Bugün ilk kez yüzyüze görüştüğüm müşterime,
sigortaları hakkında ayrıntılı bilgi verip, poliçelerini teslim ettim.
Derken laf lafı açtı. Duvarında asılı film afişi sebebiyle, konu sinemaya
geldi dayandı. Sazı bir o aldı bir ben… Son günlerde seyrettiğimiz filmlerden
bahsettik. Birbirimize filmler tavsiye ettik. Ben İstanbul’daki Film
Festivallerini ilgiyle takip etmeye çalıştığımı söyledim. O ise ne dedi biliyor
musun? Beş sinemasever arkadaşıyla her Çarşamba
gecesi buluştuklarından, aynı gece arka arkaya birkaç film seyrettiklerinden
söz etti. Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Yeni tanıştık filan diye
düşünmedim. Elimde değil, sevincimi hiiç mi hiiç gizlemedim. Hatta
mahcubiyet perdemi iyice araladım. Çocuk gibi ellerimi çırpıştırdım… “Heyy! Ne
güzeel!” dedim. Sonra kaşlarımı devirdim... En Küçük Emrah sesimle “Keşke
ben de gelebilsem.” deyiverdim.
Olur mu hiç? Erkek erkeğe film seyrediyorlar. Benim ne
işim olacak aralarında öyle değil mi? Güldü. “Gelin tabii. Ama biz vurdulu kırdılı film seviyoruz.
Hanımlar böyle filmlerden pek hoşlanmaz.” dedi.
Allahım,
ben ne zaman iflah olacağım? Ne dedim bil bakalım? Hiç duraksamadan, “Aaa!
Bayılırım ben!” dedim. Sonrasını görmeni isterdim. Çünkü o andan itibaren artık
ben filmdim. Nasıl iştahlı iştahlı anlattığımı gözünde canlandırmanı rica
ediyorum. Konuşmama şöyle başladım. “Çocukken oturduğumuz evin balkonu,
bir yazlık sinemanın bahçesine bakardı.
Beyaz perde var ya, tamıtamına bizim balkonun karşısındaydı. Size bir şey söyleyeyim mi,
Cüneyt Arkın’ın bu filmleri vardır ya…” Müşterimin yan duvarında asılı film
afişini işaret ettim.” Hani Malkoçoğlu, Battalgazi, Kara Murat filan…” Hah işte…
Şimdi yazarken bile inanamıyorum kendime valla. Nanananooommm… Çünkü o andan
sonra artık Cüneyt Arkın bendim.

Bak
şimdi… Misal, bir meşaleyle altı adam devirdiği sahnelerinden bahsediyorum
tamam mı… Bu esnada masanın üzerindeki cetveli alıp havada sallıyorum. Efendime
söyleyeyim diyelim, kalenin o kooskocaa,
yüksek mi yüksek, neredeyse elli metrelik surlarından atlayarak kurtulur hani, diyorum. Utanıyorum
yazarken valla… Bir koltuktan diğerine
hopluyorum. Son bir örnek daha vereceğim. “Hatırladınız mı, kendisine atılan oklardan
nasıl zıplayarak kurtulur.” diyorum. Ve ayakta zıp zıp zıplıyorum. Fıçının
içinde yuvarlanırken, ok atıp onlarca düşmanı vurduğunu nasıl anlattığımı şimdi
yazmayayım. İyice vaziyetime acıyacağını tahmin ediyorum.

Doğrusunu
söylemek gerekirse, uzun zamandır Cüneyt Arkın filmleri seyretmemiştim.
Ben bile bu kadar ayrıntıyı nasıl
hatırladım hayret ettim. Du bi… Daha komikliğim bitmedi. O anda birdenbire Kara
Murat’ın düşmanlarına yakalandığı bir sahne gözümde canlandı. Hangi filmdi
acaba? dedim. Heyy!.. Kara Murat Kara Şövalyeye Karşı olmalı, diye devam ettim.
Müşterim Kara Murat’mış, ben ise Kara Şövalye’mişim sanki tamam mı? Gözlerinin
içine bakarak…
“Nayıır!
Senin ölümün bu kadar kolay olmamalı. Önce ölümü özlemelisin. Beter acılarla
kıvranmalı, seni öldürmem için yalvarmalısın.” dedim. Sonraaa...
Sonra
mı? Ne olacak? Sonrası iyilik güzellik:)