27 Nisan 2026 Pazartesi

Rüya...

adımı unuttum adı olmayan yerlerde ne in ne cin ne benî adem
zamanlar içinde kuşlar uçuyor kervanlar geçiyor bir iğne deliğinden
çarşılar kuruluyor sarayları oyuncak insanları karınca şehirler zamanları gördün mü bir iğne deliğinden
adımı unuttum adı olmayan yerlerde geçip gidenlere bakarak
Asaf Halet Çelebi


Yürüyordum. Karanlık bastırmıştı. Ne kadar zamandır yolda olduğumu hatırlamıyordum. Mevsim sonbahardan kışa dönüvermişti. Renkler sessizce köşelerine çekilivermişti. İçinde bulunduğum dünya bembeyaz gelinliğine bürünüvermişti. 

Bakına bakına, sükûnet içinde yürüyordum. Nerede olduğumu çıkaramıyordum. Korkmuyordum. Fısıltıyla tekrarladığım “Ben kimim?” sorusunun cevabını ararken, tanımadığım sokaklarda dolandıkça kendimden epeyce uzaklaştığımı anlıyordum. Ne in, ne de cindim. Bir kadın olduğumu biliyordum. Adımı ve kim olduğumu unutmuştum. 

Sokağın iki yanında göğe dimdik yükselen devasa beton binalar vardı. Yüzümü göğe kaldırmış, yanaklarımda eriyen kara aldırmadan yürüyordum. Fısıldadım: “Ben kimim?” Bilmiyordum. Emin olmak için başımı yere eğdim; karda ayak izlerimi gördüm. Öyleyse vardım. Yaşıyordum.

Uzun zamandır yürümüş olmalıyım ki göğsüm hızla inip kalkıyor, içli içli nefes alıp veriyordum. Sanki karda yol almakta olan bir trenin bacasının dumanı gibi, her nefes verişimde tütüyordum.

Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. Bu sokağın iki yanındaki ahşapları dökülmüş metrûk evler, çevrelerini acımasızca kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyorlardı. Belli ki sahipsiz kalmışlardı. Fena hâlde kederli görünüyorlardı. 

Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. İki yanındaki ahşapları dökülmüş metruk evler, çevrelerini kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyordu. Belli ki sahipsizdiler. Fena hâlde kederli görünüyorlardı.

Kar umarsızca yağıyordu. Şiddetlenen rüzgâr, karı tipiye çeviriyordu. Şaşkınlıkla gözümü ayırmadan yola baktım... Yol çıkmazdı. Evlerin bittiği yerde, sokağın ortasında, hayret cümlesinin sonuna konmuş bir ünlem gibi duran heybetli bir tarihî bina vardı. Rüzgârın uğultusu bu binaya çarpıp geri dönüyor, sokaktaki terk edilmiş evlerin bilge sözcüsü gibi, kederle kulelere çarpa çarpa yükseliyordu.

Beton kuleler ses, ısı ve duygu geçirmiyordu. Bu beton kulelerde yaşayıp emeklerini sattıkları efendilerinin kurallarına uymak zorunda olan insanlar, bırak şehirlerindeki değişimin kederli müziğini, mevsim değişikliğinin o can alıcı güzelliğini bile fark etmeden yaşıyorlardı.

İstanbul’da altı yüzü aşkın çıkmaz sokak olduğunu okumuştum. Bunu öğrendiğimde içimin nasıl sevinçle dolduğunu hatırladım. Çünkü İlhan Berk’in dediği gibi, kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki? 

Bir şehri sevmek için pek çok sebebim olabilirdi. İstanbul’u sırf bu kadar çok çıkmaz sokağı olduğu için bir kez daha sevdiğimi aklımdan geçirdim. İşte o anda… Ben… hatırladım. İstanbul’daydım. 

Olduğum yerde gerisingeri döndüm. Durdum. Üşüyen ellerime sıcak nefesimle birkaç kere hohladım. Sonra ellerimi birbirine sürttüm. Geçip giden zamana ve fark edilmeyen her şeye başkaldırırmışcasına, sırtımı yalayan rüzgârın hüzünlü müziği eşliğinde kararlı adımlarla yürüdüm.

Fısıltıyla tekrarladım:  "Ben kimim?"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder