? İş yoğunluğumdan, bilet almayı gün içinde ofiste beceremedim. Eve erken geldim. Çantamı ve ceketimi evin girişindeki halının üzerine fırlattığım gibi çalışma odama geçtim. Bilgisayarın düğmesine bastım. Bütün gün aklımda olan şarkıyı buldum açtım. Jim Jarmusch'un Cenneten de Garip adlı filminin giriş ve bitiş müziğidir. Hani filmin baş kadın kahramanı Eva'nın bıkıp usanmadan dinlediği şarkıdır.  I put a spell on you... Önce bu şarkıyı bir kaç  kez dinledim.  Niyetlendiğim hayalin havasına girmenin  kendi çapımda büyülü yöntemi. Bu yıl karar verdim. Festival heyecanımı abarttıkça abartmaktır niyetim. Evet iyice abartacağım. Deterjanlı suyu köpürtür gibi heyecanımı iyice çitileyip köpürtüp kabartacağım. Festivalin katıldığım her anını yaşayacağım. İşe müzik seçimiyle başadım. Nerden aklıma geldiğini inan bilmiyorum. Bu sene, bu şarkıyı kendime festivale giriş müziği yaptım. Müziği başa aldım. Sesini iyice açtım. Melodinin ritminde, parmak uçlarımda döne döne mutfağa geçtim. Kavanozdaki fındıklardan bir avuç elime aldım. Renkli küçük kaseye, fındıkları pıtır pıtır döktüm. Buzdolabının kapısını açtım. Gözüme kestirdiğim şişeyi çıkardım. En kocaman kadehi seçtim. Şişenin içindeki sıvıyı, kadehe yüksekten hızla boşalttım...  Fooooşşş! Bir elimde fındık kasesi, diğer elimde gazoz kadehi, gene müziğin melodisinin ritminde, parmaklarımın ucunda iki adımda bir kendi etrafımda döne döne bilgisayarın başına geçtim. Bahtıma denk gelen filmleri seçtim. Tamam. İki fındık ağzıma attım. Hımm... Nefis! İki yudum kadehten içtim. Ohhh! Leziz!.. Müziği başa aldım. İlk gideceğim günün hayaline dalarak  31. İstanbul Film Festivali'ne giriş yaptım.




20 Mart 2012 Salı

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 23 - Hatice

 

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  

  
Feleğin bir kıyağı sayarım. İstanbul Film Festivali'ne gitmeye her daim illa doğum günümde başlarım. Erkenden kalkarım. En güzel giysilerimi giyerim. İstanbul'a varır varmaz, arabamı park ettiğim gibi, Beyoğlu'nun girişindeki çiçekçilere yollanırım. Elimde bir kucak çiçek... Yolu usulca, Emek Sineması'na doğru adımlarım. Artık ne yazık ki, Emek Sineması'nda film seyredebilmem mümkün değil. Kapalı. Çünkü alışveriş çılgınlarına bir mekan daha eklemek için, Emek Sineması'nın  yıkılmasına hükmetmiş birileri... Oysa Emek Sineması'nda anıları olan, Emek Sineması'nı sinema anıtı olarak gören insanların kişisel tarihlerine ve hatıralarına hürmet etmelilerdi. 1924 yılından bu yana var olan sinemayı aynen alıp, yeni yapacakları alışveriş merkezinin tepesine iliştireceklerini söylüyorlarmış. Mümkün mü? Senelerden beri binlerce filmin görüntü ve seslerinin yankılandığı, bir seferde 800  sinemaseverin duygularının beyaz perdesinin, duvar ve tavan süslerinin içine saklandığı tarihi bir mekan Emek Sineması... İlla koruma altına alınmalı. Geçen seneki İstanbul Film Festivali zamanıydı. Aylardan gene Nisan'dı.  Bu düşüncelerle, doğum günümde seyredeceğim ilk festival filmi için cebimdeki biletleri çıkardım. İlk filmin biletini buldum. Salona girip yerime oturdum. Ön çaprazımda kalan  kumral güzeli genç bir kadın dikkatimi çekti. Kadın kulaklarındaki firuze küpeleri çıkardı. Pırıl pırıl elmas küpeler taktı. O anda bu genç kadının Memduh Şevket Esendal'ın Bir Kucak Çiçek adlı kitabındaki öykülerden birindeki kahramanı Hatice olduğunu farzettim. Hani, iki kardeş çocuklarıydılar da, çocuk Yüksek Öğretmen'de okuyordu. İki yıl sonra bitirince, Denizli'ye babasının yanına gidecek, babasının çifti çubuğu ile uğraşacaktı. Kız ise Lise'de okuyordu. Lise'yi bitirecek. Sonra? Sonra... Hiç, evde oturacak! Koca bekleyecek. İyi bir adam isterse, babası da verirse, varacak. Kızın babasının, dedelerden kalma konağının iç bahçesinde, yüksek ağaçların aydınlık yeşil gölgesinde, arka duvara yakın konmuş bir tahta sıra üstünde yan yana oturmuş, konuşuyorlardı. Çocuk muhabbetin bir yerinde, gelecekte İstanbul'dan bir kızla yani karşısında duran kumral güzeliyle evleneceğini şakayla karışık söylemişti. O gece Hatice'ye pireler üşüşmüştü. Sahi mi söylemişti acaba? Ne bilsin? Söylerken sanki alay ederek söylemişti. Bu lakırtı olduktan bir kaç gün sonra çocuk gitti. Aradan günler hatta aylar geçti. Hiç haber gelmedi. Çocuğun okumaya gittiğini öğrendi. Aradan bir kaç yıl geçti. Çocuk ne geldi ne haber gönderdi. Anlaşılan  eğlence olsun diye söylemişti. Kızın içindeki umut büsbütün ölmedi. Ufacık bir kıvılcımla yeniden tutuşup parlamak üzere söndü. Kızı isteyenler oldu. Varmadı. Çocuğun okulunu bitirdiğini öğrendi. Ve bir gün çocuk genç kızın evine geldi. Yıllar sonra çocuğu görünce içinde acı bir sevinç doğdu. Kıza tuhaf haller oldu. Çocukla yalnız kalmamak için özel çaba sarfetti. Çocuk, o tahta sırada kızı günlerce bekledi. Kız yanına gidip oturmadı. Çocuk evdeyken arkadaşlarına gitti. Gece eve geç döndü. Yatağa girince neden böyle yaptığını anlamıyordu. Çocuğa soğuk durduğu için üzülüyordu. Ancak ondan kaçmanın yırtıcı duygusu, yırtıcı tadı onu bırakmıyordu. Bir hafta sonra çocuk, kız evde yokken, kıza selam bırakarak aniden gidiverdi. Ertesi gün kızı görenler sararmış, yorgun buldular. Aslında genç kız, çocuğun bir gün söylediği  bir sözden bu denli umuda düşmesini gülünç buluyordu. Ama içinde bir şey vardı. Avunamıyordu. Odasına kapandı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Genç kız fena hastalandı. Yataktan çıkamaz oldu. Ateşi çıkmış, tir tir titriyordu. Dahası ölmek istiyordu. Doktor ne yapsa düzelmedi. Çocuk ise kendisiyle ilgilenmeyince, kızın bir sevdiği olduğuna hükmetmiş, içini açamamış, evlenmek istediğini söyleyememiş, daha fazla rahatsızlık vermemek için çekip gitmişti. Kızın hastalandığını öğrenince uçtu geldi. Çocuk gelir gelmez kız hemencecik iyileşti. Çocuğun senelerce önce ettiği lakırtı gerçekleşti. Memduh Şevket Esendal'ın otuz altı sayfalık uzun ve şahane öyküsündeki kahramanı Hatice nihayetinde bu çocukla evlendi. Sinemedaki genç kadına bir kez daha dikkatle baktım. Çok güzeldi. Bu kadın, güzelliği tez geçen kadınlardan değildi. Kocaya vardığının ikinci yılında, bir yaşında tosun gibi bir de oğlu varken, düğünlerde gören bir takım hanımlar onu kız sanıp alıcı çıktılar. Yaradan övmüş de yaratmıştı sanki. Güzelliği arttıkça artmış, evlenince kat kat gerdanlanan kadınlardan olmamıştı. Kocasının sevgisi artmış, genç kadın güzelliğinin kıvancını yaşarken, birdenbire bir kara gün geldi. Ağızlarının tadı bozuldu. Kocası... Genç kadına nasıl yapabilmişt? Gözleriyle görmemiş olsa... Duymuş olsa... İhtimal vermeyebilirdi... 


Genç kadın oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Kucağına koyduğu çantasını açtı. İçinden bir mendil çıkardı. Yanaklarından dökülen yaşları belli etmemeye çalışarak silmeye başladı. Baktım. Gözleri neşeyle ışıldıyordu. Döktüğü sanki keder değil sevinç göz yaşlarıydı.  Elini boynuna götürdü. Şaşırdım.  Bir kurşun parçasını altın bir yuvarlak içinde boynunda taşıyordu. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Hatice" olduğunu farzettiğim genç kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Memduh Şevket Esendal'ın  Hatice adlı öyküsünden  alıntıladım. 



19 Mart 2012 Pazartesi

Kahve Molası - Serseri Zamanlar Mevsimi



"Evvel zaman içinde dostlar ağaçlara ev kurardık.
Tatlı bir düş içinde bir yere bir göğe bakardık.
Gönlümüz kuş gibiydi dostlar dünyaya kanat açardık.
Tutsak değildik zamana başına buyruk yaşardık."

Şimdi sen bu yazıyı okurken, ben kahvemi höpürdete höpürdete içmiş olacağım. Hiç hilafım yok... Pazartesi işin ilk günü demeyip,  kendimi hovarda bir rüzgârın esintisine bırakacağım. Kırmızı eteğimi salınarak ve üşümeye razı olarak, o ada senin bu ada benim sefere çıkacağım.  Abartma huyumla, avare ruhuma, sabırsızlık kisvesi ekleyeceğim. Yooo... Yeter ama... Sabrım kalmadı! Güneşin tastamam ortaya çıkmasını mümkünü yok... Artık bekleyemeyeceğim. Çünkü bu sabah kalktığımda gün ışığı  gözümü kamaştırdı fena halde. Nasıl anlatsam bilmiyorum... Nedensiz bir sevinç, pıtır pıtır ederek çöreklendi yüreğime. Aslında Nisan geliyor. Ayların en zalimi...  Ne gam!.. İçimdeki oyun sarayının kapısını sonuna kadar açtım. Etkilemez beni Nisan... Kendime gene bahar büyüsü yaptım... Silkeledim kirpiklerimi... Kış defterini gözyaşlarımla sildim, süpürdüm, kaldırdım. Ohh! Tüy gibi hafifledim. Bahar esintili bir kadın olmaya niyet ettim. Fena şey mi? Seni bilmiyorum ama... Bende şimdi havalar binbeşyüz!.. Gene çocuklar gibi koştuğum serseri zamanları özledim. Varsın olsun... Pencereler açık kalsın... Geceleri yağmur yağsın... Günebatan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğalsın... Tutsak olma zamana... Başına buyruk yaşa... Haydi bakalım... Şimdi marş marş... İstikamet,  serseri zamanlar  mevisimi... Nereye mi? Elbette ilkbahara:)

"Çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman.
Artık dönemesek de geriye.
Ardından koştuğumuz son zamandır.
O zaman bu zamandır dostlar ne ister neyi özleriz?"



18 Mart 2012 Pazar

Kulelere Caz Yapmak...


Kuleler her daim ilgimi cezbederler. Mesela Babil Kulesi'ni düşünsene...   Babil'in kelime anlamı gökyüzünün kapısı demekmiş. Efsaneye göre aslında bir vakitler dünyanın dili de sözü de birmiş. İnsanlar yeryüzü üzerinde başı göklere erişen bir kule bina etmişler.  Amaçları kendilerine nam yapmakmış. Bu durumu gören Tanrı "madem benimle boy ölçüşmeye kalktılar, o halde kendileri de anlaşamasınlar, dilleri farklı olsun, anlaşmaya varamasınlar" diye çok kalıcı bir ceza vermiş.


Günümüzde ise  dünyanın en yüksek binası Dubai'de inşa edilmiş.  Burj Dubai...  828 metre yüksekliğinde ve 160 katlı. Vay canına sayın seyirciler! Bu ne ihtişam bu ne haşmet böyle!..  Hey!.. Bu ve benzeri kule binaların inşaatında, günde 16 saat, 45- 50 derece sıcaklıkta, 200 dolara işçiler çalıştırıldığını  biliyor muydun? Kölelik kalktı deniyor ya... 1863 yılında Abraham Lincoln tarafından kölelik güya kaldırılmış hani... Nerdee? Güya yasalar önünde  bütün insanlar, renk, ırk, dil, din, cinsiyet ayırımı yapılmaksızın eşit... Keşke... Peki, mesela bu kulelerin yapımında çalıştırılan işçilerin vaziyeti nedir böyle? Meğer bu durumlara gizli kölelik deniyormuş. Göçmen işçiler, Körfez ülkelerinin vatandaşlarının tercih etmediği ağır işlerde, iş güvencesi olmadan, aşağılanarak, feci şartlarla çalıştırılıyormuş. Ne dersin?  Kuleler uzadıkça, gökyüzüne ulaşma çabası arttıkça, insanlar birbirlerini daha mı anlamaz oluyorlar? Acaba eski rivayetlere inanmak mı gerekiyor? Günümüzde insanların, halen birbiriyle bir türlü anlaşmayı becerememeleri, sürekli savaş, kavga, psikolojik ya da fiziksel şiddet vaziyetleri,  kendi cennetlerini başkalarının hayatlarını cehenneme çevirerek inşa etmeleri yoksa bu sebeple mi? Şimdi bunlar aklıma gelince, canım nasıl Luis Amstrong dinlemek istedi anlatamam. İnsan denilen yaratığın bunca kötülüklerini, bunca zalimliklerini, bir nebze olsun ne unutturabilir?  Sanat elbette... Zencilerin ne hüzünlü şarkıları vardır. Bir nevi ağıt... Caz... Hüznün müziği... Karaderili acısını bir şarkısında anlatırken, umudunu yitirmeden şöyle demiş... "Ve rüzgâr yön değiştirecek, hüznü üfleyip götürecek."  Aynı dileğe katılıp, hüzünlü bir müziği, yaşam şevki veren fotoğrafına bakarak Luis Amstrongtan dinlemeye ne dersin? Buyrunuz...  20. yüzyılın en büyük caz ustası söylüyor... La  vie en rose!

17 Mart 2012 Cumartesi

Ve Anılar Ve Emek Sineması Ve 31. İstanbul Film Festivali


Radyonun gözde olduğu bir dönemdi benim çocukluğum. Kulak keserdim her sese, radyoya, teybe… Düşünebiliyor musun? Çocukluğumda, taşınmak ne büyük bir kıyaktı bana, sinema bahçesine çıkıntısı olan bir eve! Çünkü taşındığımız evin  balkonu adeta bir locaydı.  Beyaz perdeyi gündüz görmek bile hayallerimi feci kışkırtırdı.  Ama asıl gece... Ah!.. Güneşin dağların arkasına gitmesini, havanın kararmasını dört gözle beklerdim. Of! Günler ne uzun olurdu! Vakit geçmek bilmezdi. Ne zaman ki gün döner akşam olurdu, heyecandan adeta kalbim dururdu. Hep gece olsun, zaman dursun isterdim. Sonra sandalyeler boş kalmasın, sinemanın tüm biletleri satılsın diye dua ederdim. Eğer bilet satılmazsa, film oynatılmazdı. Bazen yağmur yağdığı akşamlar sinema bahçesi hiç açılmazdı. İçimi çeke çeke ah ne ağlardım!.. Bazen filmin ortasında bir yerde yağmur yağmaya başlardı birden… Hani ahmak ıslatan cinsten… Kaçışırdı insanlar… Şaşardım.  Neden kaçıyorlar, yağmur altında seyretmiyorlardı ki film? Hava zaten sıcaktı. Yağmur altında film seyretmek, şahane olmaz mıydı? Küçüktüm... Bu duruma anlam veremezdim… Onlar koşuştururken, ben olduğum yerde bir film sahnesi gibi öyylece donar beklerdim. Annem beni fark eder “haydi yatağa!” derdi. Derinden bakınca gözlerime… Dökülen yaşları görmesin diye, başımı yere eğerdim… İçimi çeke çeke yatmaya giderdim. Ama eğer o gece sinemada... Eğer biletler satılmışsa… Eğer o gece gökyüzü yıldızlarla doluysa... Hele göyüzünde bembeyaz bir mehtap varsa... Ah! Eğer o gece yağmur yağmamışsa... Film oynarken yağmazsa ya da… Eğer film kesintisiz oynamışsa o gece… Hani bilirsin ya, tastamam... Bütünüyle... Ah! Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi ben olurdum! Hayat bayram olurdu… Mutluluk buydu işte! Mutlu olurdum. Ne vakit, yolum çok küçükken yaşadığım o mahalleye düşse, bir zamanlar oturduğumuz sinema localı o eve doğru yürürüm. Apartman olduğu gibi duruyor. Yerinde olmayan ise... Sinema… Oğuz Bahçe Sineması. Sinema yıllardır yok yerinde. Her güzel şeyin sonu vardır diye, yıkmışlardı geçmiş zaman günlerinden birinde…


Şimdi eski sinema anılarımı neden döktüm biliyor  musun?  Bu yıl 31 Mart'ta 31. İstanbul Film Festivali başlıyormuş. Ne güzel! Festival 15 Nisan'a kadar sürecekmiş. Kararlıyım. Bu yıl, festivale  daha fazla gün ayıracağım. Kısmet olursa,  daha fazla festival filmi seyretmek niyetiyle bir sinemadan çıkıp diğerine dalacağım. Henüz biletlerimi almadım. Alacağım. Az önce  hafta içi hangi günler işi kırıp festivale kaçabilirim diye iş programıma baktım. Sonra ekrandan film festival sayfasına göz attım. İzmit'ten İstanbul'a gideceğim ya illa Beyoğlu'ndaki sinemalarda seyretmeliyim. Çünkü Beyoğlu'nda film seyredince, festival ruhunu tam manasıyla hissederim. İşte tam festival programına göz attığım anda... İstanbul Film Festivali'ne  gittiğim ilk sinemayı düşündüm.  Çok değil dört yıl önceye döndüm...  Acaba hangi sinemaya ilk festival heyecanımla girmiştim? Tabii ya... Emek Sineması'ydı tabii. Ne yalan söyleyeyim, Emek Sineması tarihi atmosferiyle büyülemişti beni. Duvarlarını, tavanını nefesimi tutarak uzun uzun incelemiştim. Heyecanlanmış, kimbilir kimler geldi kimler geçti bu salondan diye aklımdan geçirmiştim. Az önce yüreğimin sızısını hissettim. Baktım programda Emek Sineması'nın adı yok. Niye? İki yıldır kapalı. Aynı Oğuz Bahçe sineması gibi yıkılacak, alışveriş merkezi açılacakmış yerine... Beyoğlu'ndaki tarihi Emek Sineması'nın yıkılacağı söylentisini ilk duyduğum gün, neden zehir gibi bir kederin yüreğime çöreklendiğini çok iyi biliyorum. Çünkü  inan bana bu fena hissi çok iyi tanıyorum. Memlekette insanların kişisel tarihlerine  ehemmiyet verilebilse keşke...  Çünkü insan, yaşadıkça, bazı mekanlarda anılarından kırıntılar görmek istiyor. Ve o mekanlar, ömrün dar zamanlarında sığınılacak bir liman olabiliyor. Geçmişi hatırlatacak mekanlar yıkılıp, yok edildikçe... Hele sinemanın yerine, heyullah gibi koskocaman bir binayla, alışveriş tuzağı pasajların yerleştiğini görünce... Of.. Of... Derin bir iç çekiyorsun... İçini dumanlı bir efkâr kaplıyor. Düşünebiliyor musun, Emek Sineması yıkınca, kimbilir kimler benim gibi hislenecek. Kimbilir kaç kişi Emek Sineması'nı yerinde görmeyince, geçtim galiba deyip, yürüyüş yönünü değiştirecek. Ne fena!.. Kararlıyım. Biletlerimi alacağım. Bu yıl 31'incisi yapılacak olan İstanbul Film Festivali için kısmetse Beyoğlu'na gideceğim. Biliyorum, Emek Sineması'nın önünden geçerken,  duracağım. Derin bir iç çekeceğim. İçimi dumanlı bir efkâr kaplayacak. Sonra toparlanacağım. Gene hayallerime sığınacağım. Emek Sineması'na "Üzülme e mi? Bu festivalde de dinlen. İnanıyorum seneye, bazı festival filmlerini mutlaka sende  seyredeceğim." diye usulca sesleneceğim. Her zamanki gibi kendi hayalime kendim inanacağım. Emek Sineması umutlanacak. Bana muzipçe göz kırpacak. Yüreğim sevinçle dalgalanacak. Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi benmişim gibi hissedeceğim.  Mutlulukla bir filmden çıkıp diğerine gireceğim.

16 Mart 2012 Cuma

Kahve Molası - Yemek ve Emek Vaziyetleri

İlkbaharın başlangıç ayındayız. Malûm marttayız. Baktım, hava güzel. Ofiste o kadar darlandım ki kendimi dışarıya attım. Üzerine afiyet karnım nasıl açtı anlatamam. Midem gurulduyordu resmen. Sahildeki köfteciye kadar kıyı kıyı yürüdüm. Şööleee tahta masalı, tahta sandalyeli bir masaya yerleştim. Denize geniş geniş baktım. Allahım, koskocaman bir mavilik. Ne güzel!.. Kafam karışıktı biraz.  Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu diyerekten dalmış gitmişim... Garson "köfte mi ablacım?" diye seslenince, kendime geldim.Toparlandım. Bir porsiyon köfte ve bir piyaz istedim. Her zamanki gibi köftenin yanına pilav, piyazın yanına yeşillik konmamasını rica ettim. Köfte köfte gibi, piyaz piyaz gibi olmalı. Hava olağanüstü güzeldi. Sıcak değildi elbette. Sevdiğim gibi...  Ilıman... Deniz durgun ve masmaviydi. Önümde piyaz ve köfteler... Piyazın fasulyesiyle soğanından çatalıma geçirdim. Çatalı tam ağzıma götürüyorken bir an durdum bekledim.  Şöyle bir çatalın ucundakilere göz gezdirdim. Yemek nasıl saygı değer bir niğmettir, diye aklımdan geçirdim.  O yemek pişip çatalın ucuna gelene kadar ne emek gerektirir hiç düşünmüş müydün? Piyazdaki fasulye ve soğan sözgelimi... Kim tohumunu üretti? Peki o tohumu hangi köylü toprağına ekti, suladı, büyüttü, topladı, sattı? Böyle bıdı bıdı bunları yazmak kolay. Her biri ayrı ayrı emek vallahi. Satınalan aradaki insanların emeği peki? Belki bu lokantanın sahibi pazardan satınaldı. Getirdi. Hava gazı ya da tüple mi pişirdi? O gazların lokantaya gelmesi için verilen emeklere hiç girmeyeyim. Aşçının emeğine ne demeli? Soğan da aynı işlemlerden geçmedi mi? Hatta soğanı ayıklarken aşçı göz yaşı döktü belki... Ya tuzun üretilmesi peki? Endüstriyel vaziyetlerdeki emekleri hiç anlatmıyorum.Ya salça? Salça için gene teee köye mi gitmeli? Ya da seralara belki... Kimbilir kimler ekti, kimler suladı, büyüttü, topladı, ezdi, salça haline getirdi? Gene emekçi birileri... Aşçı pişirdi, tabağa koydu. Garson önüme sundu. Çatalımın ucundaki iki fasulye tanesiyle birkaç söğüş soğana şöyle bi tekrar baktım. Sahiden ağzıma atacağım bu niğmette ne kadar emek varmış meğerse...  İyi de şimdi bütün bunlar nereden aklıma geldi? Ne bileyim? İyi ki köftede bu konulara girmedim. Koyun nerde otladı? Kim otlattı peki, diye bir başlardım... Başlardım inan ki. Çünkü bazan bir yiyeceği ağzıma atarken bunları düşünmek iyi gelir. Ayırmadan bütün yemekleri seviyorum ya belki böyle emek harcandığını düşündüğüm içindir. Bazı insanlar yemeğe hakettiği değeri vermezler ve kolaylıkla çöpe dökerler ya hani... Bence çöpe atarken her yiyeceğe verilen emek düşünülmeli. Hatta yerken de tabii... Çatalın ucundaki piyazı ağzıma attım. Of, lezzeti fevkaladenin fevkindeydi. Şimdi ofisteyim. Kahvemi gıdım gıdım içiyorum. Heyy, bu kahve yoksa Yemen'den mi geldi:)
 
 

15 Mart 2012 Perşembe

İflah Ve İslah Olmaz Vaziyette Tuhaf Biriyim...


Tamam. Kabul ediyorum. Tuhaf biriyim. İlgim dağınık, merakım obur, bilgim yarım yamalak. Abartma sanatında şöhret sahibiyim. Fena halde hayalperestim. Kurduğum hayallerin içine bağdaş kurar yerleşirim. Ailemde herkes normal. Ben değişiğim. Kaç kere sordum. İtiraf etmiyorlar. Şüpheleniyorum. Evlatlık olabilirim. Niye anlatıyorum şimdi bunları biliyor musun? Bazan muhabbet ederken misal, durup duruken ilgim dağılıyor, iştahla merak ediyorum, bilgim yarım yamalak olunca kafamın içindeki kıt bilgileri birbirine karıştırıyorum. Tabiyatıyla bu durumda ortamdan kopuyorum. Karşıdan bakana şaşkın bir görünüm veriyorum. Mesela, bak şimdi... Diyelim ki, ben birine söz verdim. Sonra söz verdiğime nasıl pişman oluyorum anlatamam.  Söz aramızda, huyum kurusun, biraz cimri biriyim. Allahım, yoksa verdiğim sözü geri isteyemez miyim, diye kumumav kuşu gibi düşünürüm. Hani ben bir söz verdiysem, ne bileyim o sözü emaneten vermiş olabilirim.  Heyy!.. Yoksa verdiğim söz ebediyen gidiyor mu elimden diye tir tir titrerim. Artık o sözün bende kullanım hakkı kalmıyor mu yoksa? Eyvah! Kullanamıyor muyum artık o sözü bir daha? Yapmayın!.. diye kendi kendime  ter ter tepinirim. Verilen söz geri alınmazmış güya... Kim demiş? Birisi benden söz isterse veririm. Ama sonra kesinlikle verdiğim sözün bana geri verilmesini isterim. Cimriyim diyorum! Ne yapayım yani... Huyum kurusun cimriyim. Bana ne? Verdiğim sözü geri isterim! İs - te - riiim! Yooo... Kaçma!.. Ne o? Korktun mu  yoksa? Benden söylemesi... Aklın varsa kork benden, mesafeli dur hatta...  Çünkü  iflah ve islah olmaz birisi olduğumu artık kesinlikle bilmeni isterim.



Bak şimdi... Kendimden misaller vermeye devam edeyim.  Biri "Moralim bozuldu!" derse, ne diyeceğimi bilemiyorum. Elektrik bozulsa, elektrikçiyi, musluklar bozulsa muslukçuyu, televizyon bozulsa televizyon tamircisini, bilgisayar bozulsa bilgisayarcıyı çağırabilirim. Morali bozulan biri için kimi çağırabilirim ki acaba diye derin derin düşünüyorum. Bu vaziyetimle yanımdakileri korkutuyorum.

"İyilik iyiliği doğurur!" ya da tam tersi "İyilikten maraz doğar!" derler ya, çok şaşarım. Hemen muhabbetten koparım. İyilik... Doğurabiliyor... Üstelik "iyilik", bazan maraz bazan da "iyilik" doğurabiliyor. Allah Allah!.. "İyilik" canlı bir şey mi ? Hatta doğurabiliyor ya madem, "iyiliğin" cinsiyeti kadın olabilir mi? diye aklımdan geçiririm. Aklımdan geçirmekle kalsam iyi. Bu düşüncelerimi seslendiririm. Yaa... İşte aynen böyle biriyim.

"Sıkıntıdan patladım!" diyen biri de kafamı çok karıştırır sözgelimi... Hemen koparım gene muhabbetten... Bu sözü söyleyen kişinin yüzüne, gene uzun uzun bakar düşünürüm... Acaba "sıkıntıdan patlamak" nasıl bir şeydir? Sıkıntıdan patlayan kişi, kendini tabanca olarak mı hissetmektedir? Yoksa mısır mı? Yoksa şampanya mı? Belki de balon... Sakız olabilir mi? Belki de tüfektir... Aaa! Lastik de patlamaz mı? Bir dakika apandist de olabilir.. Aman Tanrım! Ya bombaysa? Yazmayayım dedim ama, yazacağım işte... "Sıkıntıdan patladım" diyen kişi, şu anda hayalimde tüpgaz şeklinde canlanmaktadır!.. Of, niye böyleyim?


Şimdi aklıma ne geldi biliyor musun?  Kimi zaman "Muhabbetten koparım!" diyorum ya hani... Aaaa! Muhabbet lastik mi? Yoksa muhabbet internet mi? Ya da zincir olabilir mi? Koptuğuna göre... Fırtına mı yoksa? Aman Yarabbim muhabbet, kıyamet olabilir mi? Hoppala! Böyleyim işte... "Kafana takma!" mı diyorsun yoksa... Aman sakın ha! Böyle bir şey söyleme bana!.. Aman ha!.. Şimdi ben gene bir başlarım "kafanı takma" ile ilgili cümleler yazamaya... Bu kez "Deli mi ne?" diye arkana bakmadan  kaçarsın benden... Tamam! Nerden geldi şimdi bunlar aklıma! Ne bileyim? Kendime  ben bile şaşırdım kaldım valla!!!
  

14 Mart 2012 Çarşamba

Antidepresan Niyetine Seyredilen Filmler

1- Öfke Vaziyetlerinde - Snatch

Sana bir şey söyleyeyim mi, kimi zaman hayat üstüme üstüme geliyor gibi hissettiğimde, hatta umudumu kaybedip "tamam, bittim ben, hapı yuttum." dediğimde, asla antidepresan kullanmak istemem. Hayalci bir bünyeye sahibim. Kendimi uyuşturarak, hayal kurmaktan mümkün değil vazgeçmem. Antidepresan yerine kullandığım, beni rahatlatan filmlerim vardır. Bak şimdi... Biri öfkelendirdirmişse  beni. Haksızlık yapmışsa üstelik. Hak etmediğim sözler söylemişse. İyice öfkelenip küplere binmişsem sözgelimi. Sinirlerim çelikten değil ki. Benim de canım var.  Ne yalan söyleyeyim... Yaradılışım gereği... Bende insanım tabii…  Peki… Bu durumda argo konuşmak, bırak argoyu, gelmişine geçmişine sövmek istemişsem. Ama tutmuşsam öfkemi içimde, püstürtmemişsem karşımdakine.. Of!...  Uzatmayayım işte... Öfke duymuşsam birisine! Öfke!

Mahcup biriyim anlatabiliyor muyum? Böyle durumlarda öfkemi içimde tutuyorum. Kim demiş "Öfke baldan tatlıdır " diye... Nerdeee? Resmen karnıma yumruk yemiş gibi oluyorum. Karşımdakine belli etmiyorum ama içimin acısını bir ben biliyorum. Dipten giden ipince  bir sızı hissediyorum. Tamam. Uygar insan olmak niyetiyle, öfkemi kontrol ediyor, sözlü bir şey söylemiyorum. Amaa... Öfkem bilinçaltıma bir volkan gibi saklanıyor... Bir süre sonra katılaşmış öfkem, hararetten sıvıya dönüşüyor. En uygun çıkış noktası her zamanki gibi gözpınarlarım oluyor. Önce birikiyor sıvı haline gelmiş öfkem gözlerime… Kirpiklerim içeri içeri süpürse de dayanamıyor...  Gözlerimden yaş olup taşıyor. Yanaklarımdan pıtır pıtır  dökülüyor.


Keskin sirkenin küpüne zarar verdiğini atalarımdan duyduğum için biliyorum. Öfkemin içimde kalıp bana zarar vermesini hiç mi hiç istemiyorum. İşte... Böyle gizlenmiş öfke vaziyetlerimde derhal Snatch (Kapışma)’yı seyrediyorum. Kaç kere tecrübe ettim. Yeminle ilaç gibi geliyor.  Bu filmi seyretmediysen eğer, konusunu sakın sorma, valla tam olarak ben de  bilmiyorum. Guy Ritchie’nin yönettiği tuhaf bir İngiliz filmi.  Tatlı bir Tarantino havası estiriyor sözgelimi. Sonra oyuncuları şahane… Bol hareket, eğlenceli, soygunlu bir film.  Asıl mühim tarafı ise... Dinle... Fena halde küfür, fena halde dövüş var bu filmde. Feci... Of, bastırdığım öfkeme inanılmaz iyi geliyor ne yapabilirim yani... Bileklerimi keserim doğru söylüyorum... Dene istersen... Öfke vaziyetlerine Snatch (Kapışma) birebir...


Yok, ben bu filmi seyretmeye gerçekten doyamıyorum. Filmde hangi sahnede ne öfkeli cümle varsa... Filmi durdurup aynısını, aynı rolde canlandırmaya çalışıyorum. Ne bileyim, ya bağıra bağıra... Ya da gözlerimi kısıp elimde silah varmışcasına parmağımı sallaya sallaya... Karşımda o öfkelendiğim kişi varmış da onu domuzlara yem yapacağımı söylüyormuşum gibi mesela... Anlatabiliyor muyum? Mutlaka evde kimsenin olmadığı zamanı seçiyorum.  Ve tüm öfkemle filmin gereğini yerine getiriyorum. Tahmin edilmeyecek kadar çok küfür var bu filmde... Dövüş, kavga, vahşet... Ama aynı zamanda eğlenceli bile demem az kaçabilir. Resmen komik ötesi bir film. Felaket... Tam içim kaldırmayacak nedir bu olan biten derkeeennn... Hooop yeni bir sahne.... Veeee... Ver elini gülmek... Çok şeker bir film... Çookk! Dehşet...


Filmi anlatıp yazımı uzatmak istemiyorum. Diyeceğim odur ki bu film ilaç gibi geliyor öfkeli bünyeme...  Hele  filmde hoş bir aksanla çingene rolünde olan Brad Pitt'in yumruk indirdiği sahneler var ki... Of!.. Aynı çingene gibi kaldırıyorum yumruğumu hayalimdeki öfkelendiğim kişiye… Bir yumruktaa... Küttt! Yerdeee! Oh, ne yalan söyleyeyim, içimin yağları eriyor. Eee, melek değilim ya... Böyle zamanlar için, ben de bir siyah kuğu yaşatıyorum içimde... Amaa... Film sebebiyle öfkemi boşaltınca, gerçek hayatta öfkelendiğim kişiye bir şey yapmama gerek kalmıyor tabii. Her zaman olduğu gibi hayallerim imdadıma yetişiyor böyle.  Filmin sonunda öfkem geçmiş oluyor. Sinema hayatımı eşsiz kılıyor gene. İnanamayacaksın ama filmden sonra beni kızdıran kişiye acıyorum biliyor musun? Çünkü o da insan... O da bir kalp taşıyor neticede... Sadece bana yapmıyordur ki herkese böyle kaba davranıyordur diye düşünüyorum. Öfkelendirdiği insanların hayallerinde  dayak ve küfür yediği için vicdanı şişiyordur eminim. Çünkü bence sevgi gibi öfke de hissedilen bir enerjdir. Dün akşam filmi seyrederken onu hayal edip  bir yumrukta yere serdiğim için... O sebebini anlamıyordur ama... Bugün kendini dayak yemiş gibi hissediyordur eminim.  Bazan sebebini bilmeden kendini dayak yemiş gibi hisseder ya insan hani...  Bana kalırsa o gün kimi kırdığını  enine boyuna düşünmeli... Yaaa!..  Böyleyken böyle işte.





2- Panik Vaziyetlerinde - Tango & Cash

Pekii... Mesela, moralim bozuk, kendimi iyi hissetmiyorum ve gereksiz evhamlara kapılıyorum. Ya da yapmam gereken pek çok şey var ama cesaretimi kaybetmişim. Korkuyorum. Ya da yapacaklarımla ilgili endişelerim var mesela.. Olamaz mı? İnsanlık hali!.. Sanki boğazıma bir yumruk oturuyor bu durumda... Çok aşırı kaygı duyuyorum! Ne yapacağını bilmez bir haldeyim. Mesela kalbim üçbuçuk atıyor. Çaresizim! Anlayacağın, "Panik" hissediyorsam eğer, hemen Tango & Cash' i seyretmeliyim hemen! Bu film panik hislerime sanki merhem sürer. 


Filmin konusu kısaca şöyle; Los Angeles Narkotik Polis Departmanı'nda çalışan, birbirinden farklı yapıda iki polistir Tango ve Cash. Bu polislerden rahatsızlık duyan uyuşturucu çeteleri, bir cinayet suçu sebebiyle Tango ve Cash'i tutuklatırlar. Hapse giren iki kafadarın başları dertten kurtulmaz. Diğer tutuklular ve dışardaki uyuşturucu çetelerinin adamları bizimkileri işkenceye tabi tutarlar. İşte bu işkence sahneleri çok ilginçtir. Bir kere bu filmi sevmemin en büyük nedeni bir muhabbet -dialog- filmi olması. Çok severim bol muhabbetli filmleri. Ayrıca 1989 yapımı eski bir film olmasına rağmen, Tango'yu Sylvester Stallone, Cash'i de Kurt Russell oynuyor. Sizden iyi olmasın da ikisini de çok severim vallahi. Bu filmi tekrar tekrar seyretmeye doyamam!..


İşte bu bahsettiğim işkence sahnelerinde Tango ve Cash birbirlerine sürekli "Panik yapma!" derler. Etraflarında ellerinde sopalarla koca koca adamlar, üzerlerine gelmektedirler. "Panik yapma!". Yakalanırlar ve yüzlerine falçata atılacaktır o sırada. Birbirlerine bakıp her seferinde şöyle derler: "Panik yapma!". Vücutlarına bağlanan iplerle tavana asılmışlar. Altta elektrik verilen suya doğru indirilmektedirler. Birbirlerine bakarlar. Komik bir ifade ile "Panik yapma!" derler gene.. Nasıl iyi gelir bana bu sahneler. Beterin beteri var öyle değil mi? Neden bu kadar dert ediyorum ki her şeyi... "Panik yapma!" diye düşünürüm seyredince bu filmi ve kendimi daha iyi hissederim. Kendime telkin ederim: "Her şey yoluna girer!.. Panik yapma!" 

Hapı yuttum denir ya... Ben hap yutuculardan değilim. Benden söylemesi... Bu iki film, öfke ve panik vaziyetlerine birebirdir. Antidepresan nedir ki? Bu filmler seyredilince, bünye eskisinden daha güçlenir. Bizzat  tarafımdan defalarca tecrübe edilmiştir. Kesin çözüm:)


21.09.2011

13 Mart 2012 Salı

Kahve Molası - İçimden Derin Bir Ahhh Çekmek Geldi.


Kahve Molası vermiştim. İlhan Berk'in Kült Kitap'ınında,  "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek" başlıklı bölümü var ya..  Az önce  özellikle o bölümü hızlıca okumaya başladım..  Bak, anlatacağım..


Behçet Necatigil ölmüştür. İlhan Berk Halikarnassos'tadır. Cenazesine gidemez. İlhan Berk'in "yazdıkları en çok üstüne başına benzeyen ozan dediği, o sevgili ozanlardandır Behçet Necatigil. Hiç kimseye yapmamıştır. Ona da yapmaz. Baş sağlığına gitmez. Aslında Necatigiller'in evi, İlhan Berk'in girip çıktığı birkaç sevdiği evlerden biridir. Nihayet ölümünden bir süre sonra, bir yaz öğle sonu, cenazesi kalkmamış gibi üstelik, büyük bir ıssızlık içindeki apartmanın merdivenlerini çıkar. Kapıyı çalar. Issızlığın içinde açılan kapı, şairi daha büyük bir ıssızlığa atar, bırakır. Salonda her zaman oturduğu yerde oturur. Elindeki üç beyaz gülü masaya bırakır. Evi inceler. Hiçbir eşya sanki yerinden kıpırdamamış gibidir. Kedileri ezikçe gelip İlhan Berk'e sürünürler. Behçet Necatigil'in her daim yaşam dolu sevgili karısı Huriye hanım yanına geldiğinde, birden ölümü görür İlhan Berk. Necatigil'in her zaman gördüğü odasını ölümünden sonra da görmek ister. Odaya girer. O yoktur. Huriye Hanım, İlhan Berk'i çivileyen cümleyi söyler: "İşte, der, hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından!" İlhan Berk'e göre, bir ozanın karısı, geride başka neler bulabilirdi ki? Şiirler olacaktı tabii.. Çıkar odadan.. Necatigil'i ve ölümü aşan bir şey kalır İlhan Berk'in üzerinde.. Sonra her şey silinir gider. Yeniden Halikarnassos'a döndüğünde, birden Behçet Necatigil'in karısının sözleri gelip vurur İlhan Berk'i: "İşte, hangi kitabı çeksem içinden şiirler çıkıyordu!". Sonra "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısı'nı Görmeye Gitmek" adlı şiirini yazar.

ÖLÜ BİR OZANIN SEVGİLİ KARISINIGÖRMEYE GİTMEK
'Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde.
Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan BERK


Dün gece, uyumadan önce yeni bir kitabı okumaya başlamıştım. Bu kitabın adını nereden duydum, ne zaman almıştım inan hatırlayamadım. Kitabın adı Açık Deniz Kenarında... Yazarı ise bir İskandinav... August Strindberg. Çeviri kime ait biliyor musun? Behçet Necatigil. Ne güzel! diye geçirdim içimden. Şiir gibi cümleler okuyacağımı düşledim. Çünkü yabancı dilde yazılmış bir kitabın çevirisini yapanı acayip önemserim. Önsözünü ise gene memleketimin şahane bir yazarı yazmış. Selim İleri. '970'lerde Behçet Necatigil'in Beşiktaş'taki evinde bu kitapla karşılaşmış. Türk şiirinin büyük ustası bu kitabı dilimize çevirecek ya, hem sevinçli hem kaygılıymış. Selim İleri'nin ilk okuyuşundan sonra, Açık Deniz Kenarında baş ucu kitaplarından olmuş.Bir anlatım şölenidir bu kitap diyor. Daha ilk tümcelerinden sarar okuru diye devam ediyor. Okudum ilk tılsımlı cümleleri... Şöyleydi... "Mayıs ayında bir akşam vakti, bir balıkçı kayığı, Stockholm adalar denizinin güney kesiminde, açık bir deniz parçası üzerinde apazlama gidiyordu. Üç piramidiyle kaya adacıklar morarmaya, bulutsuz gökyüzünde yer yer bulutlar toplamaya başlamıştı: Güneş batıyordu."  Kitabı göğsüme kapattım. Behçet Necatil'in çevirisiyle, hiç bilmediğim bir yazarın anlattığı güneş batımını hayalimde canlandırdım. Sanki Mayıs ayında bir akşam vaktiydi...  Hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından... Ölü bir ozanın sevgili karısı mı bu sözü söylemişti?  Hem her şey şiirlerde değil miydi? Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde gider gelirdi. Böyle yaşayıp gidiyorduk.'  İçimden derin bir ahh çekmek geldi... Telefon... İşe dönmeliyim... Kahve molam bitti.

Metin Altıok Ve Tarzan


Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden.. Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden.. Bir yüzük yaptım belli belirsiz.. Eski bir gramafon sesinden.. Bir yüzük serçe parmağın için.. Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden.. Bir yüzük yaptım terli bir yüzük.. Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden.. Yanmasını bilen bakır bir yüzük.. Evime akım taşıyan elektrik telinden.. Bir yüzük yaptım, bir yüzük ki..  Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.


Onunla iki kişiydik.. Daha doğrusu bana öyle gelirdi.. Tam olarak bilmiyorum.. İlk ne zaman seslendi.. Sanırım bir akşam durup dururken.. Apansız çağıdı beni..... Bazen karıştırırdım.. Onunla kendi sesimi.. Susar yeniden başlardım söze.. Çünkü yüzüme uygun değildi.. Ama o kurnaz ve çocukça biraz da.. Hep benim sesime gizlenirdi.... Onunla bir kişiydik, iki kişi gibi.. Benden ona, ondan bana.. İnce bir kanal gibi geçirildi.. Biledi paslı direncimi  Umutsuzlukla.. Ve beni hiç terk etmedi.



Bilmemem gereken Şeyler öğrendim.. Sorular sordum Sormamam gereken.. Gördüm apaçık Görmemem gerekeni.. Söylenmezi söyledim. Suçum büyük.. Ve taamüden.



NOT: Yukarıdaki yazılar  Metin Altıok'un
1- Ormanların Gümbürtüsünden adlı şiiri
2-İki Kişi Gibi adlı şiirinden bazı dizeler
3-Sürgün  adlı şiirinden bazı dizeleri düz yazı haline getirilerek hazırladım.  

Sivas Katliamındaki yangında dumandan zehirlenip ölen Metin Altıok'un  ruhuna rahmet gönderirken,  gerçekleştiren vicdansızları  kınamak gerek.
  

11 Mart 2012 Pazar

Sinemada Dejavu Vaziyetleri - Ye Dua Et Sev Ve Sen Kimsin


Yemeği çok severim. Dua etmeyi çok severim. Eee... Severim yani... Sonra Julia Roberts'i severim. Tamam. Filmin sonlarına doğru Javier Bardem'in az rolü vardı. Dert değil ki. Onun filmde az da olsa var olması, o filmi  sevmem için yeterli sebeptir diye düşünmekteyim. Sonra... Harikulade şehirleri gezmeyi ve egzotik seyahatlere çıkmayı sevmez miyim? Of, bayılırım ne yalan söyleyeyim. Bana gökyüzüne çıkacaz de, hemen merdiven dayayan cinstenim. Makarnaya, hele hele domates soslusuna asla dayanamam.  Hüplete hüplete, tabak tabak yerim.Yerken tanıyamazsın beni. Kendimi kaybederim. Eee.. İyi de "Ye, Dua Et, Sev" adlı bu filmi neden sevmedim?  Bırak sevmeyi, filmi seyrederken nedense rahatsız bile oldum diyebilirim. Tuhaf şey! Kim bu filmin yönetmeni, kim yazmış bu filmin senaryosunu kuzum? Bu kadar sevdiğim şeyi bir araya getirip, sevmediğim bir film yapmayı nasıl becermişler? İnan ki bu durumu henüz çözemedim. Şaşırdım vallahi... Hayretler içindeyim.

 

NOT: Hımm.. Ama bir şey itiraf etmeliyim. Bu filmi seyrettikten sonra üşenmedim. Makarna pişirdim. Söylemesi ayıp olmasın ama koca bir tabak domatesli makarnayı hüplete hüplete yedim. Bu notu filme haksızlık olmasın diye yazıyorum. Bu filmin bende makarna yeme hissi uyandırmasını sevdim ne yalan söyleyeyim. Bak  pişirip yediğim makarnanın fotoğrafını çekip buraya ekledim.


Az önce baktım. Yukarıdaki yazıyı 20 Kasım 2010'da yazmışım. Bu hafta aynı durum gerçekleşti. Dejavu gibi bi şi... Bak şimdi...


Dedektiflik filmlerini severim. Komedi filmlerini de severim. Eee... Severim yani... Komedi Dükkanı'nın takipçisi değildim.  Dert değil ki... Tolga Çevik'li filmleri hep sevmişimdir. Organize İşler'deki Süpermen Samet'e bayılmıştım.  Vizontele'deki Nafiz Doğan'a da öyle... Sonra... İçinde İstanbul olan filmlere kafadan taraftarımdır...  İstanbul'u seyrederken  filmin kusurlarını asla  görmem.  Eee... İyi de "Sen Kimsin?" adlı bu filmi neden sevmedim? Bırak sevmeyi, eğer sıranın sonunda olmasam, ara verilmeden filmi bırakıp çıkmayı düşündüğümü bile söyleyebilirim. Tuhaf şey! Bu kadar sevdiğim şeyi bir araya getirip, sevmediğim bir film yapmayı nasıl becermişler? İnan ki bu durumu henüz çözemedim. Şaşırdım vallahi... Hayretler içindeyim.

 
 

NOT: Filmi seyrettikten sonra makarna pişirmedim tabii.. Bu notu filme haksızlık olmasın diye yazıyorum. Aşağıdaki kareyi görünce, bu filmin bende top yuvarlanan yokuşta koşma isteği uyandırdığını söylemeliyim.

Bir Çocuk Gibi Şaşarcasına Bakarak Yaşamak İstiyorum.


Şimdi ben bu yazıma o güzeller güzeli Guguk Kuşu'nun film karelerini ekleştirdim ya, sakın bu filmi anlatıyorum sanma olur mu? Yok, film filan anlatmayacağım. Bak şimdi. Geçtiğimiz sene mayıs ayında, şehrimdeki   kitap fuarından aldığım kitaplar arasında Dücane Cündioğlu'nun Hz.İnsan adlı kitabı vardı. Okumamıştım. Kitaplığın yanındaki masanın üzerinde o gün bugündür demleniyordu. Bu akşam elime gelince.. Baktım ince bir kitap zaten. Niyetlendim. Okumaya başladım. Sevdim kitabı. "Delilik özgürlüktür" adlı bir  bölüme geldim. İlgiyle okumaya devam ettim. Bizim geleneğimizdeki delilere gösterilen sevgiden, hürmetten bahsediyor. Onlardan korkulmaz bilakis gıpta edilirdi çünkü onlar anlamadığımız, kavrayamadığımız bir dünyanın insanlarıydılar diyor. Aramızda dolaşırlardı. Bir yere kapatılmalarına, mahkumiyetlerine gönüller razı olmazdı çünkü bir zaman delilik özgür olmak demekti diyor. Sonra mecnun'un çılgın ve deli anlamına geldiğini söyledikten sonra çeşitli kelimelerin kökenlerine inmiş yazar. Bunları okumak hoşuma gidiyor. Ve akabinde  bir hadisi şerif eklemiş.. "Siz deli olmadıkça imanınız sahih olmaz."  Sonra devam etmiş. "Akıllı, uslu olmak, belki size garip gelecek ama aklın üstüne çıkmak isteyenlerin ayağını bağlayan bağ demektir." demiş. Uslu olanlar, aklın sınırları içinde kıpırdamayan durunlardır. Oysa deli olma harekete geçmeyi, yerinde duramamayı gerektirir.Yazısını Mevlevi'den bir dua ile bitirmiş. "Deliler Sultanı'nın yüzüsuyu hürmetine HAK'tan şifa diliyorum; zira şu akıl belasından tamamiyle kurtulabilmiş değilim."
 

Lütfen söyler misin? "Hafıza nedir? Emrimizdeki bir köle mi? Yoksa başına buyruk bir isyankar mı?" Bu yazdığım bir film repliği mi yoksa bir kitaptan alıntı mı hatırlamıyorum. Ama bakar mısın  benim hafızamın yaptığına? Ben Dücane Cündioğlu'nun kitabını, yukarıda kısaca özetlediğim kitabın Delilik Özgürlük adlı bölümünü okuyordum ya hani.. Bu bölüm bitince ne yapmalıydım? Kitabın bir sonraki bölümüne devam etmeliyim değil mi? Yok işte. Bu kitap bu günlük bende bitti. Neden? Çünkü aynı konuda Gündüz Vassaf'ın bir yazısını hatırladım. Baktım. Var gerçekten. Cehenneme Övgü adlı kitabında var. Konu başlığı da şöyle: "20. Yüzyıl Delileri Artık Özgür Değiller." Şimdi  söyler misin, benim hafızam emrimdeki bir köle miymiş? Yoo.. Kölem olmadığı besbelli. Benim hafızam resmen başına buyruk bir isyankâr. Okuduğum kitabı bıraktırıyor, yerimden kaldırıyor, başka bir kitabı elime aldırıp, baktırıyor. Pes ama. Ben hiç bir kitabı başka bir kitapla ya da filmle  eşleştirmeden okuyamayacak mıyım Allah aşkına?  Niye rahat vermiyor bana? Mesela ne kadar istiyorum,  bir tane şiir ezberleyebilsem, bir filmi ya da kitabı tam manasıyla anlatabilsem... Nerdeee? Onları hafızanın karanlık çekmecelerine atıyor. İlla bana isyan etmesi gerekiyor ya, okuduğum kitabı bıraktırıyor. Ne fena!


Gündüz Vassaf'ın yazısı oldukça uzun ve Dücane Cündioğlu'yla aynı fikirde. Delilik aslında özgürlüktür diyor. Gerçeğe benzersiz bir bakış açısıyla bakmak deliliğin muhtelifliğini oluşturur ve her deli kendi havasındadır. Psikiyatri denen olay deliliğin özgürlüğünü ellerinden almıştır. Deliler dize getirilmiştir. İyice ilaçlandırılıp toplumun kıyısına itilmiş, istenmeyen birer varlık haline getirilmişlerdir, diyor. Peki onların herhangi bir insandan daha zararlı daha tehlikeli olacağını kanıtlayan doğru dürüst bir araştırma ya da istatistik var mı? Yok ama deliler bizi tedirgin ettikleri için onlara yapılan uygulamalara ses çıkarmayız diyor. Akıl hastanesindeki hastalar psikiyatristinin  izni olmadan  telefon edemezler, bazıları yıllarca koğuşlarından dışarıya çıkarılmaz, mektup yazma, ziyaretçi  kabul etme hep doktor iznine tabi... Dolayısıyla psikiyatrinin bir baskı aracı olduğunu  ve ilgili ilgisiz her yerde kullanılabildiğini söylüyor. Bu konuda bir kaç örnek veriyor. Mesela ABD'de polis 12 yaşındaki bir erkek çocuk ruhsatsız bisiklet kullanıyor diye önce uyarmış, devamında  çocuğu psikoloji kliniğine havale etmiş.  New Hampshire yasalarına göre tüm bisikletlere para karşılığında plaka alınması ve polise kayıt ettirilmesi gerekiyormuş. Aile yoksulmuş. Çocuk da bisikleti sadece evin yakınında kullanıyormuş. Şimdi bu olayın psikoloji kliniği ile ne ilgisi var diye soruyor? Otoritenin itaat etmeyenlere uygun gördüğü bir şekilde dışlama yöntemi olduğunu söylüyor.



Dostoyevski'nin sara nöbetlerini, Van Gogh'un bir tablosunu, Nietzshe'nin bir kitabını saatlerce konuşabildiğimiz  halde deliler hakkında konuşmak tuhaf gelir.  Beklenmedik, alışılmış dışında düşünceleri olan veya davranan insanlar endişe uyandırırlar. Aslında Gündüz Vassaf kendisi de psikolog olmasına rağmen bu yazısında psikiyatristlik ve psikoloji klinikleri hakkında  oldukça fazla olumsuz görüş bildirmiş. Şimdilik o konulara girmeyeceğim. Asıl önemli olan ne biliyor musun? İnsan davranışlarının  farkında olmaksızın standart hale getirilmesi. Aynı olay karşısında herkesten aynı tepkinin beklenmesi...  Bu haller farklı tutum ve davranışta olanların kınanması sonucunu getiriyor. Böylece içimizdeki sese kulak vermekten ve hayallerimizi açıklamaktan korkar oluyoruz. Bize deli denmesine ve deli muamelesi yapılmasının sonuçlarına katlanacak gücümüz kalmıyor. Böylece her konuda standartlaşma yaşamın kendisindeki yoğunluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Derinliğe vakit kalmıyor. Haybeye söylemiyor Gülten Akın "Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" diye. Bu romantik değil  bilakis ağırından protest bir dize bence... İşte belki de bu yazıda paragraflarla anlatılan bu konuyu, bir şair bir dizede özetliyor. O kadar ilginç örnekler vermiş ki Gündüz Vassaf gerçekten  tüm yazıyı okumak gerekiyor. Neticede standartlaşma eğer halen her yere tam manasıyla nüfüs etmediyse, bu içimizdeki deliler sayesindedir diyor ve deli sözcüğünü hafife almamak gerektiğini ardından bir sürü acıyı beraberinde getireceğinin altını çizdikten sonra "Kendimizi koruyamıyorsak bari bırakalım deliler deliliklerinde özgür kalsınlar." diyor.
 

Guguk Kuşu'nun film karelerini bu yazıya eklememin sebebi, bir akıl hastanesinde geçiyor olması tabii. Benim hafızam emrimdeki kölem değil  başına buyruk bir isyankâr olduğu için bu yazıyı Guguk Kuşu filmiyle kapatmamı emrediyor. Film tam ibretliktir. Ve eğer bu filmi seyretmediysen,  bırak üzülmeyi, acırım sana yemin ederim. Müthiştir. İşte dayatılan sisteme karşı çıkan bir adamın öyküsüdür. Ve Gündüz Vassaf gibi psikiyatri alemini derinden eleştiren olağanüstü bir filmdir. Bu filmi seyretmiştim. Kaç defa. Güzdüz Vassaf'ın kitabını okumuştum. Şimdi ise deliliği yücelten Dücane Cündioğlu'nun kitabını okudum.  Bunları tekrar hatırlamak bana iyi geldi.  Hayatta en çok korktuğum şey, şaşırmayı ve hayret etmeyi unuttuğumuz bir yaşam... Herkesin aynı tepkileri verdiği, davranışların önceden kestirildiği ve denetlendiği bir toplum. Bu konuda çok okuyup yazmalıyım aslında. Ben Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocuk gibi şaşarcasına bakarak yaşamak" istiyorum. Benim özgürlüğüm burda saklıdır ve özgürlüğüme sahip çıkmak istiyorum.Yazımın sonunu Mevlevi'den dua ile bitirmeliyim.. "Deliler Sultanı'nın yüzüsuyu hürmetine HAK'tan cümlemize şifa diliyorum."  Ne şifası mı? Şu akıl belâsından  tamamiyle  kurtulmak  için acil şifa tabii... amin!

28.01.2011