20 Mayıs 2011 Cuma

İnsanlar İki Ayrılar; Mizahtan Anlayanlar Ve Mizahtan Anlamayanlar!

Ne yaptım ettim becerdim. Sabah ofiste  işlerimi toparlayınca... Heyy... "Ver elini İstanbul!" dedim. Ayağımda her zamanki gibi bez ayakkabılarım. Hava bulutlu yağmur yağar mı acaba demedim. Anne sözü dinler gibi masum tıpış tıpış  Oğuz Aral sergisine gittim. Gitmeliydim. Bu nasıl bir şey biliyor musun? Bak sana şöyle anlatabilirim. Yaşam içinde yüreğime değen ve beni zenginleştirdiklerine inandığım bazı insanlar var. Üstelik onlarla illa tanışık olmam gerekmiyor. İşte Oğuz Aral onlardan biridir. Bir vakitler "kızlar okumaz böyle şeyler deseler" de, ailemden gizli gizli yolunu gözlediğim haftalık mizah dergisi Gırgır'ın ve memleketimdeki mizah dergiciliğinin babasıdır kendisi. Taşrada yaşayan benim gibi birinin ufkunu açan, düşünerek gülmenin lezzetini lıkır lıkır yüreğime akıtan büyük bir usta olarak görüyorum Oğuz Aral'ı. Ve ardından şimdiki mizah dergilerinin de sadece İstanbul'daki okurların değil Anadolu'nun taşra şehirlerinde yaşayan insanların da kendilerinden çok  şeyler bulabildikleri, düşünürken gülmece lezzeti veren, katkı sağlayacak güzellikte olmalarını diliyorum. Sergiye gittim gerçekten. Oğuz Aral'ın hayatına dair eşyaları, yazı ve çizimleri görünce hem hüzünlendim hemde kıkır kıkır güldüm ne yalan söyleyeyim. Ara ara Hayal Kahvem'e sergiyle ilgili başka yazılar yazmayı deneyeceğim. Şimdi Oğuz Aral'ın kendi el yazısıyla yazdığı mizah üzerine düşüncelerini buraya geçirmek istiyorum. Bak neler diyor büyük usta?  Huzurla yatsın, yattığı yerden okurunu zenginleştirmeye gene devam ediyor. Bu sergiyi düşünüp hazırlayanlara çok teşekkür ederim.


"Çok önemli bilim adamları, çok önemli, hem bilimsel görünmek için her şeyi katagorilere ayırırlar. Örneğin insanları ikiye ayırırlar. Akıllılar ve aptallar, kadınlar ve erkekler, eşcinseller ve normaller, siyahlar ve beyazlar, yönetenler ve yönetilenler, zenginler ve fakirler, uzunlar ve kısalar, ihtiyarlar ve gençler, Almanlar ve Avusturyalılar gibi... Aslında bu ayırımların hepsi palavradır. İnsanlar gerçek olarak sadece  şöyle ikiye ayrılırlar; mizahtan anlayanlar ve mizahtan anlamayanlar!..

Dünyada insanoğlunun başına ne gelmişse mizahtan anlamayanlar sayesinde gelmiştir. Ispartalılar'ın, Cengizhan'ın, Atilla'nın, Napolyon'un, Hitler'in tarihe malolmuş tek bir nükteli sözünü bulamazsınız. Zaten büyük adamlar gülemez. Onlar asık yüzlü, çatık kaşlı, sert bakışlı ve kahraman duruşlu olmak zorundadırlar. Eğer gülerlerse başlarına çok büyük bir felaket gelir. Yani insanlaşırlar, o zaman... Çünkü gülebilmek sıradan ve gerçek insanların  becerebildiği bir iştir. İnsan olmak da adamın başına gelebilecek en büyük felakettir.

Önce en karamsar  olanımızın bile günde bir kaç kez tekrarlamadan duramadığı gülme fiili üstüne bir kaç söz etmek istiyorum... Nedir gülme? Beyinde bir elektrik kontağı (kısa devresi) midir?.. Kafanın geriye atılıp yüz kaslarının yana ve yukarıya doğru gerilmesi midir? Yoksa göğüs kafesinden bazen gürültülü ve kesik bazen de hıçkırığa benzer sesler çıkarması mıdır?


Bilirsiniz insanın en büyük özelliği düşünebilmesidir derler. Hatta "düşünüyorum o halde varım derler." Ama, hayvanlar da az çok düşünür... Hatta kompüterler bizden daha yaman düşünür bazen... Benim bir kompüter satrancım var. Beni hababam yenip duruyor. Yenince de bir takım ışıklarını yakıp söndürüyor, biip bip diyor.  Oysa ben onu arada bir yenince zafer kahkahaları atıyorum. 

İnsanın diğer organik ve sentetik yaratıklara olan gerçek üstünlüğü, düşünme sürecin sonunda gülebilmesidir. İnsanoğlu gülebilme üstünlüğüne ve niğmetine sahip olarak doğan, uzaydaki tek canlıdır. Hatta şöyle bir Almanca deyim öğrendim: "Tiericher ernst"  Yani hayvansı ciddiyet... Kasım kasım kasılmayı, değişmez bir ciddi görünümü hayvanlara, gülmeyi insanlara yakıştırmışlar. 

Biz bu akşam sinir boşalmasının veya gıdıklanmanın neden olduğu gülmeden değil, düşünce sonucu varılan  gülme fiilinden söz etmeye çalışacağız. Yani gülme, komik olan ve mizah sanatını biraz irdelemeye uğraşacağız. Tabii bunu yaparken de elimizden geldiği kadar esnemenizi de önlemeye çalışacağız." Oğuz Aral

15-31 Mayıs - Oğuz Aral Sergisi
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Tophane-i Amire Tekkubbe SalonuDefterdar Yokuşu No:2 Tophane
Karaköy İstanbul

Bazan Böyle Oynayalım Mı, Ne Dersin?


Bazan hiç tanımadığın birine, sırf ona benziyor diye, usulca sokulup "merhaba" der misin?

Bazan akdenizli olduğunu ve yelkenlerinde rüzgar kokusu taşıdığını düşünür müsün?

Bazan taze ekmek, eski kitap, yeni kesilmiş çim, yumuşacık kar kokusu delirtebilir mi seni?

Bazan uzak diyarlara ait efsunlu ve tekinsiz bir hikaye anlatabilir misin?


Bazan  kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı  diye düşünür müsün?

Bazan "ben buyum!" der misin?

Bazan uzun sahiller boyunca, sessiz, usulca yürür müsün?

Bazan unutmanın yalan bir kelime olduğunu düşünür müsün?

Bazan kimsenin ruhu duymadan, gepgece denize girer misin? Dolunay şavkıyorken hemde...


Bazan yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin?

Bazan işsiz kalan birini, "bu hayatı kurabildiğine göre, başka bir hayatı da kurabilirsin" diye teselli eder misin?

Bazan tek başına geldik bu dünyaya, tek başına gideceğiz diye düşünür müsün?

Bazan kendini kaybetmekle, aklını kaybetmek arasında incecik bir çizgi olduğunu kabul eder misin?

Bazan ümit dolu bir haber bekler misin?


Bazan "boşvermişim dünyaya!" der misin?

Bazan tepedeki çimenlikte, yalınayak dolaşarak, yemyeşille masmavinin ortasında uzanarak, hayaller kurarak, rüzgara savurarak, birden bire herşeyden vazgeçer misin?

Bazan bir buluta tutunup, bir kuşun kanadına takılmak, vazgeçmek birdenbire, herşeyden vazgeçmek ister misin?

Bazan şimdi olduğu gibi, şarkı sözleri ve metin cümleleriyle oynayalım mı böyle, ne dersin?

Bazan..........

19 Mayıs 2011 Perşembe

Kitap Okumanın Tekinsiz Güzelliği - Kitap Koşmaca Oyunum.



Melih Cevdet Anday'ın Raziye adlı romanını yıllar önce okumuştum. Unutmuşum. Durup dururken Melih Cevdet Anday nereden aklıma geldi? Hangi dürtü beni onun kitaplarını aramaya itti? İnan bilmiyorum. Bildiğim 3.Kocaeli Kitap Fuarı'ndaki sahaflarda Melih Cevdet Anday'ın kitaplarının izini sürmeye başladığım... Ve ister inan ister inanma... İkinci basım Raziye elime gelince sevinçten havalara uçtum. Aslında kitap hakkında aklımda kalan  pek bir şey yoktu. Hatırladığım, tuhaf bir aşk romanı olduğuydu. Birde cümlelerinin peşi sıra giderken aziz Türkçemin dimağımda bıraktığı o fevkalde lezzetti. Aradan yıllar geçmişti. Benim köprülerimin altından ne sular akmıştı öyle değil mi? Bu günümle dünüm bir mi? Değişmiştim elbette. Sonra önümde daha okunmak için bekleyen yüzlerce kitap dururken, çok eski zamanlarda okuduğum, belki çoğu kimsenin bilmediği bir romanı tekrar okumaya kalkışmak ne kadar doğru bir davranıştı? Çok şükür hesaplı kitaplı, planlı programlı biri değilim. Ayrıca insan hiç sebepsiz bir şeye istek duyuyorsa içindeki bir zorunluluğun ilgili kişi ya da nesneye çektiğine inananlardanım.Yüreğimde bir şey Melih Cevdet Anday'ın kitaplarının peşine düşürmüştü beni. Bu durumlarda asla direnmem. Bırakırım kendimi akıntıya. Hemen teslim bayrağımı çekerim. Melih Cevdet Anday'ın kitapları bana iyi gelecek. Eminim.

Az önce Raziye'yi yıllardan sonra yeniden okumaya başladım. Kitabın ilk sayfalarında Beethoven'in beşinci senfonisi çalmaktaydı. Hemen bilgisayarda bu parçayı buldum. Senfoniyi dinlerken merakla romanı okumaya devam ettim.  Romanın bir yerinde duvardaki acayip bir resimden söz edilir. "Başının çevresinde, göğsünde, yukarı kaldırdığı kollarının üzerinde bir çok insan başı olan, çocuk resimlerine benzer bir kadın resmi idi bu; ilkel bir çizgi ile çizilmişti, anlamını çıkarmak olanaksızdı benim için." der. Sonra bunun Sahrennar adında Devletname'den alınıp büyütülmüş, Adem'den önce yaşayan bir cin sureti olduğu yazar. Hemen sanal ansiklopediden bu bilginin gerçekliğini araştırdırdım. İşte yukarıdaki resme vardım. Sahrennar öyle mi? Yıllar önce bu kitabı okurken, merak ettiğim bir  bilgiye bu kadar kolay ulaşmam mümkün değildi tabii... Sanırım o zaman Sahrennar'ı okuyup geçmiştim. Şimdi öğrenmem hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Beethoven'in beşinci senfonisini dinliyorum. Aklımda Sahrennar... Elimde Melih Cevdet Anday'ın romanı Raziye... Nereye varacağım merak ediyorum... Aziz Türkçemin lezzetine vara vara Melih Cevdet Anday'ın gizliden  tekinsizlik hissi veren cümlelerinin ardında usul usul koşuyorum. Anlayacağın bu kez kitap koşmaca oynuyorum. Bakalım menzilim nereye varacak doğrusu çok merak ediyorum. Şimdi ben kimilerine alelade bir eylem gibi gelen kitap okumayı oyun gibi anlatınca Gülten Akın'ın o güzelim dizeleri aklıma geldi.

"Yağmur yağar akasyalar ıslanır... Bulutlar uçuşur geceleyin... Ben yağmura deli buluta deli... Bir büyük oyun yaşamak dediğin... Beni ya sevmeli ya öldürmeli."

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kahve Molası - Melih Cevdet Anday Rüzgârı..


"Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer..." diye başlar  Melih Cevdet Anday.  Sonra şöyle devam eder: "Bunu daha önce bana bir kâhin söyleseydi, kuşkusuz geri dönmeye kalkmazdım, ama sevdanın nerede, nasıl karşıma çıkacağını düşünmekten belki de olayların sırasını bozardım, zamanı altüst ederdim. Geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan." diye devam eder. Zaman kelimesi geçti ya cümle içinde... Bak... Bir şiirinde ise " Çünkü saatler dardır, her şeyi almaz" der. Severim Melih Cevdet Anday'ı. Garipçilerden biridir. Orhan Veli ve Oktay Rıfat kendisinden bir yaş büyüktürler. İkisi aynı okulun aynı sınıfındayken Melih Cevdet bir yaş küçük olduğu için bir alt sınıfa gider. Şahane dosttur üçü. Benim de dostlarım onlar. Her birini ayrı ayrı severim. Genelde şair diye mi bilinir acaba Melih Cevdet Anday? Oysa şahane romanlar ve oyunlar yazmıştır. Hani yukarıda yazdığım cümleler var ya... Of! Nasıl severim! Raziye adlı romanının ilk cümleleridir. 3. Kocaeli Kitap Fuarı'nda bu yıl çokça sahafların olduğunu görünce... Ne yalan söyleyeyim eski kitaplara daldım. İlla Melih Cevdet Anday'ın eski, basımı olmayan ya da benim kitaplığımda yer almayan kitaplarının peşine düştüm. O sahaf benim bu sahaf senin dolanıyorum. Yoktu. Sahaflardan biri... Bir kadın... "Sizin gibi nokta atışı yapıp, tek bir yazarın kitabını arayan az bulunur. Getireceğim size." dedi. Getirdi. Nadide mücevher gibi aldım elime her birini. Şu Rahatı Kaçan Ağaç kitabı var ya... Hani Hayal Kahvem'e yazmıştım  aynı adlı şiirini bir ara... İşte burada. Bu kitabını Karım Sabahat'e diye yazmış mesela. Ama Telgrafhane adlı kitabının bir bölümünün adı Seni Düşünüyorum'dur. Ve aynı adlı şiirinde o meçhûl sevdiğine seslenir... Emilia... Ben bilmiyorum kim olduğunu Emilia'nın... Çok merak ediyorum doğrusu... "Çocukluğunu düşünüyorum Emilia... Deniz boyundaki ıssız yolu sabahleyin... hani saçların, atkın uçuşurdu rüzgârda... Kokusunu duyuyorum bembeyaz gömleğinin... Seni kucağıma alıyorum Emilia..." Emilia'ya mı sevdalanmıştır? "Amanın bana bir hal oldu... Bir hal oldu a dostlar... Amanın beni bir rüzgâr aldı... A dostlar bir rüzgâr aldı... " der ya bir şiirinde... Emilia'nın saçlarını ve atkısını uçuşturan rüzgâr mıdır şiire konu olan yoksa? Şöyle devam eder şiirine... "Bu rüzgâr ne rüzgârı... Amanın sevda rüzgârı... Sevda rüzgârı a dostlar!" der. Bir elimde Melih Cevdet Anday'ın kitapları... Diğer elimde kahve... Camı aralamıştım az önce... Sokak kapısını mı açtılar ne? Cam sonuna kadar açıldı. Bir rüzgâr esti ince ince... Bu ne rüzgârı ne rüzgârı? Melih Cevdet Anday rüzgârı a dostlar... Melih Cevdet Anday rüzgârı! Kahve molam bitti. Malum yarın bayram. Tatil var. Camı kapatıp kalan işlerime dönmeliyim. Yarın... "Bir misafirliğe gitsem... Bana temiz bir yatak yapsalar... Her şeyi, adımı bile unutup... Uyusam..." Şiiri yazan... Melih Cevdet Anday.

Hey! Cihan Demirci Bugün 3. Kocaeli Kitap Fuarında!

17 Mayıs 2011 Salı

Parkta Dört Kişi Fotoğrafına Bakar Efkârlanırım!


Şu fotoğraf var ya... Of!.. Of ki of yani!... Otur karşısına... Seyret saatlerce. O kadar seviyorum ki anlatamam. Hem bayılıyorum bu fotoğrafa bakmaya. Hem baktıkça... Bööyle içimi buram buram efkâr sarıyor. Diyeceksin ki: "Bakma öyleyse! Bakma! Dertleri zevk edinenlerden misin?" Hımm.. Şimdi düşündüm de... Kendim hakkında yeni bir şey keşfettim gene. Galiba öyleyim. Orhan Veli gibi... İşte şu yukarıdaki dört kişi. Bir parkta fotoğraf çektirmişler. Kim onlar? Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday. Kimisi paltolu, kimisi ceketli. Anlaşılan sonbahar. Bak... Yapraksız arkalarındaki ağaçlar. "Ama ben hiç mahzun olmadım. Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?" Ne var? değil mi? Öyle ya... Ne var? Boşver sen beni... Garip'çilerden biriyim. Bir garip Orhan Veli'cilerden biri. Anlarsın ya hani... Bilgisayar başına oturmuşum. Oturmuşum da bir türkü tutturmuşum. Garibim... Yoksulum... Dokunmayın yarama... Of! Böyleyim işte ne yapabilirim? Orhan Veli gibi... Mektup alır efkârlanırım. Yola çıkar efkârlanırım. Kazım'ın türküsünü söylerler efkârlanırım. Ayrıca ben bir de Parkta Dört Kişi fotoğrafına bayıla bayıla bakarım. Gene efkârlanırım. Ne olacak bunun sonu bilmem?


Aslında ben... Bugün... 3. Kocaeli Kitap Fuarı'nda Melih Cevdet Anday kitaplarının izini  nasıl sürdüğümü anlatacaktım sana biliyor musun? Yazıya bu fotoğrafı koyarak başladım ya... İşte o zaman  olanlar oldu bana. Ardından Orhan Veli'nin o güzelim şiirinin içinde "Kâzım'ın türküsü" geçicince... Kâzım Koyuncu'dan bahsetmiyordu tabii Orhan Veli. Ama benim aklıma Kâzım Koyuncu geldi. Sonra Özcan Alper'in o yürek acıtan Sonbahar adlı filmine damga vuran Hey Gidi Karadeniz adlı türküyü Kâzım'ın türküsü diye dinleyesim gelince... Anladın durumumu değil mi? İlgim dağıldı gene. Bırak ilgimi... Ben darmandağınık oldum şimdi. Biraz mola vermeliyim. Bu yazıya ne niyetle başlamıştım? Bakar mısın halime? Nereden geldim nereye? Böyleyken böyle işte!

15 Mayıs 2011 Pazar

Ben Ne Anlatıyordum Acaba? Caravaggio Mu?



Bu yukarıdaki tablolar ünlü İtalyan ressam Caravaggio'ya ait.  Caravaggio 1571 ile 1610 tarihleri arasında yaşamış. Vay canına sayın seyirciler. Dünyamızda sadece 39 yıl yaşamış biri hakkında 400 yıl sonra Hayal Kahvem'e yazı yazıyorum ya tüylerim diken diken oldu  vallahi. Bir de öyle çılgın bir ressam ki zaten resimlerinden belli. Öyle böyle değil. Yattığı yerde rahat uyusun, zamanında kilise de dahil her türlü geleneğe karşı çıkan, azizleri normal insan gibi resmettiği için dışlanan, yılmayan, savaşan, devrimci ruhlu, öfkeli mizaçlı, çılgın bir zatmış. Ben nerden biliyorum değil mi? Sanal ansiklopediden enine boyuna araştırdım da ordan. Hayatının büyük bir kısmı yoksulluk içinde geçmiş. Mahpus damlarında voltalar atmış. Şehirden şehire kaçarak yaşamış. Allahım yarabbim! Biz normal hayatta hiç bir şeyi yetiştiremezken,  Caravaggio bu kısa ve çılgın  yaşamda  o güzelim sanat eserlerini hangi ara yapmış? Bilmiyorum. Bildiğim ise inandığı şeylerden asla vazgeçmemiş. Savaşmış. Kavgacı biri diyorlar Caravaggio için. Şu yaptığı tablolara baktığımızda sanatında da kavgacı olduğu söylenilmez mi? Ayrıca çirkinliği resme sokan adam deniyor. Zaten çirkinlikten utanmamak gerekir dermiş. O devirde her şey güzellik olarak, kusursuzluk olarak resmedilirken, Caravaggio ise kusurlu insanları, karanlığı  kusursuz bir şekilde öyle resmetmiş ki bakanı ürkütmek ve rahatsızlık vermek istemiş. Zamanının tam bir protest sanatçısı.  




Şimdi şu yukarıdaki Caravaggio tablosuna bakınca David Cronenberg'in  Videorom adlı filminden bazı görüntüler geldi aklıma. Şimdi diyeceksin ki "İlla yazdığın yazıdan bir filme ya da bir öyküye gönderme yapacağım diye kendini bu kadar zorlama!" Yeminle yazdığım yazı ile bir tarafa gönderme yapma çabasında değilim.  Ben bu hafıza denen  şey tuhaf bir kutu  diyorum ya daima.  Ne bileyim? Caravaggio'nun tablosunu görünce filmin bu sahneleri  geldi aklma. Yönetmen Cronenberg için bir şeyler okuyayaım dedim  sonra.. Ne yazmışlar bil bakalım? Sinemanın Picasso'su... Yaa... Bir dakika... Ben ne anlatıyordum? Unuttum vallaha. İyisi mi şuraya güzel bir müzik koyayım da... Aklım gelsin başıma:) 16.12.2010

R.E.M Losing My Religion

Ahmet Ümit Söyleşisine Giderken Kendimi AYLAK KADIN Olmaya Akortladım.

  
Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerlerine göre değişebilir. Bugün, şimdilik "kitap fuarına ilk gittiğim gün"dü, sonra "başka bir şey yaptığım gün" olacak. Saatime baktım. İkiye geliyordu. "Eyvallah!" dedim. Çıktım. Merdivenleri hızla indim.  Sokağa varınca baktım geç kaldığım bir şey yok.  Her şey her zamanki gibiydi: Motor gürültüsü; kalkık yakalı, hızlı yürüyen, kayıtsız insanlar... Karşıda konuşan iki adamı tam ayrılmak üzereyken gördüm. İnsanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünürüm. El sıkışacaklar diye aklımdan geçiridim. Beni şaşırtmadılar. El sıkıştılar.  Kaç kere tecrübe ettim: Her zaman, önümde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlarım. Güzelse, onu geçtikten sonra dönüp bir daha bakarlar. İnsanlardan yenilik beklemek çok saçma.  Otoparktaki arabama doğru yürüdüm. Arabama binerken kaval kemiğimi basamağa çarptım. Canım yandı ama aldırmadım. 3.Kocaeli Kitap Fuarı alanına vardığımda karnım acıkmıştı. Önce yemek yedim. Lokantadan çıkınca gökyüzüne baktım: Bulutlu. Yağmur mu, dolu mu bir şeyler yağdı yağacaktı. Salona doğru seğirttim. Çevreme ilgiyle baktım. Salon tıklım tıklım doludu. Sanki onları tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Gelenlerin çoğu kadındı. Bir de belki iki saatlik aylaklar, dershane kaçakları... Bugün bencildim. Gene de "Şunların arasında sevilmeye değer bir kaç kişi niye olmasın?" diye düşündüm. Tok karın iyimserliği mi yoksa? Bilemedim. Ahmet Ümit'in söyleşisinin başlama saati yaklaştıkça boş yerler doluyordu. Yanıma kimse oturmasın diye ceketimi yan koltuğa koyduğum anda bir kadın yanımdaki koltuğa doğru geldi. Kadının yüzünde sanki koyu vişne bir ağızla Romalı heykel burnundan başka bir şey yoktu. Koyu vişne kıpırdadı: "Sahibi var mı buranın?" dedi. Orada duran ceketimi kucağıma aldım. Kadın oturdu. Hiç şaşırtmadı beni. En tahammül etmediğim insan hâli... Hemen konuşmaya yeltendi. Eğilip kulağıma doğru: "Kitap fuarındaki konferanslarda bazen elimde bir kitapla bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok delikanlı vardır burada bilseniz. Laf atarlar. O zaman dünyada en kötü şey kadın yaratılmakmış gibi gelir." dedi. Bir an cebimden para çıkarıp "Konferans bitene kadar konuşmazsan bu para senin olur; konuşursan geri alırım," demek aklımdan geçti. Bu kadını tanımıyordum. Tanımak istemiyordum. Bana neden bahsediyordu? Ne demeliydim şimdi? Ben bunları düşünürken kadın tekrar eğilip "Adınız?" dedi. Gözlerimden şeytani bir ışık geçtiğini hissettim. Tebbessüm ederek "Öğreneceksiniz." dedim. "Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor." Sustum. Elimdeki Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı kitabını gösterdim. "Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz. Ahmet Ümit'in kitaplarını okuyan biriyim. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelir bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin?" dedim. Şaşkınlıkla korku arası gidip gelen mavi gözlerini kocaman açarak bana baktı.  Aldırmadan devam ettim. "Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş. "Sen" sevilir, değil mi?" dedim. Kadın ne söyleyeceğini bilemedi. İçimde dayanılmaz, korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendimi güç tuttum. Kadın ne olduğunu anlayamadı. Bir meczuptan kaçar gibi yanımdan apartopar kalktı, arkasına bakmadan hızla uzaklaştı. Kadının çıkmasıyla Ahmet Ümit salona girdi.  İnsanların ezberlenmiş hareketler yaptığını düşünürüm demiştim. Şaşırtmadılar beni... Bir alkış... Bir tufan... Kalabalıkla ilgim kesiliverdi. Yüzümü Ahmet Ümit'e çevirdim. Şimdi yine aylaktım.

 
NOT: Yusuf Atılgan'ın muhteşem kitabı Aylak Adam'ın bazı cümlelerini kullanarak bir yazı yazmayı denedim. Yazarın yattığı yer nurla dolsun.  Bugün  Aylak Kadın olmak istedim.

Cennetteki Yabancılar çizgi roman karesini kullandım.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Canım Sevdiğim Bir Müziği Dinlemek İstedi.

 
 
Hey! 1964 yapımı ve 47 yıldır hafızalardan silinmeyen bir film ve film müziği... ZORBA... Eğer seyretmediysen ve bu müziği dinlemediysen inan ki üzülürüm senin için. Zorba atlanacak bir film ve müzik asla değildir. Nicos Kazancakis'in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanmış, tam bir  Ege-Akdeniz ruhunu yansıtan, hey, gönlünce şu  anı yaşa felsefesini seyredene geçiren, haydi kalkalım sirtaki oynayalım  dedirten şahane bir filmdir bana göre. Bu filmin kahramanı  Aleksi Zorba özgürlüğüne düşkündür. Gamsızdır. Dünyaya ilk kez bakıyormuş gibi hayretle, dünyaya son kez bakıyormuş gibi minnetle bakar. Köylüdür. Toprak adamıdır. Yemek içmek için çalışır. İki lokmasını çekinmeden herkesle paylaşır. Çok tüketmek için  değil, acısıyla tatlısıyla  keyifli bir ömür sürmek için yaşadığımızı hatırlatır. Hey! Ben aslında Aleksi Zorba'yı  anlatmayacaktım. Bu filmin o dünyalar güzeli müziğini Hayal Kahvem'e koyacaktım. Müziği dinleyecektim. Hayatın gelmişine geçmişine diyecek ve kalkıp sirtaki oynayacaktım!Şimdi yapacağım işteeee! Heeeeyyy!

Ben Şehrimi Çok Seviyorum.



Genelde canıtez, aceleci ve sabırsız  biriyim. Ayrıca hevesler konusunda fazlaca iştahlı ve meraklı bir bünyem olduğu söyleyebilirim. Duygularımı ve akabinde tabiyatıyla davranışlarımı abarttığım konusunda şöhret sahibi olduğumu da açıkca itiraf edebilirim. Ama sana bir şey söyleyeyim mi ölümlü olduğumuz bilincine vardığımdan beri hüzün içsesim olmuştur benim.  Hayat bana  karamizah gibi gelir. Doğru.  Her işimi aceleye getirebilirim. Sabırsız hâllerim çoktur. Ama şu ölümlü dünyada bana mutluluk verecek hiçbir şeyi geçiştirmek istemem. Asla aceleye getirmem. Sevdiğim hiç bir şeyi hızla tüketmeyi sevmem. Niye yazıyorum bunları biliyor musun? Bugün 3. Kocaeli Kitap Fuarı başladı. Cumartesi etkinlikleri işte burada yazıyor. Onlarca konferanslar, paneller, söyleşiler, imza programları var. Şimdi sen benim o konferans senin bu panel benim, o söyleşi senin  bu imza programı benim aceleyle koşuşturacağımı sanıyorsun  öyle değil mi? Yanılıyorsun. Bugün önce Ahmet Ümit'in söyleşisine gireceğim. Sonrasında  saati denk gelirse İsmet Özel'i dinleyeceğim. O kadar.  Kitap satın almam bugün. Sadece kitapların arasında usul usul dolanmak istiyorum. Önümde daha yedi gün var. Hiç acele etmeye niyetim yok.  Ben şehrimi çok seviyorum. Kitap okumayı da kitabı bir nesne olarak seyretmeyi de çok seviyorum. Keyif benim değil mi? Şehrimde yılda bir kez olan kitap fuarının keyfini hiç aceleye getirmeden, bıkmadan usanmadan sonuna kadar süreceğim. Şimdi hazırlanmalıyım. Az sonra buram buram kitap kokusunu içime doya doya çekeceğim. Bana bu mutluluğu yaşatan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yetkililerine çok teşekkür ederim.

13 Mayıs 2011 Cuma

İstanbul 1. Festivali Kapsamında Oğuz Aral Sergisi'ne Gitmeden Durmam Mümkün Değil!


Yok... Bak şimdi... ÇROP 'ta görüp, hemen yukarıya iliştirdiğim bu davetiyeyi okur okumaz, "Gene mi buldun İstanbul'da bir festival? Yarın sizin şehrin kitap fuarı başlamıyor mu? Yetmiyor mu sana? Pes artık!" demeye niyetleniyorsan  eğer... Aman diyeyim... Sakın ha! Boşuboşuna nefesini hiiiççç tüketme. Sana tüm samimiyetimle bir şey söyleyeceğim. Bu festivale benim gitmeden durmam mümkün değil. Ben gitmesem bile  yüreğim  gider yemin ederim. Gırgır çocuklarıydık biz... Gırgırrr!.. Dikkatini çekerim. Oğuz Aral'ın adının geçtiği bir daveti okuyup nasıl görmezden gelebilirim? Bünyeme ters düşer. Yapamam. Mümkün değil. Kısmetse 15-31 Mayıs arasında bir gün vakit bulup illa ki  1. Mizah Festivali Kapsamındaki Oğuz Aral Sergisi'ne  gideceğim.

...

Oğuz Aral Gırgır dergisinin kurucusuydu. Günümüzde eğer mizah dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden mizah dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. Gırgır o vakitler ailem "kızlara göre değil" dese de, gizli gizli ama illa ki  okuduğum bir dergiydi. Çizgileriyle beni büyülerdi. Taşra şehrinde yaşayan benim gibi hayalperest biri için Gırgır okuldan daha okul olmuştur bile diyebilirim. O günlerden kalma gizli bir sevda  vaziyeti vardır haftalık mizah dergileriyle aramda... En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi! 2004 yılında kaybettiğimiz Oğuz Aral'ı  saygı ve rahmetle anıyorum. Diyeceğim odur ki...  Benim bu festivale kayıtsız kalamam mümkün değil. Oğuz Aral sergisine  illa ki gideceğim.


15-31 Mayıs arasında sürecek olan Oğuz Aral Sergisi'nin
Açılış kokteyli
15 Mayıs 2011, Saat 17.30Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Tophane-i Amire Tekkubbe SalonuDefterdar Yokuşu No:2 Tophane
Karaköy İstanbul

Bir Kitabın Tadını Ve Melodisini Arama Çalışmalarım - Günaydın Hüzün


Acaba kitabın adı mıydı ilgimi çeken? Çünkü muhteşem bir kitap ismiydi. Günaydın Hüzün. Hüzün kelimesinin sadece anlamını değil melodisini de çok severim. İçinde hüzün barındıran her şey  ilgimi çeker.  Hilmi Yavuz'un "Hüzün ki en çok yakışandır bize. Belki de en çok anladığımız." dizeleri manifestomdur  desem gene  abarttığımı düşüneceğine eminim. Ya Attila İlhan'ın o dünyalar güzeli dizeleri...  "Hayat zamanda iz bırakmaz... Bir boşluğa düşersin bir boşluktan... Birikip yeniden sıçramak için... Elde var hüzün." Neyse. Takılmamalıyım şiirlerin hüzünlü büyüsüne. Zira şiir çarpması  için zamanlama hiç uygun değil. Şimdi bir kitabın ağına düşme, tadını sürme, melodisini arama vakti. Kitabın adı Günaydın Hüzün. Yazarı Françoise Sagan. Tanımıyorum. Sagan soyadı nedense çok tanıdık geldi. Kozmos'un yazarı Carl Sagan sebebiyle belki. Ama  Françoise Sagan'ın hiç bir kitabını okumadığımı çok iyi biliyorum. Tuhaf. Bu kitabı kitapçıdan satın almadım. İnternet üzerinden siparişle gelmişti. Bir süredir ofisteki odamda diğer kitaplarımın arasında duruyordu. Sipariş vererek satın aldığıma göre illa ki bir yerde adını duymuş ya da okumuş olmalıyım. Nerede, ne zaman hatırlamıyorum. Bugün yoğun bir iş programım vardı. İkindiden sonra rahatladım. Biraz kitap okumak istedi canım. Onca zamandan sonra bu kitabı elime aldım.Ofisteki koltuğumda iyice arkama yaslandım. Ayaklarımı yandaki kesona uzarttım.Okumaya başladım.


İlk paragrafında şöyle yazıyordu:  "Sıkıntısı, sevecenliği bir saplantı gibi peşimi bırakmayan bu bilinmedik duyguya o adı, o güzel, o ciddî hüzün adını koymaktan çekiniyorum. Bu öyle eksiksiz, öyle bencil bir duygu ki, neredeyse utanacağım geliyor, oysaki hüzün bana her zaman saygıdeğer görünmüştür. Bu hüznü tanımazdım, sadece can sıkıntısını, pişmanlığı daha da seyrek, vicdan azabını bilirdim. Bugün bir şey, ipek gibi, sinir bozucu ve sevecen, içimde kanatlanıyor ve beni ötekilerden ayırıyor." Yorgundum. Hatta oldukça debdebeli bir gün geçirmiştim. Sinirlerim gergindi. Kitabın cümleleri zorlamıyordu beni. Bilakis su gibi akıyor, bünyemde rahatlama hissi yaratıyordu. Onyedi yaşındaki Cecile'in anlattıklarıydı. Paragraf paragraf kolaylıkla ilerlemiş, yüz otuz dört sayfalık kitabın neredeyse elli sayfasını geride bırakmıştım. Sonra kitabı kapattım. Çantama attım. Spora gittim. Eve geldim.  Duş aldım. Yemek hazırladım. Yarınki yemekleri yoluna soktum. Kitap basit konusuna rağmen çekmişti beni. Okumaya kaldığım yerden devam ettim. Kitap son cümleleri gibi bir his bırakarak kolaylıkla bitti. "O zaman içimde bir şey yükseliyor, gözlerim kapalı, adıyla selamladığım bir şey: Günaydın Hüzün."

 

Tuhaf! Kitap bir tat bırakmıştı dimağımda. Ne olduğunu çözemiyordum. Mutfağa gittim. Kitabın üçüncü bölümünde Cecile'in yaptıklarını aynen yaptım. Bir fincan kahve ve bir portakalla gidip balkonun basamağına rahat rahat kuruldum: ve gecenin keyfini çıkarmaya koyuldum:  Portakalı ısırıyordum. Şekerli suyu ağzımın içini ıslatıyordu. Hemen ardından kaynar kaynar bir yudum kahve, ve yeniden meyvenin serinliği. Daha önce portakalla kahve içmeyi hiç denememiştim. Tadı damağıma uydu. Hoşuma gitti. Yok kitabın verdiği böyle bir tad değildi. Daha önce tanıyıp şimdi hatırlamadığım bir melodiydi belki. Yazarını merak ettim. Az önce sanal ansiklopediye girdim. 1935 doğumlu Fransız oyun, roman ve senaryo yazarıymış Françoise Sagan. Günaydın Hüzün'ü onsekiz yaşındayken yazmış. Şimdi sıkı durmanı istiyorum.  Günaydın  Hüzün adlı bu roman, Simon&Garfunkel'in The Sounds of Silence adlı şarkısına esin kaynağı olmuş. Gözlerime inanamadım. Hemen bu parçayı buldum. Dinleme başladım. Sessizliğin Sesi...  Günaydın Hüzün'ün, Simon&Garfunkel'e  esin kaynağı olup olmadığını bilmiyorum ama kitabın tanıdık melodisiyle bu parçanın melodisi birbirine  sahiden yakın.

selam karanlık, eski dostum
işte yine geldim seninle konuşmak için
çünkü yavaş yavaş büyüyen bir görüntü
tohumlarını bıraktı beynime ben uyurken
ve orada büyüyen görüntü
hala duruyor
sessizliğin sesinde

12 Mayıs 2011 Perşembe

Evreşe Yolları Dar Olmasına Dar Da, Sahiden Börek Pişirilir Mi Fırınlarında?


Cemal Süreya'nın şiirini bilir misin?
"Evreşe,
Tek türküsüyle var olan ela gözlü kasaba
Bir çocuğum olsun isterdim senden" der ya..

Yoo.. Biliyorum Evreşe deyince, ilkin aklımıza Cemal Süreya'nın bu dizeleri gelmiyor.. Ne geliyor? O güzelim Evreşe türküsü.. "Evreşe yolları dar.. Daarr.. Bana bakma benim yarim var." Evreşe neresi acaba? Çok öğrenmek istiyorum.. "Bir fırın yaptırdım, doldurdum ekmekleri.. Gel beraber yiyelim yaptırdım börekleri" diye devam ediyor ya bu türkünün sözleri.. Ne yalan söyleyeyim yollarının dar olup olmadığından çok, acaba fırınlarında sahiden börek pişiriliyor mu diye daha çok merak ediyorum. Eh, pişiriliyorsa eğer mutlaka görmek istiyorum. Görünce börekleri, dayanamam yemek isterim tabii.. İyi de Evreşe neresi ki? Neden türkülerimizde geçen yerleri öğretmezler Coğrafya derslerinde diye eğitim sistemimize sinir olacak bir şey buldum gene iyi mi? Şimdi sordum hazreti googla.. Hiç bekletmedi beni hiiçç.. Cevapladı bir kerede.. Evreşe Çanakkale'nin Gelibolu Belediyesi'ne bağlıymış..


Heyy! Şimdi yazarken aklıma geldi.. Hani Yılmaz Erdoğan'ın filmi Organize İşler'i hatırladın mı? Hani başrolünde ne Yılmaz Erdoğan ne Cem Yılmaz ne Tolga Çevik ya da Özge Namal vardır o filmde.. Başroldeki kim mi? Organize İşler'de o güzeller güzeli İstanbul başroldedir. Bana göre böyledir tabii ki.. Şahane bir filmdir.. Tamam..  Evreşe esprisi geçmiyor muydu Organize İşler'de? Tolga Çevik vardı ya filmde.. Hani  süpermendi.. Ama Kriptonsuzdu da hatırlasana Evreşeli'ydi.. "Evreşe'nin yolları aslında dar değildir de, yolları dar türküsü çok meşhurdur" muhabbeti geçiyordu bu filmde.. Yarabbim.. Nerden aklıma geldi Evreşe şimdi? Canım fırında pişirilmiş börek mi istedi? Eyvahh! Ben bu iştahla yusyuvarlak bir şey olacağımdan korkmuyorum da aklıma takıldı ya bir kere.. İlla Evreşe'ye gideceğim diye tutturacağımdan korkuyorum. Şeyy.. Laf aramızda  gerçekten Evreşe'nin yollarının darlığını değil de fırınlarında börek pişiriliyor mu, daha çok merak ediyorum. Hey gidi Evreşe... "Sırtındaki yeleği ben örmedim ki yarim.. Kızlarla konuşurken ben görmedim ki yarim.. Evreşe yolları dar darrr!.. Bana bakma benim yarim varrr!" Off! Bir türküden hevesle... Evreşe'ye gidebilirim... Yok artık!. Neler merak ediyorum görüyor musun? Vay başıma gelenler!      10.09.2010


11 Mayıs 2011 Çarşamba

Travis Louie Benim Ruh İkizim Mi?


Bu fotoğrafları ilk gördüğümde çarpıldım diyebilirim. Gözlerime inanamadım. Evet, evet... Gözlerime inanamadım da şaşırdım kaldım. Yoo... Sadece şaşırmakla kalsam neyse ayrıca hayretler içinde kaldım iyi mi? Hayretler içinde kalınca, bu sefer gözlerimi öyle bir açmışım ki gözbebeklerim yerlerinden fırlayacak sandım... Hatta kalakaldım.. Ve donakaldım tabii ki. Sonra iyice karıştım! Niye mi? Çünkü bu fotoğraflar Travis Louie'nin çizdiği tiplemelerdi. İyi ama... Olamaz! Bak bir şey itiraf edeceğim.. Bunlar var ya esas benim rüyalarımın tipleri! Olamaz ya! Tamam... Elimden gelmiyor. Tanrı benden esirgemiş ne yazık ki çizim yeteneğini. Ama çizgilerin büyüsüne kapılıp rüya gören ya da hayal kuran bir ruhla cezal.... Yok ben cezalandırmış diyemeyeceğim... Bence ödüllendirmiş beni. Evet... Evet... Çok şükür Tanrı beni çizgilerin büyüsüne kapılıp hayal kurmakla ödüllendirmiş. Hayal kurup rüya görmek kötü bir şey değil ki. İyi de Travis Louie ile aynı rüyaları nasıl görebiliriz peki? Ben becerip çizemedim, o yetenekli biri olunca benden önce çizdi demek ki! Ne diyeceğimi bilemiyorum! Yoksa Travis Louie benim ruh ikizim mi?

Caro Emerald'dan A Night Like This'i Dinleyesim Geldi.

 
 

10 Mayıs 2011 Salı

Tanrım, Bu Coşku Beni Terketmesin!


"Gözün aydın olan oldu sonundaa.. Sonunda!" diye bir şarkı vardır ya... Eyvah!.. Of, üzülüyorum senin için valla! Bakar mısın olana?  Bu cumartesi  şehrimin kitap fuarı başlıyor. 3.Kocaeli Kitap Fuarı! Eh, biliyorsun beni. Abartacağımdan korkup endişeye düştün tabii. Haklısın. Çok haklısın. Yazarım da yazarım. Hem nasıl abartırım. Allahım Yarabbim. Ben ne şanslı bir insanım! Sevdiğim yazar ve şairler  şehrime  geliyor. Hangi birini söylesem ki. 400 yazar, 315 yayınevi... Yok tamam burada kesiyorum. İçim içime sığmıyor. Devam edersem sevindirik yazımı uzatırım. Yarın sabah tanıtım toplantısına katılacağım. Sonra kusura bakma ama ballandıra ballandıra anlatacağım... Aaaa! Benim şehrim! Benim şehrimin kitap fuarı! İşte başladım yazmaya.  Peşin peşin söylüyorum. Yazdım. Yazıyorum. Yazacağım! Tanrım, bu coşku beni terk etmesin!  Peki seni... Seni... Tanrım, koru onu! Koru onu!   http://www.kocaelikitapfuari.com/etkinlik.html


Kahve Molası - Yapayalnız, Kimsesiz, Metrûk Bir Silûet...


Şimdi ekleyeceğim fotoğraflar beni çok etkilemişti biliyor musun? Böyle bodoslama yazıya başladığım için kusuruma bakma. Kahve molası verdim. Kısa bir yazı yazmaktı niyetim. Ben... Hani geçen hafta Beyoğlu'na gitmiştim ya... Fransız Kültür Merkezi önünde şaka yollu Metin Üstündağ'ın bankını aramıştım hani. Bir el sanki binadan içeri itmişti beni. Şiir dinletisinden önce, FKM'nin duvarlarındaki işte bu fotoğraflarla burun buruna gelmiştim. Bugün gibi hâlimi çok iyi hatırlıyorum. Mûtedil bir suya dalar gibi bir fotoğraftan diğerine teker teker dalıp çıkmıştım.  Nerede ve kimin olduğunu bilmediğim bu ev içimi acıtmıştı ne yalan söyleyeyim. Hazırlıksızdım belki. Niyetim fotoğraf sergisi gezmek değildi ya. Ne bileyim? Bu fotoğraflar acı birşeyler anlatıyorlardı sanki. Her bir fotoğrafın yanında uzun uzun yazılar vardı. Ben bir süre o yazıları okumadan sadece fotoğraflara bakmayı tercih etmiştim.


Sonra fotoğrafların yanındaki yazıları okumaya başladım.  Daha önce  Alexandre Vallaury adını duymuş muydun? Ben bilmiyordum. 1850 yılında İstanbul'lu lavanten bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş. Çok önemli bir mimar Alexandre Vallaury. Üstelik bildiğim pek çok binanın mimarı. İstanbul Erkek Lisesi'nin mesela. İstanbul Arkeoloji Müzesi. Galata'daki Osmanlı Bankası Binası. Başka binalar da var tabii. Benim bildiklerim bunlar. Hey! Pera Palas'ın da mimarı Alexandre Vallaury'miş. Binaları bilip mimarını tanımamak ne fena! Öğrendim ya şimdi hoşuma gitti.

Peki görüntüsüyle içimi acıtan bu metrûk binayla Alaxandre Vallaury'nin ne ilgisi vardı? 1898 yılında bir Fransız firma Büyükada'nın  Manastır Tepesi'ne bir otel inşa ettirmiş.  İşte bu yazlık otelin mimarı gene Alaxandre Vallaury. Neye niyet neye kısmet. İnsanlar gibi evlerin kaderlerini de felek belirliyor besbelli.  İnşaatın ardından padişah hangi sebepten bilinmiyor, kullanım izni vermiyor bu otele.  Birden yazgısı değişiyor binanın. Eleni Zafari adlı bir kadın satın alarak, yazlık otel olarak inşa edilen binayı yetimhane çeviriyor. Fransız Kültür Merkezi'nde, "Hayalet" adlı bu sergideki duvar yazılarını kendisi de  mimar olan yazar Enis Batur hazırlamış. Düşünebiliyor musun yazlık otel olarak inşa edilen bu bina yarım yüzyıl yetimhane olarak kullanılmış. Daha sonra neredeyse gene yarım yüzyıl kendi kaderine terk edilmiş. Bu bina, Japonya’daki bir ahşap karkaslı külliyenin ardından, yeryüzünün en büyük ahşap ikinci yapısı sayılıyormuş. Binanın fotoğraflarına bakınca kimsesiz kalmış gibi görünmüyor mu? Yapayalnız, kimsesiz, metrûk bir siluet... Öğrendim ki otel olarak inşaa edilen, sonra yetimhaneye dönüşen, daha sonra yalnızlığa terkedilen bu  binanın tekrar otel olmasına karar verilmiş. Kahve molası yazılarımı kısa tutmaktı niyetim. Gene uzattım. Yoo... Kesmeliyim burada. Sanırım Enis Batur'un cümleleriyle yazımı toparlamak en doğru hareket... 

"Dönüş vapurunda, akşam ağır ağır inerken, gizlice tüttürmek için dışarı çıktım." diyor Enis Batur. "Büyükada’nın tepesinde gördüğüm dolgun bir bulutu gülümseyen bir insan yüzüne benzettiğimi kimseye söylemedim."