12 Haziran 2011 Pazar

Yazarlar ve Babalar...


Sevgilerini belli etmeyen, çocuklarıyla arasına sınır koyan, çocuğunu övmek yerine eleştirmeyi erdem sayan babalar vardır. Bilirsin... Eskiden babalar galiba böyleydi. Çocuklarını uyuyunca öper severlerdi. Şimdi de vardır mutlaka. Çevremizde illa böyle babaları görmemiz şart değil ki, edebiyat bize görmediklerimizi gösteriyor. "İnsan kendini insanda tanır." boşuna denmemiş öyle değil mi? Okudukça insan neler neler öğreniyor. Şimdi bak... Bazı yazarların babalarıyla ilgili yazılarını okumuştum. Bunlardan biri Hasan Ali Toptaş ile ilgili. Hani meşhur Gölgesizler kitabı ve filminin yazarı. Sonra tüm külliyatına daldığım bir yazardır kendisi. Ziyadesiyle severim tüm kitaplarını. İşte okuduğum yazı Hasan Ali Toptaş'ın babasıyla ilgili sevimli ve etkileyici bir anısıydı. Bak şöyle... Hasan Ali Toptaş 1958 Denizli Çal ilçesi doğumlu. Yazar doğduğu kasabaya her yıl eylülün ilk günlerinde gider. Üzüm toplama vaktidir çünkü; aslında yazara göre üzüm tanelerinde çocukluğunu seyretme vaktidir. Ne hoş!  Her karşılaşmada annesi koklaya koklaya öpmektedir yazarı. Babası ise ne öpmektedir ne de sarılmaktadır o sırada. Sessizdir. Yazar da konuşmayı çok sevmemektedir. İki sessiz erkeğin duruşundaki sessizlik büyür de büyür. Annesi ise inanılmaz bir coşkuyla  mütemadiyen bir şeyler anlatmaktadır. Annesi okuma yazma bilmez bu nedenle okuyamamıştır hiç Hasan Ali Toptaş'ın kitaplarını. Buna rağmen her defasında oğluna yazıp yazmadığını sorar. Babası ise okur yazardır. Ama hiç okumamıştır oğlunun kitaplarını. Kitaplar öylece durur evin bir köşesinde, babası hiç merak edip oğluna kitaplar hakkında tek bir kelime bile sormamıştır.



Ya da Hasan Ali Toptaş böyle olduğunu sanmaktadır. Yazar babaevine kimi zaman kitaplarını bırakmaktadır. Her geldiğinde kitapların yok olduğunu farkeder. Annesinden öğrenir ki konu komşu kitapları birer ikişer götürmektedir. Annesi, babasının tek bir kitabı kimseye vermediğini söyler. Yazar bunu duyunca çok şaşırır. Ne yapacağını bilemez sevincinden. Demek ki babası bir kitabını okumuş, sevmiş ve saklamaktadır. Annesine büyük bir heyecanla sorar babasının bu kitabı neden kimseye vermediğini tabii... Annesi bir sır veriyormuş gibi eğilip yazarın kulağına şunu söyler:

-Neden olacak oğlum, Kitabın boş yerlerine telefon numarası yazmış da ondan!



Hasan Ali Toptaş'ın bu yazısını okuduğumda hem gülümsemiş hem de Oğuz Atay'ın Babama Mektup adlı yazısı aklıma gelmişti. Oğuz Atay'ın ölen babasına yazdığı bu mektup, hayatımda okuduğum en çarpıcı en etkileyici yazılardan biridir. Yaşarken söyleyemediklerini, baba oğul arasındaki çatışmaları, babası öldüğü için duyduğu üzüntü belki yaşarken kimi zaman babasını ölmesini istemenin verdiği suçluluk duygusu, kendini çaresiz hissetme, belki hayata tutunamamanın sıkıntısı ile kaleme alınan bu mektup, o denli iyi ifade eder ki yazarın tüm hissettiklerini okudukça tüyler ürpertir. Oğul yazar olmak ister. Baba mühendis olacaksın diye diretir. Oğuz Atay da mühendis olur. Babaya göre oğlunun okudukları uydurma şeylerdir, yazdıkları ise deli saçmasıdır.


Oğuz Atay kırk yaşında bu mektubu yazmaya başlar. Hayatta hep kendisine haksızlık edildiği düşüncesinden bir türlü kurtulamamaktadır. Muhtemel ki bu durumunda babasının çok payı vardır. Ama babası ölmüştür. "Sen olmadıkça sana yazılan mektuplar ne işe yarar?" diye sorar. Oğlunun dinlediği müzikleri goygoyculukla niteleyen yada "kapa şunu" biçiminde tepki veren babası, hayatında belki hiç sinemaya gitmemiştir, hiç roman okumamıştır, zeytinyağlı enginar yememiş, yabancı ülke özlemi çekmemiş, yalnız halk türkülerini sevmiştir. Sınıları belli bir dünyada yaşayıp gitmiştir. Ölmüştür artık. Ne babayı değiştirmek mümkündür ne de oğulu. Belki de Oguz Atay tam anlayamamıştır babasını. Sorar:" Senin de bilinçaltın var mıydı babacığım?" diye. Milletvekilliği yapmıştır babası. Kendi halinde bir adamdır. Köylü tabiatlıdır. Bu durumunu oğluna miras bırakmıştır. Oğuz Atay da televizyondan nefret etmektedir ve köyde bir ev yaptırmak istemektedir. Okuduğu kitaplar yüzünden belki kafası karışmış olabilir Oğuz Atay'ın, gene de sonunda bütünüyle babasına benzemekten korktuğunu yazar. "Yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?" diye sorar. Mektubuna burada son verirken, hürmetle ellerinden öper.

İlk post modern roman olarak kabul edilen Tutunamayanlar'ın yazarı Oğuz Atay 43 yaşında vefat eder. Şimdi babalar ve oğullar deyince aklıma Dostoyevski de geliyor tabii. Daha önce yazmıştım Hayal Kahvem'e  Dostoyevski  ile babasının ilişkisini. Peki Kafka'nın Babama Mektup'una başlarsam şimdi bu yazı sence biter mi? Yok artık, tamam... Bugünlük yazarlar ve baba- oğul vaziyetleri yeter bu kadar! Hem Allahaşkına ben neden anne kız ilişkilerini yazmıyorum? Ne oğulum... Ne baba, öyle değil mi? Ama işte edebiyat okudukça insanı kimi zaman oğul, kimi zaman da baba olarak hissettirebiliyor. İnsana sadece kendi duygularını değil, karşı cinsin duygularını da öğrenebiliyor. Edebiyatın büyüklüğü buradan geliyor. Kitaplar çok sevilmeli!



2 yorum:

  1. üzüm tanelerinde çocukluğunu seyretme vakti... :)

    YanıtlaSil
  2. Ne hoş bir anlatım değil mi Ceren... Şahane:)

    YanıtlaSil