31 Ekim 2011 Pazartesi

Edebiyat Eleştirileri Üzerinden Kendimi Eleştirmek


Kasım'ın 28'inde Vüs'at O. Bener'in sempozyumuna gitme hayalim var ya... Kitaplarını elden geçirmek, Vüs'at O. Bener'in öykülerini tekrar okumak istiyorum.  Kitaplıktaki kitaplar nasıl karışmış gene anlatamam. Feci! İyi ama  bendeki tüm Vüsat O. Bener'e ait kitapları bulmalıydım. Hey, birini buldum işte. Dost-Yaşamasız  kitabın adı.  Birr... Sonra bir kitap daha geçti elime...  Kitabın kabına baktım. Yazarı kim ? Semih Gümüş. Kitabın kabında fotoğrafı da var. Tanıdım. Bu yıl İstanbul Modern'deki  Sözünü Sakınmadan adlı yazar dinletilerine gittiğimde, yazarlara soru soran iki kişi vardı. Biri bu fotoğraftaki kişiydi. Ben hep yazarlara odaklandığım için, yazarlara soru soran kişileri dinlemişim ama anlaşılan kim olduklarına hiç dikkat etmemişim. Böyleyim işte. Sadece görmek istediklerimi görürüm. Ne fena bu vaziyetim! Meğer Semih Gümüş memleketimin edebiyat eleştirmenlerinden biriymiş. Üstelik Vüs'at O Bener için Kara Anlatı Yazarı diye bir eleştiri kitabı yazmış, iyi mi? Ve  2000  yılında ben  bu kitabı almış okumuşum. Gene görmek istediğime odaklandığım için Semih Gümüş'ü görnenişim. Of, feciyim!

Oysa edebiyatla ilgili eleştiri yazılarını, eleştiri  kitaplarını çok önemsiyor ve okumayı çok seviyorum. Vüs'at O. Bener çok özel bir yazar. Öykülerinin çok özel  anlatımı, kendine has tuhaf bir tadı var. Mesela Bay Muannit Sahtegi'nin Notları... Ben bu cılız edebiyat bilgimle Bay Muannit Sahtegi'yi nasıl tam manasıyla anlayabilirdim ki? Avukattır derdim belki. Uyumsuz, geçimsiz, yalnız bir adamdır derdim. Fatoş adında evlatlık bir kızı vardır. Yazarın anlattığına göre kızın yeşille elâ karışımı, koskocaman, hüzne batık, nemli gözleri vardır. Fatoş'un ağladığı zamanki gözlerine babacığı hastadır diye anlatmaya devam ederdim. Hikayenin kahramanı "Hep ters, yanlış, akla ziyan işler becerdiğime göre adım neden doğru olacakmış ki" der demesine ama... Yazar neden böyle tuhaf bir isim bulmuştur kahramanına? Mesela işte bunu kolay kolay çözemezdim. Bay Muannit Sahtegi...  Bir yazar kahramanına neden böyle bir isim verirdi ki? Kendi adı da değişik tabii... Vüs'at O. Bener... Belki o vakitler yazarın kendi adının tuhaflığı sebebindendir diye düşünmüş olabilirim. Kimbilir? Sahiden çok merak ettiğimi iyice hatırlıyorum. Eleştiri kitaplarının okur için çok mühim, çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kitaplar okura bamabaşka, yepisyeni dünyalar açıyorlar. Mesela Semih Gümüş'ün bu eleştiri kitabında, Kişi Adlarının Gizleri adlı bir bölüm vardır. Semih Gümüş altı sayfayı bu konuya ayırmıştır. Kafka'nın, Thomas Mann'ın, James Joyce'un ya da Faulkner'in romanlarındaki adları seçerken belirli bir amaçları olduğunu bu kitaptan öğrenmiştim. O tarihte Semih Gümüş'ün bu eleştiri kitabını okumasaydım, belki daha sonra okuduğum kitaplardaki isimlere şimdiki gibi farklı gözle dikkat etmeyecektim. Adalaet Ağaoğlu Ölmeye Yatmak adlı kitabındaki kadın kahramanın adını neden Aysel koymuş gene bu kitaptan öğrenmiştim. Hoş değil mi?  

Muannit Arapçada inatçı, dikbaşlı demekmiş. Sahtegi ise Farsçada sahtelik, yalan anlamına gelirmiş. Demek ki yazar "ikiyüzlü inatçı" anlamı çıkarabileceğimiz bir ismi kahramanına vermekle, okurla öykü kahramanı arasına bir mesafe koyuyor. Okur daha okumanın başında tuhaf bir kahramanın hikayesini okuyacağını anlıyor. Aslında ben bu yazıda Vüs'at O. Bener'in bu hikayesiyle ilgili yazı yazmak niyetinde değildim. Konuyu dağıttığımı, hatta fazlasıyla uzattığımı şimdi farkettim. Ben şunu söylemek istiyorum. Edebiyat eleştiri  kitaplarını alıp okumayı seviyorum. Ama kim yazmış bu eleştirileri diye hiç dikkat etmiyorum. Üstelik kaç tane edebiyat eleştiri kitabı var ki bizim memlekette? O nedenle inan bana, Vüs'at O. Bener hakkındaki bu eleştiri kitabını okuduğum halde, Semih Gümüş'ü tanıyamadığım, kim olduğunu bilmediğim için çok utanıyorum.
Vüs'at O. Bener Sempozyumu'nu düzenledikleri, sadece öğrenci, akademisyen değil okurları da bu sempozyuma davet ettikleri için Yeditepe Üniversitesi yetkililerine çok teşekkür ediyorum. Daha sempozyum afişiyle öğretici olmaya başladıklarını bilmelerini isterim. Kısmet olur dinleyici olabilirsem, ne kadar zenginleşeceğimi hayal edebiliyorum. Hayali bile güzel! Bi dakika... İstanbul Modern'deki yazar dinletilerinde misafir yazarın yanında iki kişi soru soruyordu ya... Birisi Semih Gümüş'se... Hımm... Acaba diğeri kimdi? Şimdi düşündüm. Hatırlamıyorum. Hiç dikkat etmemişim. Of, kedimi eleştiriyorum işte. Tamam, sen söyleme. Biliyorum. Feci biriyim!


Bu Akşam Mor Menekşeler'i Seyredeceğim.


31 Ekim 2011 Saat 19:55

Yönetmen:Serdar Akar
Senaryo: Levent Cantek
Müzik: Onur Özmen

Kahve Molası - "Bilinçli Perişanlık" Hallerim

 
Tomris Uyar'ın kitabından öğrendim. Edip Cansever'in bir lafı varmış. "Bilinçli perişanlık" dermiş.  Nasıl bayıldım bu lafa anlatamam. Çünkü benim "bilinçli perişanlığı" sevdiğim günler çoktur. Mesela dün evde yalnızdım. Canım hiçbir şey yapmak istemedi. Hoop! Kendimi bilinçli perişanlığın kollarına bıraktım. Sabah uyandığımda elimi yüzümü yıkayıp, üzerimde battal sabahlığım, ayaklarımda pufidik çoraplarımla bütün gün perişan halde dolandım. Hani Meksikalı dermiş ya "ne güzel çalışmamak... arkasından da dinlenmek" diye... İşte aynen öyle. Bol bol şiir okudum. Madem bilinçli perişanlık diyen Edip Cansever'di. İlkin Edip Cansever'in şiirlerinin ardına düştüm. Kimi şiirlerinde kendimden korktum. O dizeleriyle saklambaç oynadım. Kimi şiirlerinde kendimi buldum. O dizeleri kaldırıp kendimi koydum. Dizelerle köşe kapmaca oynadım. Ruhumu şiirle tıka basa doyurdum. Akabinde Hayal Kahvem'e yazı yazdım... Nihayet Woody Allen'in son filmi Paris'te Gece Yarısı'nı seyrettim. Filme tek kelimeyle bittim.. Bittim. Bu filmi en kısa zamanda mutlaka yeniden seyredeceğim. Sence insan oturduğu yerde istediği yere gidebilir mi? Gidebilir elbette. Ohoo... Ben kaç kere tecrübe ettim. Misal, dün güya bedenim evdeydi ama... Ruhum anında firar etti. Uçtuuu uzaklara gitti.  Woody Allen sanki beni bilmişte bu filmi yazmış yönetmiş... İnan bana, Owen Wilson'un canlandırdığı Gil resmen benim erkek modelimdi.  Pes yani! İnsan bu kadar mı benim gibi hayal aleminde gezer! Bu kadar mı bencileyin yağmur altında dolaşmayı sever! Kendimi gördüm sanki. Dilim tutuldu. Pes! dedim..  Gil ne kadar Paris diyorsa... Ben o kadar İstanbul derim misal. Gil ne kadar eski dönemlere gidip Hemingway'le muhabbet etmek, Dali'ye ne bileyim Fitzgerald'a denk gelmek istiyorsa... Ben  o kadar Şişli'den Boğaz'a  Sait Faik'le yarış yapmayı,  Fatih'ten Edirnekapı'ya lapa lapa kar altında Özdemir Asaf'la muhabbet ede ede yürümeyi hayal ederim. Ya da ne bileyim, Sait Faik ve Orhan Veli'yle İstinye İskelesi'nde akşam yemeği yemek isterim.

 
Baktım Woody Allen filmlerini özlemişim. Hemen  çok sevdiğim Annie Hall adlı filmini seyretmeye giriştim. Bu filmin başrolünde Woody Allen vardır. Filmin açılışında  kahramanımız, kameraya bakıp şöyle laflar eder... "Eski bir espri vardır, bilirsiniz. İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri, “Lanet olsun!” der, “Yemekler ne kadar da berbat! “Evet” der diğeri, “Üstelik ne kadar da az!” Yani, bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: Hayat yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı!" 

Ne kadar haklı... Sonra ikinci bir espri ile devam eder... Der ki... "Benim gibi birini bile üyeliğe kabul edecek hiç bir derneğe asla üye olmazdım." Valla ben de benim gibi birini bile üyeliğe kabul edecek hiçbir derneğe asla üye olmazdım! Benden ne köy olur ne kasaba... Bakar mısın perişanlığıma!.. Tomris Uyar'dan lafa girdim. Nerelere geldim? Sanıyorum bu yaptığım bir çeşit "yazıda perişanlık" halim. Ama ne yalan söyleyeyim, bilinçli perişanlık:) Yoksa neler yaptığımı anlatmayı nasıl becerecektim? Tamam. Bu kadar. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.


30 Ekim 2011 Pazar

Haydi Sıra Van'daki Minik Kalpleri Onarmaya Geldi...


Sunay Akın Van'daki çocukların minik kalplerini onarmak için şahane bir kampanya başlatmış. 


İstanbul Oyuncak Müzesinden yapılan açıklama şöyle;

"İstanbul Oyuncak Müzesi, Van'da yaşanan büyük felaketin ardından çocuklar hayallerine daha sıkı tutunabilsin diye sizlerden gelecek " oyuncak" bağışlarını bekliyor...



"Biliyoruz ki, Van'daki çocuklarımıza göndermek için bize bağışlayacağınız oyuncaklar, umutlarımız kadar “sağlam” ve “çalışır” durumda olacaktır…

... Oyuncaklar, Kadıköy Belediyesi tarafından afet bölgesine ulaştırılacaktır. Sizlerden, oyuncakların “koliler” halinde ve müzenin “açık” olduğu saatlerde getirilmesini rica etmekteyiz.

Hafta içi pazartesi hariç : 09:30-18:00

Hafta sonu : 09:30-19:00

Ayrıntılı bilgi için bize 0 216 359 45 50-51 no'lu telefondan bize ulaşabilirsiniz."
 
Kargoyla göndermek isteyenler için...
Adres: İstanbul Oyuncak Müzesi, Ömerpaşa caddesi Dr. Zeki Zeren Sokak No:17 
Göztepe / İstanbul



Yukarıdaki  adrese sağlam oyuncaklar, müzik aletleri, legolar, puzzelelar, kelime oyunlarını  biz kargo ile Sunay Akın'ın  Oyuncak Müzesi'ne göndereceğiz. Bayramda Van'daki çocukları sevindireceğiz.  Herşeyi avutmak için tabii ki  "oyun" en  iyi ilaçtır.  Haydi minik kalpleri onarmaya geldi sıra!



29 Ekim 2011 Cumartesi

Bienal'den Kişi Başına Bir Yalnız'a Nasıl Geçiş Yaptım Ben?



Bu yıl İstanbul Modern'in bahçesindeki Antrepo 3'de gerçekleştirilen Bienal'i henüz gezemedim. Sabah Kanat Atkaya'nın yazısında okudum.  13 Kasım'a kadar sürecekmiş. Kanat Atkaya da yeni gezmiş. Öncelikle plaklar arşivi ve  fotoğraflarla ilgili bölümlerdeki eserlerle ilgilenmiş. Ben ise  bu tip sergilere  gittiğimde soyut eserler arasında nasıl şaşkınlıkla dolaştığımı hatırlarım. Ne olduklarını  anlayamadığım ama illa ki sanatçısına ve o sanattan anlayanına çok şey ifade eden eserlerdir bunlar... Eskiden bu eserlerin karşısında zaman dururdu sanki, hayretle kalakalırdım. Kendime gelmek için hemen şu sözleri tekrarlardım... "Durma öyle hacı... Speyşıl bir efekt yap... Nebiliim, ortadan yarıl, köpür filan, diyeceem bi aksiyon olsun. Böööyle şaşmakla olmaz... " Sonra ne oldu biliyor musun? Okuduğum bir öykü bu soyut eserlerin mana kazanmasına yardım etti. Atilla Atalay'ın Kişi Başına Bir Yalnız adlı öyküsünü bilir misin? Bak şimdi... Yazar öykünün girişinde yaz mevsiminin bittiğinden söz eder. Anlattığı yer  yazlıkçıların  yaz boyunca yaşadığı bir tatil kasabası olmalıdır. Okullar açılmıştır. Yazlıkçılar dönmüştür. Sokaklar ve yazlık evler boşalmıştır. Çevreye bir kasvet gelip yerleşmiştir. İlkinsan Bey'di sanırım. Evet, evet... Yazar ilkin yazlık evini kapatıp gittiği için, bu adama İlkinsan Bey adını takmıştır. İlginç bir adamdır İlkinsan Bey... Yazlığını kapatıp gitmeden önce, dinle bak, ne soyut çalışmalar  yapar...

- Çatıya çıkıp çanak antenin kafa kısmına nemlenmesin diye, yarısından kesilmiş bir pet şişe takar.

- Eski pantolon paçalarını kesip içini kumla doldurur.  Mahaleden geçen dere taşıp sel filan olursa, suların içeriye girmesini engelleyeceği düşüncesiyle kapıların eşiğine yerleştirir.

- Bahçedeki lambaların üzerine rutubet almasınlar diye, tek tek hipermarket poşeti geçirip bağlar.

- Sokak kapısının pirinç tokmağına oksitlenmeye karşı bir ameliyat eldiveni geçirir.

Nasıl ama? İşte bunları okuduktan sonra soyut çalışmalar anlam kazanmaya başladı hayal dünyamda... Gene de  yazarın her zaman tek geçtiği bir soyut çalışma vardı. Balkonda denize doğru bakan betondan yapılma süs kartalının battal boy çöp torbasıyla ambalajlanması... Bu soyut çalışmanın adı ne diye soracak olursan... "Yaza Veda" idi galiba... Zaten beton süs kartalının kafasına çöp poşeti geçirilip boğduktan ve yapay şelale istop ettirildikten sonra kara ciplerine atlayıp evlerine dönerlerdi yazlıkçılar. Yazar  ise  hayatında ilk kez "kalalım burada" diyecekti kendi kendine... Nedeni yoktu... Canı öyle iştemişti işte... Belki insan sesleri değil kuş seslerini duymak istemişti. Belki okey taşlarının şıkırtısı, gereksiz müzikler bitmişti ya sis düdüklerini, derinden gelen tekne seslerini, rüzgâr ve denizin  özbeöz kendi ezgilerini işitebilecekti. Öksüz miyavlamalar, hüzünlü ulumalar ortalığı saracaktı. Balkanlardan gelen soğuk hava kendini iyiden iyiye hissettirecekti. Belki tutuşabilen herşeyi şömine atıp saatlerce yanmasını seyredebilecekti.  Olan görkemiyle deniz orada duruyor olacaktı. Nasıl sakin ve nasıl mavi olacaktı kim bilir?  Düşünsene denizin tek müşterisi o olacaktı. Ne güzel! Uzaklarda bir salın üzerine üstlenmiş kuş korosu, yazarın aklından geçen şarkıya eşlik edecekti. Rüzgar keşişlemeden üç ila beş şiddetinde esecekti. Hopp... Kuşlar da gidecekti sonra... O sal, o sisli denizin ortasında bi başına, havada asılı gibi kalakalacaktı. Ne hoş bir resim yazarın anlattığı düşünsene... Yazarın dediği gibi pek efsunlu, insana anlatılmaz huzur veren bir görüntüydü bu... Bu resmin adı "Mesut dakikalar, haz veren lahzalar" olabilirdi belki. Ben şimdi Bienal'den soyut resimlere, soyut resimlerden  Atilla Atalay'ın Kişi Başına Bir Yalnız adlı öyküsüne hangi ara geçiş yaptım bilmem.  Belki yazarın öyküdeki "Bir yalnızın çektiği gün batımı fotoğrafını ruhu kalabalıklar tarafından ele geçirilmiş kimse çekemez " cümlesini hatırladım.  Sonra dayanamadım... Kitabı açıp okumaya başladım.

28 Ekim 2011 Cuma

Füruzan - Parasız Yatılı Adlı Kitabındaki Öykülerin Son Cümleleri


Sabah Eskimişliğin
Caddeler kalabalıklaşıyor, peki yaz geldiğinde gene eski mi olacağız böyle...

Özgürlük Atları
Gidiyor musunuz? Güle güle. Kapıyı iyice kapatın. Sizden üşüdüm...

Münip Bey'in Günlüğü
25 Nisan. Güneşli bir hava. Ama neye yarar?


Taşralı
Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen. Sonra da ağlayacağım.

Piyano Çalabilmek
- Sen de beni sevmiyorsun, dedi annem, ben talihsiz bir kadınım.

Nehir
Taa ötelerde, dağ kitlelerinin orada soğukları kuzeye götüren bulutlar geçiyordu.
 

Su Ustası Miraç
Hanım arayı geçti. Oymalı tahta kapıyı kapadı.


İskele Parklarında
Hava, ne de olsa serinliyordu gün batarken. Genç kadının dediği gibi, ağustosun on beşi yazsa onbeşi kıştı.

Edirne Köprüleri
Şimdi gülüyordu. Gülmesi duyarlığını, gerçekliğini kazanmıştı. 
 

Parasız Yatılı
Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.


Yaz Geldi 
Akşamsefalarının kokusu öylesine yoğunlaşmıştı ki, sıcak daha artıyordu gün geceye geçerken.


Haraç
Lodos ince bir yele dönmüştü dışarıda...


27 Ekim 2011 Perşembe

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum 7 - Nesibe


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Bu ay Filmekimi için Beyoğlu'na gittiğimde,  Emek Sineması'ının  girişindeki film afişlerine bakan kız gözüme ilişti. Onaltı - onyedi yaşlarındaydı. Güzel ütülenmiş ak bluzu, renkli karelerle bezeli eteği, sıkı taranıp atkuyruğu bağlanmış saçlarıyla, daha çok babasını ya da ağabeysini bekleyen iyi bir aile kızı  görünümü veriyordu. Yanağındaki kırmızılığı  eliyle kapatmaya çalıştığını anladığım an, onun Füruzan'ın Benim Sinemalarım adlı öyküsündeki Nesibe olduğunu farzettim. Ailesi yoksuldu. Okuyamamış, Beyoğlu'nda bir dükkanda çalışmaya başlamıştı. Sinemayı çok sevdiğini hayal ettim. Kendi yaşadığı mahalleyi, evi beğenmiyordu. Sinemada seyrettiği yerlere gitmek, filmlerdeki hayatları yaşamak istiyordu. Sevdiği genç denizciydi. Onunla birlikte Mısır'a, Afrika'ya gidebileceğini düşünmekten mutluluk duyuyordu. Filmlerdeki hayatları kendi hayatında  gerçekleştiremeyince öfkeli ve hırçın olmuştu. Ne yazık ki varoşlarda yaşayan kızları şehir hayatının cazibesi etkiliyordu. İstedikleri hayatı yaşamaya kalktıklarında bunu bedenleriyle ödemek durumunda kalabiliyorlardı. Nesibe annesi ve babasıyla yaşıyordu. Annesi namuslu görünse de iki yüzlü bir kadındı. Para gelecek diye kızın yaşlı erkeklerle gezindiğini bildiği halde ses çıkarmıyordu. Ama genç bir erkek arkadaşı olmasından rahatsızlık duyuyordu. Annesi kocasına  bu genç çocuğu söylecekti. Babası o gece kızı fena halde dövecekti. Acaba kızın örtmeye çalıştığı yanağındaki kırmızılık, babasından korunamadığı ilk tokatın kabarıklığı mıydı? 

 
Saçındaki gevşemeye yüz tutan tokasını sıkıladı.  Bakışlarıyla caddeyi taradı. Bakmasını direnerek sürdürdü. Filmin başlama saati gelmişti. Önümsıra sinemaya yürüdü. Kederli gözlerle etrafına bakındı. Çantasından mendilini çıkardı. Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi elindeki mendile baktı. Tükürüp ıslattı, yanağında katılaştığını düşündüğüm acının üstüne bastırdı. Biletçinin gösterdiği koltuğa oturdum. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Nesibe" olduğunu farzettiğim genç kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

   
NOT:  Füruzan'ın Benim Sinemalarım adlı öyküsündeki bazı cümleleri  bu yazıya alıntıladım.

Kahve Molası - Ben Haddimi Bilirim.


Aaa! Tamam. Şimdi önümdeki işlerden kafamı kaldıracağım, kahvemi koklaya koklaya hüpleteceğim. Zaten iki günlük dünya. Çalış babam çalış. Bu ne?  Of! Sana bir şey söyleyeyim mi, canım var ya, fena halde şiir çekti! "Nasıl bir histir bu?" diye soracak olursan... Acıkmak, susamak, dahası ne bileyim nefes almak gibi.... Eğer şiir sevmiyorsan... Benim gibi şairlerin menzilinde dolanmaktan hoşlanmıyorsan... Biliyorum anlamayacaksın beni, "gene abartıyorsun." diyeceksin.  Umrumda değil. Böyleyken böyledir hislerim. Haydi bakalım... Geliyor... Sâlah Birsel'le başlıyorum... Diyor ki: "Şiirlere uzaktan yakından... Dik dik bakmakla olmaz... Boynuna sarılmalı... Gerdanına zülüf akıtmalısın..." Ben şairlere inanırım. Hey, tam istediğim gibi bir başlangıç... Şahane... "Ezberine çekmeli kimisini... Kimisinin içine boşaltmalısın... Aktan karadan... Aklına yatırmalısın..." Tamam. Böyle işte... Ruhumu gölgeye çektim. Dinleneceğim. Şiirlerle ruh akordumu düzeltmek hevesindeyim. Du bi.. Kahvemden bi yudum içeyim. Tamam.  Hey! Dışarıda inceden yağmur mu yağıyor ne? "Yağmur düşünceye yağıyor." der ya Sabahattin Kudret Aksal.. Yoksa yağmur düşüncelerime mi yağıyor sahiden? Yoo... Yağmurlu, karanlık düşüncelerde dolaşmak hevesinde değilim. Hemen  Can Baba'nın dizeleriyle şairlere küçük bir selam edivereyim... "o çocuklar, o yapraklar, o şarabi eşkiyalar... onlar da olmasalar benim gayri kimim var?" deyivereyim. Daha fazla şiirlerle gezinemeyeceğim. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim. Gene şairlerin menzilinde gezindim. Kendi çapımda bazı sözler söyledim. Uzatmadan Murathan Mungan'ın dizelerine geçivereyim... İşte  final... "Bazı sözler karanlıkta söylenir... Bazı sözler hiçbir zaman." Şair  ne der? "Şiir benim azrailim." Yoo... Ben ömrümde şiir yazmadım. Şair değilim. Bir kez olsun şiir yazmayı denemedim.  Şairlerin karşısında saygıyla boynumu eğerim. Ben haddimi bilirim. Çağırılıyorum. Gitmeliyim.


26 Ekim 2011 Çarşamba

Hüznün Mesaisi Bitti, Şimdi İnsan Olma Vakti.


Van Depremine yardım için ne yapabiliriz diyenlere duyuru:



Not: Başlıktaki dize, Engin Turgut'a aittir.

Kahve Molası - Can Sıkıntısının Bir Başka Anlamı Var.


Kaç gündür yüreğim sıkıntılı... Yok, böyle başladım ama, karamsar bir yazı yazmak niyetinde değilim. Öyle bir şeyden mutluluk çıkarayım da avunayım derdinde hele hiç değilim. Bırak bir zaman böyle sıkıntılı kalayım. Sanırım Oktay Rifat gibi şöyle demeliyim... "Avunulmazı getir bana." Tamam. Böyle  durayım. Ne diyorum...  "Şu ahir ömrümde tek dize yazamadım ya. Yuf olsun bana." Olsun. Ne yapayım? Gene şairler yetişirler imdadıma.  Ama hafızamdaki her şey mozayik misali parça parça.. Hiç bir dizeyi ezbere bilmiyorum. Böyle yazdıkça yazadıkça...  Sanıyorum geliyorlar birer birer aklıma. Şimdi sıkıntı deyince Turgut Uyar'a el atmalıyım.  "Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben'im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak... Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve düzeltilmemişse ondan sıkılan biri... İşte böyle başlıyordu her yerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine beni. Değişiyorum ve çoğalıyorum gibi. Tek büyük doğrunun yarım dilimi o... Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınağım kendime." Turgut Uyar denince Edip Cansever'siz olur mu? Olmaz elbette. "Sevgim acıyor... Kimi sevsem... Kim beni sevse." Bu dizeleri okuyan bir daha unutabilir mi? Nerdee? Can sıkıntısıyla bu yazıyı yazmaya uğraşıyorum.  Yazdıkça kendimi okuyorum... "Tam kendimi okurken... Derim ki bir semti iyi tanımak kadar... İyi tanımak dünyayı... Açın radyolarınızı; eylülün sesi... Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar." Böyle söylüyor işte Edip Cansever, Eylülün Sesiyle adlı şiirinde. "Her şey o kadar dokunaklı ki... Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen... Dağınık, renksiz bir mozayik gibiysem... Üstelik yalnızsam bir de-telefonda kuş sesleri-... Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı... Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar." Hey garson, bütün hesaplar benden...  Sen, "Avunulmazı getir bana!"

Dünyanın En Zengin Kişisi Kim? Buyrun Benim!


İşte bu duyuruyu gördüm ya... Yok artık, dedim. Yok yani... Bir  okur bu kadar ballı olabilir mi? Bakar mısın olana bitene... Vüs'at O. Bener için Yeditepe Üniversitesi bir sempozyum düzenlemiş. İnanılacak gibi değil.  Tamam, diyeceksin ki "bak ne yazıyor duyuruda.. Bu bir öğrenci sempozyumu"... Olsun. Ne olacak ki... Sorarım sana öğrencilik bir ömür boyu biter mi? Öğrenmek isteyen herkes bu sempozyuma gidebilir bence...  Hiç anlamam arkadaşım, ben o güne kadar işlerimi cadı gibi yaparım, 28 Kasım'da Yeditepe Üniversitesi'ne  tıpış tıpış yollanırım... Bir daha nerede böyle güzellik bulacağım? Bulamam, mümkün değil. Hele memleketimin  saklı mücevheri Vüs'at O. Bener'in öykülerini acaba kaç kişi bilir? Ben var ya bayılırım onun öykülerine... Öyle böyle değil...  Sana bir şey söyleyeyim mi, eğer  Kadir Has Üniversitesi'ndeki Tezer Özlü  konferansından sonra biri bana "bu dünyanın en zengin kişisi kim?" diye sorsaydı... Tüm yüreğimle söylüyorum, "buyrun, benim" derdim.  Şimdi çok uykum var yatacağım. Yeditepe Üniversitesi'nin Vüs'at O. Bener öğrenci sempozyumunun hayalini kuracağım. Ne derim hep? Du bakalım...  "Hayal kur, belki olur!"



25 Ekim 2011 Salı

Edebiyat + Öteki + Vicdan + Acıma


Bugün işimin arasında  nedense  "öteki" "vicdan azabı" "acıma"  kelimelerinin manası aklıma takıldı.  Düşündüm. Düşündüm. Bil bakalım aklıma ne geldi?  Vüs'at Orhan Bener'in Havva adlı öyküsü... Sana bir şey söyleyeyim mi, bu öyküyü içine sine sine okuyan biri,  vicdan ve acıma duygusunu öğrenir, asla bir başkasını öteki diye görmez. Bak şimdi...

Öykü şu cümlelerle başlar:

“Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis hırsız.” 


Köyden getirilip evde besleme olarak büyütülen bir kızdır Havva. Kimi kimsesi yoktur. Öykünün anlatıcısı  ise evin kızıdır. O kadar hor görülüp eziyet edilmesine rağmen Havva'yı kıskanmaktadır. Anne ve kızı Havva'yı asla benimsemezler. Havva sürekli azarlanır, dövülür, bir yere giderken eve kilitlenir. Kilitlenmezse eğer alır başını gider diye düşünürler. Çamaşırlığa kilitlendiği bir gün, Havva kömürden zehirlenir. Evin babası Havva'yı köyüne göndermek ister. Anne göndermek istemez. Hem kimsesi yoktur köyde, hem de evde çok işe yaramaktadır. Havva kuvvetlidir. Özgürlüğü o kadar kısıtlanmıştır ki halıdaki beyaz kuşu keser. Tabii  bu sebeple gene dayak yer.  Bu ana-kız tam manasıyla  vicansızdırlar. Acıma duyguları gelişmemiştir.


"Annem, bugün onu bir temiz dövdü. Tabii döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: "Kız niye kestin halıyı?" dedi. O: "Kuş var halının içinde," dedi "Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım." Gördün işte kuşu. Bir "Töbe töbe ana" bellemiş, onu söyler."


Sonunda fena hastalanır Havva. Çünkü çöpe atılan paslı yağ tenekesinin dibini sıyırmış yemiştir. Yazar öykünün finalini anlatıcının dilinden şöyle bitirir:   

"Annem Havva’nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. “Kızım Havva iyi misin evladım?” dedi. “Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?” Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: “Baklava,” dedi. Sonra da öldü."

Bu öykü resmen insanın canını acıtan öykülerdendir. Düşünebiliyor musun, bir çocuk diğerine düşman... Düşman olduğu kim? Öteki...  Öykünün başından itibaren ötekinin ölmesini ister. Vüs'at O. Bener asla duygu sömürüsü yapmaz. İlginç bir anlatımı ve tadı vardır. Öykü gene oturur insanın yüreğine... Konusu itibariyle çarpar okuyanı gene..

Merak uyandıran uslûbuyla, okurken başka bir şey göremez okuyucu, cümleleri sabırsızca ardı ardına kovalamak ister. Edebiyat gene insan hallerine misaller vermektedir vermesinde de, bu kez insan hallerinin örnekleri, Vüs'at O. Bener'in kendine has o şahane öykü dokumasıyla izlemektedir. Son arzusunda iştahla baklava isteyen Havva, öykünün başından itibaren kendisini öteki gören anne ve kıza feci bir acıma duygusu miras bırakır.  Sana bir şey söyleyeyim mi, tüm yüreğimle inanıyorum, böyle öyküleri okuyarak büyüyecek çocuklar, asla kimseye "öteki" gözüyle bakamazlar. Çünkü  Vüs'at O. Bener'in öykülerini okuyanlar, onun öykülerinin yarattığı azabı ömür boyu vicdanlarından atamazlar.


23 Ekim 2011 Pazar

Yaralı Gövde, Yaralı Yurt, Yaralı Zaman



Ferit Edgü'nün Hakkari'de Bir Mevsim adlı kitabını geçen ay okumuştum. Akabinde hemen Hayal Kahvem'de hislerimi işte burada yazıya  dökmüştüm. Son günlerde yurdumun doğusunda yaralar alındıkça, Ferit Edgü'nün  Yaralı Zaman - Bir Doğu Yolculuğudan Notlar adlı  anlatı kitabını tekrar okumayı çok arzu ettim. Biliyordum ki bu  kitap beni o coğrafyalara götürecekti...

Kadın,
Neyin var, diyor.
Hiç, diyor Adam. Hiçbir şeyim.
Burdasın ama, sanki burda değilsin, diyor Kadın.
Yakında gidiyorum, diyor Adam.
Nereye, diye soruyor Kadın.
Doğuya. Dağlara.
Kadın elindeki çubukları bırakıyor.
Bunu bekliyordum, diyor.
Adam susuyor.
Kadın susuyor: Niçin?
Gazete gönderiyor.
Oraya gönderecek senden başkasını bulamadılar mı?
Ben istedim, diyor Adam.
Dünya gözüyle bir kez daha görmek için mi, diyor Kadın.
Gözlerinde acılı bir gülümseme.
Belki. 
Dağları özledin öyle mi?
Belki.
İnsanları da özlemiş olmalısın.
Susuyor Adam.
Soruyor Kadın:
Akan kanı durduracağını mı sanıyorsun?
Hayır, diyor Adam.
Öyleyse niçin?
Gitmek için, diyor adam.
Ama yıllar önce gitmiştin.
O çok önceydi.
Değişen bir şey yok, diyor kadın.
Göreceğiz........
 

Ferit Edgü Hakkari'de yedeksubaylığını yapmış. Ve yurdumuzun o coğrafyasını unutamamış. Oraların ikinci doğumunu yaşadığı yer olduğunu düşünüyor. Hakkari'den ayrıldıktan oniki yıl sonra 1976 yılında Hakkari'de Bir Mevsim'i yazmış. Ateş düştüğü yeri yakar, dense de, yurdun hangi coğrafyası yara alırsa tüm yurt yara alıyor aslında. Hakkari'deki terör, Van'daki deprem hepimizi yaralıyor. Seferis'in "yaralı gövde, yaralı yurt, yaralı zaman" sözleri  acımıza  denk düşüyor. Ferit Edgü'nün Yaralı Zaman adlı kitabını okuyorum. Beni oturduğum yerde gene  yolculuğa çıkarıyor. Sıcacık odamda kitap okuduğum halde, sanki o coğrafyalara yolculuk etmişim gibi, Hakkari'nin, Van'nın   ayazını, acısını yüreğimde hissettirip, titretiyor. Zaten Ferit Edgü  "her büyük edebiyat bir yolculuktur." diyor. 

Gece.
Bir türkü yükseliyor.
Bir kadın sesi.
Türküden çok bir inilti, bir yakınma.
Bu nerenin türküsü, diyorum.
Türkü değil bir ağıt, diyor Vahap.
Ne diyor?
Yeni yakmış olmalılar, bilmiyorum.
Susuyor. Gecenin içinden gelen bu ağıtı dinliyor.
Sonra, uzun bir susuştan sonra, Bu dağları bilirdim, gurbeti 
bilmezdim, diyor. Gece yüreğimde bir hançer, diyor. Kim sapladı 
bu hançeri, bilmem, diyor. Gel hançeri çıkar, diyor. Gel hançeri 
çıkar, diyor.
Akan kanım...
Devam etme, diyorum. Ben bu ağıtı daha önce dinlemiştim.
Hiç sanmam, diyor Vahap. Ben bile duymamışken...
Sizin ağıtlarınız birbirinin aynı, diyorum. Sesimi yükseltiyorum.
Tümü birbirinin aynı. Sonra rehberimin gönlünü almak 
istercesine,
Ölüm gibi, diyorum.

........................................
..................................................

Boşuna çabalama diyor Kadın. Orda gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını yazamazsın.
Ben de düşlediklerimi yazarım, diyor Adam. Her zamanki gibi, diyor Kadın.
Her zamanki gibi, diyor Adam.
Öyleyse hiç durma yaz, diyor Kadın. İşte kağıt, işte kalem.

Ferit Edgü - Yaralı Zaman

22 Ekim 2011 Cumartesi

Rabbim, Bilmediklerimizden de Koru Bizi...

 


Büyükannemin şöyle bir duası vardı: "Rabbim, bilmediklerimizden emin kıl, umduklarımıza nail eyle bizi." Anlam veremezdim. Nasıl bir duaydı böyle? Korktuklarımızdan korusun bizi ama bilmediklerimizden emin kılmasını istemek ne demekti? Korkacağımız şeyleri biliyorduk ya işte. Daha ne olabilirdi ki? Zaman geçtikçe bilmediğimiz ve bilsek asla başımıza gelmesini istemediğimiz ne çok şey olduğunu öğrenmeye başlıyor insan. Misal sen daha önce Prosopagnosia diye bir hastalık olduğunu duymuş muydun? Ne yalan söyleyeyim, ben ömrümde duymadım. Neymiş biliyor musun? Yüz körlüğü demekmiş. Beynin bir şekilde zarar görmesi sonucu, yüzleri algılamada meydana gelen bir bozuklukmuş. Hayatımız boyunca binlerce yüzle karşı karşıya geliyoruz ya hani...  Beynimiz bir bilgisayar gibi tabii... Birinin yüzüne bakarız ya mesela... Biz farkında olmuyoruz ama beynimizin bir parçası bir nano saniye içinde o yüzüne baktığımız kişinin yüzünü hafızamızın yüz arşivinde biriktirilmiş tüm yüzlerle karşılaştırıyormuş. Ne acayip! Hiç aklıma gelmemişti. Eğer beynimizin bu karşılaştırma bölümü çalışmazsa, aynaya baktığımızda kendimizi bile tanıyamazmışız. İnsanların yüzünü görüyorsun ama hafızanın  yüzleri mukayese etme parçası arıza yaptığı için  her defasında o yüzü farklı algılıyorsun.  Ne fena değil mi?  Allah korusun... Ben bildiğim kötü durumları, hastalıkları, kazaları, belaları,savaşları, afetleri  sıralıyordum dua ederken... Oysa bilmediğimiz kötü haller öyle çoktu ki... İşte büyükannem bu sebeple bilmediklerimizden de korunmak istiyordu demek ki.


Türkçeye Katilin Yüzü diye çevrilmiş, Faces in the Crowd adlı,  korku, gerilim, psikolojik diye nitelendirilmiş filmi bugün seyrettim. Filmin başkahramanı yüz körlüğünden mustaripti.  Filmin konusunu sorsan, iki cümlede anlatabileceğim naynaynom bir holivud filmiydi. Ama yüz körlüğü konusu benim  fena halde ilgimi çekti. Tamam, bir sebeple hafıza kayıplarının olabileceğini biliyordum. Tamam, neredeyse doğduğumdan beri hafızama kaydedilen ve çoğunu kolaylıkla unuttuğum yüzleri, gene beynin bir parçasının o binlerce yüz arasından seçip bulduğunu da tahmin edebiliyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, bir arıza durumunda insanın her şeyi hatırlayıp sadece yüzleri hatta kendi yüzünü bile hatırlamayacak duruma gelebileceği hiç aklıma gelmezdi. Bu durumda ne oluyor biliyor musun? Bildiğin insanların yüzleri her defasında değişiyor. İnsanları yüzlerinden tanıyamıyorsun. Ve işin fenası, yüz körlüğü tedavi edilir bir hastalık değilmiş.  Tamam. Bilmediklerimizden korunalım diye dua edelim ama... Gene de her şey insanlar için. Doğduklarından beri göremeyen insanlar var öyle değil mi? Böyle bir hastalık başa gelirse hayata tutunacak bir şey bulunmalı illa ki.   Biz sadece görmekten, duymaktan, koklamaktan söz ederiz ya. Oysa içimizde gizli bir his daha varmış. Hani yürürken bir ayağını diğerinin önüne atmayı bize düşünmeden yaptıran his sözgelimi. İnsan böyle bir derde düşerse, toplumdan kopmadan, dünyadan el ayak çekmeden, eve kapanmadan, insanların kaba, fena, şaşkın davranışlarına aldırmadan bu hissi geliştirmek gerekiyormuş.  Ne yapılacak? İnsanların ayırt edici özellikleri bulunacak. Bir ben, yürüyüş şekli, bir dövme nebileyim bir yara izi gibi... Yüzüne bakıldığında sonra hatırlamaya yarayacak ne olursa...  Bu durumda bedenleri müzik diline çevirmeye başlıyorsun. Ve bedenleri bir müzik gibi sadece dinlemiyor ayrıca  izliyorsun. Tam benlik durum yani. Zaten  hemen yüzleri unuturdum. Du bi... Derhal şu andan sonra bedenleri müziğe çevirmeye başlıyorum. Büyükannemin ruhuna rahmet. Yaşamı boyunca neler gördü kimbilir? Haybeye böyle dua eder mi?


İstanbul Gene Bana Rüyadaymışım Hissi Verdi.


Perşembe günü Kadir Has Üniversitesi'ndeki Tezer Özlü konferansı'nın tadına doyamayınca, cuma günü devam edecek olan konferansı izlemeye karar verdim. Bu durumda tüm iş programımı değiştirmeliydim. Cuma sabahı çalıştığım sigorta şirketlerinden birinin bölge müdürlüğünden ofisime ziyaretime geleceklerdi. Telefon ettim. "Ben İstanbul'dayım. Yarın sabah ben size gelsem. Ne dersiniz?" diye sordum.  "Elbette." dediler. Ayıp bir şey mi bu? Değil bence. Eğer ben bu teklifi yapmayıp, konferansa gidemeseydim, illa ki onların gelmelerinden rahatsız olduğumu hissettirecektim. Oysa maksat görüşmek değil mi? Samimi davrandım. Dururmumu anlattım. Hoşlarına bile gittiğini söyleyebilirim.  Neyse. Diyeceğim odur ki ben perşembe akşamı Ataşehir'de oturan arkadaşım Hülya'da kaldım. Cuma sabahı saat dokuzda sigorta şirketine gidip görüşmemi yaptım. Arabamı Kadıköy'de bıraktım. Vapurla Eminönü'ne geçtim. Taksiye atlayıp Kadir Has Üniversitesi'ne gidip Tezer Özlü konferansının devamına katıldım. Sanırım tek okur izleyici bendim. Diğerleri öğrenciler, memleketin değişik  şehirlerindeki üniversitelerinden gelen akademisyenler, Tezer Özlü'nün yakınlarıydı. Ve sana bir şey söyleyeyim mi, tek kelimeyle enfes bir konferanstı. Ufkumu anlatamayacağım kadar çok açtı. Akşam üzeri yapılacak olan son yuvarlak masa söyleşine girdim. Dinleyici koltuğuma oturdum. Önümdeki kıvırcık saçlı adam ilgimi çekti. Yoksa Metin Üstündağ mıydı? Olabilir miydi? Evet, kesinlikle oydu. İnanamadım. Bu feleğin bana tam bir kıyağıydı anlatabiliyor muyum? Metin Üstündağ'ın sadece karikatürlerinin değil, esas kitaplarının müptelasıyım. Az mı aradım sahaflarda kitaplarını? Of! Ne sen sor ne ben söyleyeyim. Çıkışta yan yana gelince tanıştım. Ne konuştuğumu hatırlamıyorum. Sadece bu muhabbetin bana kadayıf üzerine kaymak tadı verdiğini söyleyebilirim. Ve çıktım üniversiteden. İstanbul'da ne hoş iki gün geçirdim diye düşündüm. İstanbul'un karmaşasına daldım. 

 
Perşembe akşamı Avrupa yakasından Anadolu yakasına arabamla geçmiştim. Trafik akıllara ziyandı. Korkunçtu diyebilirim. Cuma günü vapurla karşıya geçtim ama gene  kara yolu  tam bir keşmekeşti. Bir kaç gün daha bu durumu yaşasam belki sevgiliden bıkkınlık hissi gibi bir duyguyla İstanbul'dan ayrılabilirdim. Galiba bana İstanbul'u sevdiren tarihi olaylar değildi. Ben İstanbul'u şairlerin, yazarların katkılarıyla sevmiştim. Ahmet Hamdi Tanpınar  ve Orhan Pamuk kitapları en bilindik rehberlerimdi sözgelimi. Ben İstanbul'u  topyekün herşeyiyle, ama esasında yazarların ve şairlerin yazdığı cümlelerin bende doğurduğu hüzünlü, hülyalı hisle sevdim. İstanbul bana gene tam manasıyla rüyadaymışım hissi verdi.

"O bu yolu öteden beri severdi. Beyazıt Camiinin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, sahaflar içinde kitapları karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızı bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. " (Huzur s.37)

"Keserciler sokağına geçti ve uzun süre sokak adlarına bakmadan yürüdü. Ahşap evler arasında bitişik nizam yapılmış, balkon demirleri paslanmış döküntü apartmanlar, uzun burunlu 1950 model kamyonlar, çocukların oynadığı araba tekerlekleri, eğrilmiş elektrik direkleri, kazılıp bırakılmış kaldırımlar, çöp tenekelerini karıştıran kediler, pencerelerde sigara içen başörtülü ihtiyar kadınlar, seyyar yoğurtçular, lağımcılar, yorgancılar gördü." (Kara Kitap s.316)

"Artık ne İstanbul'u ne Boğaz'ı ne eski musikiyi, ne de sevdiği kadını birbirinden ayırmaya imkan bulamazdı... Ayrı bir nizamda üç güzelliğin, sanatın sevilen tabiatın ve hiçbir cazibesi kaybedilmeyen kadının birbiriyle kendi ruhunda nasıl karıştığını, ne acayip büyüye ve rüyaya yakın bir kıyaslar aleminin bir tek realite gibi yaşadığını kendi de fark ederdi." (Huzur s.188)

"Rüyalardan başka bir yerde göremeyeceğimi sandığım, kör çeşmeli, yıkık duvarlı, kırık bacalı hayalet sokaklardan geçerken, karanlığın içinde masal devleri gibi uyuklayan camileri tuhaf bir korkuyla seyrederken, yalnız sarayımda değil bütün İstanbul'da zamanın durduğuna beni inandıran, havuzları kurumuş, heykelleri unutulmuş ve saatleri durmuş meydanlardan geçerken, taklidimin öğünerek anlattığı ticari başarılarını da... dinlemiyordum. Benim ve senin soyadını taşıyan cadde sabaha doğru, öbür bütün caddeler, sokaklar ve alanlar gibi, gerçeklikten çok bir rüyanın uzantılarıydı." (Kara Kitap s.292)

Cemal Süreya'dan Tomris Uyar'a



Şu yukarıdaki notu okurken nasıl mahcubiyet hissettiğimi anlatamam. İçim nasıl  utanma duygusu ile doldu. Öte yandan bu notu tüm merakımla tekrar tekrar okudum. Hatta bu notu  bir tablo gibi uzun uzun seyrettiğimi samimiyetle itiraf edebilirim. Aslında nasıl özel bir not bu... Çok mahrem bir not... Altında tanıdığım imza olmasa ilgimi çekmezdi ki. Ama bu Cemal Süreya'nın imzası. Bilirim.  Cemal Süreya'nın imzası çok ünlüdür. Kimileri şapkaya benzetir. Sunay Akın ise imzayı yan çevirir bakarsak, şairin profilden bir resmini elde edeceğimizi, hatta imzadaki ü harfinin noktalarının Cemal Süreya'nın vazgeçemediği sigarasını resmettiğini söyler. Cemal Süreya ressamdır aynı zamanda. Belki de imzasıyla kendisini resmetmektedir, kimbilir?  Bu notu Tomris Uyar'a yazmış. Nasıl özel bir not! Şairin en mahrem duyguları. Nasıl ortaya dökülmüşse dökülmüş işte. Şairin şiirleri gibi bu not da  bilinir olmuş. Cemal Süreya ve Tomris Uyar şimdi diğer alemdeler... Ruhlarına rahmet! Bilseler bu mahrem notun herkes tarafından okunduğunu üzülürler miydi acaba? Bilmiyorum. Bildiğim Cemal Süreya bu notu sevdiği kadına tüm içtenliği ile yazmış. Parlak sıfatlar, yürekte yankılanacak rengarek kelimeler kullanmak yerine insanın iliklerine işleyen alçakgönüllükle yazdığı nota bakar mısın? Müthiş!

23. 12.2010

21 Ekim 2011 Cuma

"Ben Neredeysem Yalnızlığın Başkenti Orası"


Sanal evrende dolanırken Milliyet Sanat Dergisi Ekim 1985 sayısında, Zeynep Oral’ın Cemal Süreya ile yaptığı bir sohbet yazısına denk geldim. 1931 Erzincan doğumlu Cemal Süreya’nın, 1938’de Dersim isyanı sonrasında ailesiyle birlikte, Erzincan’dan göçüp Bilecik’te oturmaya mecbur edildiği anlatılır. Bilecik’e geldiklerinden altı ay sonra Cemal Süreya'nın annesi, dördüncü çocuğunu doğururken ölür. Çocuklara babanne bakar, Cemal Süreya’da ilkokulu okumak için, İstanbul’a amcasının yanına gönderilir. Altı yıl evlenmeyen baba, babanne çocuklara bakamayınca, önce Esma sonra Refika ile evlenir. Esma kötü bir üvey annedir. Evdeki kızkardeşlerine çok işkenceler eder. Şair “Örneğin saçlarından tutup kuyuya sarkıtırdı. Bu yüzden kardeşlerimin saçları gür değildir.” diye anlatır. Çocukların hem acısını hem de kuyuya düşme korkusunu şöyle bir hayalimde canlandırdım da  içim fena oldu inan ki... Cemal Süreya bu işkenceleri görmemek için, parasız yatılı okulları kazanır ve okul hayatı hep parasız yatılı okullarda geçer. Esma delinin biridir. Bir fırıncı ile kavga eder. Adamı vurur. Adamı öldü zannedip, Bilecik’ten kaçar. Cemal Süreya’nın kardeşleri, bu zalim kadından böylece  kurtulurlar. Neyse ki babasının sonra evlendiği Refika iyi bir annelik yapar çocuklara.

zeynep oral

Cemal Süreya kendini kitaplara verir. Eline geçen her türlü kitabı okur. Yazmanın ne demek olduğunu bilmeden yazmaya başlar. Şiirler yazar mesela. İlk şiir defterinin adı “Kızıl Mısralar” dır. Hem kırmızı mürekkeple yazmaktadır defterini, hem de sevdiği kızın saçları kızıldır. İlk dizler şöyledir: “Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu.” Defter elden ele dolaşmaya başlar dolaşmasına ama büyük ağabeyler uyarırlar kendisini. “Seni komünist zannederler,” deyince, Cemal Süreya hem defteri hem de şiiri yeşille değiştirir. Yeşil Mısralar olur defterin adı tabii. Ankara Siyasal’da okuduğu yıllardan mutlulukla söz eder. Beş kez evlenir. Evliliğin aşkı öldürdüğüne inanır. “Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür.“ der. Kendinin utangaç, şiirlerinin cüretkar olduğunu söyler. Emmanuella filminin Türkiye’de gösterilmesi yasaklanınca, Danıştay’a başvurulmuş. Cemal Süreya’da Danıştay’da bilir kişiymiş. “Ben olmasaydım bu film serbest bırakılmazdı. Rastlantılar.. Galiba rastlantılara uygun bir adamdım.” diye sohbetine devam eder.


Hayatındaki temel duygunun yanlışlığın giderilmesi olduğunu söyler. Filmlerde hep o anlarda ağlamaktadır. Filmlerde iki sevgili bir sebeple ayrılırlar da hani, sonra yanlışlığı anlar ve koşarlar ya birbirlerine.  Cemal Süreya bu sahnelerde göz yaşı döker. Tüm ilişkilerde yanlışlığın giderilmesi öenmlidir Cemal Süreya için… Aşkta da, dostluklarda da… “Ben bütün hüzünleri denemiştim kendimde, Bir bir denemiştim bütün kelimeleri” der “Aslan Heykelleri” şiirinde. Zeynep Oral’la yaptığı sohbetine “Hayatımı başka hiçbir hayatla değiştirmek istemediğime göre demek ki mutsuz değilim.” cümlesiyle bitirir. 9 Ocak 1990 yılında yitirdiğimiz ünlü şair için, Ülkü Tamer şu dizeleri yazmıştır: “Tanrı Bin birinci gece şairi yarattı, Bin ikinci gece Cemal'i, Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı, Başa döndü sonra, Kadını yeniden yarattı. "
26.10.2010

İki Şairin Çocukluğundaki Saçlı Tesadüfler

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Her mısrada bir cigara yaktırıyor.” dediği şairdir İlhan Berk ve şaşırtan şiirlerin sahibidir. 2008 yılında 90 yaşında kaybettiğimiz şair Unutmak yoktu, daha zaman bölünmemişti. Saydamdı, baktı mı görülürdü” “Ben durdum, yol yürüyordu”, “Sözcükleri kaldırın dünya durur” ,“Her sözcük bir fırtınadır, yalnız şiirde patlar” “Ölüm daha kolaydır sevmekten der ya Aragon Anla ki ölüme benzer seni sevmek” dizelerinin sahibidir. Şimdi durup dururken nerden geldi aklıma İlhan Berk peki? Çünkü Cemal Süreyya’nın saçla ilgili acı hatıralı çocukluğunu anlatınca, İlhan Berk’in çocukluğuna ait gene saçla ilgili vahim anılarını hatırlamasam olmazdı ki. 

Şairimiz Cemal Süreya ve evdeki kızkardeşlerine işkence eden üvey anne Esma... Bir önceki yazımda anlatmıştım. Vicdansız kadın çocukları saçlarından tutup kuyuya sallandırırmış. Feci bir durum tabi.. İnsan hayalinde canlandırdığında bile acı ve korku duyuyor. İlginçtir. Bir vahim saç hikayesi de şair İlhan Berk’in çocukluğunda gerçekleşmiş. İlhan Berk’in büyük ablası deliymiş. Huriye ablası tek başına bir odada kalırmış. Çünkü çıplak dolaşırmış. Üstüne bir şey giymeyi kabul etmezmiş. Yanına şairden başka pek kimse giremezmiş. Suyunu ve yemeğini avluya bakan küçük camdan verirlermiş. Ablası, İlhan Berk’ten başka kimseyi odasına istemezmiş. Uzun boyluymuş ve belki doğduğundan beri kesilmediği için saçları, topuklarına kadar uzanırmış. İlhan Berk o kadar güzel anlatır ki ablasını. Boticelli’nin uzun yüzlü, uzun boylu, uzun saçlı çıplaklarına benzetir ve badem gözlü olduğunu söyler mesela. Vücudu hep gergin, dik ve kösnüldü der. Odaya ne zaman girse, ablasının ona gülümsediğinden bahseder. Ablası ne zaman delirmiştir? Böyle mi dünyaya gelmiştir? Şairimiz bilmemektedir. Abla evdekileri görmek istemez… Ama İlhan Berk odaya girdiğinde, sevincini açıkça belli eder. İlhan Berk de o kadar sever ki ablasını, o çocukluk çağında bütün dünyasını adeta ablası doldurmaktadır. Onun yanında kendini bir masal dünyasında hisseder. Hatta okulu düşman olarak görür. Çünkü okula gitmediği zamanlarda, hep ablasının yanındadır. Bir ara Manisa düşman işgali altına girer. Herkes dağa çıkar. Abla odadan çıkmak istemez ve evde kalır. Ancak şehir yanmaktadır. Evlerini de yangın sarmıştır. Ablasının saçlarından tutuşarak yanıp kül olduğunu İlhan Berk sonradan öğrenecektir maalesef. “Benim çocuk dünyam böylece yıkıldı.”diyecektir.

İki ünlü şair… İki ünlü şairin çocukluğuna ait sahici ve hüzünlü saç hikayeleri… Ne tuhaf bir tesadüf değil mi?

27.10.2010

20 Ekim 2011 Perşembe

Kendini Buzda Bir Balık Gibi Hissetmek...


Bazan insan kendini  "buzda bir balık" gibi hisseder. Bilirsin. Hisleri buz keser. "Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başkasının gözyaşları diner." denmiş ya hani... Sanırım bu söylemi "Yeryüzünün hikâyeleri sonsuzdur. Biri anlatmayı bitirdiğinde, bir başka yerde, bir başkası anlatamaya başlar” diye değiştiren Tezer Özlü'ydü. Bugün denk gelip  Kadir Has Üniversitesitesi'ndeki konferans salonunun koltuğunda, kendimi Tezer Özlü kitapları hakkında muhabbetin arasında bulunca, çok ballı olduğumu düşündüm. Edebiyatın her daim hem dünyanın acısını hissettirici hem de tedavi edici, umut verici, sarsıcı, silkeleyici, hayatın mucizesini hissettirici tılsımlı bir yanı olduğunu düşünmüşümdür. Tezer Özlü benim için asla bir hüzünler prensesi, bunalımlar yazarı değildir. Bilakis bu konferans tam zamanında denk geldi. Dürüst, samimi, dobra, kafa tutan, aykırı bir yazarın cümleleri arasında dolanmaya ihtiyacım vardı.

Çocukluğumun Soğuk Geceleri'nden:

"Almanca, İngilizce, Latince. Goethe. Schiller. Rus-Alman savaşları. Karlofça-Pasarofça Antlaşmaları. Fen bilimleri. Sayıların kökleri, köklerin kareleri. Tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Ne alıp ne sattıkları. Türk yazınının en anlaşılmayan örnekleri. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust'un özü. Bulutların oluşması. Ezberlenen şiirler, ezberlenen sözcükler, ezberlenen formüller... Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum."(s29)

"Bir şeylere açılmak, bir yerlere koşmak, dünyayı kavramak istiyorum. Dünyanın bize yaşatılandan, öğretilenden daha başka olduğunu seziyorum. " (s25)


Kadir Has Üniversitesi Modern Türk Edebiyatı konulu konferansın ilki Tezer Özlü'ye ayrılmış. Cuma günü devam edecek. Gerçekten çok donanımlı, çok hoş dinletiler hazırlanmıştı. Nasıl akşam oldu anlayamadım. Halka açık ve ücretsiz katılabilinecek bu konferansları uygun olan ve tabii edebiyata ilgilisi olanların kaçırmamasını öneriririm. Emeği geçen herkese çok teşekkür ederim.

"Keşke Tezer Özlü Konferansı'na Gidebilsem" Diye Hayal Edince...



"Tezer Özlü Kadir Has Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı Bölümü ve Türk Dili Koordinatörlüğü’nün ortaklaşa düzenlediği ve modern Türk edebiyatında köşe taşı olmuş fakat yeterli akademik anlamda yeterli ilgi görememiş yazarlara odaklanmayı amaçlayan konferans dizisinin ilki Tezer Özlü’ye adanmıştır." Bu haberi geçen hafta okumuştum. Çok işim vardı. Katılabilmem mümkün görünmüyordu. Sadece "keşke katılabilsem" diye hayal etmiştim. İnanılacak gibi değil. Şu anda Kadir Has Üniversitesi'nin kütüphanesindeyim. İstanbul'daki bir müşterim bugün benimle  sigorta işlerini görüşmek isteyince, sabah erken olmasını rica ettim. Memnuniyetle kabul etti. Görüşmem erken bitince hemen konferansa geldim. Ortasından yakaladım. Tezer Özlü benim için çok özel bir edebiyatçıdır. Tezer Özlü'nün  her yönüyle tartışılacağı bir ortamda bulunmak olağanüstü... Şimdi çıkmalıyım. Sonra anlatacağım.  Nerden nereye değil mi? Ne bileyim? Oldu... Buradayım.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum 6 - Hayalet Oğuz


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Bu yıl Filmekimi için Beyoğlu'na gittiğim ilk gün, Emek Sineması'na girdiğimde film başlamak üzereydi.  Daha yerimi bulamadan salonun ışıkları kararmaya başlamıştı ki, biletçi elindeki fenerle oturacağım koltuğu işaret etti. Gösterdiği yöne baktım. Sıranın ortalarıydı. Çoktan koltuklarına yerleşmiş seyircilerin önlerinden, mahcubiyet içerisinde, "Afedersiniz" diye diye oturacağım yere geçtim.  Ceketimi çıkarırken sol yan koltuktaki seyirciye baktım. İncecik, varla yok arasında, zayıflıktan ölecekmiş gibi duran bir adam oturuyordu. Koltuğuma iyice yerleştim. Ön koltukta oturan kadın başını arkaya çevirerek salona göz atmaya başladı. Bir an yanımdaki adamın bakışlarına takıldım. Göz ucuyla iyice baktım. Adam bu güzel kadına sanki annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi baktı. Kadın ise onu hiç fark etmedi. İşte o anda adamın Tezer Özlü'nün kitaplarında okuduğum Hayalet Oğuz olduğunu farzettim. Beş yaşında annesi terk etmişti. Hayat kendi mecrasında bir şekilde akıp gitmişti. 1970 yıllarına gelindiğinde Beyoğlu'nun müdavimlerindendi.  Evini sırtında gezdiren biri olmalı diye düşündüm. Hayatında hiç ev almayan, ev kiralamayan, eşya almayan, eşya tamir ettirmeyen, belki de bir tek mobilya mağazasına girmeyen, pasaport almayan, evlenmeyen, boşanmayan, kimseyi gebe bırakmayan, canlı ve cansız  hiçbir şeye malı gözüyle bakmayan, resmi dairelere girip çıkmayan, örgütçülüğe inanmayan, her türlü dayatmaya isyankar, tutunamayan değil bile isteye tutunmayan,  bireysel baş kaldırı örneği. Yaşamının  çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirecekti. Ama konukluğu bir kelebek gibiydi.  Kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiç bir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçek ve pasta getirirdi. Yaptığı çevirilerle, yazdıklarıyla kim bilir Türk edebiyatına kazandırdığı ne çok kitap vardı? Kim bilir  sinema dünyasına ne mühim katkılar yapmıştı? Birden Hayalet Oğuz'un kırk altı yaşında kırk altı kilo olarak öldüğü aklıma geldi. Ürktüm.

 
Adam oturduğu yerde  kıpırdandı. Kayıtsız gözlerle etrafına bakındı. Sağ elini montunun  cebine soktu.  Usulca cebinden çıkardığı elinde, İngilizce polise bir roman vardı. Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi o kitaba dikkatle  baktı.  Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Hayalet Oğuz" olduğunu farzettiğim adamı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

   
NOT:  Tezer Özlü'nün  Eski Bahçe - Eski Sevgi  adlı kitabındaki bazı cümleleri  bu yazıya alıntıladım.