15 Mayıs 2011 Pazar

Ahmet Ümit Söyleşisine Giderken Kendimi AYLAK KADIN Olmaya Akortladım.

  
Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerlerine göre değişebilir. Bugün, şimdilik "kitap fuarına ilk gittiğim gün"dü, sonra "başka bir şey yaptığım gün" olacak. Saatime baktım. İkiye geliyordu. "Eyvallah!" dedim. Çıktım. Merdivenleri hızla indim.  Sokağa varınca baktım geç kaldığım bir şey yok.  Her şey her zamanki gibiydi: Motor gürültüsü; kalkık yakalı, hızlı yürüyen, kayıtsız insanlar... Karşıda konuşan iki adamı tam ayrılmak üzereyken gördüm. İnsanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünürüm. El sıkışacaklar diye aklımdan geçiridim. Beni şaşırtmadılar. El sıkıştılar.  Kaç kere tecrübe ettim: Her zaman, önümde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlarım. Güzelse, onu geçtikten sonra dönüp bir daha bakarlar. İnsanlardan yenilik beklemek çok saçma.  Otoparktaki arabama doğru yürüdüm. Arabama binerken kaval kemiğimi basamağa çarptım. Canım yandı ama aldırmadım. 3.Kocaeli Kitap Fuarı alanına vardığımda karnım acıkmıştı. Önce yemek yedim. Lokantadan çıkınca gökyüzüne baktım: Bulutlu. Yağmur mu, dolu mu bir şeyler yağdı yağacaktı. Salona doğru seğirttim. Çevreme ilgiyle baktım. Salon tıklım tıklım doludu. Sanki onları tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Gelenlerin çoğu kadındı. Bir de belki iki saatlik aylaklar, dershane kaçakları... Bugün bencildim. Gene de "Şunların arasında sevilmeye değer bir kaç kişi niye olmasın?" diye düşündüm. Tok karın iyimserliği mi yoksa? Bilemedim. Ahmet Ümit'in söyleşisinin başlama saati yaklaştıkça boş yerler doluyordu. Yanıma kimse oturmasın diye ceketimi yan koltuğa koyduğum anda bir kadın yanımdaki koltuğa doğru geldi. Kadının yüzünde sanki koyu vişne bir ağızla Romalı heykel burnundan başka bir şey yoktu. Koyu vişne kıpırdadı: "Sahibi var mı buranın?" dedi. Orada duran ceketimi kucağıma aldım. Kadın oturdu. Hiç şaşırtmadı beni. En tahammül etmediğim insan hâli... Hemen konuşmaya yeltendi. Eğilip kulağıma doğru: "Kitap fuarındaki konferanslarda bazen elimde bir kitapla bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok delikanlı vardır burada bilseniz. Laf atarlar. O zaman dünyada en kötü şey kadın yaratılmakmış gibi gelir." dedi. Bir an cebimden para çıkarıp "Konferans bitene kadar konuşmazsan bu para senin olur; konuşursan geri alırım," demek aklımdan geçti. Bu kadını tanımıyordum. Tanımak istemiyordum. Bana neden bahsediyordu? Ne demeliydim şimdi? Ben bunları düşünürken kadın tekrar eğilip "Adınız?" dedi. Gözlerimden şeytani bir ışık geçtiğini hissettim. Tebbessüm ederek "Öğreneceksiniz." dedim. "Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor." Sustum. Elimdeki Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı kitabını gösterdim. "Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz. Ahmet Ümit'in kitaplarını okuyan biriyim. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelir bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin?" dedim. Şaşkınlıkla korku arası gidip gelen mavi gözlerini kocaman açarak bana baktı.  Aldırmadan devam ettim. "Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş. "Sen" sevilir, değil mi?" dedim. Kadın ne söyleyeceğini bilemedi. İçimde dayanılmaz, korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendimi güç tuttum. Kadın ne olduğunu anlayamadı. Bir meczuptan kaçar gibi yanımdan apartopar kalktı, arkasına bakmadan hızla uzaklaştı. Kadının çıkmasıyla Ahmet Ümit salona girdi.  İnsanların ezberlenmiş hareketler yaptığını düşünürüm demiştim. Şaşırtmadılar beni... Bir alkış... Bir tufan... Kalabalıkla ilgim kesiliverdi. Yüzümü Ahmet Ümit'e çevirdim. Şimdi yine aylaktım.

 
NOT: Yusuf Atılgan'ın muhteşem kitabı Aylak Adam'ın bazı cümlelerini kullanarak bir yazı yazmayı denedim. Yazarın yattığı yer nurla dolsun.  Bugün  Aylak Kadın olmak istedim.

Cennetteki Yabancılar çizgi roman karesini kullandım.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Canım Sevdiğim Bir Müziği Dinlemek İstedi.

 
 
Hey! 1964 yapımı ve 47 yıldır hafızalardan silinmeyen bir film ve film müziği... ZORBA... Eğer seyretmediysen ve bu müziği dinlemediysen inan ki üzülürüm senin için. Zorba atlanacak bir film ve müzik asla değildir. Nicos Kazancakis'in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanmış, tam bir  Ege-Akdeniz ruhunu yansıtan, hey, gönlünce şu  anı yaşa felsefesini seyredene geçiren, haydi kalkalım sirtaki oynayalım  dedirten şahane bir filmdir bana göre. Bu filmin kahramanı  Aleksi Zorba özgürlüğüne düşkündür. Gamsızdır. Dünyaya ilk kez bakıyormuş gibi hayretle, dünyaya son kez bakıyormuş gibi minnetle bakar. Köylüdür. Toprak adamıdır. Yemek içmek için çalışır. İki lokmasını çekinmeden herkesle paylaşır. Çok tüketmek için  değil, acısıyla tatlısıyla  keyifli bir ömür sürmek için yaşadığımızı hatırlatır. Hey! Ben aslında Aleksi Zorba'yı  anlatmayacaktım. Bu filmin o dünyalar güzeli müziğini Hayal Kahvem'e koyacaktım. Müziği dinleyecektim. Hayatın gelmişine geçmişine diyecek ve kalkıp sirtaki oynayacaktım!Şimdi yapacağım işteeee! Heeeeyyy!

Ben Şehrimi Çok Seviyorum.



Genelde canıtez, aceleci ve sabırsız  biriyim. Ayrıca hevesler konusunda fazlaca iştahlı ve meraklı bir bünyem olduğu söyleyebilirim. Duygularımı ve akabinde tabiyatıyla davranışlarımı abarttığım konusunda şöhret sahibi olduğumu da açıkca itiraf edebilirim. Ama sana bir şey söyleyeyim mi ölümlü olduğumuz bilincine vardığımdan beri hüzün içsesim olmuştur benim.  Hayat bana  karamizah gibi gelir. Doğru.  Her işimi aceleye getirebilirim. Sabırsız hâllerim çoktur. Ama şu ölümlü dünyada bana mutluluk verecek hiçbir şeyi geçiştirmek istemem. Asla aceleye getirmem. Sevdiğim hiç bir şeyi hızla tüketmeyi sevmem. Niye yazıyorum bunları biliyor musun? Bugün 3. Kocaeli Kitap Fuarı başladı. Cumartesi etkinlikleri işte burada yazıyor. Onlarca konferanslar, paneller, söyleşiler, imza programları var. Şimdi sen benim o konferans senin bu panel benim, o söyleşi senin  bu imza programı benim aceleyle koşuşturacağımı sanıyorsun  öyle değil mi? Yanılıyorsun. Bugün önce Ahmet Ümit'in söyleşisine gireceğim. Sonrasında  saati denk gelirse İsmet Özel'i dinleyeceğim. O kadar.  Kitap satın almam bugün. Sadece kitapların arasında usul usul dolanmak istiyorum. Önümde daha yedi gün var. Hiç acele etmeye niyetim yok.  Ben şehrimi çok seviyorum. Kitap okumayı da kitabı bir nesne olarak seyretmeyi de çok seviyorum. Keyif benim değil mi? Şehrimde yılda bir kez olan kitap fuarının keyfini hiç aceleye getirmeden, bıkmadan usanmadan sonuna kadar süreceğim. Şimdi hazırlanmalıyım. Az sonra buram buram kitap kokusunu içime doya doya çekeceğim. Bana bu mutluluğu yaşatan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yetkililerine çok teşekkür ederim.

13 Mayıs 2011 Cuma

İstanbul 1. Festivali Kapsamında Oğuz Aral Sergisi'ne Gitmeden Durmam Mümkün Değil!


Yok... Bak şimdi... ÇROP 'ta görüp, hemen yukarıya iliştirdiğim bu davetiyeyi okur okumaz, "Gene mi buldun İstanbul'da bir festival? Yarın sizin şehrin kitap fuarı başlamıyor mu? Yetmiyor mu sana? Pes artık!" demeye niyetleniyorsan  eğer... Aman diyeyim... Sakın ha! Boşuboşuna nefesini hiiiççç tüketme. Sana tüm samimiyetimle bir şey söyleyeceğim. Bu festivale benim gitmeden durmam mümkün değil. Ben gitmesem bile  yüreğim  gider yemin ederim. Gırgır çocuklarıydık biz... Gırgırrr!.. Dikkatini çekerim. Oğuz Aral'ın adının geçtiği bir daveti okuyup nasıl görmezden gelebilirim? Bünyeme ters düşer. Yapamam. Mümkün değil. Kısmetse 15-31 Mayıs arasında bir gün vakit bulup illa ki  1. Mizah Festivali Kapsamındaki Oğuz Aral Sergisi'ne  gideceğim.

...

Oğuz Aral Gırgır dergisinin kurucusuydu. Günümüzde eğer mizah dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden mizah dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. Gırgır o vakitler ailem "kızlara göre değil" dese de, gizli gizli ama illa ki  okuduğum bir dergiydi. Çizgileriyle beni büyülerdi. Taşra şehrinde yaşayan benim gibi hayalperest biri için Gırgır okuldan daha okul olmuştur bile diyebilirim. O günlerden kalma gizli bir sevda  vaziyeti vardır haftalık mizah dergileriyle aramda... En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi! 2004 yılında kaybettiğimiz Oğuz Aral'ı  saygı ve rahmetle anıyorum. Diyeceğim odur ki...  Benim bu festivale kayıtsız kalamam mümkün değil. Oğuz Aral sergisine  illa ki gideceğim.


15-31 Mayıs arasında sürecek olan Oğuz Aral Sergisi'nin
Açılış kokteyli
15 Mayıs 2011, Saat 17.30Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Tophane-i Amire Tekkubbe SalonuDefterdar Yokuşu No:2 Tophane
Karaköy İstanbul

Bir Kitabın Tadını Ve Melodisini Arama Çalışmalarım - Günaydın Hüzün


Acaba kitabın adı mıydı ilgimi çeken? Çünkü muhteşem bir kitap ismiydi. Günaydın Hüzün. Hüzün kelimesinin sadece anlamını değil melodisini de çok severim. İçinde hüzün barındıran her şey  ilgimi çeker.  Hilmi Yavuz'un "Hüzün ki en çok yakışandır bize. Belki de en çok anladığımız." dizeleri manifestomdur  desem gene  abarttığımı düşüneceğine eminim. Ya Attila İlhan'ın o dünyalar güzeli dizeleri...  "Hayat zamanda iz bırakmaz... Bir boşluğa düşersin bir boşluktan... Birikip yeniden sıçramak için... Elde var hüzün." Neyse. Takılmamalıyım şiirlerin hüzünlü büyüsüne. Zira şiir çarpması  için zamanlama hiç uygun değil. Şimdi bir kitabın ağına düşme, tadını sürme, melodisini arama vakti. Kitabın adı Günaydın Hüzün. Yazarı Françoise Sagan. Tanımıyorum. Sagan soyadı nedense çok tanıdık geldi. Kozmos'un yazarı Carl Sagan sebebiyle belki. Ama  Françoise Sagan'ın hiç bir kitabını okumadığımı çok iyi biliyorum. Tuhaf. Bu kitabı kitapçıdan satın almadım. İnternet üzerinden siparişle gelmişti. Bir süredir ofisteki odamda diğer kitaplarımın arasında duruyordu. Sipariş vererek satın aldığıma göre illa ki bir yerde adını duymuş ya da okumuş olmalıyım. Nerede, ne zaman hatırlamıyorum. Bugün yoğun bir iş programım vardı. İkindiden sonra rahatladım. Biraz kitap okumak istedi canım. Onca zamandan sonra bu kitabı elime aldım.Ofisteki koltuğumda iyice arkama yaslandım. Ayaklarımı yandaki kesona uzarttım.Okumaya başladım.


İlk paragrafında şöyle yazıyordu:  "Sıkıntısı, sevecenliği bir saplantı gibi peşimi bırakmayan bu bilinmedik duyguya o adı, o güzel, o ciddî hüzün adını koymaktan çekiniyorum. Bu öyle eksiksiz, öyle bencil bir duygu ki, neredeyse utanacağım geliyor, oysaki hüzün bana her zaman saygıdeğer görünmüştür. Bu hüznü tanımazdım, sadece can sıkıntısını, pişmanlığı daha da seyrek, vicdan azabını bilirdim. Bugün bir şey, ipek gibi, sinir bozucu ve sevecen, içimde kanatlanıyor ve beni ötekilerden ayırıyor." Yorgundum. Hatta oldukça debdebeli bir gün geçirmiştim. Sinirlerim gergindi. Kitabın cümleleri zorlamıyordu beni. Bilakis su gibi akıyor, bünyemde rahatlama hissi yaratıyordu. Onyedi yaşındaki Cecile'in anlattıklarıydı. Paragraf paragraf kolaylıkla ilerlemiş, yüz otuz dört sayfalık kitabın neredeyse elli sayfasını geride bırakmıştım. Sonra kitabı kapattım. Çantama attım. Spora gittim. Eve geldim.  Duş aldım. Yemek hazırladım. Yarınki yemekleri yoluna soktum. Kitap basit konusuna rağmen çekmişti beni. Okumaya kaldığım yerden devam ettim. Kitap son cümleleri gibi bir his bırakarak kolaylıkla bitti. "O zaman içimde bir şey yükseliyor, gözlerim kapalı, adıyla selamladığım bir şey: Günaydın Hüzün."

 

Tuhaf! Kitap bir tat bırakmıştı dimağımda. Ne olduğunu çözemiyordum. Mutfağa gittim. Kitabın üçüncü bölümünde Cecile'in yaptıklarını aynen yaptım. Bir fincan kahve ve bir portakalla gidip balkonun basamağına rahat rahat kuruldum: ve gecenin keyfini çıkarmaya koyuldum:  Portakalı ısırıyordum. Şekerli suyu ağzımın içini ıslatıyordu. Hemen ardından kaynar kaynar bir yudum kahve, ve yeniden meyvenin serinliği. Daha önce portakalla kahve içmeyi hiç denememiştim. Tadı damağıma uydu. Hoşuma gitti. Yok kitabın verdiği böyle bir tad değildi. Daha önce tanıyıp şimdi hatırlamadığım bir melodiydi belki. Yazarını merak ettim. Az önce sanal ansiklopediye girdim. 1935 doğumlu Fransız oyun, roman ve senaryo yazarıymış Françoise Sagan. Günaydın Hüzün'ü onsekiz yaşındayken yazmış. Şimdi sıkı durmanı istiyorum.  Günaydın  Hüzün adlı bu roman, Simon&Garfunkel'in The Sounds of Silence adlı şarkısına esin kaynağı olmuş. Gözlerime inanamadım. Hemen bu parçayı buldum. Dinleme başladım. Sessizliğin Sesi...  Günaydın Hüzün'ün, Simon&Garfunkel'e  esin kaynağı olup olmadığını bilmiyorum ama kitabın tanıdık melodisiyle bu parçanın melodisi birbirine  sahiden yakın.

selam karanlık, eski dostum
işte yine geldim seninle konuşmak için
çünkü yavaş yavaş büyüyen bir görüntü
tohumlarını bıraktı beynime ben uyurken
ve orada büyüyen görüntü
hala duruyor
sessizliğin sesinde

12 Mayıs 2011 Perşembe

Evreşe Yolları Dar Olmasına Dar Da, Sahiden Börek Pişirilir Mi Fırınlarında?


Cemal Süreya'nın şiirini bilir misin?
"Evreşe,
Tek türküsüyle var olan ela gözlü kasaba
Bir çocuğum olsun isterdim senden" der ya..

Yoo.. Biliyorum Evreşe deyince, ilkin aklımıza Cemal Süreya'nın bu dizeleri gelmiyor.. Ne geliyor? O güzelim Evreşe türküsü.. "Evreşe yolları dar.. Daarr.. Bana bakma benim yarim var." Evreşe neresi acaba? Çok öğrenmek istiyorum.. "Bir fırın yaptırdım, doldurdum ekmekleri.. Gel beraber yiyelim yaptırdım börekleri" diye devam ediyor ya bu türkünün sözleri.. Ne yalan söyleyeyim yollarının dar olup olmadığından çok, acaba fırınlarında sahiden börek pişiriliyor mu diye daha çok merak ediyorum. Eh, pişiriliyorsa eğer mutlaka görmek istiyorum. Görünce börekleri, dayanamam yemek isterim tabii.. İyi de Evreşe neresi ki? Neden türkülerimizde geçen yerleri öğretmezler Coğrafya derslerinde diye eğitim sistemimize sinir olacak bir şey buldum gene iyi mi? Şimdi sordum hazreti googla.. Hiç bekletmedi beni hiiçç.. Cevapladı bir kerede.. Evreşe Çanakkale'nin Gelibolu Belediyesi'ne bağlıymış..


Heyy! Şimdi yazarken aklıma geldi.. Hani Yılmaz Erdoğan'ın filmi Organize İşler'i hatırladın mı? Hani başrolünde ne Yılmaz Erdoğan ne Cem Yılmaz ne Tolga Çevik ya da Özge Namal vardır o filmde.. Başroldeki kim mi? Organize İşler'de o güzeller güzeli İstanbul başroldedir. Bana göre böyledir tabii ki.. Şahane bir filmdir.. Tamam..  Evreşe esprisi geçmiyor muydu Organize İşler'de? Tolga Çevik vardı ya filmde.. Hani  süpermendi.. Ama Kriptonsuzdu da hatırlasana Evreşeli'ydi.. "Evreşe'nin yolları aslında dar değildir de, yolları dar türküsü çok meşhurdur" muhabbeti geçiyordu bu filmde.. Yarabbim.. Nerden aklıma geldi Evreşe şimdi? Canım fırında pişirilmiş börek mi istedi? Eyvahh! Ben bu iştahla yusyuvarlak bir şey olacağımdan korkmuyorum da aklıma takıldı ya bir kere.. İlla Evreşe'ye gideceğim diye tutturacağımdan korkuyorum. Şeyy.. Laf aramızda  gerçekten Evreşe'nin yollarının darlığını değil de fırınlarında börek pişiriliyor mu, daha çok merak ediyorum. Hey gidi Evreşe... "Sırtındaki yeleği ben örmedim ki yarim.. Kızlarla konuşurken ben görmedim ki yarim.. Evreşe yolları dar darrr!.. Bana bakma benim yarim varrr!" Off! Bir türküden hevesle... Evreşe'ye gidebilirim... Yok artık!. Neler merak ediyorum görüyor musun? Vay başıma gelenler!      10.09.2010


11 Mayıs 2011 Çarşamba

Travis Louie Benim Ruh İkizim Mi?


Bu fotoğrafları ilk gördüğümde çarpıldım diyebilirim. Gözlerime inanamadım. Evet, evet... Gözlerime inanamadım da şaşırdım kaldım. Yoo... Sadece şaşırmakla kalsam neyse ayrıca hayretler içinde kaldım iyi mi? Hayretler içinde kalınca, bu sefer gözlerimi öyle bir açmışım ki gözbebeklerim yerlerinden fırlayacak sandım... Hatta kalakaldım.. Ve donakaldım tabii ki. Sonra iyice karıştım! Niye mi? Çünkü bu fotoğraflar Travis Louie'nin çizdiği tiplemelerdi. İyi ama... Olamaz! Bak bir şey itiraf edeceğim.. Bunlar var ya esas benim rüyalarımın tipleri! Olamaz ya! Tamam... Elimden gelmiyor. Tanrı benden esirgemiş ne yazık ki çizim yeteneğini. Ama çizgilerin büyüsüne kapılıp rüya gören ya da hayal kuran bir ruhla cezal.... Yok ben cezalandırmış diyemeyeceğim... Bence ödüllendirmiş beni. Evet... Evet... Çok şükür Tanrı beni çizgilerin büyüsüne kapılıp hayal kurmakla ödüllendirmiş. Hayal kurup rüya görmek kötü bir şey değil ki. İyi de Travis Louie ile aynı rüyaları nasıl görebiliriz peki? Ben becerip çizemedim, o yetenekli biri olunca benden önce çizdi demek ki! Ne diyeceğimi bilemiyorum! Yoksa Travis Louie benim ruh ikizim mi?

Caro Emerald'dan A Night Like This'i Dinleyesim Geldi.

 
 

10 Mayıs 2011 Salı

Tanrım, Bu Coşku Beni Terketmesin!


"Gözün aydın olan oldu sonundaa.. Sonunda!" diye bir şarkı vardır ya... Eyvah!.. Of, üzülüyorum senin için valla! Bakar mısın olana?  Bu cumartesi  şehrimin kitap fuarı başlıyor. 3.Kocaeli Kitap Fuarı! Eh, biliyorsun beni. Abartacağımdan korkup endişeye düştün tabii. Haklısın. Çok haklısın. Yazarım da yazarım. Hem nasıl abartırım. Allahım Yarabbim. Ben ne şanslı bir insanım! Sevdiğim yazar ve şairler  şehrime  geliyor. Hangi birini söylesem ki. 400 yazar, 315 yayınevi... Yok tamam burada kesiyorum. İçim içime sığmıyor. Devam edersem sevindirik yazımı uzatırım. Yarın sabah tanıtım toplantısına katılacağım. Sonra kusura bakma ama ballandıra ballandıra anlatacağım... Aaaa! Benim şehrim! Benim şehrimin kitap fuarı! İşte başladım yazmaya.  Peşin peşin söylüyorum. Yazdım. Yazıyorum. Yazacağım! Tanrım, bu coşku beni terk etmesin!  Peki seni... Seni... Tanrım, koru onu! Koru onu!   http://www.kocaelikitapfuari.com/etkinlik.html


Kahve Molası - Yapayalnız, Kimsesiz, Metrûk Bir Silûet...


Şimdi ekleyeceğim fotoğraflar beni çok etkilemişti biliyor musun? Böyle bodoslama yazıya başladığım için kusuruma bakma. Kahve molası verdim. Kısa bir yazı yazmaktı niyetim. Ben... Hani geçen hafta Beyoğlu'na gitmiştim ya... Fransız Kültür Merkezi önünde şaka yollu Metin Üstündağ'ın bankını aramıştım hani. Bir el sanki binadan içeri itmişti beni. Şiir dinletisinden önce, FKM'nin duvarlarındaki işte bu fotoğraflarla burun buruna gelmiştim. Bugün gibi hâlimi çok iyi hatırlıyorum. Mûtedil bir suya dalar gibi bir fotoğraftan diğerine teker teker dalıp çıkmıştım.  Nerede ve kimin olduğunu bilmediğim bu ev içimi acıtmıştı ne yalan söyleyeyim. Hazırlıksızdım belki. Niyetim fotoğraf sergisi gezmek değildi ya. Ne bileyim? Bu fotoğraflar acı birşeyler anlatıyorlardı sanki. Her bir fotoğrafın yanında uzun uzun yazılar vardı. Ben bir süre o yazıları okumadan sadece fotoğraflara bakmayı tercih etmiştim.


Sonra fotoğrafların yanındaki yazıları okumaya başladım.  Daha önce  Alexandre Vallaury adını duymuş muydun? Ben bilmiyordum. 1850 yılında İstanbul'lu lavanten bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş. Çok önemli bir mimar Alexandre Vallaury. Üstelik bildiğim pek çok binanın mimarı. İstanbul Erkek Lisesi'nin mesela. İstanbul Arkeoloji Müzesi. Galata'daki Osmanlı Bankası Binası. Başka binalar da var tabii. Benim bildiklerim bunlar. Hey! Pera Palas'ın da mimarı Alexandre Vallaury'miş. Binaları bilip mimarını tanımamak ne fena! Öğrendim ya şimdi hoşuma gitti.

Peki görüntüsüyle içimi acıtan bu metrûk binayla Alaxandre Vallaury'nin ne ilgisi vardı? 1898 yılında bir Fransız firma Büyükada'nın  Manastır Tepesi'ne bir otel inşa ettirmiş.  İşte bu yazlık otelin mimarı gene Alaxandre Vallaury. Neye niyet neye kısmet. İnsanlar gibi evlerin kaderlerini de felek belirliyor besbelli.  İnşaatın ardından padişah hangi sebepten bilinmiyor, kullanım izni vermiyor bu otele.  Birden yazgısı değişiyor binanın. Eleni Zafari adlı bir kadın satın alarak, yazlık otel olarak inşa edilen binayı yetimhane çeviriyor. Fransız Kültür Merkezi'nde, "Hayalet" adlı bu sergideki duvar yazılarını kendisi de  mimar olan yazar Enis Batur hazırlamış. Düşünebiliyor musun yazlık otel olarak inşa edilen bu bina yarım yüzyıl yetimhane olarak kullanılmış. Daha sonra neredeyse gene yarım yüzyıl kendi kaderine terk edilmiş. Bu bina, Japonya’daki bir ahşap karkaslı külliyenin ardından, yeryüzünün en büyük ahşap ikinci yapısı sayılıyormuş. Binanın fotoğraflarına bakınca kimsesiz kalmış gibi görünmüyor mu? Yapayalnız, kimsesiz, metrûk bir siluet... Öğrendim ki otel olarak inşaa edilen, sonra yetimhaneye dönüşen, daha sonra yalnızlığa terkedilen bu  binanın tekrar otel olmasına karar verilmiş. Kahve molası yazılarımı kısa tutmaktı niyetim. Gene uzattım. Yoo... Kesmeliyim burada. Sanırım Enis Batur'un cümleleriyle yazımı toparlamak en doğru hareket... 

"Dönüş vapurunda, akşam ağır ağır inerken, gizlice tüttürmek için dışarı çıktım." diyor Enis Batur. "Büyükada’nın tepesinde gördüğüm dolgun bir bulutu gülümseyen bir insan yüzüne benzettiğimi kimseye söylemedim."

8 Mayıs 2011 Pazar

İstanbul Modern'de Olivier Assayas Filmleri Gösterimde Öyle Mi?


Duydum ki 5-15 Mayıs arası  Fransız yönetmen Olivier Assayas filmleri  İstanbul Modern'de gösterimdeymiş. Hangi filmleri var diye baktım. Bakmaz olaydım. Juliette Binoche'un oynadığı Yaz Saati, soğuk savaş günlerinin teröristi Çakal Carlos üzerinden uluslararası bir gerillanın öyküsünü anlatan Carlos, Nick Nolte'un oynadığı Sil Baştan... Ve diğerleri... Eyvah! Hepsi ilgimi çekti. Ne yapacağım şimdi? İçime çöreklendi gene sinema sevdası.. Eyvah ki eyvah yani... Çok fena. Yine yol göründü gurbete... Bu kez Beyoğlu'na değil ama... İstanbul Modern'e.  Du bakalım... Giderim belki... Kısmet. Gidemezem üzülür müyüm peki? Üzülmem elbet!.. Parolam her daim... "Hayal Et!"

Gene Aklımın İplerini Saldım...


Epey önce satın almıştım. Kutusuyla duruyordu. Bugün gözüme değdi. Elime aldım. İçinde beş adet film vardı. Hepsi Alain Delon filmleriydi. İlk film Bir Aynasızın Postu İçin'di. Filmi kabından çıkardım. Oynatıcıya koydum. Koltuğa oturdum. Bir müzik başladı. İşte yukarıya videosunu koyduğum müzik. Allahım!  Müzik anında aklımı başımdan aldı. Müziğin sesini sonuna kadar açtım. İnan bana... Hemen yerimden zıpladım. Mutfağa geçtim. Buzdolabından gazoz şişesini çıkardım. Raftan en renkli kadehi seçtim. Bu arada filmi başlatmadım ya sürekli aynı şarkı çalıyordu. Kendi etrafımda üçyüz atmış derece dönerek elimdeki tencereyi ocağa koydum. Kavanozdaki sarı taneleri az yağ ve tuz koyduğum tencereye attım. Şişedeki gazozu yüksekten lıkır lıkır kadehe boşalttım. Fooooşşşş! Köpürdü... Bardaktan taştı. Tencereye baktım. İşaret parmağımı sihir yapar gibi tencerenin kapağına bastırdım. "Okus pokus!" dedim. Anında sihir etkisini gösterdi. Pata pata pata... Patırdadı... Tencereden taştı. Aldırmadım. Ocağı kapattım. Tencerenin kapağını açtım. Abraka dabram işe yaramıştı işte. Sarı, sert taneleri yumuşak kar tanelerine çevirebilmiştim. Muzipçe gülümsedim. Becerikli işaret parmağıma hedefi on ikiden vurmuş tabanca namlusu niyetiyle üfledim. Tencereki mucizevi yiyeceği  derin kaseye boşattım. Bir elimde kadeh bir elimde kase ayaklarımla iki ileri bir geri hareket ederek salona geçtim. Elimdekileri ön sehpaya koydum. Koltuğa bağdaş kurup yerleştim. Kumandayı elime aldım. Filmi başlattım. Heey! Alain Delon... Paris... İkisinin de 1970'li halleri... Çok şeker. Ya filmin müzikleri... Ya kadehteki içecek... Ya kasedeki yiyecek... Allahım... Yüreğimi dinledim.  Başka ne olabilir ki? Mutluluk buydu işte. Önce kadehteki gazozumu yudumladım. Sonra kasedeki patlamış mısırdan bir kaç tane ağzıma attım. Arkama yaslandım. Heyy! Düşünebiliyor musun?  Paris'teyim... Bu müzik... Bu müzik... Aklımı başımdan aldı. Aklımın iplerini iyiceeee saldım. Galiba filmle birlikte gene hayallere daldım.

 

Hey, "Işınla Beni Scoty!" - 2256 Yılında Anne Olma Vaziyeti..


Çocukluğumun televizyon dizisiydi Uzay Yolu. Benim gibi hayal etmeyi seven biri için büyüleyiciydi tabii. Düşünsene, Atılgan adında bir uzay gemisi. Kaptan Kirk'ün "Işınla beni Scoty" demesiyle, hoop gemiden anında ışınlanıvermesi... Hey, şu ışınlanmayı ben bu dünyadan gitmeden icat edebilseler keşke! Of, en büyük hayalim. Kuş olup kanatlanamayacağıma göre, keşke ışınlanabilsem istediğim yere. Allahım,  acaba benim böyle hayalci biri olmamın sebebi çocukluğumda seyrettiğim Uzay Yolu tarzı filmler mi? Ya Mr. Spock? Hani insan anne ve Vulkanlı babadan doğma, uzun kulakları ve soğukkanlı ifadesiyle hafızama kazınmış Uzay Yolu'nun ilginç karakteri. Benim seyrettiğim yıllarda o kadar şaşırtıcıydı ki bu film. Hayret ve hayranlıkla karışık duygularla seyrettiğimi çok iyi bilirim. 


Dün gece Uzay Yolu'nun yeni versiyonu, Star Trek'i seyrettim. Bu filmde de gene Kaptan Kirk, gene Mr. Spock var. Gene uzaydayız. Uçan arabalar, ışınlı tabancalar, uzaylılar, o kadar çok icatlar yapılmış, yeni gezegenlere ulaşılmış, o denli gelişmiş ki herşey anlatamam. Gene "Işınla bizi Scoty!" dediğin anda, bu kez bir yerde durmana bile gerek yok.. Koşarken bile ışınlanman mümkün herhangi bir gezegenden kendi uzay gemine. Bu film bizi Uzay Yolu dizisinin en başına götürmekte... Yıl desen 2256... Düşünebiliyor musun? Bu film günümüzden 250 yıl sonrasını anlatıyor. Filmin başında Kaptan Kirk'ün trajik doğuşu gösteriliyor. Ve inanamıyorum. Annesi aynı günümüzdeki gibi doğum yapıyor. O kadar teknolojik depdebe arasında, doğuma hiç bir kolaylık getirilmemiş ya inanılır gibi değil. Gene anne çığlık çığlığa bağırıyor. Gene başındaki doktor ya da ebe neyse, "Ikın! Ikın!" diye anneye sesleniyor. Ve Kaptan Kirk 2256 yılında  günümüzün doğum şartlarında doğuyor. Şimdi canım Mr. Spock'un kimi durumlarda "İlginçç!" demesi gibi bir söz sarfetmek istiyor. "İlgiiinnç!" Çocuğun kız mı erkek mi olduğu bile bilinmiyor. Vay canına sayın seyirciler. Filmi çok beğendim. Nostalji oldu, bir an çocukluğuma geri dönüp, mahallede oynadığımız Uzay Yolu oyunları aklıma geldi gelmesine ama... 250 yıl sonraki doğum olayında hiç bir değişiklik düşünülmemesi ve doğacak bebeğin cinsiyetinin bilinmemesi şaşırttı beni ne yalan söyleyeyim. Dehşete bile düşürdü diyebilirim... 

Hey, “Işınla beni Scoty!”

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Ne bileyim? "Evin -e Halindeyim." Dedi.


Mutfaktaydım. Behçet Necatigil'in şiirindeki gibi tam evin -de halindeydim. Sabah Değirmendere Pazarı'ndan satın aldığım mevsim sebzeleri pişmekteydi ocaktaki alev-de.  Çalan telefonu bu haldeyken cevapladım. Bir yandan yemeği karıştırırken bir yandan  telefonu omuzuma dayadım.   "Ablam seni bilmem ama... Az önce on tane gömlek ütüledim. Yazmışsın ya Hayal Kahvem'e. Sual edersen kardeşciğine şu anda vaziyetin nedir diye...  Evin -e hali diye cevap verebilirim. Sırtımda günün yorgunluğu. Kaçacağım az sonra. Yapalım mı senle kahve-sinema?" dedi.  Çığlığımı kimse duymasın diye usulca  "Heyy, tamam! İyi de hangi filme?" diye fısıldadım.  "Ne çıkarsa bahtımıza!" dedi. Canıma minnet! Yemekler pişmişti zaten. Hemen emektar kadife ceketimi ve bez ayakkabılarımı kaptığım gibi parmaklarımın ucuna basa basa evden kaçtım. Arabaya bindiğim gibi radyoyu açtım. Yaşar söylüyordu: "Kimi sevdayı aranır dağların ardında... Kimi sevdaya boyanır en umulmadık anında..." Ben var ya bayılırım Yaşar şarkılarına... Durur muyum? Hemen sesim bettir falan demedim. Başladım şarkıya vokal yapmaya... "Kimi yirmi beşinde kimi bilmem kacında... Kimi yok der inanmaz kimi bulur anlamaz... Sevda uzak degil ki sevda basucumuzdaaa... Sevda pek yakında sinemalardaaaa." Evet... Kardeşle önce kahve hüpletip, dedikodunun dizini  çıtır çıtır kırdık.  Akabinde saat olarak bahtımıza denk düşen İncir Reçeli adlı filme daldık. Ben bu filmi hiç duymamışım. İncir Reçeli mi? Şimdi düşünüyorum da... Kardeş bence bu filmi önceden  biliyor olabilir, hatta buluşmamızı bu saate özellikle denk getirmiş bile olabilir. Ben ne olduğunu anlamadan sinema salonuna daldım. O ne? Salon bomboş. Bizden başka kimse yok. Oh! Biz bir yayıldık kardeşle. Nasıl serildik koltuklara anlatamam. Film dersen damardan Love Story'nin törkiş versiyonu çıktı iyi mi? Tam kardeşlik.  Of! Bayılır  seyircisine acı biber gazı veren filmlere... Ben filmde kullanılan müzikleri sevdim. Hele İstanbul filmin başrolündeyse... Görmem ki fena birşey. Bir ara  uzun zamandır dinlemediğim "Şarkılar seni söyler... Dillerde nağme adın" başlamadı mı filmin bir sahnesinde... Heyy! Sinemada kimse yoktu ya... Baktım kardeşe... Anladı aklımdan geçeni. Muzipçe tebessüm etti. Biz azıcık sesimizi yükselterek başadık şarkı söylemeye... "Aşk gibiiii... Sevda gibiiii.. Huysuz ve tatlı kadıııınnnn... Huysuz ve tatlı kadııııınnn." Film çıkışında ben arabaya doğru giderken, kardeş "Bir şey alıp geleceğim" dedi. Geldi. Bana bir paket verdi. Sonra açarsın dedi.  Kardeşi evine bıraktım. Yola devam ederken paketi açıp baktım. Aaa! İncir reçeli... Kusura bakmasın ama... Bu filmden sonra yiyebilir miyim hiç incir reçeli? Boğazıma dizilir. Hayret edilecek şey! Bilseydim bana incir reçeli alacağını sinema sonrasında geleneksel ayak fotoğrafı çekerken  ayağına basardım inan ki:)


Bilmeyen Ne Bilsin Bizi... Bilenlere Selam Olsun...


Az önce gazetelere göz gezdirdim. Evdeyim. "Evin en yalın hali... İster cüce, ister dev... Camlarında perde yok... Bomboş, ev... Evin -i hali, sabah, Geciktiniz haydi! Uykuların tatlandığı sularda... Bıracaksınız evi. Evin -e hali, gün boyu, Ha gayret emektar deve! Sırtınızda yılların yorgunluğu... Akşam erkenden eve. Evin -de hali, saadet... Isınmak ocaktaki alevde... Sönmüş yıldızlara karşı... Işıklar varsa evde. Evin -den hali, uzaksınız, Hattâ içinde yaşarken... Aşkların, ölümlerin omzunda... Ayrılmak varken evden." 

Bu yazdığım Behçet Necatigil'in bir şiiri. Bu cumartesi... Tam şimdi... Ev hangi halinde acaba? Yalın halinde değil. Camlarda perde var. Ev eşya dolu. Hımm, bence evin hallerini düşünmekten vazgeçmeliyim. Kendi halime dönmeliyim. Hasan Ali Toptaş'ın kitap ismi gibi  bin hüzünlü haz'lardan biri bu yazıyı yazarken hissettiğim. Sonra bir MFÖ şarkısı var akıl süzgeçimden geçirdiğim... "Bir hüznün kıyısında... Karıştım halkın arasına... Yalnızlığın koynunda sessiz... Nerdeyiz... Nerdeyiz..."  Anlaşılan... Gene... Bir sürü haller içinde halim. Daldım farklı farklı düşüncelere..

Şimdi burada meramımı anlatmaya çalışırken... Farkettim... Hal ve gidişimi gene şiirlere yüklemekteyim. Evimde oturmuşum... Oturmuşum da dünyanın savaşlarına, gailesine, kavgasına, şiddetine, bencilliğine oturduğum yerde ağıt yakmaya niyetlenmişim. Elimde kız belli bardak... Sol elimle kavramışım bardağı. Tabağına bırakmıyorum. Bak şimdi böyle yazınca... Tam da şu anda...  Cemal Süreya'yı anmak istiyorum. O güzeller güzeli dizesinde der ya hani... "İki çay söylemiştik birisi açık... Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Sol elimde çay bardağı olunca, tek elimle birşeyler yazmaya çabalıyorum. İlla yazacağım ya... Yazmalıyım. Çünkü yazmadan duramıyorum. Kafamda binbir çeşit düşünce... İyi ama neydi acaba anlatmak istediğim? Evin hallerinden kendi halime geçtim. Yazının bir yerlerinde dünya halleri demiştim.  İlgi dağınıklığından mustaribim ya...  Neydi  bu yazıdaki asıl maksadım bilemedim. 

MFÖ söylüyor radyoda... "Adımız miskindir bizim... Düşmanımız kindir bizim... Biz kimseye kin tutmayız... Ha bu alem birdir bize." Tamam... O halde... "Bilmeyen ne bilsin bizi... Bilenlere selam olsun." diyeyim. Hatırlamadığım yazı konumu  hepten dağıtıp uzatmadan... Şimdi.... Tam da burada keseyim. Son olarak... Yazarken kelebek misali  aklıma düşen şairlere  yürekten  selam edeyim.