12 Haziran 2011 Pazar

Yazarlar ve Babalar...


Sevgilerini belli etmeyen, çocuklarıyla arasına sınır koyan, çocuğunu övmek yerine eleştirmeyi erdem sayan babalar vardır. Bilirsin... Eskiden babalar galiba böyleydi. Çocuklarını uyuyunca öper severlerdi. Şimdi de vardır mutlaka. Çevremizde illa böyle babaları görmemiz şart değil ki, edebiyat bize görmediklerimizi gösteriyor. "İnsan kendini insanda tanır." boşuna denmemiş öyle değil mi? Okudukça insan neler neler öğreniyor. Şimdi bak... Bazı yazarların babalarıyla ilgili yazılarını okumuştum. Bunlardan biri Hasan Ali Toptaş ile ilgili. Hani meşhur Gölgesizler kitabı ve filminin yazarı. Sonra tüm külliyatına daldığım bir yazardır kendisi. Ziyadesiyle severim tüm kitaplarını. İşte okuduğum yazı Hasan Ali Toptaş'ın babasıyla ilgili sevimli ve etkileyici bir anısıydı. Bak şöyle... Hasan Ali Toptaş 1958 Denizli Çal ilçesi doğumlu. Yazar doğduğu kasabaya her yıl eylülün ilk günlerinde gider. Üzüm toplama vaktidir çünkü; aslında yazara göre üzüm tanelerinde çocukluğunu seyretme vaktidir. Ne hoş!  Her karşılaşmada annesi koklaya koklaya öpmektedir yazarı. Babası ise ne öpmektedir ne de sarılmaktadır o sırada. Sessizdir. Yazar da konuşmayı çok sevmemektedir. İki sessiz erkeğin duruşundaki sessizlik büyür de büyür. Annesi ise inanılmaz bir coşkuyla  mütemadiyen bir şeyler anlatmaktadır. Annesi okuma yazma bilmez bu nedenle okuyamamıştır hiç Hasan Ali Toptaş'ın kitaplarını. Buna rağmen her defasında oğluna yazıp yazmadığını sorar. Babası ise okur yazardır. Ama hiç okumamıştır oğlunun kitaplarını. Kitaplar öylece durur evin bir köşesinde, babası hiç merak edip oğluna kitaplar hakkında tek bir kelime bile sormamıştır.



Ya da Hasan Ali Toptaş böyle olduğunu sanmaktadır. Yazar babaevine kimi zaman kitaplarını bırakmaktadır. Her geldiğinde kitapların yok olduğunu farkeder. Annesinden öğrenir ki konu komşu kitapları birer ikişer götürmektedir. Annesi, babasının tek bir kitabı kimseye vermediğini söyler. Yazar bunu duyunca çok şaşırır. Ne yapacağını bilemez sevincinden. Demek ki babası bir kitabını okumuş, sevmiş ve saklamaktadır. Annesine büyük bir heyecanla sorar babasının bu kitabı neden kimseye vermediğini tabii... Annesi bir sır veriyormuş gibi eğilip yazarın kulağına şunu söyler:

-Neden olacak oğlum, Kitabın boş yerlerine telefon numarası yazmış da ondan!



Hasan Ali Toptaş'ın bu yazısını okuduğumda hem gülümsemiş hem de Oğuz Atay'ın Babama Mektup adlı yazısı aklıma gelmişti. Oğuz Atay'ın ölen babasına yazdığı bu mektup, hayatımda okuduğum en çarpıcı en etkileyici yazılardan biridir. Yaşarken söyleyemediklerini, baba oğul arasındaki çatışmaları, babası öldüğü için duyduğu üzüntü belki yaşarken kimi zaman babasını ölmesini istemenin verdiği suçluluk duygusu, kendini çaresiz hissetme, belki hayata tutunamamanın sıkıntısı ile kaleme alınan bu mektup, o denli iyi ifade eder ki yazarın tüm hissettiklerini okudukça tüyler ürpertir. Oğul yazar olmak ister. Baba mühendis olacaksın diye diretir. Oğuz Atay da mühendis olur. Babaya göre oğlunun okudukları uydurma şeylerdir, yazdıkları ise deli saçmasıdır.


Oğuz Atay kırk yaşında bu mektubu yazmaya başlar. Hayatta hep kendisine haksızlık edildiği düşüncesinden bir türlü kurtulamamaktadır. Muhtemel ki bu durumunda babasının çok payı vardır. Ama babası ölmüştür. "Sen olmadıkça sana yazılan mektuplar ne işe yarar?" diye sorar. Oğlunun dinlediği müzikleri goygoyculukla niteleyen yada "kapa şunu" biçiminde tepki veren babası, hayatında belki hiç sinemaya gitmemiştir, hiç roman okumamıştır, zeytinyağlı enginar yememiş, yabancı ülke özlemi çekmemiş, yalnız halk türkülerini sevmiştir. Sınıları belli bir dünyada yaşayıp gitmiştir. Ölmüştür artık. Ne babayı değiştirmek mümkündür ne de oğulu. Belki de Oguz Atay tam anlayamamıştır babasını. Sorar:" Senin de bilinçaltın var mıydı babacığım?" diye. Milletvekilliği yapmıştır babası. Kendi halinde bir adamdır. Köylü tabiatlıdır. Bu durumunu oğluna miras bırakmıştır. Oğuz Atay da televizyondan nefret etmektedir ve köyde bir ev yaptırmak istemektedir. Okuduğu kitaplar yüzünden belki kafası karışmış olabilir Oğuz Atay'ın, gene de sonunda bütünüyle babasına benzemekten korktuğunu yazar. "Yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?" diye sorar. Mektubuna burada son verirken, hürmetle ellerinden öper.

İlk post modern roman olarak kabul edilen Tutunamayanlar'ın yazarı Oğuz Atay 43 yaşında vefat eder. Şimdi babalar ve oğullar deyince aklıma Dostoyevski de geliyor tabii. Daha önce yazmıştım Hayal Kahvem'e  Dostoyevski  ile babasının ilişkisini. Peki Kafka'nın Babama Mektup'una başlarsam şimdi bu yazı sence biter mi? Yok artık, tamam... Bugünlük yazarlar ve baba- oğul vaziyetleri yeter bu kadar! Hem Allahaşkına ben neden anne kız ilişkilerini yazmıyorum? Ne oğulum... Ne baba, öyle değil mi? Ama işte edebiyat okudukça insanı kimi zaman oğul, kimi zaman da baba olarak hissettirebiliyor. İnsana sadece kendi duygularını değil, karşı cinsin duygularını da öğrenebiliyor. Edebiyatın büyüklüğü buradan geliyor. Kitaplar çok sevilmeli!



11 Haziran 2011 Cumartesi

Sevdiğim Küçük Şiirler...

 Ahh
dilimin
ucundaydım
diyemedim
diyemedim
unuttum

met-üst
feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım

num-sert



  müsait bir yerde
unutur musunuz
beni lütfen

met-üst



ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
  ve ıslandım tam bir ahmak gibi


num-sert


Düşen Bir Yaprak Görürsen Beni Hatırla.....



Çok iyi hatırlıyorum. Perşembeyi cumaya bağlayan geceydi. Uyuyordum.  Gecenin sabaha yakın saatlerinde, ben diyeyim  rüzgâr sen de fırtına…  Of! Yetmedi… Üzerine patır patır çakan şimşek sesi… Uzaklarda bir yere yıldırım düşmüştü belki.  Uyandım.  Önce uykulu gözlerle yatakta usulca oturdum. Bir süre dışarıdan gelen uğultuları dinledim. Sonra dayanamadım kalktım. Ayaklarımı sürüye sürüye yürüdüm. Balkon camını açtım. Usulca kafamı dışarıya uzattım. Ortalık alacakaranlıktı. Sadece apartmanın bitimindeki lamba, ürkek ışığıyla  sokağı aydınlatmaktaydı. İşte o anda…Sert esintiyle ağaçların  ileri  geri  sallandığı, yaprakların adeta bir denizci türküsü söylermiş gibi  hışırdadığı o loş ışıklı ortamda, birdenbire o tuhaf ağacı gördüm.  Normalde dikkatimi çekeceğini düşünmüyorum. Günde kaç kez önünden arabama biniyor ya da iniyorum. Gerçekten o ana kadar hiç fark etmemiştim. Mevsim yaz olmasına rağmen, havada  haziran’da sonbahar tadı vardı. Evet, evet. Görüntü resmen sonbaharken, sıcaklık ise sadece mevsim normallerinin azıcık altındaydı.  Öyle işte… Bahçedeki bütün ağaçlar  tepeden tırnağa yaprağa bürünmüşlerken, o koca gövdeli tuhaf görünüşlü ağacın ise  dallarından birinde bir tanecik yaprağı vardı. Tüm yaprakları dökülmüş de tek  yaprağı kalmış olamaz.  Hayır. Belki kökleri çürümüş yaşlı bir ağaç idi. Bitkin, ve yorgun bir hali vardı çünkü. Bu ilkbaharda  didine uğraşa, belki tek yaprağına öz suyunu ulaştırabilmişti. Son eseri. Kim bilir? Gecenin o saatinde hayal çarklarım dönmeye başlamıştı gene.  Birden içimi bir ürperti doldurdu. Acaba bu tek yaprağı benden başka gören kimse var mı diye etrafıma bakındım? Ya varsa? Hele hele o gören kişi… Ah! Ya hastaysa? 


Biliyorum diyorsun ki “Bu anlattığın tek yapraklı ağacın ne ilgisi var  herhangi bir hastayla?”  Of! Sana bir şey söyleyeyim mi, öykü seven biri, üzerine benim gibi hayalciyse hele…  Anlasana durumu fecidir… Feci… Şimdi güzelim yaz gecesinin o vaktinde... Seyre daldığım o loş sonbahar atmosferi içinde... Bu tek yaprağı kalmış ağacı görünce, bil bakalım aklıma ne geldi ? Bilmiyorum okumuş muydun daha önce?  O. Henry’nin Son Yaprak adlı öyküsü…  Şahanedir gerçekten. Bak şimdi. Şöyle bir hikaye… İki ressam kız, genellikle ressamların yaşadığı bir mahallede bir daire kiralarlar. Birlikte oturmaya ve stüdyoya çevirdikleri evlerinde resimlerini yapmaya başlarlar. Ne yazık ki beş altı ay sonra çevrede zatürre salgını başlar. Kızlardan biri zatürre olur.  Bir türlü iyileşip toparlanamayınca, kız iyileşeceğinden ümidini keser, kendisini iyice ölmeye bırakır. Doktor en son muayene ettiğinde kızın yaşama şansının çok düşük olduğunu, çünkü kızın kendinden umudunu çoktan kesmiş olduğunu söyler. Arkadaşı üzülür ve  çok ağlar.  Hiçbir şey belli etmez. Yalnız bırakmamak için hasta kızın yattığı odaya resim yapmaya girer.  Odayı aydınlatan pencere evin avlusuna bakmaktadır. Fırtınayla karışık  sonbahar rüzgârı dışarıdaki yaprakları dökük ağacı sallamaktadır.  Hasta arkadaşı arada bir kafası kaldırıp dışarıya bakmakta ve her kafasını  gerisingeri yastığa koyduğunda bir sayı  fısıldamaktadır.  Arkadaşı merak eder. Sorar. Hasta kız ağacın üzerindeki kalan yaprakları saydığını, son yaprak düşünce öleceğini bildiğini söyler. "Dört yaprak!"   Arkadaşı bu anlamasız düşünceden vazgeçirmek için ne dese hasta kızı ikna edemez.  Elindeki resmi gösterir. “Bu resmi yetiştirip parasını hemen almam lazım. Sen camdan baktıkça ilgim dağılıyor.  Bana son bir söz ver. Ben resmimi bitirene kadar gözlerini açma.” der. Hasta kız arkadaşını kırmaz, gözlerini kapar.


Ressam kız çizeceği resme  başlamadan önce, alt katta yaşayan yaşlı ressamı modellik yapması için çağırmaya gider. Bu yaşlı ressam yıllardır resim yaptığı halde, bir türlü başarılı resimler yapamamış, yoksul biridir. Arada para kazanmak için genç ressamlara modellik etmektedir. Kızın hasta arkadaşı hakkında anlattığı ağaçtaki son yaprak hikayesine çok şaşırır. Birlikte yukarıya çıkarlar. Hasta kız gözlerini kapatınca uykuya dalmıştır.  Camdan dışarıya bakarlar. Ağaçta  bir tane yaprak kalmıştır. İçleri korkuyla dolar. Çünkü feci fırtına vardır. Perdeyi çekerler. Yaşlı ressam modelliğini yapar. Evine gider. Kız resmini tamamlar. Yorgundur zaten.  Olduğu yerde uyur kalır. Sabah hasta arkadaşının perdeyi açmasını söylemesiyle uyanır. Ümitsizce perdeyi açar. İnanamazlar gözlerine. Ağaçtaki son yaprak dalda sağlamca durmaktadır. O gün fırtına ve sert rüzgâr olmasına rağmen yaprak yerinden düşmez. Ertesi gün de düşmeyince hasta kızın morali düzelir.  Kendini toparlamaya başlar. Doktor muayene ettiğinde şaşırır bu hızlı düzelmeye, dinlenip iyi beslenirse  kesin iyileşeceğini, alt kattaki yaşlı ressamın ise aynı durumda olmasına rağmen zatürreden öldüğünü söyler.  Yaşlı ressamın hastalığı ancak iki gün sürmüştür. Daha sonra öğrenirler ki hasta kızın morali bozulmasın diye evde  bir ağaç yaprağı çizip hazırlamış, o fırtınalı ve soğuk havada  gidip ağaca asmıştır. Çok ıslanıp üşüyünce yaşlı bünyesi dayanamamış ve ölmüştür. O kadar fırtınaya rağmen ağacın dalından düşmeyen ve hasta kıza ümit veren ağaçtaki  son yaprak yaşlı ressamın en son ve en başarılı eseridir.


Tipik bir O’ Henry öyküsü diyorsun değil mi? Evet öyle… Bu öykü resim sanatını anlatan en dokunaklı öykülerden biri diye geçer edebiyat literatüründe… Severim ne yalan söyleyeyim. İşte tek yapraklı kurumakta olan o ağacı görünce, gecenin o saatinde hafızam bu öyküyü çıkartıp koydu önüme… Önce inşallah çevremizde  hasta kimse yoktur diye dua ettim. Sonra pencereyi kapattım. Anne sözü dinler gibi masum… Ayaklarımı sürüye sürüye uykuya dalmaya gittim. Sonbahar tadındaki bir  yaz gecesi bende haller... Böyleyken böyle. 
 

10 Haziran 2011 Cuma

Kahve Molası - Aganta Burina Burinata...


Az önce arkadaşım "Hafta sonu Bodrum'a mavi yolculuğa gidiyorum. " deyince, "Güle güle git, güle güle gel. Çok eğlen." demedim. Evet demedim sahiden. Allahım! Onun yerine ne dedim biliyor musun? "Aganta burina burinata!" dedim. Tabiyatıyla soru dolu bir ışık yakadım gözlerinde. Ben ise gözlerimi yere devirip kirpiklerimin arasından muzurca ona  gülümsedim.  "Şeyy! Bu söylediğim Halikarnas Balıkçı'sının bir kitabının ismi." dedim.  Bir şey sormadı. Gerisini hiiç  merak etmedi. Tatil heyecanıyla sevinçli bir telaş içindeydi zaten. Vedalaştı gitti. Ben ise olduğum yerde gene kendime şaştım kaldım. İnanmayacaksın biliyorum ama arkadaşımdan önce ben çoktan  Bodrum'daydım. Nereden aklıma gelmişti şimdi Aganta burina burinata değil mi? Halikarnas Balıkçısı? Asıl ismiyle Cevat Şakir Kabaağaçlı yani? Bunca yıldan sonra üstelik çok kitabını okumamışken nereden aklıma gelmişti de beni  oturduğum yerde  köyümden mavi yolculuğa sürüklemişti?  Ayrıca yıllar vardıki tek kitabını elime almamış hatta uzun zamandır adını bile duymamıştım. Kimdi peki?  Cevat Şakir 1886 ile 1973 yılları arasında yaşamış. Şakir Paşa'nın oğlu. Robert Kolej'den sonra Oxford'ta Tarih eğitimi görmüş. İtalya'da yaşamış. Karikatür ve resimler çizmiş.  Çevirler yapmış, gazete ve dergilere yazılar yazmış. Gazetede çıkan bir yazısı sebebiyle tutuklanmış.  Bodrum'a sürgüne gönderilmiş. Bir de çok açık olmayan, sırlı bir baba katli vakası var. Çok enteresan bir örnektir Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın hayatı bence. İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli denir ya hani... Tam öyle... Kırkndan sonra  hayatı resmen başkalaşım geçirmiş.   Bir paşa oğlu, varlıklı, köklü bir aileden gelen, en iyi  okullarda eğitim almış, Avrupa'nın en sükseli hayatını yaşamış  Cevat Şakir birdenbire yaşamının orta yerinde  bambaşka biri oluvermiş. Yani Bodrum'un Halikarnas Balıkçısı oluvermiş. Yani halktan, balıkçılardan biri oluvermiş. Şahane!  Hemen uyum göstermiş yeni yaşamına...  Yelken halatlarını sıkı tutmuş... Asla bırakmamış. Bir nevi aganta burina burinata vaziyeti yani. Kitaplarını yazmış. Az aş ve az üst baş ile çıktığı deniz yolculuklarıyla  Bodrum'da mavi yolculuğun başlamasına öncülük etmiş. İşte arkadaşım Bodrum'a mavi yolculuğa gidiyorum deyince, hafıza dediğim tuhaf kutu çekmecesinden çıkarıp aganta burina burinata'yı önüme getiriverdi. Bildiğim kadarıyla  aganta burina burinata bir denizcilik terimiydi. Bencileyin deniz seven birinin unutması mümkün mü bu tekerleme gibi terimi? Mümkün değil. Şahane bir anlamı var üstelik...  "Yelken halatlarını sıkı tut, bırakma" demek. Kimi zaman hayat üstüme üstüme geldiğinde... Daraldığımda yani... Bıkkınlık duyduğumda yaşananlardan... Bir görünmez el boğazımı sıktığında hani... Olmaz öyle şeyler deme... Oluyor...  Ne bileyim, anlarsın ya insanlık hâli işte. O zaman "Aganta burina burinata" diye seslenirim biliyor musun? Kitap ismi diye hatırlamam da... Öylesine bir hayal gibi tekerlenip yuvarlanıverir  fısıltıyla dudaklarımın arasından. "Yelken halatlarını sıkı tut, sakın bırakma!"  Heyy! Ben bu yazıyı yazarken dalıp gitmişim uzaklara uzaklara...  Du bi... Dönmeliyim işe. Bugün cuma. Haftanın son iş günü. Ne güzel. İyi ama toparlamalıyım işlerimi... Tamam. Çıkıyorum ben... Kahve molam bitti. 





NOT: Düş Sokağı Sakinleri'nin Aganta Burina Burinata adlı videosu.







9 Haziran 2011 Perşembe

Kahve Molası - Kağızman'a Ismarladım Nar Gele/ Bu Akıl Da Bu Kafaya Dar Gele


Tamam. Bugün erkenden  kahve molası vereceğim. Kaç gündür arazide çalışmıştım. Bugün ofisteyim. Hem kahvemi hüpletip hemde birşeyler yazmaktır niyetim. Şimdi başlığı görünce "hayrola" diyorsun değil mi?  Bu bir türkü sözü... İnan bana kaç gündür dilimden düşmüyor bu türkü. "Kağızman'a ısmarladım  nar gele nar gele/ Bu akıl da bu kafaya dar gele dar gele" Bilirim bu türküyü. Eskiden  tek kanallı televizyon zamanlarında türkü programları olurdu. Başka seyredilecek bir şey yok tabii. Karşımıza hangi program çıkarsa seven sevmeyen mecburen mecburiyetten her birini izlerdik. İyi ki de izlemişiz. Hafızamın türkü kutusuna istiflenenlerden biri olmalı ki, Haydar Ergülen'in yazısında okuyup tozlarını silkeleyip  hatırlayınca  ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti. Kağızman'ın neresi olduğunu bilemedim iyi mi? Açtım elektronik coğrafya ansiklopedisini de sordum. "Kağızman nere?" Hooop. Cevap... "Kağızman Kars ilinin bir ilçesidir."  Geçmişte yaşayan insanlar bu kadar kolay bilgiye ulaştığımızı görseler ne kadar şaşırırlardı bize kim bilir? Kağızman'nın en çok neyi meşhurmuş biliyor musun? Balı. Evet ya! Kars balı meşhur değil midir? Meşhurdur elbette.Saf Kafkas ırkı arıları ve sadece Kağızman'da yetişen Tüteye çiçeği ve diğer çiçeklerlerden elde edilen bal, polen ve arı sütü dünyaca meşhurmuş.  İyi ama Kağızman'ın nar'ı da ünlü olmalı ki türküye konu olmuş. Ne hoş!


Şimdi ne düşündüm biliyor musun? Edebiyat sayesinde ne çok şehir ne çok ülke dolaştım. Gitmeden, görmeden gezindiğim ne çok şehir var. Misal Kars'a ömrümde bir kez bile gitmedim. Çok görmek isterim. Allahtan Orhan Pamuk'un Kar adlı romanını okudum. Bilirsin Kar Kars'ta geçer. Ve okuyunca sadece Kars'ın sokaklarında dolaşmakla kalmaz, şehrin ruhunu iliklerinde  hissededersin. İyi edebiyatın öyle bir geçirgenliği vardır ki sadece akla değil hislere de tesir eder.  Kar yağdığında Kars'ın büründüğü o şiirsel atmosferi insan orada olsa belki  hissedemeyebilir ama edebiyat oturduğu yerde hissettirir insana... Ve dahası  böyle şiirselliklerin olduğunun farkına vardırır. Ve karlı bir havada Kars'a düşerse yolum o şiirselliği arayacağıma ve  işiteceğime adım gibi eminim. İşte memleketimin taa ucunda, sınırında, kenarında bir şehir var. Kars... Kar'ı okuduğunda Kars'ın kenarda kalmış halini, dertlerini, insanlarının psikolojilerini, sevdalarını yazarın bize tuttuğu ayna üzerinden anlamaya girişmiştim.

Hoş bir durumdur edebiyat yoluyla bir şehri gezmek. Gerçekten şahanedir. Sanırım edebiyat düşkünü olmam sebebiyle yeni bir şehre gittiğimde turistik yerlerden ziyade sokak aralarında dolaşmayı, şehrin kokusunu, ruhunu içime çekmeyi, salaş lokantalarında yemek yemeği, pazarlarında dolanmayı, insanlarını seyretmeyi severim.

Heyy! Bir dakika.. Ben ne zaman Kağızman'dan Kars'a geldim. Aaaa! "Ben Kağızman'a dar gele" türkü sözünü nerede okumuştum? Haydar Ergülen'in bir yazısında. Kızının adı Nar'mış. Hatta kendisine Nar'ın babası diyorlarmış. Sevimli bir yazıydı. İçinde nar geçen şarkı isimleri arıyormuş. Bulduklarından bir tanesi de işte bu türküydü işte. 

İyi ama ben bunların hiç birinden bahsetmiyecektim ki. Ah! Söyler misin? "Bu akıl bu kafaya dar gele dar gele" demiyeyim de ne diyeyim şimdi kendime? Ben.. Ben hani trenleri severim bilirsin. Tamam işte. Haydar Ergülen'in bir kitabını satın aldım. Adı  Trenler de Ahşaptır. Of! Kitapçıda bu kitabı görünce var ya üstüne atladım ne yalan söyleyeyim. İçinde tren olan herşeyi severim. Çünkü içinden tren geçen bir şehire aitim. Bak ne öğreniyoruz. Demek ki yaşadığı şehir trenle ilgili olan bazı insanlar trenle ilgili  her şeyi çok severler. İzmit'lilerin psikolojisi böyle demek ki. İyi ama daldan dala atladım. Kitapla ilgili bir şey yazamadım. Şşşiittt! Telefon geldi.  Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim. Allahım.. İyi ki Semih Kaplanoğlu'nun o güzelim üçlemesinden Bal'ı yazmaya girişmedim... İnan ki işim olmasa ballandıra ballandıra anlatırdım. Yooo.. Tamam. Kahve Molam BİTTİ. Gitmeliyim.



8 Haziran 2011 Çarşamba

Zagor ve Of Aman Aman...



Seni gördüğüm zaman
Of aman aman aman.
Kalbime bir şey oluyor,
Seversen halin yaman. 




Adın çıkmış çapkına
Of aman aman aman.
Şimdi de bende mi sıra?
Seversen halin yaman. 





Aman aman dikkat et,
Kalbimle oynuyorsun.
Sen beni onlar gibi
Çocuk mu sanıyorsun? 



  El elden üstün derler
Of aman aman aman.
Sonra haline gülerler,
Bak karışmam o zaman


NOT: Zagor çizgi roman kareleri ile Nilüfer'in Of Aman Aman şarkısını eşleştirdim.

Kahve Molası - "Nasılsın?" Diyenlere Cevap Olsun..


"- nasılsın?"

- anladığın ve algıladığın kadarım işte.. ne bir eksik ne bir fazla.. nasıl hissettiriyorsan öyle'yim.. nasıl hissettiriyorsam öyle'yim..  biraz'ım, galiba'yım, sanki'yim, belki'yim, acaba'yım.. gibi'yim.. herhangi bir insan teki'yim.. her hangi bir ruh hâliyim.. nefis manzaralı, bir hayat eti'yim, eki'yim.. nasıl olsak, hoş olur





"- nasılsın?"

-  gerçekten mi, soruyorsun.. iş olsun diye mi.. kaç kişi, birisinin, gerçekten iyi olup olamadığını merak ediyor ki.. önyargı ve dedikodu varken.. kim kimin iyiliğini istiyor ki.. kim kimin kötülüğü üzerine, iyilik bina etmiyor ki.. şimdi'yim ve burada'yım.. öyleyse nasıl'ım.. ölümden önce, doğumdan sonra'yım.. ölmeyecek kadar iyi, yaşamayacak kadar kötü'yüm.. kendi kendim bir yere kadar gittim, kendim gelene kadar, kendimin yerine bakıyorum.. kinetik enerji'yim, potansiyel iyiyim.. bir işaret bekliyorum





"- nasılsın?."

- "nasılsın" kelimesi, güzel türkçemizde bir soru olup, "nasılsın" diye soran dost ve müşteri şahıslara, duruma uygun, doğru ve yanlış cevaplar verilir.. bu cevaplar da kendi aralarında bir kaça ayrılabilirler..... nasıl olsam hoş olur.. bezgin, mutlu, göçebe, vurdum duymaz, kumral, sıska, bir düzine, dul, yaşlı, sosyalist, kel, laz, yeşil, karamsar, atletik, vesaire.. nasıl olsak hoş olur





"nasılsın?"

- boş ver şimdi.. ne sen, sormuş ol, ne de ben cevap vermiş olayım.. gel, hiç tanışmıyormuş gibi yapalım.. den dan'ım, dan dun'um.. vakit dolduruyorum






"-nasılsın?"

- tahmin edemeyeceğin kadar iyi'yim.. bundan iyisi, şam'da kayısım.. dar geldi bu yaş bana.. alışamadım, şığışamadım.. sağlığınıza duacıyım..... herkes iyi olmadan ben hiç iyi olamıyım.. peki ben ne yapıyım







"-nasılsın?"

-  ne bu, yahu.. yeni bir tarikat mi kurdunuz.. niye her rastladığınıza bu soru'yu soruyorsunuz.. nasılsın olay'ına karşı'yım ağa.. gıcık yapıyor, allerji kapıyorum.. dur kaçma.. ha, ha, ha






NOT: Bu Kahve Molası'nda dün gece seyrettiğim  A Good Year adlı filmin bazı kareleriyle, Metin Üstündağ'ın Ömür Törpüsü adlı kitabının "-nasılsın?." adlı bölümünün bazı paragraflarını eşleştirdim. "Nasılsın?." mı diyorsun? Yok artık:)



7 Haziran 2011 Salı

Bir Düş Eksilmiş Kafamda...


Pencereden bakıyorum. Pencere ilk usuma geldiğinde pencereden ilk baktığımda gördüğüm sokaktan geçen insanları tıpatıp geçiriyorum pencereden sarktığım sokaktan. Ben geçiyorum diyorum. Sonra alıyorum sokaktan geçen insanları pencereye oturtuyorum, bu kez ben yürüyorum. Ben yürüyorum ben geçiyorum diyor penceredekiler. Sonra sokağı içeri  çekiyorlar kimsecikler kalmıyor başbaşa odamda. Şimdi ben ona bakarsam ben  şimdi penceremsi bir sokağımsı boşluktayım. Pencere pencereliğini alıp gitmiş, sokak sokağını kim bilir nerelerde yitirmiş de ben durmadan saksılık başımı çıkarıyorum pencereden, sokakta boy boyut gösterme numaraları yapıyorum kendimce okunaklı -kendimce günümüzün en ortasındaki ayak sesleriyle. Nasıl da bunca kalıcı kılıyorum bütün kalıntıları? Konukluğa gideceğim oluyor. Sokağa çıktığımda görülüyor pencereden beni izleyen gözlerim de. Pencereden sokağa ilk sarkıttığım kişilerden biriyim gene. Sokakların sayımını yapıyorum. Pencereden ilk sarkıttığım sokaktakiler yerimde sayıyorlar beni bekliyorlar benim kaçıncılığımda. Yürüyorum. Yürüyorlar. Ayakların yüzlerin benzerliklerin çalıları kıpırdatmayan değiş tokuşunda. Yedek parçalarımı sürüklüyorum ben sokakta..... Sonra yedek parçalar ardımda içimde tepemde cıcığımda tekerleme sokağımdaki konukluğa gidiyorum atalar sözü gibi, dost doğru kapıyı açan yüzüme. Kişi ayağını kuyusuna göre uzatmalı sözünü bilmeyen var mı? Kazılan kuyular öylesine derin oluyor ki kuyusunu başaranın geri dönmesi olağanüstü sanılardan bile uzun sürüyor. Ödül vericilerin göreceği geliyor. Bekliyorlar. Olağanüstünün en öte üstünde de beklemeleri yetmedi mi saygısızlığın bu denlisi olmaz deyip nâne tarlasında on yıl nâne ektirmeye yolluyorlar kişiyi. Sonra yatay bir kuyudan geçercesine sokağı boyluyorum. Usumun son yuvarlarından nicedir geçen geçecek olan sokağa mendil sallıyorum. Pencereden sokağa düşürüyorum mendili. Mendil ölçülü uyaklı düşerken bir de ne göreyim? Ben geçiyorum pencerenin altından. Mendili alıp cebime atıyorum. Sonra gidiyorum sayıklama odasına, oturuyorum bir koro gibi  sayıklıyorum korkunç, ve kendi kendime. Sonra bir yanın ötesinden de ilk pencereden sarkıttığım usumdan geçen sokaktan da geçiyorum. Bir kadının bütün sözlüklerle çığlığa döndüğün duyuyorum uyanıyorum bir düş daha eksilmiş kafamda.

NOT: Feyyaz Kayacan'ın Cehennemde Bir Yusuf adlı öyküsünün bazı paragraflarını kendime uyarlayarak bir deneme yazı çıkarmaya çabaladım.


6 Haziran 2011 Pazartesi

Çocuklara Kıymayınız, Kıymayı Mıncıklatınız!


Profesör Şiir Erkök Yılmaz'ın Homo Economicus adlı öyküsünün bazı bölümlerini öykünün kahramanı Bay X değil de benmişim gibi Hayal Kahvem'e yazmıştım. İşte burada... Bu hafta kendi kendime Yemek Film Festivali düzenledim. Hep yemekle ilgili filmleri seyretmeye niyetlendim. Dün ilk olarak bir Yunan filmi olan Bir Tutam Baharat'ı seyrettim. Oyuncuları arasında Türkler de var. Filmin yemek, özellikle baharat muhabbetlerine bittim. Tek kelimeyle bittim. Yoo.. Filmin konusunu anlatmayacağım. Zaten konusunda değil  filmin baharatlı köfte tariflerinde kaldı aklım. Şimdi biraz köfteyle ilgili birşeyler yazacağım. Bak şimdi. Şiir Erkök'ün öyküsünün bir yerinde müthiş bir  köfte karıştırma taktiğinden söz edilir.  Gerçekten tespit  fevkaladedir.  "Bay X faktör alışkanlığı yüksek bir emekçi, bir seyyar köftecidir. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir." Öykünün en enterasan bölümlerinden birini yazacağım. "Yavrucağın önüne kıymaları sürer. Böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet üretken bir alana yatırmış olur. Kıymalar, geceden ıslatılmış ekmek içleri çocuğun en yaratıcı organı olan elinin, avucunun içinde köfteye dönüşür. Bay X ayrıca işçi çalıştırmaz artık. İşçi de sermayedar da, girişimci de kendisidir." Düşünebiliyor musun, çocuğun önüne köftelik malzemeleri koy. Her çocuk bayılır mıncıklamaya zaten. Niye boşa harcasın çocuk bu enerjisini? Kara mizahın en güzel örneklerinden biridir bu öykü. Mutlu mutlu bırakalım kıymayı mıncıklasın yavru değil mi? Homo economicus vaziyeti gereği yani...


Bir Tutam Baharat adlı filmde de köfte yapımıyla ilgili yapılan muhabbetlerde bu kez baharat mevzusu giriyor devreye... Ki... Ben... Of... Çok uykum geldi... Kısmetse yarın devam edeceğim. Artık yarın ola hayrola... Ruh vaziyetime göre tabii:)

5 Haziran 2011 Pazar

DUYURU - Değirmendere Yemek Film Festivali Başlıyor!


Bu ilan  18-20 Mart arası Amsterdam'da yapılmış bir Film Festivali ilanı... Gördüğümde gözlerme inanamadım. Çünkü  gösterilen  filmler sadece yemek üzerineydi. Veeee... Şahaneydi! Buu... Bu... Bir Yemek Film Festivali ilanı öyle mi? Of! Düşünebiliyor musun bencileyin hem yemekobur  hem sinemaobur biri  böyle bir haberi görünce o  yemek festivaline gitmeyi hayal etmez mi? Eder elbette! Biliyorum eder. Ya da en azından ben hayal ederim. Böyle bir festivale gitmeyi gerçekten ama gerçekten tüm yüreğimle isterim.  Ne yalan söyleyeyim bu ilanı gördüğüm anda  hayal etmeye başlamıştım bile. İyi ama festival Amsterdam'daydı... Ohooo! Amsterdam nere  Değirmendere nere? Ha deyince mümkün mü gidebilmem? Nerdeee? Aslında bilirsin beni... Kafama koyduysam uçağın bagajına falan biner,  ne yapar eder giderdim gitmesine de...  Vah! Vah! Zamanı geçmiş... Peki... Ne yani bir hayalim gerçekleşmedi diye karaları bağlayacak, surat asacak, mutsuz olup somurtacak mıyım sanıyorsun? Hadi canım sende!.. Heyy! Değirmendere Yemek Film Festivali düzenlerim bende... Yaparım vallahi. Hayal de benim, keyif de benim değil mi? Düzenledim bile...  Oturdum önce afişi değiştirdim. Amsterdam'ı sildim. Değirmendere yaptım. Hey! Afişim fevkaladenin fevkinde! Sonraaa... Festivalimde seyredilecek filmleri tespit ettim. Yemekle ilgili bir kaç film buldum. Tamam. Mutfağa gittim. En renkli kadehime foooşşş diye buz gibi gazozumu doldurdum...  Mısırlarımı patapatapatapata patlattım. Geldim koca koltuğa ayaklarımı toplayıp oturdum. Başladım seyretmeye...  İştee... Bir hayalim daha gerçekleşti. Ben ihtiyaç molası vermiştim de şimdi sana bunları yazıyorum. Tamam. Gidiyorum. Yemek Film Festival'i bizim kööyydee!




Barış Bıçakçı İle Yemek Dünyasında Gezinti...


Bazı insanlar iştahlıdır bilirsin. Şu fani dünyanın merak ettikleri  her şeyine iştahla  ilgi duyarlar. Lâf aramızda bencileyin yemek ve kitap  meraklarını iyice abartıp oburgiller familyasına dahil olanlarımız bile vardır. Ben yemekobur biri olarak eğer okuduğum  kitapta bolca yemek muhabbeti geçiyorsa... Of, değmeyin keyfime! Hem kitaba hem yemeğe iştahım abarttıkça kabarır. O kitabı okumaya doyamam. Bak ne anlatacağım... Bizim Büyük Çaresizliğimiz Barış Bıçakçı'nın satınaldığım ilk kitabıydı. Okudukça geçmişte yaşananları öykünün kahramanlarıyla birlikte sanki ben de hatırlıyor,  "hatırlıyor musun?" dedikçe, onlarla birlikte aynı şeyleri sanki ben de yaşamış gibi hissediyordum. Barış Bıçakçı'nın çok samimi  ve akıcı dili, aşka ve hayata dair muazzam hoş tespitleri vardı. Sevmiştim kitabı, bir solukta okumuştum. Az önce baktım kitaplığa... Demek ki  sonra dayanamamış yazarın Baharda Yine Geliriz, Aramızdaki En Kısa Mesafe ve Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra adlı kitaplarını da  satın almışım. Şimdi Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in  konusunu, kitabın beyaz perdeye uyarlanmış olduğunu ya da ne bileyim etkili romantik  cümlelerini, aşka dair tespitlerini yazmak niyetinde değilim. Bu kitabın sevdiğim bambaşka bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. İddia ediyorum Bizim Büyük Çaresizliğimiz bir yemek kitabı ayarındadır. İçinde onlarca yemek tarifi ve iştah açan yemek muhabbetleri vardır. Buyrunuz Barış Bıçakçı usulü  Fırında Patates tarifi:

"Halka halka doğranmış patatesler ve soğanlar tepsiye, bir sıra patates bir sıra soğan olacak biçimde dizilir, üzerlerine tuz, kimyon, karabiber, kekik ve kırmızıbiber katılmış salçalı su dökülür, ince tereyağ dilimleri yerleştirilir ve fırına verilir. Pişince afiyetle yenir..." (s46)

Zeytinyağlı Fasülyeye bu kitabı okuduktan sonra fesleğen koymaya başlamıştım:
Rendelediğim domatesi fasülyenin üzerine koydum. Sen biraz karıştırıp tencerenin kapağını kapadın. Yemeği hiç su katmadan pişirmenin önemi üzerine bir iki büyük söz söyledik birbirimize. (s101)

Fasülyeye tuz, fesleğen ve şeker koymak için mutfağa girdik. Bir fasülyeyi dişlerinin arasında evirip çevirerek, ağzıa hava çekerek dedin ki: "Pişişşşmek şüzeşşre!" (s102)



Müthiş değil mi? Bu öykü çocukluktan itibaren birlikte olan ve birlikte yaşayan Ender ve Çetin'in şahane dostluklarını, aynı kıza, Nihal'e aşklarını,  geçmişte olanları ve çaresizlikler sebebiyle olamayanları anlatıyor. Anıları  okurken hayatın tekrarlardan ibaret olduğunu tespit ettiriyor okuruna. Günlerin, ayların, mevsimlerin tekrarını düşünsene. Yazar "Hayatın gücü tekrarın gücüdür." diyor. Ne kadar doğru. Hayatın rutininde çok farkına varmadığımız  oysa  yemek yeme faaliyetlerimizin ömrümüzün büyük bir kısmını doldurduğunu tespit ettiriyor. Mutfakta ya da yemek masasında geçen saatlerimiz... Lezzetli bir yemek yemenin hazzı.... "Yemek güzel olmuş mu?" sorusunun şahaneliği...Yaşadığımız acı ve tatlı anılar içinde yemeğin yeri ve önemi... Bu konuyu özellikle hatırlatıyor kitap okuruna... Bu nedenle anılar anlatılırken yemek muhabbetleri oldukça fazla... Bu rahatsız edici bir şey değil. Bilakis ömrümüz gelip geçerken bu anların gerçek mutluluklar olduğunu yani  mutlulukların bu küçük anılardan  ibaret olduğunu hatırlatıyor. Zaten kitap "Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" diye başlıyor. Sonra hemen ikinci bölümde anılar içinde yemek muhabbetine birdenbire giriş yapıyor. Şu anlatımın güzelliğine bakar mısın? "Akşam saatlerinde Nihal'in yine gecikeceğini düşünüp seninle yemek hazırlığına girişmiştik. Yıllar içinde öğrenmiştik, alışmıştık; yemek yaparken birimiz önden gider, diğerimiz soğan doğrayarak, maydanoz yıkayarak, salçayı yağı hazırlayarak, ortalığı toparlayarak onu takip ederdi. İtaat esastı. O akşam önden giden sendin, kıymalı yumurta ve  zeytinyağlı pırasa yapıyordun. Sebzeleri doğradığın kesme tahtasını, bulaşık süngerini yeşil sabunla köpürtüp yıkamaya kalkışınca, kıyamet kopmuştu!"

Barış Bıçakçı yaşamın fani olduğunu bir kez daha hatırlatırken, hayatta bütün tatların ekşi, bütün kokuların kesif olmadığını nefis bir mutfak diliyle okuyucusuna hissettiriyor.

Evet, yemek çok güzel olmuştu. Kıymayı iyice kavurup içine kimyon ve karabiber koyman büyük incelikti. Pırasaları küçük küçük doğrayınca, haklısın, yemeğin yalnızca görüntüsü değil tadı da değişiyordu, güzelleşiyordu. (s17)

Akşam yemeklerinde çoğunlukla birlikteydik. Haftada bir, senin eve gelirken Sakarya caddesi'ne uğrayıp aldığın, üzerinde senin isminin yazılı olduğu kesekâğıtları içindeki balıkları pişiriyorduk. Ben çeviriden sıkıldığımda basit yemekler yapıyordum. Nihal de bazen zorlu yemeklere kalkışıyordu, kadınca bir becerisi vardı, Melahat Teyze ile mutfakta zaman geçirdikleri anlaşılıyordu. (s29)

Şu senin muhteşem patatesli sarmısaklı omletini yaptığın kahvaltılardan birinde, Nihal uzanıp tıraşı gelmiş çenendeki ekmek parçasını alıyordu. Sol gözümün hemen altında bir seğirme... Hakim olmaya çalışıyorum. (s31) 

Nihal mutfakta yemek yaparken, bulaşık yıkarken sana yardım ediyor, bana bunu teklif bile etmiyordu. Yalnızca tek bir gün, havuç salatası yaparken havuçları o tırtıklamış, ben rendelemiştim. Önemli bir ayrıntı değil mi Çetin? O da anlamıştı herhalde ikimizden bir adam olacağını, benimle konuşulacağını seninle yaşanacağını. (s41)



Bu yüz kızartıcı tesadüfü atlattıktan sonra, sizin evde yediğimiz ilk yemek: Memleketten gelen kavurmaya kırılmış yumurta, yanında yoğurt ve bir kiloya yakın caneriği. (s46)

Bir gün paramızla alabileceğimiz kadar helva alıp yarımşar ekmeğin içine koyuyoruz, yedikten sonra da gözlerimiz kararıyor, bayılacak gibi oluyoruz. Başka bir gün salondaki masanın üzerine gazete seriyoruz: zeytin ekmek ve çay. Mutfaktaki lavaboya eğilip karpuz kavun yiyiyoruz, suları bileklerimizden dirseklerimizden akıyor. "Ne kadar oburmuşsunuz!" diyor Nihal. Gururla gülümsüyorum. (s47)

Kalamar pahalıydı ama ömrümüzde böylesini yememiştik, denizbörülcesinin tuzu biraz fazla gibiydi, salata ve balık güzeldi, hesap tahmini yapmak eğlenceliydi. (s95)


Az sonra, soğanları tencereye atmış, zeytinyağında hışırtılar çıkararak kavrulmalarını seyrediyorduk. Güzel bir koku kaplamıştı mutfağı.  (s100)




Hele üçümüzün Ayaş'a gidip domates, salatalık, biberi acur, kelek, mürdümeriği aldığımız, sonra da birlikte turşu kurduğumuz, reçel yaptığımız hafta sonu öleceğimi sanmıştım. (s106)


İp üstünde yürümenin tehlikesi ve hazzı. Tahin ile pekmez gibi. Çetin, karışınca güzel oluyordu. Acı çekiyordum ama acı çektiğim için mutluydum, çünkü Nihal vardı, yanımızdaydı. (s107)

Yürüyüşüyle, şeffaf bir meyveli şekere benzeyen siluetiyle beni ezdi, ezdi. (s123)

Nihal bizi arkadaşlarıyla tanıştırmak istediğinde... Ben mercimekli köfte yapacaktım, sen peynirli kol böreği, fırını yakmışken bir de kek çırpacaktık. Kaç kişi gelecekti? Lale, Cem, Bora... Cem mi? Bora mı? İkimizin de kafasına aynı soru takıldığı için göz göze gelmemeye çalışmıştık. (s124)

Kimi günler eve dönerken pastaneden bir şeyler alıyor, çay demliyordum. Anasonlu peksimetin üzerine zeytin ezmesi sürüp ( Evet Çetin, bunu da Sevgi'den öğrendim!) çayla birlikte yemesi pek güzel oluyordu. (s135)

Toparlanıp güzel bir yemek hazırladık. Domatesli pirinç pilavı, bol rokalı bir salata ve cacık. (s156)


"Ve sonucusu ama en önemlisi: Nihal kahvaltılarda peynirin üzerine reçel koyup yiyiyor!" (s80) 

Bu kitabı çok sevmiştim. Çünkü ben de kahvaltılarda peynirin üzerine reçel koyup yerim:) Cemal Süreya haybeye söylememiş değil mi? "Yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama  kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı."


NOT: Kitapta adı geçen müziklerin videolarını bulmaya çalıştım.



3 Haziran 2011 Cuma

Kahve Molası - Fincanda Flamenko Yapan Hippopotamlar...


Oya'daydık. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatmış oturuyorduk. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne bakmıştım. Maviliğin içinde beyaz bulutlar  resmen kovalamaca oynuyorlardı. Güneş... Ah o geciken yaz güneşi... Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye çıkmaktan utanan mahcup köy kızı hali... Hahh işte! Gene başını bulutların arasına utangaç utangaç bir sokup bir çıkararak bizimle eğleniyordu sanki. Oya kahve yapmıştı. Hem kahve hüpletip hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Oya son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim.Veya "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi dedim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız. Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız. Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum." diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki bir süre durulmadan sadece dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze bile anlamam. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. Hayali yazılarım bolca var. Fincanda ise nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Çok fena!

 
Aamaaa... Tuhaf bir şey oldu son defasında. Bak şimdi. Oya bakıyordu... Doğrusu hepimiz bakıyorduk benim fincana. Bu kez fincanımda öyle belirgin bir kedi şekli çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee kedinin başı fincanın bir ucundan başlıyor... Gövde ilerliyor ilerliyor... Devamında kedinin uzun kuyruğu S şeklinde kıvrılıyordu. Ayan beyan böyle bir kedi şekli fincanın içine yerleşmiş oturuyordu. Ben bile gördüm! Sonra kedinin kanatlarıda mı vardı ne? Aaa! Sanki bir gözünü kırpıyor, üstelik sanki sinsi sinsi sırıtıyordu. Üçümüzde gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil çok belirgindi yani öyle böyle değil. O anda pek anlam verememekle birlikte ilk kez benzettim ya şekilden etkilenmiştim.  Sonra ne oldu bil bakalım? Daha o günün akşamı... Bilgisayar başındaydım. Bloglar arası dolanmaktaydım. O da ne? Benim fincanda çıkan kedi şeklinin tıpkısı durmuyor muydu gözümün önünde? DOCUMENTARIST İstanbul Belgesel Günleri için hazırlanmış ilanlardan biriydi bu! Evet... Aynı kedi şekli işte. Bu kadar mı olur? Şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani? İstanbul Film Festivali, Filmekimi'nden sonra İstanbul Belgesel Günleri'ne mi gidecektim şimdi? Bu bana bir işaret olabilir miydi?  Hemen hangi gün hangi filmler var diye hızlı hızlı baktım. Sonraaa... Ben var ya... Ne yaptım biliyor musun? Ben... Hangi filmler mi? Gittim mi? Gidecek miyim? Yoo... Anlatamam şimdi. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.

2 Haziran 2011 Perşembe

Bonuslu Bir Gecede Hayal Etmek...


Kapının zili çaldı. Açtım. Kimse yoktu. Kapının yanındaki diafona bastım. Eğildim. "Kim o?" diye seslendim. Derinden bir ses... "Benim.." dedi. Heyyy!  Bu sesi duydum ya...  Of! İster inan... İster inanma... Daha onun sesini ilk duyduğumda başım dönüverdi. Kapının "aç" düğmesine basmadan... Olduğum yerde bir an kalakaldım. İki elimi gökyüzüne doğru kaldırdım. Dedim ki "Allahım lütfen! Lütfeen!" Diafonun  "aç" düğmesine bastım. Kapının önünde bekleyemeye dayanamadım. Onun yerine kendimi  kapının yanındaki  sandalyeye bıraktım. Asansör aşağıya birr birr indi. Sonra kapısı açıldı. İşittim. Biri bindi. Asansörün kapısı kapandı. Birinci kat. Kulaklarımı iyice diktim. İkinci kat. Dayanamadım. Ellerimi yüzüme kapadım. İçimden "Allahım lütfeeen!" diye tekrarladım. Üçüncü kat... Dördüncü kat. Asansörün kapısı açıldı. Ben oturduğum yerden kalktım. Gözlerimi kapadım. Sadece kafamı kapının arasından usulca uzattım. Koklamama gerek yoktu. Gerek yoktu yemin edebilirim. Ortalık misler gibi kokuyordu. "Merhaba!" dedi. Kirpiklerimi araladım. Elinde bir tepsi tutuyordu. Yüzüne değil, önce elindeki tepsiye baktım. Hiç bir şey söylemeden tepsiye doğru uzandım. Beyaz peçeteyi kaldırdım. İşte istediğim şeyden dört tane tepsinin üstünde dizim dizim duruyordu. Hemen iki elimle dördünden ikisini  kaptım. Eğer dört elim olsa kesinlikle dördünüde  kapardım. "Heeey! İrmik helvası!" diye bağırdım. Selam demedim. Hâl hatır falan  sormadım. Onun yerine fısıldayarak dedim ki... "Mualla... Senin sesini duyduğumda var ya  helva getirsin Allahım lütfen! diye içimden hayal  etmiştim biliyor musun? Ve sen helva getirdin. Ne güzel değil mi?  Başka şey isteseymişim olacakmış demek ki. Bugün bonuslu gün ya! Hayalim  anında kabul oldu görüyor musun?" dedim. Şimdi düşünüyorum bütün olanları. O zaman oburluktan ne yaptığımın farkında değildim.  "Alabilir miyim?" bile demeden, arsızca elimdeki tabakları göstererek  "İki tabak alacam" diye sözlerime  devam ettim. Güldü. "Tabii ki al. Daha evde çok helva var." dedi. Sonra ne dedim bil bakalım? "Bir şey rica edebilir miyim?" dedim. "Ne demek? Tabii!" dedi. "Bugün Regaip Kandili ya!" dedim. "Eveeet!" dedi. "Bir sonraki kandilde un helvası yapıp getirir misin lütfen? Bilirsin un helvasını çok severim." dedim. Güldü. "Hiç yapmadım un helvası. Bilmiyorum yapmayı." dedi. Allahım ne cevap verdim bil bakalım? Utanıyorum ama... Söyledim işte ne yapabilirim? Eziyet edilir mi bu kadar insana? Dedim işte! Off! Dedim... "Lütfen un helvası yapmayı öğrenir misin?" dedim. İnanamıyorum söylediklerime... Onun cevabı da inanılacak gibi değildi. "Çok istiyorsan kendin öğren de bir kandil sen helva yapta getir! Hep ben mi sana getireceğim?" demedi.  Demedi vallahi.  Onun yerine güzelim tebessümünü dudağına bir kelebek gibi kondurarak: "Öğrenirim merak etme. Un hevası yaparım bir dahaki sefere." dedi. Minnetle baktım gözlerine... Ne tatlı kadındı. Ve benim canım arkadaşımdı. Elimdeki tabakları mutfağa bıraktım. Kapıya gidip arkadaşımı sevgiyle kucakladım. "Kandilin mubarek olsun. Allah kabul etsin."dedim.


Regâib, arapça bir kelime... Herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demek... Receb ayının ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini meleklerin verdiği söylenir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, illa ki daha değerli olur, öyle değil mi? Bu geceler bana bonuslu geceler gibi gelir. Hayaller kolaylıkla gerçekleşir. Ben tecrübeliyim. Anlattım sana olan biteni.  Denedim. Hayalim aklımdan geçtiği anda gerçekleşti. Sen de denesene... Bence bu gece hayal etme gecesi... Ne istiyoruz, neyi arzuluyoruz bir düşünmeli... Hatalarımız neler gözden geçirmeli... Sahip oldukarımız için Yaradan'a teşekkür etmeli. O halde bu gece hayal edip, dua etmeli... Sevdiğine yaranmak için güzel sözler söylemez mi insan, en harikulade kelimeleri seçer hemde değil mi? Belki bir şiir söylemeli... Demeli ki "Rabbim! Kusurlarımızı affet...  Eziyet ettiğim kullarının beni affetmelerini nasip et...  İyilik ve doğruluk ver bizlere... Sağlık... Huzur.... Afiyet... Gönüllerimize sevgi ve merhamet... Dünyaya barış ve adalet lütfet... Amin!

 

Kahve Molası - Sardunyalar ve Şiirler




Sabahattin Ali'nin o güzelim şiirini bilirsin. İlla bilirsin. Nükhet Duru söylerdi bir vakitler hani... Dilimizden düşmezdi. O vakitler ömrün toy saatleri... Birhan Keskin der ya... "İçimin de dışımın da olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı... Şimdilik, dünya geniş ve ılıktı... Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik." Sanırım aynen böyleydim işte. İnsanî acılarından habersiz. "Nerde o başı dağlı, aşkı leyla?" ya da mecnun durumum...Yoktu henüz...  "Aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza... Dünyada bulunmanın bahaneleri" der Birhan Keskin... Henüz hepsinden habersizdim. Şimdi düşünüyorum sanırım anlattığım gibiydim. Öyle olmalıyım diye düşünüyorum. Evet, evet... Öyleydim. İnsan olan yerlerim henüz acımıyordu. Metin Üstündağ'ın dediği gibi "taksimetrem henüz pişmanlıklar yazmıyordu. Yaşadıkça "hep cız oluyor bir tarafım hep uf" vaziyetlerini henüz bilmiyordum. Etrafımda sevdiklerim vardı. Mutlu olduğum bir ortamda yaşıyordum. İyi ama bütün bu güzelliklerin ortasında içimde tuhaf bir his vardı. Edip Cansever der ya hani... "Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda... Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi..." O duygumu nasıl anlatacağımı inan bilmiyorum. Tuhaf bir his... Sadece o yaşlarda kalsa iyi... Bitmedi... Yaşam boyu zaman zaman görüyorum ben o iniltiyi... Mutsuzlukla ilgisi yok anlatabiliyor muyum? Bilakis mutluyken daha fazla biliyorum. Şaşırtıcı bir his. Sahiden suyun tuzda yanması gibi... İçin için mânâsız bir efkâr hali... Dışardan kimsenin farkedemediği bir sessizliğin içimi ve dışımı kaplaması...   Gene bir şiirle,  Edip Cansever'in dizeleriyle ifade edebilirim belki.  "Ne peki? Yere dökülen bir un sessizliği mi? Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi? İşini bitirmiş bir org tamircisinin... Tuşlarından birine dokunacakkenki... Dikkati mi tedirginliği mi... " Bilmiyorum. Acaba Sabahattin Ali'nin o güzelim şiirinde yazdığı dizeler hislerimin tam tercümesi olabilir mi? "Beni en mutlu günümde... Sebepsiz bir keder alır...... Anlayamam kederimi... Bir ateş yakar derimi... İçim dar bulur yerimi... "Acaba şair aynı hislerle mi yazdı bu şiiri? Diyor ya... "Ne kış, ne yazı isterim... Ne bir dost yüzü isterim... Hafif bir sızı isterim..." Bilmiyorum... Çözemediğim bir bilmece sanki... Acaba şiirlere ve şairlere meftûn olmam içimdeki bilmediğim bu his sebebiyle mi? Şiir yazmaktan korkuyor olmam... Gene de şiir okumadan duramamam... Şiirden etkilenen bir bünyeye sahip olmam...  Hatta kolaylıkla şiir çarpmasına uğramam... Acaba bu tuhaf his sebebiyle mi? Niye böyleyim? Cevap yok! Gene Edip Cansever'in dizelerine sığınarak bitireceğim Kahve Molası yazımı.... "Büyük bahçelerin küçük içinde... Saksılardan birinde... Gördüm de... Uyurken uyandırılmış gibi... Beni bir sardunya büyüttü belki." Tamam. Çıkıyorum. Kahve molam bitti.

 

1 Haziran 2011 Çarşamba

Kahve Molası - Ben Bir Homo Economıcus'um...


Şimdi bir elimde kahvem... Hem kahvemi içip hemde kahve molası yazımı yazacağım. Bak bu kahve  molasında kendimle ilgili  sana neler anlatacağım... Ben yüzümü yıkarken sabun kullanmam, biliyor musun?  Nedeni basit: Yüzüme harcayacağım bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenmeye uğrayacak havlulara harcanan bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktür. Dişlerimi macunsuz fırçalarım. Çünkü ömür boyu diş macununa yatıracağım para, dişlerimin amortismanı için gereken parayı geçmektedir. Bu nedenle sadece suda ıslattığım bir diş fırçasıyla dişlerimi oğuştururum. Bu, yüzüme bir parça aklık katmak için yaptığım göstermelik bir iştir. Eh, her insanda olur o kadar fiyaka... 

Kahvaltıda yediklerim bir daha karnımın acıkması gereken ana göre değişir. Şöyle bir yöntem izlerim: Yapmayı tasarladığım işler nelerdir? Uzun dönemde yapmayı tasarladığım işler çoğunlukla bütçe yılının başında belirlenen, fayda- maliyet analizleri kesinleşmiş işlerdir. Bunların yıllık programını hazırlarken aylara günlere bölerim. Her sabah kalktığımda uzun dönemde gerçekleştireceğim işlerin hangi dilimini ele alacağımı bilirim. Asıl canımı sıkan kısa dönemli işlerdir, çünkü onların programını hemen o gün ya da o hafta içinde yapmam, bitirmem gerekmektedir. Yapacağım işleri sıralarım. Sonra bunların bana yükleyeceği zahmeti Zahmet katsayısının yardımıyla hesaplarım. Zahmet, gün boyu alacağı değerlerle çekme sınırını aştığı an dinlenmem gerekir. İşte bu dinlenme süresinin bir bölümü yemek yemeğe ayarlarım. Akşama dek yapılacak işler çok bir gücü gerektirmiyorsa, sabah kahvaltısını pekâla az bir şeyle geçiştirebilirim. Geceden beri açım, diye sabahları kahvaltı etmenin gereğine hiç inanmam. Bana göre uyku, bedenin atıl kapasitede olmasıdır.  Yemeklerde ne mi yerim? 

Kusura bakma zevklerimin gelirimin bir işlevi olduğunu düşündüğüm için minimum giderle maksimum doyum sağlama koşuluna endeksledim.  Bu yüzden her bir zevkimin ayrı ayrı ne kadar sürede doyma noktasına varacağını önceden saptadım. Şu devingen yaşamda bir dural denge tutturmuş gitmekteyim.  Hakverirsin ki bunu optimum fayda getirecek şekilde devam ettirmeliyim. Bugün Kahve Molası'na ayıracağım süre burada bitti. İşe dönmeliyim.


NOT: Bu yazıyı Şiir Erkök Yılmaz'ın Homo Economıcus adlı öyküsünün bazı bölümlerinin bazı cümlelerini kendime uyarlayarak yazdım. Belki bir başka zaman başka bölümlerindeki cümlelerini gene kendime uyarlayarak yazarım. Orijinalinde anlatılan kişi Bay X'dir. Ve kara mizah tarzı çok sevdiğim şahane  öykülerden biridir. Aslında yabancı gelmedi bana Bay X. Hımm... Ben bir Homo Economıcus'um çünkü:) Bu zamanda  cimri olmayacaksın da ne olacaksın? Cimriyim fena halde:))