23 Haziran 2011 Perşembe

Kahve Molası - Uyumsuz Adam Olmak !

 

Küçüklükten itibaren, eğer hayattan ne beklediğimizi bilir ve bu doğrultuda hayatımızı planlanlarsak,  başaramayacak  hiçbir şey olmayacağını işler dururlar. Kimler mi? Önce aileler tabii. Sonra öğretmenler, arkadaşlar… Sonra reklamlar, psikologlar, bankalar, şirketler, meslek kuruluşları…  Herkes aynı şeyi söyleyip, gizli ya da  aşikâr oya gibi beynimize işleyince… Bizler de bize dayatılanın olması gerektiğine inanırız.  Gündüz Vassaf Cehenneme Övgü adlı kitabında davranış bilimlerinden söz eder. Yaşadığımız yüzyıl biliminin sloganının “davranışları anla, önceden kestir ve denetle.” olduğunu anlatır. Bu sloganın hedefi nedir? Bilgi toplama, tasnifleme ve bu bilgiler doğrultusunda insanların harcamalarını ve davranışlarını yönlendirmek...  Bir nevi sömürme mekanizmasının çarklarının dönmesine katkı yapma vaziyeti. Hiçbir şeyin sürprizi kalmaması, şaşırılacak, hayrete düşülecek bir durumla karşılaşılmaması, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamak. Niye? 

Çünkü sömürücü güçlere göre, sürprizler amaçların ve hedeflerin önünde birer engeldir. Nerelere para harcayacağımızı, nerelerde tatil yapmamızın iyi olacağını, neler yiyeceğimizi, nasıl giysiler giyeceğimizi,  hangi durumlarda nasıl davranmamız gerektiğini bizlere öyle gizli yöntemlerle işliyorlar ki, farklı davranmak aklımıza bile gelmiyor. Tutkularımızı, arzularımızı, zevklerimizi muhtelif yöntemlerle  onlar  tahlil  ediyorlar. Farkında olmadan kendi hayatımız için seçmemiz gereken her şeyi onlar belirliyorlar.  Nasıl bir hayat hedeflenecek?  O hedefe ulaşmak için hangi okullara gidilecek? Hangi meslekler seçilecek? Nasıl biriyle evlenilecek? Kimlerle arkadaşlık edilecek? “İnsan insana ilişki kurmak yerine, giderek, amaçlarımız, mesleki etiketlerimiz ve profesyonel kişiliklerimiz aracılığıyla ilişki kuruyoruz birbirimizle.” diyor yazar. Ve belirlenen eylem kalıpları içinde  tekdüze  yaşamlar  oluşturuyoruz. Özgür irademiz elimizden alınıyor.  


Bize dayatılan amaca yönelik maksatlı faaliyetlerin tutsağı olup çıkıyoruz. Çok amaçlı 21. yüzyıl insanı olarak bize dayatılan  hayatları yaşamak için, başarmak, satın almak, zengin olmak, meşhur olmak, güzel ya da yakışıklı olmak, ölümü unutmak, standartlaşmak,  soru sormamak, itiraz etmemek, kabullenmek, hayal kurmamak, rüya görmemek zorundayız. Ne fena! Biz artık özgür olduğumuzu söyleyebilir miyiz? “Evet, hayatımızı yaşıyoruz. Ama onu yönettiğimiz doğru değil.” diyen  Gündüz Vassaf bu durumumuzu sevgiden vazgeçerek önceden belirlenmiş istasyonlarda durup, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sadece ikmal yapmak için duran bir yarış arabasına benzetiyor. Yaşamı tüketmek pahasına hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, şaşırtıcı olduğu kadar üzücü de, diyor.  

Korku gerilim filmlerini çok severim. Ama öyle hortlak, canavar, vampir, ne bileyim yürüyen ölüler, ölüm çığlıkları korkutmaz beni.  Tamam. Korku filmlerini seyrederken kimi sahnelerinde yerimden zıpladığımı, kimi sahnelerinde çığlık attığımı ya da ellerimle gözlerimi kapadığımı  rahatlıkla itiraf edebilirim.  Korku filmlerinin hakkını veriririm yani.  Hele İspanyol korku filmlerine bayılırım.  Ama şu film var ya şu film... Üstelik bir İskandinav filmidir.  Uyumsuz Adam veya Sorun Yaratan Adam veya  Den Brysomme Mannen diye bilinir. Bu film beni gerim gerim gerip gergef eden ender korku filmlerinden biridir.   İyi ama yukarıda anlattıklarımın bu filmle ilgisi ne? Asıl mühimi türü Komedi/Dram/Gizem diye nitelendirilen bu filmi seyrederken neden bu denli korktum? 


Gündüz Vassaf'ın tren istasyonu benzetmesi gibi bu film de bir istasyonda ama metro istasyonunda başlıyor. İlk görüntülerde kahramanımız Andrea, öpüşen bir çifte bakıyor. Kamera yaklaştıkça bir de bakıyoruz ki o ne? Bu çift duygusuzca sanki otomatiğe bağlanmışcasına öpüşmekteler. İki sevgiliyi seyretmek hoş gelmiyor da tiksinti hissi uyandırıyor. Filmin konusunu bilmediğim için önce "ne fena bir durum" diye aklımdan geçirdim. Sonra "eh, haydi hayırlısı ne gelecek  bakalım bunun sonrasında" dedim.  Seyretmeye devam ettim. 


Yok, ben filmin devamını böyle anlatamayacağım. Şimdi kahvemi aldım elime. Şifa niyetine bir yudum alacağım. Korktum ben bu filmi seyredince arkadaşım, korktum işte!  Filmin devamında Andrea'nın bilinmez bir yerden bilinmez bir yere gelmesi korkutmadı beni. Bilakis gizem içeren, sürprizli filmleri severim. Üstelik bu filmde Andrea'nın geldiği yer bir cennet sanki. Şehirde hoş geldiniz afişiyle karşılanıyor. Anında iş buluyor. Patronu ve iş arkadaşları nasıl güler yüzlü, nasıl  anlayışlı, nasıl düzgün görünümlü insanlar anlatamam... Tertemiz alanlarda spor yapıyorlar, şahane restorantlarda yemek yiyiyorlar, şık giyiniyorlar, ferah evlerde, lüks mobilyalar içinde mutlu yaşıyorlar. Andrea da anlatmaya çalıştığım bu yerde aynı şartlara sahip  olarak yaşamaya başlıyor. Hemen sevgilisi oluyor.  Cennet gibi bir yer işte ne var bunda korkulacak diyorsun şimdi değil mi? Bak, anlatırken bile tüylerim diken diken oldu inan ki. Değil işte.  


Tüm o konforun içinde yaşayan insanlarda duygu denen  şey kalmamış. İnsanlar tepki vermesi gereken her duruma kayıtsızlar. Allahım bu insanlarda coşku yok! Aşkını ilan etsen de bir, intihar edeceğini söylesen de bir...  Farketmiyor. İnan bana varsa böyle bir kategori bu filme bir çeşit ağıt bile denebilir. Düşünsene... Güler yüzlü ama samimiyetsiz arkadaşlarla  muhabbetler  mütemadiyen mobilyalar ve alışverişler üzerine...  Yemekler şahane görünüyorlar ama bütün yiyeceklerinin tadı ve kokusu aynı. Korkunç bir kabus değil de nedir bu?  Şimdi kahve içiyorum ve mis gibi kokusunu içime çekiyorum söz gelimi... Söyler misin bundan büyük zenginlik olur mu? İşte bu filmde Andrea'nın yerine koydum kendimi. Nasıl korktum anlatamam. O korkuyu taa şuramda yüreğimde hissettim.  Herşeyin  güllük gülistanlık tasarlandığı ama  duygularından, coşkularından, zevklerinden, keyiflerinden arındırılmış, hiç bir şeyi merak etmeyen, sorgulamayan insanların yaşadığı bir dünya!  Beni feci korkuttu feci! 


Bu durumda,  Gündüz Vassaf'ın yazdığı gibi, "Keyif, aşk, inanç ve Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocukcasına bakarak yaşamak" - Bunlar nasıl amaçlanır ki?" Peki, filmin sonunda ne  oluyor? Andrea dayanamıyor bu duruma. Çok şükür uyumsuzluk gösteriyor. Filmin sonu kimilerine göre Andrea bu düzeni redettiği için cezalandırılıyor diye düşünülse de, ben dünyada tek kişi kalsa bile  insan onurunu korumak adına, böyle bir hayata uyum göstermeyen bir adamın filmini yaptığı için yönetmene en içten sevgilerimi göndermiştim.  Sonra camı açıp "dünyanın bütün uyumsuzlarına selam olsuuun!" diye bağırmış, içimdeki  korkuyu coşkuyla gökyüzüne savurmuştum.  Böyle işte.


22 Haziran 2011 Çarşamba

Kahve Molası - Neden Bu Filmde Bu Kadar Çok Korktum?


Tür : Romantik / Fantastik / Dram






Geçtiğimiz günlerde, yukarıya fotoğraflarını eklediğim Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi'ni izleyince, aklıma Uyumsuz Adam adlı film gelmişti. Sana bir şey söyleyeyim mi? Korku, gerilim filmlerini çok severim.  Ama öyle hortlak, canavar, vampir ne bileyim yürüyen ölüler, ölüm çığlıkları falan  kolay kolay korkutamaz beni. Tamam.  Korku filmlerini seyrederken  kimi sahnelerinde yerimden zıpladığımı, kimi sahnelerinde çığlık attığımı, ellerimle gözlerimi kapattığımı rahatça itiraf edebilirim.  Ne var? Doğrusu bu değil mi? Seyrettiğim filmin hakkını veririm yani. Hele İspanyol korku filmlerine bayılırım. Ama şu film var ya... Bir İskandinav filmidir... Üstelik korku filmi kategorisinde bile değildir. Baktım şimdi... Komedi/ Dram/ Gizem diye kategorilendirilmiş.  Adı Uyumsuz Adam veya Sorun Yaratan Adam diye bilinir... Ya da orijinal adıyla Den Brysomme Mannen... Seyrederken, beni çok korkutup, gerim gerim gerip gergefe çeviren ender filmlerden biridir.  İnan bana, filmin bazı sahneleri aklıma gelince offf anında tüylerim diken diken oldu. Nedenini soruyorsun değil mi? Bak şimdi anlatacağım. Hey! Telefonum çalıyor... Bir dakka...  Bir müşterim arıyor... Hımm... Yazımı  burada kesmek zorundayım. Müşterim çok şükür can kaybı olmayan bir trafik kazası atlatmış. Psikolojisi iyi değil. Yanına gitmeliyim. Dönüşte söz veriyorum yazıma kaldığım yerden devam edeceğim.  Aklımda hatta. Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü adlı kitabını bile  bu filme bağlamak niyetindeyim. Nâzım Hikmet'in bazı dizeleri de var aklımda bu konuyla ilgili. İnan bana niyetliydim yazmaya. Ne yapabilirim? Şu anda bir insana  moral vermek çok daha  önemli. İyisi mi devamı gelecek yazımın resimlerini iliştireyim bu yazının altına.  Çıkmalıyım. Kahve Molam bitti.


Bu Gece Yarısı Paris'teyim!








21 Haziran 2011 Salı

Bazan Böyle Oynayalım Mı, Ne Dersin?


Bazan… Söyle bana ey yolcu, nedir senin gittiğin, der misin?

Bazan… Kendine yük haline gelince, koru kendini asıl kendinden, der misin?

Bazan… Av mıydım, avcı mıydım? Tuhaf ama ben ve ben.. Hem kaçtım hem kovalandım, diye düşünür müsün?

Bazan.. Yitirdiklerim de oldu, kazandıklarımın yanında, diye düşünür müsün?   

Bazan… Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli; çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli, diye düşünür müsün?
,


Bazan…  "Mutlu aşk yoktur dünyada"; Seninle benim aşkımız bile olsa, der misin?

Bazan… Bu aşk var ya bu aşk; Dikkat! Yangında ilk kurtarılacak, diye düşünür müsün?

Bazan..  Sen gözlerini bir deryaya açarsın, bir sevdaya sıkarım dişlerimi ben, der misin?

Bazan.. Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden, bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden, der misin? 

Bazan.. Bekliyorum bir kapının önünde,  cebimde yazılmamış bir mektupla, der misin?

 
Bazan…  Bir toprağı anlamak değil midir ki;  bir insanı anlamaktır biraz da, diye düşünür müsün?

Bazan.. Anamın bıraktığı yerde sarıl bana, sevgiden caydığım yerde darıl bana, der misin?

Bazan.. Yıldızlı bir gece, ay da vardı; sen gülümseyince, yüreğimde balık oynadı, der misin?


Bazan.. Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ, sevgiler bekliyor sürekli benden, diye düşünür müsün?

Bazan.. Düşünür müsün sen de, başka bir şeymiş gibi kendini?


NOT:  Yukarıdaki dizelerin tümü Metin Altıok'a aittir. Bazan, şairlerin dizeleriyle oynayalım mı böyle, ne dersin?



20 Haziran 2011 Pazartesi

Kahve Molası - Hayali Saçmalamalar Dünyasına Hoş Geldiniz.


“Hayal gücümün geniş olduğunu söylerler. “Saçmalıyorsun!” demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ve ne zaman söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha âlâ olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde… saçmalarım.  Hakikatten ne kadar uzaksa, yalandan da o kadar uzaktır saçmalık. Yalan, hakikati ters düz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler. Karışık gibi görünüyor ama basit.”

Bu cümleler Elif Şafak’ın Bit Palas adlı romanının giriş cümleleri. Ofisteyim. Günün ilk  Kahve Molası’nı verdim. Şöyle  mis gibi bir kahve içmek niyetindeyim.  Gözüm Bit Palas’ı aradı. İşte dolabın üzerinde, diğer kitaplarımın arasındaydı. Kitabı  elime aldım. Hemen ilk sayfasını aceleyle açtım. Okumaya başladım. Bu bölümü okumak bir nebze  kendime getirebilirdi beni.  Çünkü az önce tuhaf bir hâl yaşamıştım. Sonu lehime biten büyük bir teklifin tatlı yorgunluğu üzerime çökmüştü. Masamdaki işlerimi bir kenara bırakıp başımı oturduğum koltuğun yumuşaklığına bırakmış, film başlayacağı için kararan sinema  ışıkları gibi, gözlerimi dünya renklerine kapatmıştım. Hayal çarklarım  anında dönmeye başlamıştı gene. Bildiğim bir filmin kareleri  nazlı nazlı gözlerimin önünden akıyordu sanki. Baktım etrafıma. Allahım! Ben ofiste değildim ki! Nerde miydim?  Anlatacağım...


Haziran başında Hayal Kahvem’e yazdığım bir yazımda, (burada), Oya, Dilek ve ben geyiğine kahve fallarımıza bakarken, benim fincanda, ne bileyim flamenko yapan hipopotamlar görmemiştik de kuyruğu S biçiminde kıvrık, kanatlı, bir gözünü kırpan, sinsi sinsi sırıtan bir kedi  figürü görmüştük. Şaşırmıştım. Çünkü baktığım fincanlarda hiçbir şekli hiçbir şeye benzetebilmeye muktedir bir bünyeye sahip değildim ben.  Bu kez nasıl olduysa bu kediyi   ayan beyan görebilmiştim. İşin tuhafı, aynı kedi aynı günün gecesi  ekranımdaki İstanbul Belgesel Film Festival’i reklamında karşıma çıkmamış mıydı? Afalladığımı hatta oturduğum yerde büzülüp nasıl tırstığımı gözünün önüne getirmelisin. Of! “Madem bu durum korkuttu seni… Çivi çiviyi söker diyeceğine, otur oturduğun yerde!” diyorsan… Aman diyeyim! Sakın aklından bile geçirme. Neden biliyor musun? Bilakis bu durum benim hayal çarklarımı anında öyle bir kışkırttı  ki, ben bunu gökyüzünden gelen bir emir sandım. Yemedim içmedim. İtiraf etmeliyim ki, o günler işlerimi azıcık kaytardım. Bil bakalım ne yaptım? Documentarist İstanbul Belgesel Film Festival’ine gittim. Hatta giderken kendi kendimi tebrik bile ettim. Öyle ki kısa yoldan kendimi özüme dönmüş gibi hissettim. Abartıyorsun deme lütfen. Ah, şu benim minik bir kuş yüreği gibi çırpınan hassas ruhum! Akabinde ve detayında sevinçli bir telaş içine girmiştim işte.  Bu kararım sebebiyle öpebilsem kendimi  o an  alnımdan öpecektim. 

İlk gittiğim film, Albert’in Kışı adlı Danimarka yapımı bir filmdi.  Ben sinemanın koltuğuna yerleşmiş filmin başlamasını bekliyordum. Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi seviyorum. Sinemanın o efsunlu loşluğunda karşı konulmaz bir istekle etrafıma bakınıyor,  bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiriyordum. Gözlerimin radarlarını sonuna kadar açmıştım ki birdenbire onu gördüm. Tamıtamına önümde otuyordu. Yıllardan beri tanışmak istediğim o şaire Yarabbim ne kadar çok benziyordu! Hissetti mi bilmiyorum. Bir mucize oluştu. Usulca başını bana çevirdi. Kemiğime kadar işlemiş mahcubiyetimden, beklemediğim anda bakışlarına denk geldiğim bu şairin yüzüne açıkça bakamadığımı itiraf etmeliyim. Daha da kötüsü, yüzüme bakmakta ısrarlıydı. Yanaklarımın al al olduğunu hissettim. Mümkün  mertebe başımı öne eğerek mevcut tehlike’nin geçmesini sabırla bekledim. Şair umarsızca yüzüme bakmaya devam etmekteydi. Acaba sahiden O muydu?  Aklıma bir şey geldi.  Küçüklüğümden beri renklerle oynamayı çok severim.  Mekânların, insanların hatta duyguların bile kendine has bir rengi olduğuna inananlardanım. Şimdi uzatmamak için bu konu hakkında düşündüklerimi ayrıca yazmayı uygun buluyorum. Ben sinemanın loş ışığında hayal meyal gördüğüm bu kişinin  o şair olup olmadığına emin olmalıydım.  İyice bakarsam eğer onun rengini görebileceğimi biliyordum. Gözlerimi yerden kaldırdım. Kirpiklerimi bir kez bile kırpmadan, göz bebeklerimi oynatmadan, geniş bir merakla ona baktım. Artık emindim. Kesinlikle O'ydu. Başının üzerinde sarı ve kırmızı renkler ışıldıyordu.  Ben kirpiklerimi bir süre kapatıp açmayınca, gözlerim sulanıp, gördüğüm görüntü bulanıklaşmaya başladı tabiatıyla... Şairi kaybedeceğim endişesiyle, en son "Sizsiniz!" diye bağırdığımı hatırlıyorum.  Maalesef daha fazla dayanamadım. Gözlerimi bir an kapatıp açtım.  Ben... Ben ofisteydim. Peki... Sinema? Ya şair? Yok! Saçma değil mi şimdi bu yaşadıklarım? Elim  tekrar Elif Şafak'ın Bit Palas adlı kitabına gitti. Yıllar önce okuduğum kitabın, yukarıda yazdığım ilk cümleleri şöyle devam etmekteydi: "Diyelim ki hakikat yatay bir çizgidir. O zaman yalan dediğimiz şey de dikey bir çizgi olur. Saçmalığa gelince o da şöyle bir şeydir... O... Çember...  Ne yatay vardır çemberde, ne dikey. Ne bir son, ne bir başlangıç." Evet saçmaydı hayal ettim şeyler. Ben demek ki gene hayali saçmalar dünyasına gidip gelmiştim. "Saçmalama  daha fazla" demezsen bir şey daha söyleyeceğim.  Of! Albert'in Kışı adlı filmdeki, hüzünlü ve kaçamak gözlerle  hasta annesini izleyen çocuğun görüntüleri  gözümün önüne geldi şimdi. Yok artık. İyi ama ben bu filme gitmemiştim ki. İnanmıyorum, yoksa gittim mi? Ya şair? Oydu eminim. Heyy! Tamam.  İşe dönmeliyim. Kahve Molam bitti.


19 Haziran 2011 Pazar

Türküler Üzerine Hasbihal...


 
Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Kolarımı dayamışım koltuğun yastığına. Kollarımın üstüne yanağımı yaslamışım sonra. Bir türkü mırıldanıyorum usulca... “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, Onbeşliler gidiyor, Kızların gözü yaşlı..” Sen bu türküyü biliyorsun. Kimi zaman “aslan yarim kız senin adın Hediyeee, ben dolandım sen de dolan geeel beriyeee..” şeklindeki türkünün iyice hareketli kısmında, oynamamak için kendimizi zor tutardık. Ama şimdi ben bu türküyü söylerken, daha önce dinlediğinden farklı söylüyorum. Ağır ağır söylüyorum. Sözler aynı, ezgi farklı. Şaşkınlığını anlıyorum. Diyorum ki sana: “Biliyor musun bu türkü aslında, kalkıp da oynanacak bir türkü değilmiş.” Gözlerini açıp bana bakıyorsun. “Bir ağıtmış!” diyorum. “Bir ağıtmış! Ve biz türkünün öyküsünü bilmediğimizden, türkünün gerçek ezgisini bilmediğimizden, dinlerken ne eğlenirdik! Ne ayıp etmişiz! ” Bir süre susuyorum. Sen de susuyorsun. Sonra gene anlatmaya devam ediyorum, “ Bir asker ağıtıymış hem de.” diyorum. İkimiz birbirimize pişmanlık dolu gözlerle bakıyoruz. Sen sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını aralıyorsun. “Dur dinle” diyorum sana. “Daha neler anlatacağım, bak dinle!” Merakla anlatmamı bekliyorsun. “Türkü içinde adı geçen Hediye, Tokat’ın bir köyünde yaşayan güzeller güzeli kızlardan biriymiş. Onu diğer köyden Hüseyin’e söz kesmişler. Kız daha çok körpecikmiş. Biraz daha büyüsün diye yaza kadar beklemeye karar vermişler. Bu arada memlekette seferberlik ilan edilmemiş mi? Tüm şehirlerde olduğu gibi Tokat’ta da, o yıl 18 yaşına girmiş olan 1315 doğumluların kışlada toplanması istenmiş mi? Eyvah! Bizim Hüseyin de 1315 lilerden biri değil miymiş? O da askere gitmiş. Hediye ve onun gibi nice kızların, 15 lilerin arkasından gözleri yaşlı kalmış. Bu toplanan askerlerin kimi Çanakkale’ye, kimi Filistine, kimi Yemen’e gönderilmiş. İşte türküde 15 liler gidiyor da, kızların gözü yaşlı ya… Meğer bu türkünün hikayesi işte böyleymiş. Nerden bilebilirdik öyle değil mi?” diyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum.



“Baksana” diyorum sana. “ Bir ara Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı filmi seyretmiştik ya sinemada. Hani hem yazarı hem yönetmeni Ahmet Uluçay’dı da kendi çocukluğunu film yapmıştı. Filmde 15 lerinde iki arkadaş vardı hani… Ne güzel bir filmdi. Bizi derinden etkilemişti. Ne tatlı bir aşk hikayesiydi. Hem bir sinema aşkı hem de bir kıza olan sevda… Saf… Tertemiz… Hatırlasana o filmdeki türküyü… “Beyaz gezme toz olur, Siyah geyme söz olur, Gel beraber gezelim, Muradımız tez olur. Salına da salına da gel, Hadi yavrum, Dön dolaş gene bana gel” Nasıl günlerce dilimizden düşmemişti.” Gülümsüyorsun… Gülümsemen dudaklarında donuyor sonra… Konuşmanı beklemeden ben gene devam ediyorum anlatmaya. Diyorum ki, “Yooo!”diyorum. “Yoo! Biliyorum Ahmet Uluçay’ın öldüğünü… Daha 50 yaşlarında bir adam. Kütahya, Tepecik’ten. Ölüm herkesin başına… Bir varmış bir yokmuş! Sanki abraka dabra!.. Ne acayip bir numara… Ama düşünsene..." diyorum sana... "Ne şanslı biri Ahmet Uluçay. Bir türkü gibi kalacak akıllarda. Karpuz kabuğundan gemisine bindi ve yeni bir aleme doğru gitti." deyince ben, şaşıyorsun rahatlığıma. Devam ediyorum..." Sanki öte dünyada seferberlik ilan edildi de, Ahmet Uluçay da 1315'liler gibi memleketi savunmaya gitti." diyorum. "Kim bilebilir ki sebebini, öyle değil mi?" Tebessüm ediyorsun anlattıklarıma. " Haydi hem rahmet gönderelim arkasından, hem de filmdeki türküyü söyleyelim ağırdan ağırdan, ne dersin?” diyorum sana. Duadan sonra başlıyoruz usul usul söylemeye Karpuz Kabuklarından Gemiler Yapmak filmindeki türküyü. Tanımasam da, bildiğim birinin öldüğünü hatırladım ya, hissediyorum içimdeki boşluk biraz daha büyüdü. Sana bir şey belli etmiyorum da sadece titriyorum bir ara.. Sen ne olduğunu soran gözlerle bana bakıyorsun. Gülümsüyorum. Diyorum ki “ Biliyorum hava cehennem gibi sıcak diyeceksin ama… İçimden rüzgar geçmiş gibi, içim üşüdü sanki… Allah Allah, neden acaba?”

"Salına da salına da gel... Hadi yavrum... Dön dolaş gene bana gel..."

NOT: 1.Fotoğraf: Savunma ve Havacılık Dergisi Bülent Yılmazer'in arşivinden

"Ey Kadın Yeniden Ayağa Kalk Ve Titre."

 
"Ey kadın, yeniden ayağa kalk ve titre. Bu kızgınlıkla titremezsen bir daha hiç titremezsin."
Bu  cümlelerin yazdığı kitabı bulmak için az önce kitaplığı tırım tırım taradım.  Nihayetinde Sâlah Birsel'in İstanbul Paris adlı kitabını buldum.  Biliyorum ne olduğunu anlatmadan lakırtıya bodosloma başladım başlamaya ama, ne yapayım? Yüreğimin pıtpıtını bastırmadan açıklamaya olanak yok. Öyle birinin cümleleriyle giriş yapmalıydım ki lakırtıyı kantarlamadan gediğine koymalıydım.  
   
Sahiden Salâh Birsel’in İstanbul Paris adlı kitabının ilk bölümü “Ey kadın ayağa kalk ve titre” cümlesiyle başlar. Ve Salâh Birsel kokonozlu nişanlar  sunarak memleketimdeki ilk kadın yazarları o güzelim üslubuyla anlatır. Önce Türk Edebiyatının Şair-i Azam’ı olduğu düşünülen Abdülhak Hamit’in, kızkardeşi Mihrünnisa hanım’ın, aynı abisi gibi  insanın yüreğine kızgın kurşun akıtan şiirleri okunduğunda, bir kadının elinden çıkabileceğine inanılmadığından, illa bir erkek ozan elinin bu şiirlerin üzerinde gezindiği yolundaki söylentilerden bahseder. Sonra Fatma Aliye hanım’ın Muhadarat adlı romanını da babası Tarihçi Cevdet Paşa’nın mıncıkladığı düşüncesinin yaygın olduğunu anlatmakla konuya devam eder. Yıl 1896. Demek ki günümüzden  115 yıl önceyi konuşuyoruz. Salâh Birsel’in anlattığına göre bu tarihte ilk kadın derneği kuruluyor. Yazar, Fatma Aliye hanımın harem ve kafes çağında, kadın bilgisizlikle boğuşurken, okur yazar kadın sayısı nerdeyse hiçyoka yakınken,  o tarihlerde memleketimizdeki eğitimli birkaç kadından biri olduğunu söylüyor.


 Bu yazımı haddim olmayarak Salâh Birsel’in üslubuna benzeterek yazmaya çalışıyorum. Çünkü onun anlatımına bayılıyorum. Neyse… Konuyu dağıtmayayım ve bunca lakırtıyı kantarlamak için, yazarlarının çoğu kadınlardan oluşan Hanımlara Mahsus Gazete’nin 1895 yılında yayınlanmaya başladığını  hemen yazıvereyim.  Neden böyle bir gazete düşünülmüş? Amaç, kadınlar arasındaki eğitimi yaymaya hizmet, kadın yazarların yapıtlarını yayınlamaya aracı olmak, kadınların ulusal gelişimlerine çalışmak. Bu hanımlara mahsus gazete haftada bir gün resimli yayınlanıyormuş. Fiyatı bir kuruşmuş.  Salâh Birsel kitabında bu dergideki kadın yazarları neredeyse teker teker anlatıyor. Bu dergi 1898 yılında “Kızlara Mahsus” adında ek çıkarmış.


Biliyorum lakırtımı  eni konu uzattım. Bir türlü esas anlatmak istediğimi anlatıp sadede gelemedim. Böyle uzatma hâllerinde Salâh Birsel “Sen ey okur, bu kez bayılmazsan, bir daha hiç bayılmazsın.” der. Ben de aynısını sarkıtayım da uzattım diye bana laf edilmesini böylece geçiştirivereyim.  Bak şimdi.  Ben bir Gırgır zamanı çocuğum. Abartmıyorum taşrada yaşayan biri için mizah dergisinin insanın düşüncelerinin şekillenmesine nasıl katkı yaptığını kendi tecrübelerimle çok iyi biliyorum. Mizahın değerine ve önemine yürekten inanıyorum.  Memleketimde çıkan mizah dergilerinden üçü her hafta elimden geçiyor. Ne yazık ki üç dergiyi dip bucak okumam mümkün olamıyor. İçlerinde özellikle okumadan geçemediklerim, takip ettiklerim ya da gözüme ilişenler var.  Son günlerdeki yoğunluğumdan dolayı, bu haftanın mizah dergilerini ancak bu akşam  elime alabildim. Ve bazı karikatürler kafamın tasını fena halde attırdı.  İşte sonra “Ey kadın yeniden ayağa kalk ve titre” sözünü aklıma getirdi. Ve Salâh Birsel’in bu yazısını okuma ihtiyacı hissettirdi. Salâh Birsel bu kitabında, 1886 yılında az sayıda ortalarda dolaştığı söylenen Şükûfezar adlı kadın dergisinin sahibi Arife hanım’ın derginin ilk sayısının önsözünü şöyle bağladığını söylüyor. “Saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef olmuş bir tayfayız, bunun karşıtını ortaya koymaya çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı da erkekliğe üstün tutmadan çalışma ve iş görme yolunda yılmadan adım atacağız.”  


Memleketimde, hele  mizah dergisinde, hele  karikatüristin,  kadınları "saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef eden" karikatürler çizmesi, okuruna 125 yıl önce yaşamış bir kadının söylediklerini hatırlatması ne kadar acı verici anlatamam. Büyük usta Oğuz Aral gibi kaşlarımı çattım. Bu kızgınlıkla titreyip bu yazıyı yazmasam hiç yazamazdım. İçimden  geldi.   Böyleyken böyle, dedim. Yazdım.


17 Haziran 2011 Cuma

Kahve Molası - Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum1 - "Meşhur Soğuk Suphi"



Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım "farzetme" oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup  hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  En son sinemaya gittiğimde sağ ön tarafta  oturan   yaşlı adamın  o tuhaf huzursuzluğu ve asabi duruşu, bana onun Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi adlı romanında anlattığı "Meşhur Soğuk Suphi" olabileceğini düşündürdü.  Yüzünün sadece sol yanını  görebiliyordum. Dikkatlice baktım. Evet kesinlikle oydu. Hayal etme çarklarım derhal çalışmaya başladı.  Gördüğü bütün kibrit  kutularını alıp  biriktiren biridir, diye aklımdan geçirdim. Eğer gitsem, evinde odalar dolusu kibrit kutusu bulabilirdim. Karısı onu bırakınca böyle olduğunu farzettim. Tam bunları aklımdan geçirirken adam oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Etrafına ürkek gözlerle baktı. Sol elini  ceketinin cebine soktu.  İnanmayacaksın biliyorum ama usulca cebinden çıkardığı elinde, bir kibrit kutusu vardı. Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi kibrit kutusuna dikkatle baktı. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Meşhur Soğuk Suphi" olduğunu farzettiğim adamı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


16 Haziran 2011 Perşembe

Inarritu ve Çiko ve Edip Akbayram


Şimdi bu yukarıya fotoğraflarını koyduğum, artiz pozları veren adamı bilmiyorum tanıyor musun? Tamam.  O gerçekten  sinemayla ilgili biri...  Bakma böyle pozlar verdiğine  o bir sinema jönü değil.


O bir sinema yönetmeni. Ve özellikle benim sevdiğim filmlerin yönetmeni... Ayrıca bir Meksikalı'dır kendisi.  Bak işte bu  konu  benim için çok ama çok önemli. Niye mi?



Ben Zagorsever biriyim. Zagor'un kadim dostu, yakın arkadaşı Don Çiko  Felipe Cayetano Lopez Martinez Gonzales yani en çok bilinen  ismiyle Çiko Meksikalı ya  bu yönetmene kan çekiyor olmalı.  Heyy! Yalan söylemiyorum. Yönetmenin Meksikalı olduğunu öğrenmesem inan bana asla  ilgimi çekmezdi.  Hatta Çiko'yla bu yönetmen akraba bile olabilir diye düşünüyorum. Daha da yakınlık hissediyorum. Yönetmenin adı Alejandro Gonzales Inarritu...  Baksana... Gonzalesgiller soyundan geliyor her ikisi... Hoş değil mi?



Biliyorum  gene bu yakıştırdıklarıma gülüyorsun. Gül ne yapayım yani? Oğuz Aral ne demiş? "İnsanın diğer organik ve sentetik yaratıklara olan gerçek üstünlüğü, düşünme sürecin sonunda gülebilmesidir. İnsanoğlu gülebilme üstünlüğüne ve niğmetine sahip olarak doğan, uzaydaki tek canlıdır." Gülebiliyorsak ne mutlu bize öyle değil mi? Haydi iki Meksikalı'yı isimlerindeki benzerlikten yan yana getirdim. Pekii... Edip Akbayram'ın bu arkadaşlarla ne  ilgisi var deyu sual edersen... Hiçç sorma... Hiiçç..  Hımm... Bak şöyle açıklayayım. Inarritu'nun filmlerini gerçekten çok sevmiştim. En son Biutiful'u seyretmiştim. Ne yalan söyleyeyim diğer filmleri kadar haz vermese de sinemadan çıktığımda bir acı çöreklenmişti yüreğime... Vee... Arabama binmiştim. Hemen cd'lerimin arasından Edip Akbayram'ın cd'sini bulmuştuım. İlk parçasını eve gidene kadar defalarca dinlemiştim. Dayanamamış bende bağıra bağıra Edip Akbayram'a eşlik etmiştim. Biutiful'dan sonra iyi gelmişti ne yalan söyleyeyim. Eğer Biutiful'u seyretmediysen, seyrettikten sonra  bu şarkıyı dinlemeni tavsiye ederim. Şimdi durup dururken haybeye Inarritu'yu hatırlamadım. Ofise gelirken rastgele bir cd çektim. Edip Akbayram'ın cd'si elime geldi. Koydum müzik çalaraaa... Başladım bende soloyaaa... Adaletin bu mu dünya! Kötülerinsin sen dünyaaa! İyileri öldüren dünyaaaaa!

15 Haziran 2011 Çarşamba

Kahve Molası - Bir Deyimle Geyik Çevirme...


Tamam. İşlere ara verdim. Amaa... Yok. Bu molada kahve hüpletmek niyetinde hiiç değilim. Bu sabah  ofise gelirken köyde yolun kenarındaki teyzelerden dut  satın aldım. Sakın yolda  rast gelip aldım sanmaaa... Yooo... Organize bir iş yaptım. Hiç yolumun üstünde değillerdi valla. Bile isteye oraya saptım. Canlarım ya... Oturmuşlar dizim dizim güneşin altında... Bahçelerinden topladıkları kiraz, erik, dut... Allah ne verdiyse satıyorlardı.  "Selamün aleyküm teyze, dut kaça?" dedim. "Kutusu iki lira." dedi. "Bir kutu beyaz bir kutu kara dut verir misin?" dedim. Satın aldım ya şimdi kararlıyım. İllaki  dut yiyeceğim. Canım sıkkın azıcık da... Dün ofisten çıkarken iş programıma bakmıştım. Bu hafta meğer ne çok  işim varmış anlatamam. Hayaller her zaman gerçek olamıyor ne yazık ki. Veee...  Ben bu hafta gene  İstanbul'a gidemeyeceğim demek ki... Of! Feci bu durum... Feci...  Canım sıkıldı tabiyatıyla. Suratımı fena hâlde astım. Sana bir şey söyleyeyim mi, ben bir süre hiç kimseyle konuşmak monuşmak  istemiyorum tamam mı?  Bu dünyanın gelmişine geçmişine dertlenmek istiyorum. Hiiç bulaşma bana... Hiiçç...  Şimdi dut yiyeceğim. Efendime söyleyeyim, kararlıyım dut yemiş bülbüle döneceğim. Evet yapacağım! Dut kasesini büyük bir kararlılıkla elime aldım. Tam bir tane dutu ağzıma atıyordum ki kalakaldım. Bir dakika... Tamam. Bülbül dut yemiş. Bülbül dut yiyince dut yemiş bülbüle dönmüş dönmesineee... İyi deee... Ne olmuş ki bülbül dut yiyince? Allahım! Dutu geri bıraktım. Gözlerimi pörtletip dut kasesine bakakaldım.  Aldı mı beni bir düşünce! Ne biliyorum? İyice şakıyordu belki bülbül dut yiyince... Allah saklasın! Ya öyleyse? Hemen deyimler sözlüğünü açtım. Buldum. Dut yemiş bülbüle dönmek... "Önce çok konuşurken artık sesi çıkmaz olmak, konuşkanlığını yitirmek." Oh! Çok şükür... Olmak istediğim vaziyet böyle bir şey işte. Konuşmak istesem bile kim ne derse desin ağzımdan ses çıkmayacak...  Aynen böyle... Deyimler Sözlüğü Reşat Nuri Gültekin'in o güzeller güzeli Çalıkuşu adlı romanından şöyle bir örnek vermiş. "Sabahtan akşama kadar durmadan söylenen geveze Çalıkuşu, dut yemiş bülbüle dönmüştü." Tamam. Tam istediğim gibi... Doğruydu demek ki... Hemen bir dutu ağzıma attım. Nefis. Bir tane daha... Bir tane daha... Tam dut yemeğe dalmıştım ki telefonum çaldı. Korkarak açtım. Önce duraksadım.  Amaa... Cevap vermem lazım.... Çünkü karşımdaki çok sevdiğim bir  müşterim: "Aloo.. Aloo!" diyor. Güldüm kendime. Ayol ben bülbül müyüm ki dut yiyince dut yemiş bülbüle döneyim  öyle değil mi? Koskoca müşteriye cevap verilmez mi? Hem de nasıl nazik, kibar ve ciddi biri...  Bil bakalım neydi ağzımdan çıkan ilk kelime: "CİK!" 

Yaaaa.... Böyeyken böyle:)