10 Ekim 2012 Çarşamba

Bir Elin Nesi Var, Çok Elin Elbette Daha Gür Sesi Var!



Pınar Çatalkaya, Kocaeli Altınokta Körler Derneği Başkanı, Olcay İlter ise Gölcük Rotary Kulübü başkanı. Sevdiğim iki kadın başkan birlikte şahane bir proje gerçekleştireceklerse, yanlarında olmaz mıyım? Elbette güle oynaya olurum. Toplumda farkındalık yaratmak amacıyla, 12 Ekim Cuma akşamı saat 18:00 de Kocaeli Sanayi Odası Konferans Salonu'nda görme engelliler için hazırlanmış Sesli Betimlemeli Film Gösterisi yapılacak. Böylece Kocaeli'ndeki görme engellilere kültürel ve sanatsal faaliyetlerde fırsat eşitliği sağlama yolunda bir adım daha atılacak, engelli olmayan kişiler de bu gösterime katılacaklar ve  görme engellilier ile empati kurmaları sağlanacak. Ayrıca bu etkinlikten elde edilecek gelirle Altınokta Körler Derneği Kocaeli Şubesi'nin bilgisayar laboratuarı eksiklikleri, ihtiyaç sahibi görme engellilere konuşan saat ve beyaz baston desteği sağlanacak. Şahane bir proje bu. Akıl Oyunları'nın görme engelliler için hazırlandığı sesli betimlemeli filmini seyredeceğiz.


Şimdiii... Gelelim bu fotoğrafa... Burası Altınokta Körler Derneği Kocaeli Şubesi'nin bir odası. Pınar, Olcay, Sinan, Engin ve Mahmut hoca hepbirlikte bitmez tükenmez projelerini konuşuyorlar. Ben bir işe yaramıyorum tabii. Bol bol poz verdirip, "Heey! Herkes buraya baksın!" diye sesleniyorum,  fotoğraf çekiyorum. Olcay dışındakiler, görme engelli olmalarına hiç aldırmıyorlar, "Biz de mi bakacağız?" diye gülerek soruyorlar. Önceleri, bakmak, görmek fiilleriyle cümle kurduğumda biraz mahcubiyet duyuyordum ne yalan söyleyeyim. Hiç takılmıyorlar böyle şeylere... "İçinden geldiği gibi konuş" diyorlar. Her türlü çamları devire devire konuşuyorum. Ne benim devirdiğim çamların ne de başka bir şeyin  kendileri için engel olduğunu düşünmüyorlar. Nasıl şahane insanlar anlatamam.  Altınokta Körler Derneği Kocaeli Şubesi 14 Ekim Pazar günü,  İzmit Fuarı içerisindeki Kocaeli Sivil Toplum Merkezi'nde, 14:00 ila 16:00 saatleri arasında, “Az görenlerin ve körlerin istihdamında karşılaşılan güçlükler ve çözüm yolları” başlıklı bir seminer gerçekleştirecekler.  Ve arzuları salonu tıka basa doldurup, bu etkinliklerine katılım sağlamak. Bu haberin duyurulması  ve katılımın artması için herkesten destek bekliyorlar.

Kocaeli'nde 1000 kadar görme engelli olduğunu duyduğumda çok şaşırmıştım. Derneğe üye ise 250 kadar görme engelli var.  Çoğu ne yazık ki evlerinden çıkamıyorlar. Çünkü dışarıda dolaşabilmeleri için yanlarında mutlaka  bir refakatçi olması gerekiyor.  Mahmut Hoca, bu yaz bir grup görme engelliye beyaz baston eğitimi verdi. Bu eğitimi alan görme engelliler refakatçisiz, kendi başlarına gezmeye başladılar. Altınokta Körler Derneği Kocaeli Şubesi, baktılar ki Mahmut hoca iyi eğitim veriyor. Bir ev tutuldu kendisine İzmit'te. Mahmut hoca Ankara'dan İzmit'e transfer edildi. Doğuştan görme engelli olan Mahmut, memleketin heryerine beyaz bastonuyla kolaylıkla gidiyor. Şimdi beyaz baston eğitimi İzmit'te aralıksız devam ediyor. Ayrıca bilgisayar kursu ve kişisel gelişim kursları başladı dernekte. Bu kurslarla ilgili haberleri, ara ara vereceğim Hayal Kahvem'de. 

 


Şimdi öncelikle, bilenler bilmeyenlere söylesin, 14 Ekim Pazar günü,  İzmit Fuarı içerisindeki Kocaeli Sivil Toplum Merkezi'nde yapılacak olan seminere çok sayıda katılım sağlamak istiyorlar. Sonra da Altınokta Körler Merkezi Kocaeli Şubesi'ndeki kurslardan çok sayıda görme engelliyi  faydalandırarak, görme engellilerin hayatlarını daha kaliteli hale getirmeyi arzuluyorlar. Bize düşen bu haberleri mümkün olduğunca duyurmak ve etkinliklerinde onları yanlız bırakmamak elbette. Bir elin nesi var... Çok elin sesi var öyle değil mi? Bu sesler sivil toplum örgütlerinin, yerel yönetimlerin kulağına daha güçlü gidecek.  Farkındalık sağlanacak. Umuyorum ki  görme engellilerin yaşadığı zorluklar  tez zamanda ortadan kaldırılacak. 

9 Ekim 2012 Salı

Kahve Molası - Bağlasalar Duramam!


Az önce kahve molası verdim. Sabahtan beri ofisteyim. Nefes almadan nasıl çalıştım anlatamam. Az sonra dışarı çıkacağım. Akşama kadar arazide olacağım. İyice yorulacağım, eminim. İyi ama... Madem şimdi şu anın içerisindeyim. Kahve molamın hakkını vermek niyetindeyim. Kahvemi kokladım. Hımm... Mis! İki yudum hüplettim. Oh! Nefis!... Du bi... Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı adlı kitabı var elimde. Kararlıyım. Mola esnasında Sisler Bulvarı'na doğru süzüleceğim. Tamam... Hem kahvemi içmeye, hem kitabın arkasındaki yazıları okumaya başladım bile. "Düşlenen, tümüyle düşsel olan sevgililer, topu topu üç geceye sığdırılan, doyasıya yaşanamayan aşklar, gözlerinden yıldız rüzgârları geçen sevgililer, Paris sokakları, limanlar, yolculuklar, deniz insanları... ve Anadolu; uzun havalar, halk türküleri... Sisler Bulvarı'yla başka dünyalara yolculuğa çıkacağız şimdi; Emperyal Oteli'nde üç gece kalacağız, biraz mehtabı içeceğiz, içimizde isyanlar çıkacak ve Sisler Bulvarı'nda öleceğiz." Eyvah!... " Sana bir şey söyleyeyim mi,  eğer ben bu kitaba, Sisler Bulvarı'na  dalarsam var ya,  "çocuklar gibi sevdim devler gibi ıstırap çektim.. damarlarımda dünyanın bütün rüzgârları.. harplere, açlıklara, yalnızlığıma rağmen.. anamdan yolcu doğmuşum..  neyleyim..   gurbet dedim..  vatan dedim.. hürriyet dedim."   diyebilirim. Bünyem fena halde abatmaya müsait. Gelmişi geçmişi, işi gücü unutup, pat diye  Şahane Serseri olmaya niyetlenebilirim. Ruhumu firar edebilir, anında  Emperyal Oteli'ne  gidebilirim. Otelin penceresinde durabilirim. Pia'ya  "ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın.. ellerini bir tutsam ölsem.. böyle uzak uzak seslenmese.. ben bir şehre geldiğim vakit.. o başka bir şehre gitmese" diye seslenebilirim. Yoo...  Şiirlerin menzilinden hemen çıkmalıyım. Çok işim var. Derhal yola koyulmalıyım! Şimdi bu şiir sarhoşu vaziyetimle... Jules Verne'nin Esrarlı Adası'na mı, yoksa Stevenson'un Define Adasına mı gideceğim acaba?  "rüzgâr kendini yerden yere vuruyor.. kırık dökük yıldızlar belirdi uzaktan.. /..../ yedi dağın yolları kalbimden geçer.. salkım salkım mısralar gelir içimden.. dudaklarımda yağmur damlaları.. alır beni yollar beni alır gider." Peki...  Attila İlhan'ın ortaokul yıllarında yazdığı ilk romanının adıdır ya...  Merih'e Seyahat... Şiir çarpmasına uğramam an meselesi... Şahane Serseri ha oldum ha olacağım. Dünya kesmez artık beni...  Merih'e Seyahat bile edebilirim.  "yolumdan çekil yavrum.. bağlasalar duramam"   Kahve molam bitti. Gitmeliyim.



NOT: Attila İlhan'ın, Şahane Serseri-  Emperyal  Oteli  ve Sisler Bulvarı adlı şiirlerinin bazı dizlerini alıntıladım.


8 Ekim 2012 Pazartesi

Mesele Esir Düşmekte Değil, Teslim Olmamakta Bütün Mesele.



Attila İlhan'ın hayatına dair yazılar okuyorum. 1925’te bürokrat bir babanın oğlu olarak Menemen’de doğan şair, ilk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde tamamlamamış. Bak şimdi, şurası çok ilginç... Attila İlhan, İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıftayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirlerinin yakalanması üzerine  tutuklanmış ve iki ay hapiste yatmış. 1941 yılında, 16 yaşındayken, kız arkadaşına yazdığı bir mektupta, Nazım Hikmet şiiri yazdığı için, Attila İlhan'ı sadece hapise atmaları yetmemiş, ayrıca eline Türkiye'nin hiç bir yerinde okula gidemeyeceğine dair bir belge vermişler. Ne vicdansızlık!.. Bu sebeple üç yıl eğitimine ara vermek zorunda kalmış düşünebiliyor musun? Ancak 1944 yılında Danıştay kararıyla okuma hakkını tekrar kazanmış. Eğitimine izin çıkınca, İstanbul Işık Lisesi'ne kaydolmuş. Sonra İstanbul Üniversitesi  Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş. 

 
Bu kez, 16 yaşında hapis yatıp, eğitimden men edilen Attila İlhan'ın kız arkadaşına şiirlerini yazdığı yasaklı şair Nazım Hikmet, 1940'lı yıllarda acaba neredeydi diye merak ettim. Yazdığı şiirler ve kitaplar sebebiyle, çeşitli davalardan 34 yıl hapis cezasına çarptırılan, 13 yılı aralıksız toplam 16 yılını Türkiye'nin dört bir yanındaki ceza evinde geçiren Nazım Hikmet, Attila İlhan'ın hapis yatıp, eğitimden men edildiği yıllarda Bursa Cezaevi'ndeymiş.  Ve  oda arkadaşı  kimmiş biliyor musun? Niğde'de askerliğini yaparken, "Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak", "yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik" suçundan 5 yıl hapis cezasına çarptırılan Orhan Kemal'miş. Hayat ne acayip!  Bir insanın hayatında yeniden üretilmesi, parayla satın alınması, yerine konulması mümkün olmayan en kıymetli  şey, zaman değil midir? Feci hallere misaller silsilesi! Orhan Kemal  önceleri şiirler yazarmış. Hapishanede Nazım Hikmet'in yönlendirmesiyle ve eğitimiyle öykü yazmaya başlamış. Meğer memleketimin en büyük iki usta edebiyatçısının, Attila İlhan ile Orhan Kemal'in hayatında, Nazım Hikmet'in ne mühim bir yeri varmış.  Onları gereksiz mahkûm edenleri, zamanlarını zalimce çalanları şiddetle kınamamız gerektiğine inanıyorum. Attila İlhan, Orhan Kemal... Ve elbette Nazım Hikmet... Unutulmadılar.  Ve asla unutulmayacaklarını çok iyi biliyorum.

Of, şimdi yazacaklarımdan inan utanıyorum. "Bu kadar zalimliğin arkasından bu yazdığın iş mi?" diyebilirsin belki... Bak şimdi... Acaba Attila İlhan  mektubunda,  Nazım Hikmet'in hangi şiirlerini o kıza yazmıştı? Ve  Attila İlhan'ın mektubunda  Nazım Hikmet şiirlerini  yazdığı kız kimdi? O kız... Şeey...  Acaba... Attila İlhan'ın başına gelenleri öğrendi mi? Çok merak ediyorum. Ne yapayım yani? İnsan aklına üşüşen düşüncelere yasak koyamıyor ki! Hem  yukarıdaki hayatlarda öğrendik ya... Yasak çok feci bir şey öyle değil mi?



NOT: Başlık Nazım Hikmet'in bir dizesidir.

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 25 - Belma Sebil


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  



Suç ve Ceza Filmleri Festivali'nin filmlerinden birini seyretmek niyetiyle Beyoğlu'ndaydım.  Gösterime çok az vakit kalmıştı. Adını ilk kez duyduğum, yerini bilmediğim Beyoğlu Sinepop Sineması'nı acilen bulmalıydım. İstiklal caddesinde telaşla dolanıyordum ki Kallavi Sokağı tabelasını gördüm.  Kallavi Sokağı, Attila  İlhan'ın o güzelim  şiirinde geçen sokağın adı değil miydi? Evet, kesinlikle öyleydi. Kalakaldım. Acaba Attila İlhan'ın şiirinde bahsettiği Kallavi Sokağı, bu sokak olabilir miydi?  Mutlaka bu sokaktı. Çünkü bildiğim kadarıyla şair bu şiiri yazdığında Teşvikiye'de bir çatı katında yaşamaktaydı. Bir ilişkisi bitmişti.  Yalnızdı. Anlaşılamadığı için üzgündü. Rastgele bir kadın hayal ederek zehrini alacak bir sevgiliye ihtiyaç hissetmişti. Ve Kallavi Sokak'ta o kadını görmüştü. O  kadın ise şairi görmemişti. Şair belki kapıları çalıp adını sormuştu. Söylememişlerdi, öğrenememişti. Attila İlhan o kadını Kallavi Sokağı'nda görmüştü.  Belma Sebil adını o kadına yakıştırmıştı. Bir daha görmediği, bilmediği o kadına bir isim vermiş, o kadın için şiir söylemişti. Aklına geldikçe her sefer gözlerinin mavisini bitirmişti. Saçlarının siyahına başlamştı. Ben  Suç ve Ceza Filmleri Festivali'nin  filmlerinin seyredildiği Beyoğlu Sinepop Sineması'nın bulunduğu yeri ararken, tesadüfen Kallavi Sokağı'na rastlamıştım. Karanlık bir İstanbul günüydü. Bir esnaf kahvesine çöktüm.  Tam o anda sanki önümden mavi gözlü, siyah saçlı  bir kadın geçti. O beni görmedi. Kapıları çalıp adını kimselere sormadım. O kadını ben Kallavi Sokağı'nda gördüm ya, adının Belma Sebil olduğunu farzettim. Oturduğum sandalyeden kalktım, kadının peşi sıra yürümeye başladım. Tuhaf.  Adının Belma Sebil olduğunu farzettiğim kadın, bir zamanlar  binlerce filmde "sinema bir şenliktir"  ruhu geçiren, şimdi ise yıkım kararı sebebiyle  yaşadığı azap ve işkenceye kararlılıkla direnmeye devam eden Emek Sineması'nın olduğu sokağa daldı. Emek Sineması'nın önünde durdu. Ben de durdum. Emek Sineması'na üzüntüyle baktı. Ben de üzüntüyle baktım. Yürüdü. Sokağın sonundaki binanın kapısından koşar adım girdi. Şaşırdım. Burası benim aradığım Beyoğlu Sinepop Sineması'ydı. Hemen arkasından koşturdum. Bilet aldı. Ben de aynı filme bilet aldım. Salon boştu. Kadının arka çaprazındaki koltuğa oturdum.


Ceketini çıkardı. Boş olan yan koltuğa katlayıp koydu. Çantasını açtı. Bir kitapla kalem çıkardı. Arasına kağıt sıkıştırdığı bir sayfasını açtı. Okumaya başladı. Derin bir iç çekti. Elindeki kalemle bazı dizelerin altını itinayla çizdi.  Meraklandım. Eğildim. Kitaba baktım. Sadece altını çizdiği dizeleri okuyabildim. Biri "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular." dizesiydi. Diğeri "Yalnızlıklarımda elimden tuttular." iken, sonuncusu ise "Gerçek değiller birer umuttular." idi.  Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Belma Sebil" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


 Belma Sebil adlı şiiri ( Attila İlhan'ın kendi sesinden)   BURADA

 Böyle Bir Sevmek adlı şiiri (Ahmet Kaya söylüyor)   BURADA



NOT:  Yazımın bazı cümlelerini Attila İlhan'ın   Belma Sebil ve Böyle Bir Sevmek adlı şiirlerinin dizlerinden alıntılıadım.


7 Ekim 2012 Pazar

Elde Var Hüzün!


Mevsim gereği hava erken kararıyor.  Attila İlhan şiirinde dediği gibi  "Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır" ya hani... İşte karanlığın insanı delirten o ihtişamını  çok seven biriyim. "Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım... Çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından... Dudaklarımda eski bir mektep türküsü... Bu gece dağ başları kadar yalnızım" Oynadım gene şairin dizeleriyle. Şiirdeki yerlerini değiştirdim. Ama yazsam daha güzelini yazamazdım inan ki. Attilla İlhan'ın Yalnızlık Şiiri'nde anlattığı hisler içerisindeyim.

Yok. Yapamayacağım! Kendi cümlelerimle anlatamayacağım. Dalacağım Attila İlhan'ın o etkili dizelerine... Onun dizeleriyle bir kompozisyon yazacağım. "Tut ki gecedir." diyerek başlayacağım. Sonra şairin o güzelim Elde Var Hüzün adlı şiirine geçeceğim. Dizelerden dizelere atlayacağım.  Diyeceğim ki: "Zamanlar değişti. Ah nerde gençliğimiz! Sahilde savruluşları başıboş dalgaların, yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller, elde var hüzün! Hayat zamanda iz bırakmaz. Bir boşluğa düşersin, bir boşluktan birikip yeniden sıçramak için. Elde var hüzün!" Başımı döndürdü bu dizeler yemin ederim. Şiir çarpmasına uğramam an meselesi... Ha düştüm ha düşeceğim... Şairin başka bir dizesine sarılmalıyım... Hemen! Demeliyim ki: "Elimden tut yoksa düşeceğim. Yoksa bir bir yıldızlar düşecek. Eğer şairsem beni tanırsan. Yağmurdan korktuğumu bilirsen. Gözlerim aklına gelirse. Elimden tut yoksa düşeceğim." Of! Attila İlhan'ın Yağmur Kaçağı şiirine bir can kurtaran misali sarıldım sarılması ama... Amaa.. Diyor ya Şair, şiirinin devamında..  "Yağmur beni götürecek yoksa beni.." Çarpıldım kaldım bu defa iyi mi? Lütfen, "Elimden tut yoksa düşeceğim." Of!  Sana bir şey söyleyeyim mi? "Eger sisler bulvarı olmasa... Eğer bu sehirde bu bulvar olmasa.. Sabah ezanında yağmur yağmasa... Şüphesiz bir delilik yapardım." Yapardım inan ki! Ne var? Tut ki gecedir ve karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır ve dudaklarımda eski bir mektep türküsü... Hey! Elimden tut yoksa düşeceğim... Çünkü... Çünkü... Elde var hüzün!
 
 

Şu Ahir Ömrümde Kaç Renk İsmi Öğrenebildim Ki?

 
Birkaç gündür evdeki kitaplıkta eski kitaplarıma göz atıyorum. Buna bir nevi eski dostlarla hasret giderme diyebilirim. Hatta bazılarının varlığını bile unuttuğumu şaşkınlıkla farkediyorum. Mahcubiyet hissederek elime alıyorum tabii... Bazı kitaplarımla ne uzun olmuş görüşmeyeli!.. Bazıları o kadar eski kitaplar ki, resmen öpüp başıma koymak istiyorum. Büyükbabamın mübarek eli misali. Her biri tek tek karşıma çıkıyor. Bazılarında bir naz, bir eda, sitem... Yüzüme bile bakmıyorlar resmen. İşte elimde tuttuğum, Fena halde Leman sözgelimi. Attila İlhan'ın 1960 larda yayımlanmış ve ortalığı toza dumana katmış romanı. Kimbilir ne zaman en son elime aldım? Kitabın ilk sayfasına baktım. 02.12.1991 yazıyor. Yirmi yıl önce okumuşum. Kitabın ilk iki sayfasına da, dayanamamış, o güzeller güzeli Üçüncü Şahsın Şiiri'ni yazmışım. Şimdi gözgöze geldik Fena Halde Leman'la... Anladım. Kitap resmen bana küs... Sanki başladı şiiri okumaya: "Gözlerin gözlerime deyince / Felaketim olurdu ağlardım" Nasıl mahcup oldum nasıl utandım anlatamam. Devam etti: "Beni sevmiyordun bilirdim / Bir sevdiğin vardı duyardım." İnan bunları duyunca neredeyse ağlayacaktım  Dedim ki ünlü romana: "Hayır, inanma! Yok öyle bir şey... Her kitabın yeri ayrı. Senin yerini başka kitap tutar mı? Olur mu öyle şey!" Kitabın adı Fena Halde Leman ya, kitabı bir an kadın sandım. Kirpiklerini eğdi sanki, inan ki, üşüdüm içim ürperdi. "Yapma Fena Halde Leman! Unutur muyum hiç seni. Baksana içindeki cümlelere ne çok çizmişim. Şu ahir ömrümde kaç renk adı öğrendiysem senden öğrendim. Bak söyleyeyim istersen!"dedim. Dediklerim hoşuna gitti çok şükür!.. Güldü. "Söyle bakalım !" dedi. Attila İlhan'ın Fena Halde Leman romanında, altını çizdiğim renkleri tek tek saymaya başladım... Eğer kitap küsseydi bana... Ama eğer Fena Halde Leman küsseydi bana.. Eğer Attila İlhan küsseydi bana... İşte ozaman... FELAKETİM OLURDU AĞLARDIM!
 

Çatalkaya, zakkum pembesine çalan havai eflatun.
Deniz, Körfez’in içlerine gelindikçe, erguvan rengi.
Bu hakiki bir elektrik mavisi olup…
Asit yeşili bir masal yaratığı gibi görünüp kayboluyor.
Yangın kızılı bir loşluk..
Soğuk gri gözlerinde örümcek kızılı bir parıltı belirir.
…… durduğu yerde duramayan, çarpıcı renkler: safra yeşili, buz beyazı, deliksiz siyah, ateş kırmızısı, ölü eflatun.…. vırt zırt yer değiştiren oje kızılı aydınlıkla kör karanlık, oturanı serseme çevriyordu.
…. batan güneşin pembe yaldıza buladığı başıboş martılar…
…. mavi yeşil bir sonsuzluğa ağır ağır demir alan, dalgın gemi…
… güzel atmaca gözleri vahşi yeşil...
delimsirek renkler ortasında yaşayan…
Gözleri porselen akı
su yeşili bir ışığa bulanmış, tavanı alçak bir salon…
Hardal sarısı bir loşluğa boğulmuş salon…
…. Ölgün renklerin doğurduğu külrengi pus, sütlü bir gece izlenimini veriyor…
kederli külrenginden subay hakisine kadar renkler, açıklı koyulu….
... örümcek kızılı ellerini uzatıp…
Şehvet kırmızısı bir aydınlıkta yüzüyorum,…
altın sarısı ve yosun yeşili
..morla eflatun arası gece!
..saçları platin beyazı
Koyu menekşe rengi, minnacık bir ağız.
Aydınlığı kükürt sarısı.
...Pere Duparc'ın masmavi kahvesinde...
Sivas ve Isparta halıları: boru çiçeğine çalan morumsu lacivert, lale ezmesi kırmızı ve ördek başı yeşil, imgelem çiçeklerinden derlenmiş bir masal bahçesi.
...yaldızlı sarı, kızılcık kızılı, yaprak yeşili, kehribar siyahı...
...şu bonbon pembesi dantelli yatak örtüleri..
... cırlak kırmızı ufak bir reno-alpine
... ışıklı reklamın kömür siyahı ve kan kızılı tokatlarını yiye yiye...
... yaldızlı lacivedden sütlü sarıya kadar...
... cesed mavisi bir kız...
... süpürge sarışını...

2011

6 Ekim 2012 Cumartesi

Ekim Ayı Ve Attila İlhan Vakti

Attila İlhan 11 Ekim günü İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındaydı ve takvim 2005 yılını gösteriyordu. Bir varmış bir yokmuş olacaktı elbette. Ölüm herkesin başınaydı. Çok üzülmüştüm sevdiğim şairin öldüğüne. Yüreğim üşümüştü. Öte yandan felek bir şaire yakışacak en  kıyak ölümü  armağan etmişti ya Attila İlhan'a, ne yalan söyleyeyim inandığım Tanrı'ya gülücük göndermiştim. Mevsimlerden sonbahardı.  An gelmişti. Paldır küldür yıkılmıştı bulutlar. Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet. O eski heyecan ölür ya hani... An gelir biter muhabbet. Çalgılar susar heves kalmaz hani.... Görünmez bir mezarlıktır zaman. Şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiirler söyleyerek. Kim duyarsa korkudan ölür. Tahrip gücü yüksek. Saatli bir bombadır patlar. An gelir. Attila İlhan ölür demişti şiirinde.  Sicilinde bir enfarktüs sabıkası vardı. Şair kalbî sebeple ölüme yenik düşmüştü. Attila İlhan ölmüştü. Önümüzdeki bir kaç günü Attila İlhan'a ayırmaya karar verdim. Şairin ruhuna rahmet gönderip, Sisler Bulvarı'ndan giriş yapmak istedim. 

Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı adlı şiirini bilirsin değil mi? Of, ben çok severim. Aslında  Sisler Bulvarı'nı kasım ayında okumak çok iyi gider. Çünkü ilk iki dize "Elinin arkasında güneş duruyordu... Aylardan kasımdı biz üşüyorduk" diye başlar. Sonra hüzün ve elem dolu dizeleriyle devam eder. Of! Binlerce kez okusam her seferinde... İnan her bir dizesini binlerce kez okusam tek tek... Yüreğime yine, yeni, yeniden tesir eder. Şair şiirinin bir yerinde şöyle söyler: "Sisler Bulvarı'na akşam çökmüştü... Omuzlarımıza çoktan çökmüştü... Kesik bir kol gibi yalnızdık." Bu nasıl benzetmedir? Şair bir yalnızlık tarifi yapmaktadır yapmasına ama bu yalnızlığı "kesik bir kol gibi" diye örnekliyor ya... İyice çarpıyor bu dize beni biliyor musun? Acaba "kesik bir kol gibi yalnızlık" la Attila İlhan  ne demek istemişti? Nasıl bir yalnızlık hissini anlatmak istemişti? Anlayamıyordum.


Sonra günlerden bir gün gazetelerden birinde "hayalet uzuv sendromu" diye bir habere denk gelmiştim. Uzuvlarını kaybedenlerin sanki o uzuvları yerindeymiş gibi acı çekmelerine neden olan rahatsızlığa "hayalet uzuv sendromu" deniliyormuş.. Şöyle.. Deprem, savaş veya kaza sonucunda uzuvlarını yeni kaybedenler, sanki kolu, bacağı ya da eli halen yerindeymiş gibi hissediyorlar ve acı çekiyorlarmış.. Bu ağrının şiddetinden intiharı düşünenler bile oluyormuş.. Allah vermesin kimseye.. Düşünsene.. Ne feci bir histir kimbilir? Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı'nda "kesik bir kol gibi yalnızdık" dediği böyle bir duygu olmalı.. Öyle bir yalnızlık hissi ki sanki bir uzvun, kolun kesilmiş gibi sözgelimi.. O halde tam burada İtalyan yazar Cesare Pavese'nin günlük yazılarından oluşan Yaşama Uğraşı kitabındaki o ünlü cümlesini yadetmenin tam zamanı değil mi? Der ya hani... Of! Yazmak bile içimi acıtıyor inan ki.. "Yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturdum." Bu sözlerin yazarının sonu ne olmuş biliyor musun? 42 yaşında bir otel odasında, hem de çok meşhur bir yazarken üstelik, uyku hapı içerek intihar etmiş..


Şimdi Pavese'nin aynalı cümlesinden bak nereye geçeceğim.. Kaliforniya Üniversitesi'nde, son derece basit bir yöntemle "hayalet uzuv sendromu"nu tedavi etmeyi başarmışlar.. Hani uzvunu kaybeden kişiler, kayıp henüz yeniyken, kesilmiş ellerini veya ayaklarını hissetmeye devam ediyorlarmış ya.. Bu beynin bir organı yitirmeye direnişiymiş aslında.. Artık olmayan bir elin karıncalanması, olmayan bir ayağın uyuşması, omuzun kesik yerinin yumrusuna dokunduğunda elinin parmaklarını tutuyormuş hissi vermesi gibi yani.. İşte bu nedenle Hayalet uzuv deniyormuş.. Bilim dünyası Ayna Tedavisi diye bir yöntem geliştirmiş.. Uzvunu kaybeden kişi ayna karşısına geçiriliyormuş. Misal kolunu mu kaybetmiş.. Sağlam kolunu aynanın önüne koyup kaldırıp indirmesi isteniyormuş.. Beyin kol kesik değilmiş gibi algılıyormuş ve bu durumda hastanın aslında var olmayan ama ağrıyan kolunun ağrısı yok oluyormuş.. Bir nevi görsel aldatmaca yani.. Ve bu yöntem uzuvlarını kaybeden hastaların ağrılarının giderilmesinde çok başarılı bir yöntem olmuş. Ne güzel!

İyi de, İtalyanın yalnız yazarı Cesare Pavese, yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturup, yalnızlık sızısını dindiremeyip intihar ettiğine göre demek ki Ayna Tedavisi yalnızlığın ilacı değil öyle değil mi? Ya da şöyle mi düşünmeli. Eğer yalnızlık acısı varsa, insan aynayı belki de kendi içine çevirmeli. Yalnızlığın hayali ağrısını dindirmek için belki içindeki Sisler Bulvarı'na ayna tutmalı. Ne diyor büyük şair: "eğer sisler bulvarı olmasa.. eğer bu şehirde bu bulvar olmasa.. sabah ezanında yağmur yağmasa.. şüphesiz bir delilik yapardım.. " Gördün mü halimi? Neyle başladım yazıma... Nerelere gittim? Sonunda toparladım mevzuyu da, çok şükür nihayetinde  başladığım yere döndüm.. Neyse... Böyleyken böyle...  

5 Ekim 2012 Cuma

Zamanın Ruhunu Oktay Akbal Ve Şenol Bezci İle Yakalamak.



  "Önce ekmekler bozuldu, sonra herşey.  
Çünkü dünyada savaş vardı. 
İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı."




 
 "Bizler okulu bitireli yıllar oluyor. İhtiyarladığımızı bile duyanlarımız var. 
Savaş en iyi yıllarımızı elimizden aldı, bizde en kutsal olan şeyleri yok etti. 
Sabah, akşam işimize gidiyor, geliyoruz. Yüksek okula girenlerimiz de oldu. 
Onlar da gençlikten çıktılar. Hepimizi kötü düşünceler, çirkin duygular kapladı. 
Barış günlerinin insanları artık yok. 
Nice tanıdığım insanların şimdi hepsi bana yabancı geliyor. 
İyileri kötü, cömertleri hasis, duyguları katı yürekli oldular. 
Ah, o ekmeğin bozulması, insanların mayası muhakkak ki ekmektir." 






"Bu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek."





 Yazılar - Oktay Akbal'ın, 1944 yılında, 2. Dünya Savaşı  zamanında,
21 yaşındayken yazdığı Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabından

Çizimler - Şenol Bezci'nin web sitesinden.



4 Ekim 2012 Perşembe

Ben Bir Homo Economıcus'um...


Bak ne anlatacağım. Ben yüzümü yıkarken sabun kullanmam, biliyor musun?  Nedeni basit: Yüzüme harcayacağım bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenmeye uğrayacak havlulara harcanan bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktür. Dişlerimi macunsuz fırçalarım. Çünkü ömür boyu diş macununa yatıracağım para, dişlerimin amortismanı için gereken parayı geçmektedir. Bu nedenle sadece suda ıslattığım bir diş fırçasıyla dişlerimi oğuştururum. Bu, yüzüme bir parça aklık katmak için yaptığım göstermelik bir iştir. Eh, her insanda olur o kadar fiyaka... Kahvaltıda yediklerim bir daha karnımın acıkması gereken ana göre değişir. Şöyle bir yöntem izlerim: Yapmayı tasarladığım işler nelerdir? Uzun dönemde yapmayı tasarladığım işler çoğunlukla bütçe yılının başında belirlenen, fayda- maliyet analizleri kesinleşmiş işlerdir. Bunların yıllık programını hazırlarken aylara günlere bölerim. Her sabah kalktığımda uzun dönemde gerçekleştireceğim işlerin hangi dilimini ele alacağımı bilirim. Asıl canımı sıkan kısa dönemli işlerdir, çünkü onların programını hemen o gün ya da o hafta içinde yapmam, bitirmem gerekmektedir. Yapacağım işleri sıralarım. Sonra bunların bana yükleyeceği zahmeti Zahmet katsayısının yardımıyla hesaplarım. Zahmet, gün boyu alacağı değerlerle çekme sınırını aştığı an dinlenmem gerekir. İşte bu dinlenme süresinin bir bölümü yemek yemeğe ayarlarım. Akşama dek yapılacak işler çok bir gücü gerektirmiyorsa, sabah kahvaltısını pekâla az bir şeyle geçiştirebilirim. Geceden beri açım, diye sabahları kahvaltı etmenin gereğine hiç inanmam.  Yemeklerde ne mi yerim? 

Kusura bakma zevklerimin gelirimin bir işlevi olduğunu düşündüğüm için minimum giderle maksimum doyum sağlama koşuluna endeksledim.  Bu yüzden her bir zevkimin ayrı ayrı ne kadar sürede doyma noktasına varacağını önceden saptadım. Şu devingen yaşamda bir dural denge tutturmuş gitmekteyim.  Hakverirsin ki bunu optimum fayda getirecek şekilde devam ettirmeliyim. Bugün Hayal Kahvem'e ayıracağım zaman bitti. Bana göre uyku, bedenin atıl kapasitede olmasıdır ama... Uyumaya gitmeliyim.

NOT: Bu yazıyı Şiir Erkök Yılmaz'ın Homo Economıcus adlı öyküsünün bazı bölümlerinin bazı cümlelerini kendime uyarlayarak yazdım. Belki bir başka zaman başka bölümlerindeki cümlelerini gene kendime uyarlayarak yazarım. Orijinalinde anlatılan kişi Bay X'dir. Ve kara mizah tarzı çok sevdiğim şahane  öykülerden biridir. Aslında yabancı gelmedi bana Bay X. Hımm... Ben bir Homo Economıcus'um çünkü:) Bu zamanda Türkçe deyimle Cimri olmayacaksın da ne olacaksın? Cimriyim fena halde!


2011

3 Ekim 2012 Çarşamba

Kahve Molası - Şefkatse Bardaki Sarışın Kız


Hoppala! Hafıza ne tuhaf bir kutu! Hangi tozlu çekmecesinden çıkartıp dilime düşürdü bilmiyorum.  Az önce masamdaki poliçeleri inceliyordum. Herşey birdenbire oldu...  Adeta hayal  gibi...  Bak şimdi... Birdenbire Zeki Müren'in o güzelim  şarkı söyleyen sesi kulağımda çınlıyor... Oturduğum yerde usul usul salınmaya başlıyorum. İncelediğim poliçeyi imzalarken, sadece benim işitebileceğim sesle mırıldanıyorum... "Gün ışığında yola koyuldum. Elimde kandil gözümde mendil. " Tuhaflık hissediyorum. Yıllardır bu şarkıyı dinlemedim. İçimdeki ben beni dürtüyor sanki.  Of! Yoksa ben gene mi gitmek istiyorum? Yooo... İmzaladığım poliçeleri havada dalgalandırıyorum. Sesimi yükseltiyorum... "Vefa arıyorum... Dost arıyorum... Şefkat arıyorum... Aşk arıyorum..." diye şarkı söylemeye devam ediyorum. Dayanamıyorum... Bu kez ayağa kalıyorum... Sabahtan beri inceleyip imzaladığım poliçeleri kucağıma alıyorum... Odamdan çıkıyorum. Koridorda  müziğin ritminde dans ederek yürüyorum... Sesim boş koridorda çınlıyor...  "Vefa uzaklarda kalan bir his." diyorum. Şarkı söylemeyi hoop diye kesiyorum. Olduğum yerde duruyorum.  Bir süre sonra salınarak yürümeye ve şarkının kalanını söylemeye devam ediyorum. "Dost eski şarkılardan bir iz." Gene olduğum yerde duruyorum. Ofistekilerin oturduğu salonun kapısındayım artık. Beni görüyorlar. Berna saçlarını geçen hafta sarıya boyatmıştı. Onun önüne iki adımda gidiyorum.  Göğsüme bastırdığım poliçeleri masasına "şaak" diye koyuyorum.  Gözlerinin içine bakarak... "Şefkatse bardaki sarışın kız" diyorum. Gülüyor. Masanın önündeki koltuğa çöküyorum... "Dizlerimde derman... Kalemimde mürekkep bitti. Kahvem... Kahvem nereye gitti?" diyorum... Gülüyor. Gülüyorum... Özlem'e dönüyorum. Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme... Ellerimi ona doğru uzatıyorum... "Vefa arıyorum... Dost arıyorum... Şefkat arıyorum... Kahve arıyorum..." diyorum. "Tamam, anladım. Kahve kriziniz tuttu." diyor. Gülüyor. Gülüyorum. Gülüyoruz biz. Kahve yapmak için  salına salına mutfağa doğru gidiyorum.

O şarkı   BURADA

2 Ekim 2012 Salı

Kahve Molası - Filmekimi'ne Gidesim Vardı...


Az önce işe ara verdim. Kahvemi kendi ellerimle pişirdim. Ofis buram buram nasıl güzel kahve koktu anlatamam. Miss! Koltuğuma oturdum. Kahvemi koklayarak yudumladım. Nefiss! Dün bu saatlerde neredeydim, şimdi neredeyim, diye düşündüm. Laf aramızda, dün sabah benim İstanbul'a gidesim vardı. Gün doğmada yola çıkasım vardı. İçimde Filmekimi'ne gitmenin saadeti.  Orhan Veli'nin şiirindeki gibi. Alıp başımı  gidesim vardı.  Atlas Sineması senin, Beyoğlu Sineması benim. Yepisyeni filmlerin peşi sıra. Gidecektim yüreğimin çalkantısında.  Ne internet, ne telefon. İletişim sıfır. Kendimi kendi içime kilitleyesim vardı.


Bilmediğim sokaklara dalacaktım. Geçip gidenlere bakarak yürüyecektim. İlhan Berk'in dediği gibi kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki. Sırf altıyüzden fazla çıkmaz sokağı olduğu için İstanbul'u bir defa daha sevecektim. Zamanın acımasızlığına, insanların vefasızlığına meydan okurcasına dimdik ayakta durmaya çabalayan Emek Sineması'nın yapayalnız haline kirpiklerimi kırpmadan hayretle gözümü dikecektim.  Bin hüzünlü hazlardan birini hissedecektim. Dün ben Filmekimi için sahiden İstanbul'a gittim. Sonra ne mi oldu? Hey!.. Müşterim geldi. İlgilenmeliyim.  Şşşth!..  Kahve molam bitti. Sonra belki tekrar kaldığım yerden yazmaya geri dönerim.