21 Aralık 2010 Salı

Birisi Bana Kamera Şakası Mı Yapıyor?


Yok ama... Yok artık. Şaka mı bu? Birisi bana kamera şakası mı yapıyor? Olmaz bu kadar da! Olmaz ama!  Kim yapıyorsa çıksın ortaya? Nedir bu kuzum? Ben herşeyde şiir görmekle mi mesul tutuldum? Tamam. Daha önce seyrettiğim Ingmar Bergman filmleri bana şiir gibi gelmişti. Şiir yazamıyorum ya, seyrettiğim filmleri bile şiir olarak sezinliyorum  zannetmiştim. İyi de bu gece seyretmek için özellikle Johnny Depp'in  Ölü Adam'ını seçtim. Amacım romantik olmayan bir film seyretmekti. Görüntüler siyah beyaz olacaktı.  Filmde ölüler falan...  Filmin adı Ölü Adam ya, sanırım  başkahramanı ölü bir adamdı.  Ne bileyim? Bir gece bari şiir düşünmeyecektim de bodosloma ölülere gömülecektim. Niyetim öyleydi.


Sen İngiliz şair ve ressam  William Blake'i (1757-1827) bilir misin? Ne hayalperest birisidir anlatamam sana. Küçüklüğünden beri melekleri gördüğünü, ruhlarla konuşabildiğini söylemiştir. Güzelim dizeleri "bir kum tanesinde dünyayı görmek... ve bir yaban çiceğinde cenneti... avucunda sınırsızlığı tutmak... ve bir saatte sonsuzluğu" ya da  bir diğer söylemi  "zihninde ve düşüncelerinde cennete hiç yolculuk etmemiş bir insandan sanatçı olmaz." demiştir. Şimdi neden William Blake'den söz ediyorum biliyor musun? İnanmıyorum!  Johnny Depp'in canlandırdığı Ölü Adam'ın filmdeki adı neydi bil bakalım? William Blake? Şairin adı. İnan bana ben şaka yapmıyorum. Resmen sanki kamera şakası yapıyor  bana biri...


Sana bir şey söyleyeyim mi, "yüksekten konuşup, hiçbirşey söylemeyen" Hiçkimse adlı kızılderili ile şair William Blake'in ruhunu taşıdığını düşündüğü film kahramanı William Blake'in özenle çekilmiş  bu siyah beyaz film, görüntüleriyle, düşündürücü muhabbetleriyle  resmen olağanüstü bir şiirdi sanki. Hele o güzelim gitar ezgileriyle, Ölü Adam adlı bu film çoktan  şiir olarak yüreğime yerleşti. Başka ne diyebilirim? Düşünsene seyrettiğim Ölü Adam adlı filmin başkahramanının adı zaten bir şairin adıydı. Daha en başından olay bitmişti yani. Ne yapabilirim kaçamıyorum şiirden. Her yerde şiir gelip buluyor beni. Bu feleğin nefis bir kıyağı bana biliyor musun? Her şeyde şiir sezinlemek. Tanrım, şiiri hissettirdiğin için teşekkür ederim.


neil young

20 Aralık 2010 Pazartesi

İki Yönetmen ve İki Film... İki Abi ve İki Kızkardeş



Yukarıdaki fotoğraflarına baktığımda, kardeş gibi birbirlerine benzettiğim iki adamdan, soldaki 1964 doğumlu Türk yönetmen Atalay Taşdiken, diğeri ise 1918 doğumlu İsveçli yönetmen Ingmar Bergman.


Yönetmen Atalay Taşdiken'in 2009 yılında çevirdiği Kızkardeşim Mommo adlı filmi yeni seyredebildim. Annesiz iki çocuk. Abi Ahmet ve kız kardeş Ayşe. Baba evleniyor. Üvey anne istemeyince, çocukları dede sahiplenmeye çalışıyor. Filmin asıl vurucu tarafı, kendisi de küçücük bir çocuk olan abinin, kızkardeşine kol kanat germesi. Yani iki kardeşin yürek yaralayan hikayesi. İşte bu filmi seyredince, benzer başka bir film aklıma geldi.



Yönetmen Ingmar Bergman'ın 1983 yılında çevirdiği Fanny ve Alexander adlı film. Bu kez babasız iki çocuk. Abi Alexander ve kızkardeşi Fanny. Anne evleniyor. Üvey baba hayal kurmayı günah sayan, sadist bir din adamı. Çocuklara eziyet ediyor. Başka bir abi ve kızkardeşin dünyanın başka bir yerinde ve başka bir zaman dilimindeki yürek yaralayan hikayesi. Bergman'ın son filmi olan Fanny ve Alexander için, yönetmenin kendi hayatının hikayesi olduğu söyleniyor. Merak ediyorum acaba Kızkardeşim Mommo'da Atalay Taşdiken'in hayatıyla ilgili miydi?

Her ikisi de, insanın sevgi, vicdan, merhamet duygularını kışkırtan çok güzel ve ödüllü filmler. Mutlaka seyredilmeliler.

Yoksa Ben Artık Filmleri De Şiir Olarak Mı Görüyorum?


Bu hafta sonu var ya tam manasıyla tembeldim. Üzerine afiyet nasıl bir miskinlik halindeydim anlatamam sana. Hey! Kaçırır mıyım bu vaziyeti. Benim gibi durmaz oturmaz bir bünye hemen durma hakkını kullanmalı bu durumda. Hiç kaçırmamalı hiiççç... Sermeli kendini bir halı gibi yere... Uzanmalı iki doksan şöylee... Asla hareket etmemeli...  Bırak parmağını, kılını  bile kıpırdatmamalı. "Ne güzel çalışmamak arkasından da dinlenmek!"demeli o güzelim Meksika atasözü gibi... Ben de abarttıkça abarttım sahiden tembelliği... Bu arada film seyrettim uzandığım yerden.  Ingmar Bergman’ın iki filmini arka arkaya seyrettim. Daha önce Ingmar Bergman filmi hiç seyretmemiştim. Dünya sinemasına damgasını vurmuş ünlü yönetmenin, iki siyah beyaz eski filmini seyredince ne hissettiğimi, sonra azıcık hareket edeyim de  Hayal Kahvem’e yazayım istedim. Şöyle bir doğrulup  arkama yaslandım. Düşündüm.  Ingmar Bergman filmlerini seyredince bil bakalım ne düşündüm? Of, şiir tabii... Şiir... Sinema ve şiir. Ingmar Bergman filmleri hafızamda şiiri çağrıştırdı inan ki... Filmlerin konularına ve karakterlerine şimdi hiç girmek niyetinde değilim. Bak şimdi... Sinemanın tüm sanatları içine aldığı kesin.  İşte seyrettiğim bu iki filmin  nasıl şiirsel bir anlatımı vardı anlatamam sana. Acaba Ingmar Bergman filmlerine şiir gibi sinema denmiş midir? Ben tek bir şiir yazmamışken, Ingmar Bergman sinemayla şiir yazmak istemiş olabilir mi? Şair sözcüklerle nasıl dizelerini peş peşe dizip şiirini oluşturuyorsa, Ingmar Bergman  da görüntü ve diyaloglarla resmen şiir gibi filmler yapmış desem yanlış olur mu, bilmiyorum ki? Allahım yoksa ben artık her şeyi şiir olarak mı görüyorum?,


Ama inan bana Ingmar Bergman görüntüleri sanki belli bir ritimle birleştirilmiş. Yüzler, yüzlerdeki ifadeler, bakışlar, dudak kıvrışlar, mekanlar, nakarat gibi tekrarlanan aynı görüntüler, Aynanın İçinden filmindeki o muhteşem pencere görüntüsü misal, seyredince şiirsel bir his geçiriyor.



Tamam  iki Ingmar Bergman filmi seyrettim. Üstelik ilk kez bu yönetmenin filmlerini seyrettim. Ne yalan söyleyeyim, gerçekten şiir gibi geldi bana, pek sevdim. Sadece şiir gibi film diyorum ya, bu doğru bir benzetme mi emin değilim. Şiir okuyunca okuduğum şiir benim hayal gücümle sınırlı ya hani… Kişileri, mekanları, durumları ben istediğim gibi hayal edebilirim. Seyrettiğim film için, şiir gibi film desem de, görüntüsüyle hayalimi sınırlıyor. İnsan tipleri, manzaralar, mekanlar yönetmenin istediği gibi. Onun muhayyilesinin beyaz perdeye aktarılmış hali. Benim bu seyrettiklerim üzerine düş kurmam mümkün değil ki… Dolayısıyla şiirin dünyası bence sinemadan daha geniş.  O zaman şöyle mi toparlamalıyım bilmem. Ingmar Bergman bana göre şiir gibi  filmler çevirmiş. Böyle hissettim. Yarabbim, ben sinemadan bahsediyorken nereden gene şiire girdim? Şiir düşünmeden bir film bile seyredemeyecek miyim? Sonra toparla yazının sonunu toparlayabilirsen… Aslında nasıl tembeldim! Yoksa inan ki üç dize şiir hemen şuraya yazabilirdim diyeceğim demesine demeyeyim... Sonra şiir yazamadığım için  kendime o kadar gülüyorum ki gülmekten pıtır pıtır yaş akıtıyorum gözlerimden... Görüyorsun değil mi, şiir yazamıyorum. Ama filmleri bile şiir gibi görüyorum. Bu feleğin bana bir dayağı mı yoksa kıyağımı bilemiyorum... Kıyağı bence.. Kıyağı... Bakma böyle acıklı yazdığıma.  Seviniyorum.


18 Aralık 2010 Cumartesi

Sevdiğim Film Müzikleri - Aşk Hikayesi

                                  
 

   Ali Mac Graw ve Ryan O'Neal'in en genç halleri... 1970'li yıllar.


Jannifer ve Oliver'in dillere destan aşk hikayesi.
 
Sevmek planlı programlı bir şey değildir ki.
Öyle nedensiz, birdenbire, hiç beklenmedik bir anda, 
beklenmedik birine aşık olabilir insan.


"Aşk asla pişman olmamaktır."

                                         
                                       

Atılır Mı Yavrum Hatıra Bunlar!

Uzun bir seyahatten sonra, ofisime döndüğümde masamın üzerinde bir paket vardı. Açtım. Sevgili Ruşen Ergün'ün Yazlık Sinema adlı kitabı paketin içinden çıkmadı mı? Ne kadar sevindim anlatamam. Bir yazar kitabını bizzat kendisi göndermişse... İmzalayıp göndermişse hem de... Mümkün değil hemen okumam. Okuyamam ki zaten. Kelimeler birbirine girer. Konuyu asla hazmedemem. Biraz masanın üzerinde öylece durmalı. Şöyle karşıdan karşıya bakışmalıyız, eski aşıklar gibi. Ya da işimin arasında bir an elime almalıyım. Sayfalarını karıştırmalıyım. Görmeliyim, koklamalıyım, dokunmalıyım.... Anlayacağın içerimde, gönlümde demlemeliyim kitabı. Öyle yaptım Ruşen Ergün'ün Yazlık Sinema adlı kitabını. İyice demledim. Sonra her öyküsünü tam deminde ve lezzetinde, ince belli bardakla içermişim gibi içtim. Hakkını verdim yani öyle diyeyim.
Ruşen Ergün'ü, Hayal Kahvem'deki bir yazıma tesadüfen yorum yazdığında tanıdım. Gördüm ki öyküleri yarışmalarda ödül almış bir yazardı kendisi. Yazdıklarını severek takip ettim. Şimdi ise öykü kitabı elimdeydi. Kitabı sevinçle okumaya başladım. Okuduğum her öyküsü hayalimde bir nostalji baloncuğu oluşturdu adeta. Her öyküsünden sonra çok eski anılarımı hatırladım. İnanmayacaksın belki, "Hatıra Bunlar" öyküsünden sonra yerimden kalktım da yıllardır atmayıp biriktirdiğim eski hatıra eşyalarıma bakma gereği duydum biliyor musun? Bu öyküde anne ve kızın muhabbeti anlatılmaktadır. Şimdilerde yaşı yetmişin üzerinde olan anne eskiden kuaförlük yapmıştır. O zamanlar kullandığı berber eşyalarını paketler halinde, bir bavul içinde saklamaktadır. Kızı artık zamanı geçen bu eşyaları atmasını ister annesinden. Zira işe yaramamaktadırlar. Oysa anne için her biri ne değerlidir ve arada açılıp bakılması ne kadar önemlidir. Kız atmasını istedikçe annesinden, anne her defasında, içini çekip "atılır mı yavrum, hatıra bunlar!" demektedir. 
Yazar o gece yatakta dönüp duran kıza, şunu sorgulatır: "Benim yüz yıllık uykuya yatıracak kadar değerli neyim oldu bugüne kadar?" Anlar ki alıkoyma, biriktirme alışkanlığı yoktur ya da tutkuyla bağlanacağı anıları hiç olmamıştır. Üzülür tabii bu durumuna. Annesinin halini şimdi daha iyi anlar. Annesi o bavulu her açtığında çok mutlu olmaktadır. "Hatıraları sadece sahipleri mi yaşatır?" diye sorar yazar. Ertesi sabah kız, annesine bavulu yeniden açtırır. Annesi, adeta lunaparktaki en mutlu çocuk gibidir. Bu öyküyü okuduktan sonra, hipnotize edilmişcesine yatak odasına gittim. Dolabın alt iki çekmecesini açtım. Yere oturdum. Çekmecenin içindekileri tek tek çıkardım. Neler mi var? Bizim öğrenciliğimizde bilgisayar yoktu ki, mailleşmez mektuplaşırdık o zamanlar. Bana yazılan mektuplar var... Arkadaşlarımdan bana gönderilenler. Aileler anlamasın diye mektuplarda kullanılan şifreler. O kadar komikler ki anlatamam. Bakışılan ya da arkadaşlık teklifi alınan çocuklara kız isimleri verilmiş misal. Ya da şimdi rahmetli olan, ozamanlar Berlin'de yaşayan dayımdan bana gelen mektuplar. Bir kısmı da benim yazdığım mektuplar. Demek ki arkadaşlarım yırtıp atacaklarken ellerinden kurtarmışım. Günlüklerim. Kaç tane hem de. Aile büyüklerinden aşırdığım ya da istediğim eski siyah beyaz fotoğraflar. İncik boncuklar. Eski saç tokaları. Ortaokul ve lisede tutulan şiir ve anket defterleri. Her birinde arkadaşlarımın eski fotoğrafları var. Seyahatlerden getirdiğim ilginç broşürler. Eski tren, sinema, otobüs biletleri. Hepsinin arkasına not düşmüşüm. Bana bir şeyler hatırlatıyorlar. Eski gazete küpürleri. Bir kaç kurşunkalem. Bir kaç bana ait irili ufaklı hediyelik eşya.. Biblolar. Daha neler neler... Hepsi önemli benim için. Şimdilik kimse bilmiyor bu hazinemi. Sonra ben de bir bavula koyacağım. Belki bir gün bana da "atalım mı bunları?" diye soracaklar. Ben de "atılır mı yavrum, hatıra bunlar!" diyeceğim. Kimbilir? Kararlıyım. Ruşen Ergün'ün Yazlık Sinema adlı kitabındaki öykülere ve bana hatırlattıklarına, zaman zaman bloğumda yer vereceğim.
NOT: Sevgili Ruşen beni bloğunda  mim'lemiş. Mimlenince ne yapacağımı bilemedim. Ben de Ruşen hakkında daha önce yazdığım bu yazıyı bloğuma tekrar mimledim:) Sevgiler Ruşen.
http://rusyena.blogspot.com/

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken...


Aşağıdaki yazımı Temmuz ayında yazmıştım.  Sanırım Cemal Kafadar'ı  bir bahar akşamı kitapçıdaki dergide tanımış ve izini sürmeye başlamıştım. Bu hafta gazetelerde okudum. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük ödüllerinden Tarih ödülü Profesör Doktor Cemal Kafadar'a verilmiş. Ne kadar sevindim anlatamam. Hele sevgili Tarih profesörümüzün teşekkür konuşmasında, Haliç'e yeni köprü yapılması düşüncesinin  yeniden gözden geçirilmesini istediğini okuyunca minnet duydum kendisine. Onun şerefine bu yazımı tekrar Hayal Kahvem'e koymak ve okumak istedim. Okuyalım mı birlikte?

İşteee... Uzun zamandır okumak istediğim Cemal Kafadar'ın "Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken" adlı kitabı nihayet elimde. Çok şükür! Cemal Kafadar bir Tarih profesörü. Tuhaf bir durumum var. Öğrencilik hayatımda bir kez ikmale kaldım. O ders neydi biliyor musun? Tarih. Hiç sevmezdim Tarih derslerini öğrenciyken. Artık benden mi tarih öğretmenleri yüzünden mi? Ne desem bilemiyorum. Ne fena! Nasıl pişmanlık duyuyorum bir bilsen.

Neyse, şimdi anlatmak istediğim başka bir şey. Kimi zaman kitapçılara gittiğimde, istediğim her kitabı istediğim her dergiyi satın alamıyorum ya... Para yeter mi o kadar kitap-dergi almaya? Öde babam öde.. Bi de nasıl pahalıdırlar  mübarekler... İkinci el satın aldığım kitaplar ve dergiler yanında, kimi zaman dumanı yeni tüten, taze matbaa mürekkebi kokan kitapları okumak istiyor işte bünyem. Kıydım yine paraya, aldım Cemal Kafadar'ın kitabını. Şarkıcı, sinema ya da tv oyuncuları haydi bir de futbolcuları eklersem, onları biliriz anca... Nerden bilebiliriz, Cemal Kafadar'ın adını? Hele tarihle ilgimiz yoksa... Mümkün mü meşhur olmak memlekette bir acayiplik yapmazsan? Koca koca kitaplar yazmış, araştırmalar yapmış insanları bilmeyiz, iki şarkı söylemiş, üç gol kovalamış insanları biliriz. Hem de baş tacı yaparız haa... Aman Yarabbim! Ne kadar adaletsiz gelir bu durum anlatamam. Peki ben Cemal Kafadar'ı nereden duydum? Gene bir gün kitapçıda bir dergi karıştırıyordum. Bu dergilerden birinde bir ropörtajına rastlamıştım. Hatta o okuduğum yazıyı eve gelince Hayal Kahvem'e yazmıştım. Evliya Çelebi ve vampirler ile ilgili bir sohbetti. Çok ilgimi çekmişti. Aynı röpörtajda bu kitabın adı geçiyordu. Kitap adıyla vurmuştu beni... "Kim var imiş biz burada yoğ iken." Kitabın adı müthişti.

 

Kitap Karacaoğlan'ın bir şiiriyle başlıyor. Şiir, kitaba isim olan "Kim var imiş biz burada yoğ iken" cümlesiyleyle bitiyor. Yazının giriş bölümünde Yunus Emre ve Karacaoğlan'la ilgili bir küçük mukayese yer alıyor. Misal, bu mısrada olduğu gibi, Karacaoğlan bizden önce yaşayanlara seslenirken, Yunus Emre bizden sonra kalanlara selam ediyor. "Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selam olsun" diyor. Yunus'un aklındaki ölüm, Karacaoğlan'ın ise hayat... İşte burada devreye Tarihçi Cemal Kafadar giriyor. "Tarih yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir." diyor. Ölmüşler ama bir zamanlar vardılar. Demek Tarih biz yoğ iken var olanlarla ilgileniyor. Ne hoş bir tanımlama değil mi?

Dönüp tarihe bakıyoruz ve onların yok olduklarını düşünmüyoruz da, bir vakitler var olduklarını düşünüyoruz. Anlatabiliyor muyum? Bak şimdi.. Dönüp geçmişi seyrediyoruz. İşte tam orada onlar varlar, orada yok olan aslında bizleriz. Geçmişin tecrübelerini duyumsayabilmek için onları anlamamız gerekiyor. İşte Cemal Kafadar burada Ahmet Hamdi Tanpınar'dan örnek veriyor. "İnsan kalbi başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nispetinde açıktır." sözünü misal gösteriyor. Bir Tarihçide edebiyat donanımı olduğunu hissetmek ne keyifli! Cemal Kafadar "İnsanların hayata nasıl anlam ve zevk, derinlik ve eğlence kattıklarını, kendilerine özerk yaşama ve ifade alanları açtıklarını, üreticiliklerini ve yaratıcılıklarını sergilediklerini, hınzırlıklarını ve heregeleliklerini anlamak da bu işin parçası, ama tosladıkları ve ördükleri duvarları, çektikleri ve çektirdikleri kahırları unutmadan." nedir bu dünyanın hali, nedir bu insanlığın çilesi sorularının peşi sıra gitmenin insanı tarihle ilgilenmeye götüreceğini söylüyor.

Daha kitabın başındayım. Bu kitap "kim varmış?"sorusuyla Osmanlının 16. ve 17. yüzyılda yaşamış, dört "sıradan insanı" nın tahmin etmediğimiz özelliklerini anlatıyor. Yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun. Bu insanlar artık sıradan değiller tabii. Bu kitaba konu olmakla, tarihe mal oluyorlar ve artık "seçilmiş insanlar" oluyorlar.  

Cemal Kafadar önsözde "Tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir. Nasıl ki oyuncu kendini kah mahpus kah zindancı rolünde bulacak ve sıra hangisindeyse bu kişilikleri içinde bir yerlerde tanıyarak yansıtmaya çalışacaksa, tarihçi de hem aşkı, hem maşuku, hem çöpçatanı, hem kıskananı anlamak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Dil(ler) bilecektir, ama her şeyden önce okumayı bilecektir, okurken başkalarının sesine kulak vermeyi bilecektir. Duygu ve duyarlılıklarını anlamak isteyecektir." deyip nereye atlıyor biliyor musun? Oğuz Atay'a! Ve edebiyat okumayı öneriyor. O paragrafı nasıl bağlıyor peki?

Fransız Devrimi üzerine pek çok kitap yazılmışken, en çok sivrilen Michelet'in kitabı olunca, bunun nedenini kendisine sormuşlar. Bil bakalım ne demiş? "Ben daha çok sevdim." demiş. Ne hoş! Romantik bir tarihçinin kitabı demek daha çok satıyor. Cemal Kafadar, buradan Cemal Süreya'ya, oradan Selvi Boylum Al Yazmalı'ya geçince, bu kitap benim için artık sadece tarih kitabı olmaktan çıkar, buram buram edebiyat kokar... Şimdi bu kitap koklaya koklaya okunmaz mı sorarım sana? Sorarım valla...

Allahım, iyi ki dergileri karıştırıyorum  kitapçıda... Hemen okumalıyım bu kitabı hemen... Hem tarih hem edebiyatı bir arada, bir daha  ne zaman bulurum ki ben? Heyy! Merak etme... Anlatırım mutlaka devamını. Dayanabilir miyim anlatmadan! Fakat bu kitabı alıp okuman lazım, eğer benden bir tavsiye istersen!

17 Aralık 2010 Cuma

Sevdiğim Film Müzikleri - Zorba

 

Hey! 1964 yapımı ve 46 yıldır hafızalardan silinmeyen bir film ve film müziği... ZORBA... Eğer seyretmediysen ve bu müziği dinlemediysen inan ki üzülürüm senin için. Zorba atlanacak bir film ve müzik asla değildir. Nicos Kazancakis'in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanmış, tam bir  Ege-Akdeniz ruhunu yansıtan, hey, gönlünce şu  anı yaşa felsefesini seyredene geçiren, haydi kalkalım sirtaki oynayalım  dedirten şahane bir filmdir bana göre. Bu filmin kahramanı  Aleksi Zorba özgürlüğüne düşkündür. Gamsızdır. Dünyaya ilk kez bakıyormuş gibi hayretle, dünyaya son kez bakıyormuş gibi minnetle bakar. Köylüdür. Toprak adamıdır. Yemek içmek için çalışır. İki lokmasını çekinmeden herkesle paylaşır. Çok tüketmek için  değil, acısıyla tatlısıyla  keyifli bir ömür sürmek için yaşadığımızı hatırlatır. Hey! Ben aslında Aleksi Zorba'yı  anlatmayacaktım. Bu filmin o dünyalar güzeli müziğini Hayal Kahvem'e koyacaktım. Müziği dinleyecektim. Hayatın gelmişine geçmişine diyecek ve kalkıp sirtaki oynayacaktım! Heyyy!

16 Aralık 2010 Perşembe

Sevdiğim Film Müzikleri - Natural Born Killers



   Leonard Cohen-Waiting For The Miracle   

  Bob Dylan- You Belong To Me

Ben Ne Anlatıyordum Acaba?


Bu yukarıdaki tablolar ünlü İtalyan ressam Caravaggio'ya ait.  Caravaggio 1571 ile 1610 tarihleri arasında yaşamış. Vay canına sayın seyirciler. Dünyamızda sadece 39 yıl yaşamış biri hakkında 400 yıl sonra Hayal Kahvem'e yazı yazıyorum ya tüylerim diken diken oldu  vallahi. Bir de öyle çılgın bir ressam ki zaten resimlerinden belli. Öyle böyle değil. Yattığı yerde rahat uyusun, zamanında kilise de dahil her türlü geleneğe karşı çıkan, azizleri normal insan gibi resmettiği için dışlanan, yılmayan, savaşan, devrimci ruhlu, öfkeli mizaçlı, çılgın bir zatmış. Ben nerden biliyorum değil mi? Sanal ansiklopediden enine boyuna araştırdım da ordan. Hayatının büyük bir kısmı yoksulluk içinde geçmiş. Mahpus damlarında voltalar atmış. Şehirden şehire kaçarak yaşamış. Allahım yarabbim! Biz normal hayatta hiç bir şeyi yetiştiremezken,  Caravaggio bu kısa ve çılgın  yaşamda  o güzelim sanat eserlerini hangi ara yapmış? Bilmiyorum. Bildiğim ise inandığı şeylerden asla vazgeçmemiş. Savaşmış. Kavgacı biri diyorlar Caravaggio için. Şu yaptığı tablolara baktığımızda sanatında da kavgacı olduğu söylenilmez mi? Ayrıca çirkinliği resme sokan adam deniyor. Zaten çirkinlikten utanmamak gerekir dermiş. O devirde her şey güzellik olarak, kusursuzluk olarak resmedilirken, Caravaggio ise kusurlu insanları, karanlığı  kusursuz bir şekilde öyle resmetmiş ki bakanı ürkütmek ve rahatsızlık vermek istemiş. Zamanının tam bir protest sanatçısı.  




Şimdi şu yukarıdaki Caravaggio tablosuna bakınca David Cronenberg'in  Videorom adlı filminden bazı görüntüler geldi aklıma. Şimdi diyeceksin ki "İlla yazdığın yazıdan bir filme ya da bir öyküye gönderme yapacağım diye kendini bu kadar zorlama!" Yeminle yazdığım yazı ile bir tarafa gönderme yapma çabasında değilim.  Ben bu hafıza denen  şey tuhaf bir kutu  diyorum ya daima.  Ne bileyim? Caravaggio'nun tablosunu görünce filmin bu sahneleri  geldi aklma. Yönetmen Cronenberg için bir şeyler okuyayaım dedim  sonra.. Ne yazmışlar bil bakalım? Sinemanın Picasso'su... Yaa... Bir dakika... Ben ne anlatıyordum? Unuttum vallaha. İyisi mi şuraya güzel bir müzik koyayım da... Aklım gelsin başıma:)

                    R.E.M - losing my religion

15 Aralık 2010 Çarşamba

Sevdiğim Film Müzikleri - Yann Tiersen - Amelie


                                   



Kendimi Gökyüzünde Kayan Bir Yıldız Sandım


Bu sabah evde yalnızdım. Çok erkendi. Uykum yoktu. Kalktım. Kitaplara bakarken Carl Sagan'ın Kozmos adlı kitabıyla göz göze geldim.Kitabı elime aldım. Koltuğa uzandım. Aslında kitabı daha önce okuduğum için sadece sayfaları arasında dolanacaktım. Kitabı  rastgele araladım. Dokuzuncu bölüm. Konu başlığı- Yıldızların Yaşam Süreleri...  Başlığın altında alıntı cümleler var.  Mark Twain'in Huckleberry Finn'inden "Üstümüzde gök vardı, her yanına yayılmış yıldızlarla. Sırtüstü uzanıp onları seyre dalar ve bunlar yapma mı, yoksa kendiliklerinden mi olma diye fikir yürütürdük." vardı misal.  Ya da Vincent van Gogh'tan "Korkunç bir ihtiyaç duyuyorum... O sözcüğü açıklasam mı?... Din sözcüğünü. İşte o zaman geceleyin yıldızları boyamaya gidiyorum."  Hoşuma gitti. Bu bölümü okumaya  karar verdim. 
Sayfayı çevirdim. İlk cümle şöyle başlıyordu: "Elmalı bir kek yapmak için nelere gereksinme duyarsınız? Bir miktar una, bir kaç elmaya, az şuna, az buna ve fırının ısısına..." Tam bu cümleyi okumayı bitirdiğimde midemin zilleri başlamadı mı çalmaya? Of! Canım fena halde elmalı turta istedi. Hani  elmalı turta yaparsın da evin içi mis gibi tarçın kokusuyla dolar ya... Hey! Bil bakalım ne yaptım?  Fırladım yerimden. Geçtim mutfağa. Dedim ki "Selam, acaba elmalı turta malzemesi var mı dolapta?" Mutfak cevap vermedi tabii. Olsun sanki canlıymış gibi  ben gene  mutfakla muhabbete devam ettim. Yıllardır elmalı turta yaparım. Her seferinde tarife bakarım. Neden biliyor musun? Bildiğim bir yemeği yaparken sanki bilmiyormuşum da ilk kez deniyormuşum gibi heyecanlanmaktan tuhaf bir haz duyarım.
Ben şair sözü dinlerim. Üstelik Turgut Uyar'ı çok severim. Ne der Turgut Uyar: "Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha.. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar." Bak şimdi beni ilgilendiren  asıl şu cümleler... Turgut Uyar diyor ki: "Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız." İşte her seferinde yeni deniyormuşum gibi tüm gücümle, aşkımla ve korkumla yani ya başamazsam endişesinin zevkiyle  yemekleri yapıyorum. Elmalı turtayı da öyle.. Allahım acaba becerebilecek miyim? endişesiyle önce baktım malzemelere... Hey, hepsi var evde. Üç elmayı soyup rendeledim. Bir su bardağı şekerle on dakika pişirdim. İçine tarçın ve fındık içi ekledim. Ayrı bir kapta iki buçuk bardak un, bir paket margarin, iki yumurta sarısı, bir su bardağı şeker ve kabartma tozunu karıştırdım. Önce korktum. Hamur olmuyordu bir türlü. Elimle yoğurdukça tam kıvamına geldi. Küçük bir parça ayırdım hamurdan. Hemen tart kabımı yağladım ve kalan hamuru kenarlarını yükselterek kaba yaydım. İçine tarçınlı elmayı tart kabındaki hamurun üzerine döşedim. Ayırdığım diğer hamuru bir tahta üzerinde merdane ile açtım. İnce şeritler keserek elmaların üzerine çaprazlama yapıştırdım. Önceden ısıtılmış 180 derece fırına attım tart kabını. Hey yirmi dakika içinde pişmedi mi? Ev nasıl güzel tarçın koktu anlatamam sana. Denesen keşke. Acemice denesen hem de...  Ne var fena şey değil ki acemi olmak. Hani Turgut  Uyar diyor ya : "Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek.  
Bir parça kestim elmalı turtadan. Bir tabağa koydum. Kitabı yeniden elime aldım. Okumaya başladım. "Elmalı kekin içindekiler moleküllerden oluşmuştur, şeker ya da su gibi diyelim. Moleküller de atomlardan meydana gelmiştir, karbon, oksijen, hidrojen vb. gibi."  Bir parça elmalı keki çatalımın ucuna aldım. Okumaya devam ettim. "Bu atomlar nereden geliyor? Hidrojen dışında tümü yıldızlardan imal ediliyorlar." Çatalın ucundaki elmalı turta parçasına baktım. Bu yıldızlardan mı imal edildi yani? diye aklımdan geçirdim. "Bir yıldız, hidrojen atomlarının daha ağır atomlara dönüştürüldüğü kozmik bir mutfaktır." Bir parça elmalı turtayı ağzıma attım. Hımmm! İnan bana kendimi gökyüzünde kayan bir yıldız sandım.

Sevdiğim Film Müzikleri - Leon - Sting - Shape Of My Heart




  sting shape of my heart

14 Aralık 2010 Salı

Bulutsuzluk Özlemi Ve Batman

Tepedeki çimenlikte yalınayak dolaşarak
Yemyeşille masmavinin ortasında uzanarak
Hayaller kurarak
Rüzgara savurarak
Vazgeçmek birdenbire
    Herşeyden vazgeçmek...

  Tepedeki çimenlikten seyreylemek şu alemi
Küçülmüş ufacık olmuş
insanların alemi
Bir buluta  tutunup
Bir kuşun kanadına takılmak
Vazgeçmek birdenbire
Herşeyden vazgeçmek



Sadece gökyüzü   Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
  Hepsi bu
Sadece gökyüzü  Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
Hepsi bu 



1- Sözler- Bulutsuzluk Özlemi'nin Tepedeki Çimenlik adlı şarkı sözlerinden alınmıştır.
2- Batman kareleri Altın Madalyon blogtan alınmıştır.

13 Aralık 2010 Pazartesi

müzik son deneme:)

müzik 3. deneme:)

Cem Karaca 'nın Resimdeki Gözyaşları adlı parçasını    şuradan     dinleyebilirsiniz.

müzik 2. deneme:)


Muzicons.com

müzik deneme:)

Her Gün Yazı Yazmak Kolay Bir Şey Mi?

Hergün Hayal Kahvem’e yazı yazma gayreti içindeyim ya… Her gün yazı yazmak kolay bir şey mi, Allah aşkına? Bu gün gene ne yazsam acaba diye düşünürken, Sevgili Aziz Nesin’in Fantiko adlı öyküsü geliverdi aklıma... Bakın hikaye şöyle:

Bir vakitler, ülkenin birinde, yaşlı bir yazar yaşarmış. Çalıştığı gazetesindeki köşesine, her gün yazılar yazarmış. Son zamanlarda yaşadığı ülkede artık onu önemseyen, yazdıklarına kulak asan pek yokmuş. Nasıl etsem de okuyucuların ilgisini çeksem diye her gün kara kara düşünür dururmuş. Gene bir gün böyle masasına oturmuş. Eline kalem ve kağıt almış. Hani insan ne yapsam, ne yazsam acaba diye düşünürken, önündeki kağıda, anlamsız şekiller çizer ya… Bizim yaşlı yazar da, kafasında yazacak bir konu olmadığından, önündeki kağıda önce bir yelkenli kayık resmi çizmiş. Sonra adını yazmış. Ne yazsam acaba yarın için diye düşünürken, bu kez kendi adını büyük harflerle yazmaya başlamış. Sonra yazdıklarının içini kurşun kalemle karalamış. Önündeki kağıt karalamayla dolunca, halen aklına bir konu gelmediği için olsa gerek, sinirlenmiş, kağıdı fırlatmış atmış. Yeni bir kağıt almış. Önce kareler, üçgenler, yıldızlar filan çizmiş. Sonra bilinçsizce kağıdın üzerine özenle bir F harfi kondurmuş. Sonra içinden geldiği gibi, önce bir A harfi koymuş F harfinin yanına… Sonra bir güneş ve bir yürek resmi yapmış mesela... Kağıdın orasına burasına da gelişigüzel harfler kondurmuş. Bir F, Bir A, bir N… Sonra bir T harfi, bir İ harfi… Bu arada halen, ne yazsam, ne etsem diye düşünmeye devam ediyormuş. Kağıdın üzerine bir K, bir O yazmış… Sonra da at kuyruğuna benzer bir şey çizmiş. Ne yazsam diye düşünmeye devam ederken, birden çiziktirdiği harfleri yan yana getirip okumuş: F – A – N – T – İ – K – O Bir daha okumuş: Fantiko.. Birden büyük bir sevinç duymuş. Gazeteye ne yazacağını sonunda bulmuş.

Ertesi gün, yazarın gazetedeki Fantiko yazısı çok ilgi toplamış. Yazıya göre Fantiko çok kötü bir şeymiş. Herkes Fantiko nedir diye birbirine soruyor, gazeteyi okumayanlar gazeteyi arayıp buluyor ve Fantiko başlıklı yazıyı okuyorlarmış. Kimse Fantiko'nun ne olduğunu bilmiyormuş bilmemesine ama herkesin hemfikir olduğu konu, Fantiko’nun çok ama çok kötü bir şey olduğuymuş. Birkaç gün sonra aynı yazar, gazetesindeki köşesinde “Fantiko nedir?” başlıklı, okuyana korku geçiren bir yazı daha yazmış. Yazıya göre Fantikocular çok tehlikeli insanlarmış. Şeytandan bile beterlermiş. O yazar her gün Fantikocular üstüne yazı yazmaya devam etmiş. Yazılar o kadar ilgi toplamış ki, diğer yazarlar da Fantiko üzerine yazı yazmaya, insanlar sürekli bu konuyu konuşmaya başlamışlar. Gündengüne Fantiko korkusu ülkede yayılmaya başlamış. İlk yazan yaşlı yazarın ünü de artmış tabii bu durumda.. Bu üstün yazar kurtarıcı gibi görülmeye başlamış. Bu tehlikeyi görüp de ilk anlatan olmasaydı, bu korkunç tehlike ile koyun koyuna yaşayacaklardı, öyle değil mi? Fantiko veremden, vebadan, tifüsten bile daha tehlikeliydi çünkü. Bununla kalsa iyi, üstelik Fantiko bulaşıcı bir şeydi. Bir Fantikocu bin kişilik bir yere girse,o bin kişi bir dakika içinde Fantikocu olabilirdi. Bunun için Fantikocunun bir esnemesi, bir soluk alıp vermesi yeterdi. Hele bir hapşırsa değil bin, onbinlerce kişiyi Fantikocu yapması işten bile değildi. O halde tüm Fantikocuların yok edilmesi gerekir tabii ki. Böyle düşünülmeye başlanmış.

Artık her gün insanlar tetikte beklemeye başlamışlar. Üstat yazar, bir gün "Fantikodan nasıl korunulur?" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıya göre, ne kadar çok göz kırpılır, baş titretilirse ve ayaklar yerden kaldırılmazsa o kadar Fantikodan korunulurmuş. O ülkede herkes, kendilerine Fantikocu denmesin korkusuyla ayaklarını sürerek yürümeye, göz kırpmaya ve baş titretmeye başlamışlar. Kimin Fantikocu kimin olmadığı anlaşılmıyormuş tabii bu durumda. Bunun üzerine yazar köşesindeki yazısında, Fantikoculardan farklı olmak için, her ayak sürtmede bir yandan da diz büküp “Huta – Hata- Hap!” diye sesler çıkarması gerektiğini yazmış. Artık ülkede sürekli bu sesler duyulmaya başlamış. Eğer böyle yapmayan ya da yanlışlıkla “Hopa- Hupa- Hop!” diye sesler çıkaran olursa hemen yakalanıyormuş.

Üstat yazar borçlarını ödememek için, borclu olduğu herkesi Fantikocu olmakla suçlamaya başlamış. Çok kişinin çıkarına gelen, işine yarayan bu yöntem hemen o ülkede yayılmış tabii… Kiracılarını evden çıkarıp yeniden kiralamak isteyenler sözgelimi, kiracılarının Fantikocu olduklarını ihbar etmeye başlamışlar. Kira vermek istemeyen, bedava oturmak isteyen kiracılar da ev sahipleri için Fantikocudur demeye başlamışlar. Herkes kendilerine Fantikocu denmesin diye birbirini Fantikocu olarak suçlamak durumunda kalmışlar. Kim atik davranırsa kazanır olmuş. Artık Fantikocuların ne zaman, nasıl ve neyin kılığına girdiği anlaşılmaz olmuş. İşte tam bu sırada , üstat yazarın Fantikocu dediklerinden biri “Fantikocular, Fantikocu oldukları anlaşılmasın diye, Fantikocu düşmanı kılığına girerler. İşte Fantikocu!” diye üstat yazarı göstermemiş mi? 
Fantikocu yazar, "Fantiko diye bir şey yok, ben uydurdum," diyememiş. Bu durumda üstatlığı kalmazmış çünkü. "Fantikocuyum" dese, kendisi kalmayacakmış doğal olarak. O sebepten “Ben mi Fantikocuyum? Ben mi?” diye kekelemeye başlamış. “Ben mi Fantikocu olacağım, bakın halime de bir söyleyin, benim kılığımda Fantikocu olur mu hiç?” demiş. Ondan sonra da dizlerini büküp, göz kırparak, başını titreterek, " Huta – Hata – Hup – Huta – Hata – Hup!" diye inlemeye başlamış.

Şimdi bu öykü nereden mi aklıma geldi? Ne bileyim? Geldi işte... Bu anlatılanlar hiç mi yabancı gelmedi size? Yok canım.. Bildiğim kadarıyla Aziz Nesin bu öyküyü 50 sene filan önce yazmış. Düşündüğünüz belki, sadece bir benzetme... Peki... Aziz Nesin'in öyküleri güncelliğini hiç yitirmeyecek mi? Bu gün de böyleyken böyle işte... Bizde işler bu merkezde.

10 Aralık 2010 Cuma

Efsane Kaya Amca ile "Mızrap, Parmak, Kulak" Vaziyetlerimiz


"Yok!" dedim Kaya Amca'ya. Bende sanata hiç kaabiliyet yok. Yapamayacağım sanırım. Olmayacak. Hiç yormayayım sizi." 

Of! Bende neden  her şeye  fena halde merak var?  Öyle böyle değil hem de. Resmen oburluk derecesinde. Bir dur değil mi? Bir otur hanım hanımcık oturduğun yerde.. Zaten işin gücün var. Ya Hayal Kahvem. Yaz babam yaz. Sanki arkamdan atlı kovalayan var. Nedir bu yani?  Bütün bunların üzerine illa bağlama çalacağım diye çırpınmam niye? Of! Bazan var ya.. yok... yok... Çoğunlukla çözemiyorum kendimi. Erkin Koray söyler ya hani o kendine has sesiyle... "Arap saçına döndüm. Çöz beni arap saçı. Çivi çiviyi söker. Budur bunun ilacı." Kaya Amca dediklerimi hiç dinlemedi. Hiiiç! Ofise geldi. Utandım tabii.. Durmadan  gamlı baykuş misali bıdı bıdı bıdı bir sürü bahaneler  öne sürüyorum. 

"Kaya Amca, üzülüyorum sizin için. Buraya kadar geliyorsunuz. Çalıştırıyorsunuz. Diyorsunuz ki, "Mızrap, parmak, kulak... Bu üçünün koordinsayonunu sağlayacaksın." İyi ama Kaya Amca bende hiç kulak yok ki. Öğrenemiyorum. Ben bağlamamın teline teline vurup şöyleee derinlerde gezinmek istiyorum. Ama olmuyor ki... Kaabiliyetim yok benim Kaya Amca. Israr etmenin anlamı yok anlatabiliyor muyum? Sizi yormak istemiyorum." dedim. Güldü Kaya Amca. "Ben bu manzarayı bir yerden hatırlıyorum." dedi. Aynen senin gibiydim bende... Hemen öğrenmek, hemen çalmak istiyordum.  Benim hocam Alaattin Palandöken'di. O güzelim Amasya şivesiyle "Gayacım, acele etme gulum! Sen beni geçecen... Merak etme!" derdi. Dur bakalım! Dün bir bugün iki. Şimdi al bakalım bağlamanı eline. Hiç boşuna dertlenme. Bugün yeni bir türkü öğreneceğiz." dedi.  "Su sızıyor sızıyor. Taşların arasından. Eğil bir yol öpeyim. Kaşların arasından" Kaya Amca vurdu bağlamanın tellerine. Allahım, ne güzel çalıyor! Gene bağlama öğrenmeye iştahlanmaya başladım iyi mi? Notasız öğretiyor. "Mızrap, parmak, kulak!" Sıırımız bu! Aldım Gönül'ü elime... Şivemi değiştirdim. Eğildim bağlamamın kulağına... Usulca dedim ki:  "Gız, mahcup etmeyesin beni Gaya Amca'ya... Aman haa!"  İnanmıyorum. Dinledi sanki beni. Öğrendim bu türküyü çalmayı iyi mi? Çalabiliyorum vallahi... "Kar yağıyor yağıyor... Abamı giyeceğim... Sakallıya varıp da... Baba mı diyeceğim." Hey, yok ben gene vazgeçemeyeceğim. Bağlama çalmayı öğreneceğim galiba.... Sağolun var olun köyümün efsanesi Kaya Amca!